24 Şubat 2018 Cumartesi

Şaneşin - 8

     Olmadığı her şey, olmak istediği her şeydi. Sokaklarına vardığı yeni şehrin duvarlarında yankılanıyor ve henüz kulaklarına varmadan bir umut hüzmesi olarak yüreğine doluyorlardı; kendini geride bırakmayı başarabilirdi. Onu ne Kavafis, ne annesi durdurabilirdi; özgürlük, elini uzatmasını bekliyordu, yanı başındaydı. En azından birkaç haftalığına.

     Geride bıraktıkları, öyle yirmili yaşlara küçümser yaklaşan kariyer ortası kunduzlarının anlamaya tenezzül edeceği türden değildi; hepi topu, anlamlar evreninden sızan tüm karşı konulamaz sınırlarıydı. Aşıldığı an cennetin ilk adımlarını dokuyan görünmez tellere bürünmüş, ak çatını buruşturan en küçük yapı taşlarını unufak eden bir aidiyetten sıyrılma uzay-çizgisi. O her şeye rağmen dik duruşlu Almanların yanlarından geçip gittiğinde, yalnızca onların yanından geçip gitmiş olmuyordu, üzerine yapışmış tüm kirli taneciklerden de gitmiş oluyordu. Özü olduklarına inandığı, nahoşluk geçirmez zihin filtresini aşan ne varsa, bu istemsiz hayalin çemberi dışında kapana kısılıyor ve onu tekrar ele geçirecekleri dönüş fikrinin Şaneşin’in zihnini yoklaması için salyalarını akıtarak bekliyorlardı. Elinde olsa zamanı durduracak Şaneşin’in onları buyur etmeye niyeti yoktu ve çok istedi mi kendini kandırmakta da, şüphe yok ki uçak yolculuğundaki talihsiz motor sesiyle baş etmekte olduğundan çok daha iyiydi.

     Korkuları, sakinleştiricileri dinlememeye başladığında, gözünü ayırmadığı dijital seyahat haritasındaki uçağı Macaristan’dan ayrılırken, geride bıraktığı her şeyi unutmaya karar verdi. Sahip olduklarının, sahip olmaya başladıklarının, senelerdir beklediği kısa kaçamağını gölgelemesine izin verirse pişman olacağından korkuyor olabilirdi, ancak bu korku, onu bekleyen üç hafta boyunca iliklerine işlemesine izin verdiği son ve tek yapıcı korku olmalıydı.

     Uçaktan indiğinde telefonunu açmadı. Belki de hiç açmazdı, kendini uçak biletlerini alan kuruntulu annesine borçlu hissetmeseydi. Onu karşılamaya gelen yarı zamanlı dostu, üç beş gündür beraber olduğu John Lennon sakallı kırma Alman’ı da yanına katarak taze sevişme günlerinin tutkusuyla Şaneşin’i kıyıda izole bırakmaya başlamasaydı belki bu hissini de yenebilirdi. Böylece geride bıraktıkları arasından bu birkaç haftalığına en çok geride kalması gerekenin göstermelik ıvır zıvırlarının arasına serpiştirilmiş merak dolu sorularına zihnini kaydırması gerekmezdi. Birkaç günlük bir sabrın ardından, bir başka muhtemel pasif agresif kıskançlık göstergesiyle ustaca başa çıktıktan hemen sonra, Marienplatz’ın yamacında aylakça göğe uzanan üniversitelileri gördüğünde, bavulunda taşıdığı kaygıların alıkoyma kuvveti omuzlarından taştı. Hâlihazırda başlamış olan bu seyahati ne kadardır beklediğini kendine hatırlattı; kendinden memnun olabilmek için başkalarına niyetli bir şekilde anlayışlı olabileceği başka zamanları olacaktı. Yaşamazsa, bu memnuniyete çok daha ağır basacak bir öznefretle yüz yüze kalacağını biliyordu.

     Başkalarına karşı sorumluluklarına baş kaldırmakla kalmadı; Frauenkirche’den Theatine Kilisesi’ne yürürken, ender bir turistik gezinin hiç yoktan baş veren, şehrin önem addedilen her yanını görme takıntısını da aklından çıkararak kendine karşı sorumluluklarından da en azından birine baş kaldırdı. Belki de kendini tanımakta büyük bir adım atarak farkına varmıştı ki, ne Barok mimarinin özellikleri, ne de gördüğü St. Peter kiliselerinin ve Karl meydanlarının sayısı hiçbir zaman aklında yer etmeyecek, varlığını bahşettiği tüm meydanlar, kiliseler, tiyatrolar ve vücutlar, ona yaşadığını hissettiren ve daha da önemlisi bunu başkalarına kanıtlayabilmesini sağlayarak bu hissiyatın etkinlik süresini artıran önemsiz birer geçmiş parçacığı olacaktı. Şehir merkezinden Isar Nehri’ne, zaman zaman bazı nostaljik dükkânların vitrinlerine göz atmak için yavaşlıyor olsa da, kararlılığını koruyarak yürümeye koyuldu. Bu ziyareti üç yıldır beklemesi, modası geçmiş bir Alman hayranlığından veya apartman dairesinde kalacağı arkadaşına özleminden değildi; Yusufpaşa’yı geride bırakması, bir parçası olduğu başkalarına ait hikâyeleri yarım bırakma sevdasına rağmen, kendi yaşadığı hikâyelerin yarım kalmasına tahammül edememesinden ötürü zaruriydi.

     Köprünün altından akan sular son titrek tereddütlerinin üzerinden atlamasını sağladığında, nihayet telefonuna tekrar bakmaya bir nedeni oldu. Hayatını saran ucuz ironiler bu güneşsiz günün bulutları olsaydı onları belki fark edebilirdi, ancak yarım kalmış güzel bir hikâyenin kırıcılığı, yıllardır göğe kastederek bakmasına engeldi. Aylarla sınırlı kalsa da sahip olduğu en uzun ilişkisi, istisnaları olmamasına rağmen unutkanlığa sıklıkla gönüllü olmamızdan faydalanan tüm kısa soluklu anılar gibi, yakında sona ereceği için, taze bir aşkın heyecanına katılan büyülü tatla zihninde ölümsüzleşmişti. Birbirlerini kaybedeceklerini bilerek ve yine de korkarak, korkuların heybetli tehditlerine rağmen birbirlerinden sıyrılamayarak, asla aynı odada birbirlerini fark etmeyecek kadar bir olmayarak ancak parmak uçları birleştiğinde hiç olmadıkları kadar bir olarak, kaybediş adımlarını uyumla, nazikçe, dans eder gibi beraber atmışlardı Anton ile. “Bunu belki de kendi hayatıma çelme takarak söylüyorum ama, umarım en tatlı hikâyem olarak kalırsın,” demişti Anton bir Beykoz tepesinde. Hiç beklemediği bir memlekette bir şehla güzeli bulmuş, veda sözcüklerini uzun zamandır korkarak beklediği bir şekilde fısıldamıştı. Şaneşin ise boğazında bir düğümle bulutlara bakıyordu bu sırada.

     Şaneşin, cebindeki ıslanmış tramvay biletlerinden sıyrılarak telefonunu çıkardı. Gelen mesajları ve aramaları atlayarak, hiç çaba sarf etmeden Anton’un adını buldu.

                                                       ***

     “Tesadüflere ve ufak yumukluklara alışıp, adına da aşk diyoruz.” Muhtemelen telefonunu zayıflığını sessizce çığıran bildirimlerle doldurmuş olmama rağmen Şaneşin’den bir türlü yanıt alamadığım için telaşlıydım, Gülçin ise sevgilisiyle kavgasını bana emrivakiyle marketten aldırdığı Güzel Marmara şarabında söndürüyordu. Yumukluk, bütün bu anlattıklarımın, kimilerince okunması bir hayli meşakkatli duygu karmaşalarının ve karmaşaların feraha erdiği kısacık ılımlı anların adıydı Gülçin için. Yeni taşınmama rağmen birkaç günde alışıverdiğim odanın pencere kenarına yerleştirdiğim çirkince masanın bir köşesine pijamalarıyla kurulmuş, İstanbul’un yalancı baharına kucak açan çıplak ve tombul ayaklarını pencere pervazında birleştirmiş, henüz üçüncü kadehten ikinci pakedini tüttürüyordu. Henüz birlikte yaşamaya başladığı Furkan’la ilk tartışmalarında, geceyi eski evinde geçirmeye karar vermekte hiç tereddüt etmemiş gibiydi. “Bence alıştığında alışkanlık oluyor, aşk ise alışmak istemediğinde, alışamadığında veya alışmana fırsat verilmediğinde,” desem de, her büyük şehrin ve her kasabanın, her kıyının ve her fabrika manzaralı ötelenmiş çayırlığın insanları arasında dönen ahkâm mücadelesinde olduğu gibi, sözlerimin hiçbir dayanağı yoktu. “Öyle veya böyle, dönüşse de, aşk aşktır ve önü açıksa şayet, kaderinde, bir kompleksi takip eden mantar doğrama kavgasını halının altına süpürmek adına, sessizce uyumadan evvel aldırışsız takdim edilen bir saksoyla günü kapatmak vardır.”

     Kızgınlıkla boş verilmiş tek eşlilik inançsızlığına rağmen, Şaneşin cephesinde saygıda kusur etmiyor ve Şaneşin’in Almanya’da eski sevgilisiyle buluşup buluşmayacağına dair sorgularımı ustalıkla öteliyordu Gülçin. Tanışalı pek olmamasına rağmen bana Furkan’la yaşadığı her sorunu, utanç ve doğruculuğa kurban etmediği cinsel anlarını dahi açabilmesine ve takıntılı bir geçmiş yarasıyla istenmeyen paranoyalara gönderdiğim sıcak davetlere rağmen Şaneşin’e sadakatinde kusur etmiyordu. Benimse çocukluğunun büyük bir kısmının aksine yetişkinlik döneminde yalnızlıkla baş etmeyi öğrenmesine neredeyse hiç fırsat tanınmamış her zavallı insan gibi, bu ender eksiklik anında Şaneşin’in sesini duymam ve onun suretinde hâlâ hayatta olduğuma ikna edilmem gerekiyordu. Gülçin, Furkan’ın üzerinden tüm romantik inançlarımı ikna edici bir şekilde pencereden dışarı, Yusufpaşa’nın izbe bir kenarına fırlatıp atmaya çalışırken, benden sıyrılmış kendini keşfederken bana sevgisinin patolojik yanını da keşfetmiş Bal’ın yılları yalanlayan içten ve kırıcı mektubu da bütünlüğümü dirayetle koruma mücadeleme yardımcı olmuyordu. Gülçin’e ve kendime karşı inkâr ediyordum ancak, doğrusu, tutunduğum dalın ona uzanma çabalarıma rüzgâr ne kadar kuvvetli olursa olsun karşılık vermesine olan amansız ihtiyacım, muhtemelen keşif yolculuğunda yeni bir sayfaya geçmiş Bal’ın yeniden bir erkeğe tutunmuş olmasından ileri geliyordu.

     Aklımda yalnızca Şaneşin’in düşüncesiyle yatıp uyumamın dışında, Şaneşin’in beni geçiştirdiğini belli etmek isteyen üstünkörü karşılıklarına rağmen her günümü de onun Almanya’da yapıyor olabileceği, kontrolüm dışındaki her şeye hayal gücümü kaptırmakla geçirmeye başlamıştım. Ne aile ne de aşk ilişkilerinde, telkinlerin zaafları dışa vurmaktan başka etkili bir işlevi varmış gibi, zaman zaman ona açıkça beni aldatmamasını söylüyor, pasif bir şekilde güvence arıyordum. Furkan’la yumuklukları tekrar yoluna giren Gülçin’in de evden ayrılmasıyla, yalnız geçirdiğim her gece, yastığıma yansıtılmış bir paranoya geçidiyle bitiyordu. Şaneşin’in bana mesajları arasındaki saat farklarını hesaplıyor, noktaları özyıkımcı kurmacalarımla birleştiriyordum. Noktaları oluşturan mesajlar da, Şaneşin ziyaretinin sonuna yaklaştıkça keskinleşiyor, yatağımı sertleştiriyordu. Hasta olduğumu, tedaviye ihtiyacım olduğunu söylüyordu; haklı olması ise hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

     Dönüşünden üç gün evvel bir akşamüstü, ısrarcı aramalarıma ağlayarak yanıt verdi. “Çok erken gösterdin gerçek yüzünü. Zehir ettin kaç senedir beklediğim şeyi. Artık taşındın, sana tekrar taşınmanı söyleyerek haksızlık edemem, istersen kalabilirsin ama ben yapamayacağım.”

     “İnsan, kuşlarını seven bir erkeği nasıl üzebilir ki,” demişti çok önceleri. İnsan, ısınan ilişkinin maskeleri eridikçe herkesi üzebilir.

                                                        ***

      Tamamına ermemiş sevdalara mecburen verilmiş araların uzunluğu, bir kavuşma mümkünse eğer, birkaç gün gibi gelir tutkunlara; geride kalmış oyalanmalar yalnızca ritim tutturma malzemeleridir ilk-yeniden buluşmada. Kafe Reed’in dizleri mecburen kavuşturan daracıklığı da bu tuhaflığı çabucak üstlerinden atmalarına ağırbaşlı bir yardım dokunuşuydu yalnızca. Şaneşin titrekliğini üzerinden atmış, Anton’un onu son gördüğünden bu yana biraz kilolanmış olduğunu fark edebilmişti sonunda. Ancak Anton’un bir gıdım olsun kaybetmediği, hatta olgunluğun getirdiği belli belirsiz göz kırışıkları ve ağır tebessümleriyle üzerine koyduğu o -belki bu kişiselliğiyle dokunulmazlaşmış bir algı olduğu için- sonradan edinilmesi zor havası hâlâ yerindeydi. Karşılıklı bir bencillikle, ki bu durumda bencillikler birbirini nakavt ederek anlaşılır hâle gelir çoğu durumda, kendilerini acıdan uzak tutabilmek umuduyla Anton’un İstanbul’dan ayrılışıyla iletişimi de kesmişlerdi; dokunamadıklarını sevebilecek olsalar da, sevildiklerini hissetmemeleri, hayatın başka boyutlarda devam ettiği sahte-tesellisine bağlı kalabilmeleri için elzemdi. Ancak Anton’un, Şaneşin’den beri sakladığı, durduğu minik kutuda solan rengi yılların o an için tek şahidi olan ince bilekliği bu buluşma için takmaya karar vermesiyle, devam eden hiçbir şey, Reed’de ve iki defa daha buluşacakları takip eden günlerde önem taşımayacaktı.

      Bu şehri ilk kez yaşıyor olmasına rağmen, son adımı atmadan evvel Şaneşin’in uzun uzadıya düşünme vakti de olmuştu aslında; her akıntının bir mücevher gibi dokunduğu leylalar gibi salmamıştı kendini. Sadakati düşünmüştü öncelikle; Alte Pinakothek’ten Nymphenburg’a geçerken aklına Selvi Boylum Al Yazmalım gelse de, bir alaka kuramaması, kendini ikna edecek bir yanıta varabilmesinin de yolunu açmıştı. Bir zamanlama talihsizliğinin ortasındaki kurbandı yalnızca, sadakat önceliği geçmişin kendiliğinden-biriciklerinin hakkıydı. Dağarcığı düşündü sonra; yapay bileşiklerin elementlerinin, birleştiklerinin bilgisi olmadan içinde bulunduğu varolma çabalamalarının bileşiğe yaralayıcı bir etkisi olur muydu? Kimyayla arası hiçbir zaman pek iyi olmamıştı Şaneşin’in, ancak öyle veya böyle kendi kariyerini -o her ne halt demekse- adadığı sinema, Şaneşin’in bu çatışmanın üstüne gitmesi için can atardı. Aklını alıkoyup duran anne ve baba yerinegeçenleri bunun heyecan ve çıkar için olduğunu söylüyor olsa da, herhangi bir sanatın amacının ne olduğu konusunda aklı son derece bulanıktı ne de olsa. Bildiğini umduğu tek bir şey vardı; hislerine uymazsa, geleceğin geçmişe bir bakış atma fırsatı bulduğu o ürkütücü yalnızlık anları özsevgi zeminini kaydırabilirdi.

     Grünwald parkında sigarasından vazgeçemeyip Anton’u ayazda beklettikten sonra, Şaneşin Anton’un evini görmeye can attığını kendine kabullendirebilmişti nihayet; artık yerini yeknesak ürünlere bırakmış biricik mobilyalarla döşeli bir sanatçının evine girmek, kendini ait hissetmediği hayatına sedasız bir karşılık vermek demekti Şaneşin için. Bir dolmuşçunun tecavüzüne uğramış genç bir kızın dramı, Şaneşin’in İstanbul’a geri döneceği için elbette bunalmasına neden olurken, birkaç saat evvel ayrıldığı Yiğit’in böyle bir seyahat sırasında haberlere bakmama telkinine karşılık Anton’un çözüm üretme çabasına girmeksizin yanağına ufak bir dokunuşla her şeyi geride bıraktırabilmesi, bir başka sedasız karşılık için Şaneşin’e pahasız bir teşvikti. Henüz İstanbul’dan döndüğü gece, unutkanlığın uyuşturucu kucağına başını koymak için evine bir kırmızı şarap getirmişti Anton, fakat zamanın muzipliğine güverenek şarabı hiç açmamıştı -ta ki bu geceye kadar. Ve tadını almayı da biliyordu hani; birkaç ulusal televizyona konuk olmasını sağlayan gurmelik kariyerinden içten bir mütevazıyla bahsederken Gewürztraminer’in yanında bir aperitif sunması gerektiğini de kusurunu açığa vurmaktan endişe duymaksızın anlatıyordu.

     Birkaç dakikalığına sessizliğe gömüldüklerinde o anın geldiğini anlamışlardı. Şaneşin, sadakat konusunda kendisiyle girdiği ve galip çıktığı tartışmayı bir kez daha, kısaca kendine hatırlattı. Anton’un dudakları ince dudaklarına değdiğinde, gözleri artık nostaljik mobilyaları görmüyordu. Geriye yaslanmaya başladığını fark ettiğinde, nabzı da o bir türlü yüzleşmeye ve kabullenmeye tamamıyla ikna olamadığı arzu merkezinde atıyordu. İki kalp atışı arasında içinde hissettiği yalnızca Anton değildi; tamamlanamamış bir hikâyeye ödenmiş bir gönül fedakârlığının verdiği, sorgulanması yorucu bir tatmindi aynı zamanda. Bacaklarının Şaneşin’in iradesine bağlılığı ehemmiyetini kaybederken, pencere pervazına dikilen gözleri bütünlüğün karşı konulamaz büyüsüne kapılarak şehlalığında kayboluyordu. Tekdüze birleşmelerin kendinin farkına varan hayvanilik yabancılaşmaları, belli belirsiz önünde beliren Münih yıldızlarından da uzaktaydı; bir aşkın bütüncül kavuşmasıydı bu. Her şeydi. Olmadığı her şey, olmak istediği her şeydi. Sokaklarına vardığı yeni şehrin duvarlarında yankılanıyor ve henüz kulaklarına varmadan bir umut hüzmesi olarak yüreğine doluyorlardı; kendini geride bırakmayı başarmıştı. Onu ne Kavafis, ne annesi, ne de Yusufpaşa durdurabilmişti.

      Sabah olduğunda, yanıbaşına konup alnına alaycı bir öpücük konduran,  kurtarılacağını bilen hayli yakın geçmişi oldu.

17 Şubat 2018 Cumartesi

27

“Büyü artık,” denir. “Böyle yaşayamazsın.”

Meşguliyetler sarıp sarmalarken zihni, bedenimize de pahalı gardlar kuşanırız. Halbuki hep oradadır o; başa çıkmayı değil, unutmayı öğreniriz sadece. Ancak öylesi mümkündür.

Ölümle yaşanır mı?

27 Ağustos 2017 Pazar

Yaratığın Sevinci

     Yatağımın altı genişçe; ortalık yerden kaldırmak istediğim her şeyi fazla uğraşa gerek olmadan, kolayca örtüyor. Rahmetli babamdan yadigar altın kabzalı pala misal; bir Beyoğlu dostunun dükkânında yer bulamayan meret, sırf elden çıkarılmak için babamın duvarına süs edilirken nihayetini uçsuz bucaksız uyku gölgemde buldu. Otuzlu yaşlarımda boş verdiğim, gittikçe büyümüş anı kutularım ya da; her bir seyahatin en hatıra gelmez, kayda değmez anlarından bugüne taşınmış eşantiyonlar, tren biletleri, hatta bir kuru dal parçası ve dahası. Anamın beni ayağında salladığı bulut desenli battaniye, sararmış, hep yarım kalmış kallavi günlük defterleri, bıkkınlıkla kaldırılmış okul notları. Birbirlerine yapışarak bir olup unutulmuş otuz sekizde, yıllanmış fotoğraf makinesi ve filme dair şansımız yaver giderse otuz dokuzda bir pozlar. Sonra, her ilişki için başka başka kutular; kimisi irice, kimisi hafif, kimisi ayrılışın aleviyle paramparça; ancak hep görmenin yürek istediklerinden. Bir gün geldi ki, yatağımın altına ittirecek yeni, yeni ancak eskimiş bir şeylerim olduğunda öncekilerle göz göze gelmemeye çalışarak işimi görür, yalnızca boş kısımları hatırlayarak nesneleri başım öte yana çevrili ittirir oldum. On üç yıllık balkon dostumun onu maruz bıraktığım yaz sıcağına canıyla isyan etmesiyle, suçluluk dolu bir telaşla pirinç telli kafesi temizleyip yatağın altına gönderdiğimde, yalnızca kendime yakıştıramadığım sessiz bir arzu olan bu eğilimim fiilen de vaki oldu. Kaldı ki yatağın altı bindirilmiş nesne kıtalarından aşılmaz olmuştu; derinlerde bir şeylere ulaşmaya niyetlensem de, bunu kendi başıma becerebilmem için üstün yeteneklere haiz olmam gerekirdi.

     Sıkıntılı günler geçiriyordum; taşmasa da akan avukatlık bürom kapanmış, yarım el yaptığım göçmenlik işlerimse bana elde ettiğim gelire değmeyecek bunaltılardan başka bir duygu yaşatmıyordu. Bu kez yatağımın altına bir kutu daha ekleyecek olmasa da, avucumda birikmemiş anıları her halükarda elimden kayıp gitmiş bir sevgiliden artakalmıştım. Uyumasına uyuyordum; ancak posa olmuş uyanışlar ile geceleri nöbetleşen karmaşık rüyalar, gecelerimi uykusuzluktan daha çok yoruyordu. Aylar sonra kendimde nevresimlerimi değiştirecek kuvveti bulduğum o gece ise anlam veremediğim bir uykusuzluk, benden tamamen bağımsız olacağına kanaat getirdiğim büyük bir kitlesel dönüm noktasını önceliyor gibiydi. Deprem olasılığını düşündüğümde uykum iyice kaçıyor, kurutulmuş inek kuyruğunu keyifle çiğneyen köpeğim Elişka’nın sakinliğine rağmen rahatlayamıyordum. Ben kabahati sıcakta bulur ve ilk geceden yıpranmış nevresimler üstünde dönenip dururken yatağımın altından tuhaf, mantığımla açıklayamadığım bir ses duyuldu. Sesin başka bir yerden geldiğine kendimi ikna etmeye çalıştım; yatağın altında canlı hiçbir şey yoktu neticede. Bir gergedanın acı çeken homurdanmasına benzeyen sesi tekrar duyduğumda, yaz geceleriyle başa çıkabilmek için çekinerek de olsa açık bıraktığım mutfak penceresinden odaya bir fare girmiş olabileceğini düşündüm. Evim zemin katta olduğu için Ayten Hanımın yaşlanmasıyla son yıllarda iyiden iyiye bakımsız bıraktığı bahçede her türlü rahatsız edici yaratık olabilirdi; ancak bir fare böylesine derinden uğuldayabilir miydi? Elişka da inek kuyruğuyla yaşadığı mide bulandırıcı aşktan bir an olsun taviz vermemişti. Uykusuzluktan ötürü yanıldığımı düşünerek tekrar pozisyonumu değiştirdim. Nereden geldiği belirsiz o saniyelik huzur anlarından birini hissederek gülümsediğim anda ses tekrar yükseldi. Bu kez yattığım yerde düşünüp durmak yerine hızlıca yataktan öteye zıpladım ve ışığı açtım. Yatağın altında, görünürde bahsettiğim tüm o ıvır zıvır dolu kutulardan başka hiçbir şey yoktu. Aşılması zor anı yığını gözümün önünde, kanepeye oturup bir süre hareketsizce nöbet tuttum. Erkeklik gururunun lüzumu yok; itiraf edeyim ki bu garip belirsizlikten korkuyordum ve sesin nereden geldiğini keşfedene kadar da gözüme uyku girmeyeceğini biliyordum. Halbuki sabah erken vakitte uyanmalı, hiç sektirmediğim günlük duşumu almalı ve tüm bunları bana unutturacak işlerime dönmeliydim. Ben kaç saatlik uyku sürem kaldığını düşünürken ses bir kez daha yükseldi. Cesaretimi toplayıp yatağın altına fener tuttum ancak hayır, bu tedirgin edici sese rağmen, yatağın altında birikmişlerden başka bir şey görünmüyordu. Gecenin bir yarısında inançsızca gülmeye başladım; Elişka ise ses gittikçe yoğunlaşmasına rağmen hiç oralı değildi. Bir an önce sabahı edip kalan işlerimi tamamlamak istediğimi fark ettim; böylesine basit, muhtemelen bir yanılgıdan ibaret olan belirsiz bir sesten kaçınabilmek için anlamsız, yalnızca kiramı ödeyen işime dönmek istediğim için bu kez korkaklığıma gülüyordum.

     Gururdan olsa gerek, aşağı yukarı haftada bir görüştüğüm, bana hem bir dost hem de beceriksizliklerle dolu ilişki geçmişimi bir kenara kaldırmakta rehber olan karşı korşum Muzaffer abinin kapısını çalıp yardım istemem iki saati buldu. Ses ise tüm kendimi ayıltma denemelerime ve koca bir kupa sade kahveye rağmen oradaydı. Kapı çalmadan evvel kanepede uyuklamakta olduğu gözlüklerini ciddiyetle takışından belli Muzaffer abi, uzun bir süre ilişkide kaldığım karşı cinsler dışındaki kimselerin yanında esas gerginliğimi sergilemekteki acziyetimin suratıma vurduğu gülümsemenin de etkisiyle, anlattıklarım kulağa ne kadar deli saçması geliyor olursa olsun sakinliğini koruyarak deri kayışı kopmak üzere olan terliklerine geçirdi ve Elişka’yı dikkatini dağıtmadan kısaca selamladıktan sonra yatak odama yöneldi. Gecenin bir vakti, anlamsızca gürültücü tartışmaların döndüğü bir televizyon programının karşısında uyuklarken kapınızı çalan bir meczubun sırıtarak şikayet ettiği kaynağı belirsiz bir ses, her ne doğaüstü zırvaya inanıyor olursanız olun telaşlanmanıza neden olmaz; ancak son haftalarda ayyuka çıkan sevda sızlanmalarımı bir kenara bırakırsak, yaptığım akılcı konuşmaların hatrına olsa gerek, Muzaffer abi her ihtimale karşı kaşlarını gün ortası ofis ciddiyetine büründürmüş ve endişesini dışa vurur bir şekilde, sanki odada başka bir yatak varmış gibi eğilmeden evvel bana yatağımı göstererek onayımı beklemişti. Ben başımı sallamadan sesin tekrar yükselmesiyle, Muzaffer abi irkilerek ve irkildiğini belli etmemeye çalışarak hızlıca eğildi ve aynı hızla geri kalktı. Rengi atmış bir yüzle “Bu da ne! Ne olduğunu bilmiyorum, canavar diyeceğim,” dedi. Nasıl olur; iki saat boyunca sesin kaynağını çözmeye çalıştığımda hiçbir şey görememiştim. Titremeye başlamış Muzaffer abinin tuttuğu ışıkla, kutular arasında kalmış ufak bir boşluğun orta yerinde sahiden de küçük, fakat küçük olmasına rağmen göz korkutucu, mora çalan gri tonda, neredeyse tüm bedeni bir yarığı andırır devasa bir ağızdan ve gül dikenine benzer dişlerden oluşan bir yaratık, Kleopatra gibi sağ yanına doğru uzanmış, horlayarak uyuyordu. “Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim; ne zamandır orada?” diye sordu Muzaffer abi. Uyuklamalarının çoğuna hayvan belgesellerinin eşlik ettiği Muzaffer abi karşımda böylesine telaşa kapılırken benim sakin kalabilmem, yaratığın sincap boyutlarına ve uyuyor olmasına güvenerek huzurla uykuya dönebilmem mümkün değildi. “Birkaç haftadır yatağın altına bakmaya pek cesaret edemiyordum ama sesini ilk defa bu gece duydum,” dedim.

      Muzaffer abi oturup biraz düşündükten sonra Elişka’ya bir bakış attı, belki de bu umursamaz hayvanın inek kuyruğuna olan düşkünlüğünü hafife alıp ona güvenerek, bana uzunca bir sopam olup olmadığını sordu. “Ya da kutuları çıkarmaya başlayalım, o sırada uyanır. Hem saklanmaya çalışırsa Elişka da rahatlıkla oraya yetişebilir böylece.” Muzaffer abiyi kayıtsız şartsız dinlemeye hazır, yorgun gözlerimle oluru verdim ve tedirgin bir şekilde, kutuları her yanlarını sarmış toz katmanlarına aldırış etmeden yatağın altından dışarıya sürüklemeye başladık. Durumun sıra dışılığına rağmen anılarımla dolu kutulara göz ucuyla dahi olsa bakmaya yanaşmıyordum; Muzaffer abinin tüm birikmişlerimi, onlarlayken elime geçen ambalaj yırtıklarını dahi sakladığımı görmemesini umarak neredeyse yaratığın bir an önce uyanması için dua ediyordum. Ancak Kleopatra uyanmak bir yana, horlaması olduğunu anladığımız sesi daha da gür çığırıyordu. Ancak sakin gürültüsü, duruma alışan avının korkuya kapılmadan yanına yaklaşmasını sağlayan bir tuzaktan ibaretti. Gittikçe cesaretlenen Muzaffer abi yaratığın hemen yanıbaşındaki, son değerlilerimin birinden kalma kutuyu çektiği anda Kleopatra hızlı bir hamleyle, tek lokmada onu tepeden tırnağa mideye indirdi. Ben birkaç saniye içerisinde olup biten bu inanılması zor olayın şokundayken, yaratık elastik bir battaniye kılıfı gibi Muzaffer abinin boyutlarına genişleyerek yatağın altında kalan kutuları ve eski dostumun kafesini öteledi ve yeniden uykuya daldı. Elişka hiçbir şey olmamış gibi dili dışarıda, suratıma bakıyordu; sanki bütün bu olanların bir rüya olduğunu sanıyor ve rüyada olduğunu fark ederek başına gelenleri ağırbaşlılıkla karşılıyordu.

     Dikkatimi Elişka’dan çekerek, içinde bulunduğum inanılması güç durumun gerçekliğine uykusuzluğumun izniyle nihayet yüzleşerek, saniyeden kısa bir süre içinde bağrımı kaplayacak yanık paniğe karşı koymaya çalıştım ancak bekleneceği gibi zamana bir kez daha yenik düşmüştüm; gece ortası atıştırmalığını yiyerek uykusuna dönen yaratık mayıştıkça koskoca Muzaffer abinin şeklini alırken, itiraf etmeliyim ki aklımdan geçenler tamamen bencil bir hayatta kalma ve mevcut konforumu koruma içgüdümün etkisi altındaydı. Etrafta yaratığa saldırabileceğim, onu yarıp açarak Muzaffer abiyi çok geç olmadan dışarı çekebilmemi sağlayabilecek keskin bir şeyler ararken buna cesaret edemeyeceğimi çoktan biliyor, amatörce yazılmış, korkunç bir çocuk masalını andıran bu olayın ardından Muzaffer abiyi arayacak olanlara durumu nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Hikâyem inandırıcılığını daha da yitirmeden polise haber verebilirdim; ancak doğası ve dinamikleri böyle belirsiz bir yaratığın, polisler gelmeden evvel bir anda ortadan kaybolarak beni Muzaffer abinin cesediyle baş başa bırakmayacağını nereden bilebilirdim? Yaratık, yatağın altına girişinden daha da izan yetmez bir şekilde gözlerimin önünden kaybolup gidemeyecekse bile, meslek aşkıyla yanıp tutuşmadıklarını her hâllerinden bildiğimiz memurlar, ancak tıpkı Muzaffer abi gibi kanepelerinde uyuklarken izledikleri filmlerde gördükleri durumlardan birini ciddiye alarak, gecenin bir yarısında, uyuşturucu ele geçirmeyi ummanın dışında nasıl bir motivasyonla çağrıma koşabilirlerdi? “Seyrantepe’de yaratık ihbarı var,” memurların futboldan yoksun birkaç çalışma gününde oyalanmalarını sağlayacak basit bir alay konusu olabilirdi yalnızca.

Saate rağmen telefonuma cevap verebilecek, yine saate rağmen tüm anlatacaklarıma inanacak, akıl sağlığımın yerinde olduğunu görmüş ve aramızda her ne yaşanırsa yaşansın özüme ender vakitlerde de olsa ulaşabilmesine bel bağlayarak yardımıma koşabileceğine inandığım, biz gibilerin katiyen aileleriyle kuramadıkları bir bağı kurabildiğimi umduğum birini aramalıydım. Asgari paylaşım ve anlayış ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, hendeklerine köprü atılmış adasına birkaç kişiden fazlasının yanaşmasına izin vermeyen oldukça meşgul, bunu dışa vurmamakta kararlı olmasına rağmen bir o kadar da yalnız bir adam olarak, ani ayrılığımızın üzerinden dört, belki beş yıl geçmiş olmasına rağmen Dilek’i aramanın tek umudum olduğu kanaatine vardım. Telefonuma sarılmadan evvel, ciğerlerimi sinsice söndürmüş sigaraların hayaleti izin verdiğince derin nefesler alıp verdim ve horlayan yaratık ile neler olduğundan habersiz Elişka’nın eylemsizliğine bir anlığına dikkat kesildim. Bir inkar duygusu içerisinde olmamama rağmen olanların gerçekliğini kabullenmekte hâlâ güçlük çekiyordum. Tüm bunların bir rüya olması hâlinde, yapacağım aramanın da onun bir parçası olacağını varsayarak rehberde Dilek‘in ayrılıktan ancak birkaç yıl sonra yeniden kaydedilmiş adını buldum ve boğazımı temizledim.

Ona duyduğum bayatlamamış güvene rağmen, düştüğüm çukurun derinliğini de farkında olmadan hesaba katarak içimde taşımadığım kadar abartılı bir panik ve titrek bir sesle yardım dilendiğim Dilek, belli ki benden sonra yolunda gitmeye devam etmiş, bana kalırsa hayli anlamsız ve çıkışsız olan tercümanlık kariyerinin ona armağanı Lexus’uyla kısa sürede pencere kenarıma kondu. Yıllar çocuksu kirpiklerini şimdiden olgunlaştırmış, apaçık ciddiyetimi beceriksiz şakalarıma gizleyerek zaman zaman yüzüne vurduğum fazla kilolarını, belki de kaçınılmaz özlem duygumun verdiği dumanlı bakışlarım nedeniyle öyle sanıyordum ki, hâline dair artık pek fikir yürütemediğim evinde bırakmıştı. Selamlaşma samimiyetimizi kupkuru kılan tuhaf bir kararsızlığın ardından işe koyularak yatak odama geldi ve tıpkı tanıdığım kendisi gibi, tereddüt etmeksizin yatağın altına eğildi ve yaratığın başını dayadığı son birkaç kutuyu kenara iterek sakin bir of çekti. “Hiçbir şey yok burada.”

Ter dökerek, akıl sağlığıma inancımı yitirmemeye çalışarak yere eğilişlerimi, Muzaffer abiyi belli ki ağır ağır sindirerek küçülmeye başlayan yaratığın hâlâ orada olduğunu endişeyle dile getirişlerimi Dilek’in gördüğünden emin değildim; ona güvenmek beni yepyeni ve öncekinden çok daha basit başa çıkılır bir hayata kavuşmuş kadar rahatlatacak olmasına rağmen, kendimi bıraktığım kanepede nabzımı yavaşlatmayı başaramıyordum, ve tüm dil döküşlerime ve tekrarlayan güvence muhtacı sorularıma aldığım tek yanıt, Dilek’in ürkekliğimi tıpkı eskisi gibi idrak ettiğini açığa vuran küçümseyici ve donuk bakışlarıydı. Bakışları beni ferahlatıcı bir gerçekçilikle uyandırmanın aksine, birkaç mesafeli doğum günü kutlaması dâhil uzak kaldığımız binlerce gün, yeniden buluştuğumuz yalnız odayı kaplayan unutulmuş bir yoğunluğun dokunuşuyla buharlaşıp uçmuş gibi, içimi son aylarımızda omuzlarımda hissettiğim kendim olmaktan uzaklaşma mecburiyetinin verdiği dışa vurulamayan öfkeyle dolduruyordu. Tıpkı o zaman kalkışacağım her ufak başkaldırının, huzursuz uykularıma rağmen ötelemekte direttiğim bir ayrılığın haşlanmak üzere atılacağı suyun kaynadığını haber eden buhar damlacıkları olması gibi, onun ilgisini yaratıktan çekerek odanın her yanına dağılmış kutuları üstünkörü karıştırmaya başlamasıyla atacağım her mesafe koyucu adım da yaratığa karşı yalnız ve savunmasız kalmak üzere yapacağım karşı konulması güç bir hata olacaktı. Ben Dilek’le tartışmanın mümkünatsızlığını hatırlar ve onun mantık yürütme yöntemine dair eski günlerden yadigar, alaycı bir yorum yapmanın eşiğine geldiğimi fark edip yaratığın ete kemiğe bürünmüş varlığını ona anlatmaya çabalamak konusunda kendimi dizginlerken, ona atfettiğim, mor çizgili kırmızı bir kurdelayla sarılmış kutunun kenarına sıkıştırılmış iç çamaşırını buldu. Bir anı istifçisi olarak bir kutunun kenarına sıkıştırarak varlığını dahi unuttuğum pembe iç çamaşırını Dilek’in varsayacağı gibi bir sapkınlığın hatrına yatağımın altında tutuyor değildim elbette, ancak son damlayı taşıran, hiç de dişe dokunur olmayan bir tartışmanın ardından evimi terk ettiğinde unuttuğu eski püskü külodunu hatırlaması, Dilek’in beni hiçbir zaman tanımamış gibi, insanoğluna dair aklın alması güç gizemlerden biri olan, aynı evi farkında olunan hiçbir manevi sınır olmaksızın aynı kişiyle yıllarca ve sabırla paylaşabilme yetkinliğine birlikte hiç vakıf olmamışız gibi attığı bakış, dizginleri elimden kaçırmama sebep oldu. Eski bir hatayı tekrar ettiğim ve onu aradığım için kinayeli bir af dileğinde bulunarak Dilek’ten gitmesini istedim. Ayrılığımızı tekrar edercesine beni ciddiye almadığını belli eden tavırlarla kapıya yöneldi, nihayet kendime olan saygınlığımı tazelememe yardımcı olacak bir şekilde bilekten bağlamalı ayakkabılarını ufak bir öfke parıltısıyla kenarı fırlatarak odaya döndü, “Bir bok yok bu yatağın altında, iyice kafayı yemişsin!” diyerek yatağa bir tekme savurduktan sonra iç çamaşırını kaptı ve yüzüme bakmaksızın dış kapıya yönelerek hiçbir işlevi olmayan yazlık eşarbını boynuna geçirdi. Apartman merdivenlerine adım atarken son bir kez yüzüme baktı ve saatten hiç haberi yokmuş gibi, duraksadıkça çatlayan sesiyle haykırmaya başladı. “Kanepeye götünü yayıp yayıp o kadar Sade okuyordun, bilmiyor musun? Yaratığın bir sevinci olmalıdır, sevinci yoksa ona bir yaratık gerekir. Git bir hobi bul, lokallerde maç izlemeye falan çık.”

Dilek’e cevap yetiştirmek istemiştim ancak ayrılığın üzerinden geçen vakit, beynime sıçramaya niyetlenen kanın yarı yoldan geri dönmesini sağlayacak kadar uzundu; yine de kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissediyor ve yaratık ile karnındaki Muzaffer abiden çok, nasıl olup da Dilek’le yeniden bu şekilde tartışmayı başarabildiğimizi düşünüyordum. Fakat çok geçmeden esas sorunuma dönerek yatağın altını bir kez daha kontrol etmeye yeltendim ve karşılaştığım derin boşluk, kendime güvenimi zedeleyici bir şaşkınlığa kapılmama neden oldu. Yeniden alevlenmiş eski bir öfke, mucizevi bir şekilde yatağın altındaki yaratığın da ortadan kaybolmasına neden olmuştu. Henüz hangi gerçekliğe inanacağıma dair fikir yürütememişken, kapı çaldı. Sinirimi koruyor olmama rağmen Dilek’in geri döndüğünü umarak kapıyı açtığımda, karşımda pijama altını sıcaktan neredeyse dizlerine kadar kaldırmış, kıpkırmızı gözlerinden okunan içten bir kollama gardıyla az önceki gürültünün nedenini soran Muzaffer abiyi buldum. Yaşadığım afallama ve yorgunluktan dolayı ona olanları anlatmaya gücüm yetmedi; onu ertesi günkü hafta sonu maçlarından birini izlemek için aşağı mahalledeki lokale gitmeye ikna ederek yatak odama döndüm. Hiçbir kutuya el sürmeden, yatağımın kenarlığına dahi yanaşmadan kendimi kanepeye bıraktım ve Dilek’in gelişiyle uykusu açılan Elişka’ya esrarlı yaratığa dair sorular sorarak uykuya daldım.

      Son aylardaki en rahat uykularımdan birini uyumuştum doğrusu; uyandığımda göz göze geldiğim, yatağımın altını güvenli bir konfor haznesi gibi gösteren boşluk da, çoğu sabah içimde bir yerlerde hissettiğim boşluktan çok daha güzel bir günaydın öpücüğü vadediyordu elbette. Sanki çantada keklik gördüğüm için uzun zaman önce bana verdiği mutluluğu kaybettiğim huzurlu yalnızlık oyuncağına yeniden kavuşmuş gibiydim o gün; kendimle barışık olmanın yolunun diğerlerinden geçtiğini bir kez daha hatırlamış oldum. İşlerimi gördüm, Muzaffer abiyle hoş bir futbol akşamı geçirdim ve mutluluk kavramına karşı aldığım tüm inançsız tedbirlere rağmen içimden taşan sevinci nasıl adlandırabileceğimi sorgulayarak eve döndüm. Ahmakça olduğuna aldırış etmediğim bir ıslık resitaliyle Elişka’ya yemeğini verdim, dişlerimi fırçalayıp baş ucum için yanıma bir bardak su aldım ve önceki gece sözde Muzaffer abiyle yatağın altından çıkardığım tüm kutuları, zaman zaman kendimle dalga geçercesine kıkırdayarak yerlerine geri ittim. Bedenimi saran kıyafetlerden kurtuldum, odayı yeniden sessizliğe ve karanlığa gömerek yatağıma girdim ve uyumadan evvel önceki gece Dilek’le olanları düşünmeye başladım. Ona onca yolu teptirdikten sonra sinirlerime hâkim olamadığım için kendime kızmaya çok yaklaştığımı fark ettiğimde, yatağın altından tuhaf, mantığımla açıklayamadığım bir ses yükseldi.

28 Şubat 2017 Salı

Şaneşin - 7

     Bir kadının uyanışı, birçoklarının çöküşü olabilir. Oluru olmayan yaz aşkıyla tanışıp olmazların tedavülden kalktığı bir şimdide kendini ikna ederek, oluru olmayan yabancısıyla ufak diyarımdan uçup gittiğinden beri, on yıldır, belki on bir yıldır, annemi görmüyordum. Ancak ağırlığı hâlâ benimleydi; belki mektuplarla taşınabilecek ağırlığı, birler ve sıfırlarla taşınamıyordu. Onunla son yılımdan kopup gelen bir yaz aşkı şarkısıyla, aldatılmanın ve Ege’ye duyduğum çocuksu nefretin gözlerime vuran isini yeniden yeşertiyor, sevimli akşam yemeğimizin tadından aldığım kuvvetle Şaneşin’in önünde ev paçavralarımla dans ederek, belleğimdeki yerleşik bir imgeyi ahenksiz figürlerimle kazıyıp sökmeye çalışıyordum.  Gülçin’in erkek arkadaşından aldığım alaycı dans hoşuna gidiyor, belki de korktuğu rutin ve ciddiyetle birbirinin içine geçmiş günleri aklınca ötelemek için aramıza kattığı jargonun kuvvetleneceğine seviniyordu. Yarından korkuyordu; kendini çirkin bir vaziyette yakalamış gibi suratını yırtıp atma arzusuyla yanıp biterek, oyuna gitme planımızı aklının ucundan dahi geçirmeksizin kendini yatağına gömüp yaşamının sona erdiğini kurgulayışları gibi, fikirlerinde bir gelecek planı oluşur oluşmaz yapılması gerekenleri kilit altına alıp dikkatini zihin dağıtma görevlisi dalgalara bırakışları gibi, birbirimize attığımız her adımın bir kenarına yumuşatıcı bir kavis ekliyor ve bana doğrudan varmayacağını tüm bedeniyle ifade ediyordu. Bir an için, o günler için, hayallerine musallat olmuş tüm sıkıntılardan soyutlanmış mutluluğuydum ve beni gerçekleştirmemek için tembelliğini çoktan terk ettiğinin farkında değildi. Ve yine bilmiyordu ki, üzülmemem için ortadan kaybolmaya hazır o ipek yanaklı, bir bende erimemizden kaçınmak için attığı her alaycı çentikle, aşağı düşeceğimiz gün geldiğinde kendimizi çıkışsızca bırakacağımız yüksekliği yukarıya çekiyordu.

     Ancak yükselmekten çekinecek nedenleri görmeye henüz yanaşmıyor, kırılgan farklılığımızı inkar etmeye çabalıyor, belki de ne görmeye ne de inkar etmeye yeterli olduğumuzu fark edemiyorduk dahi. Yalan; ne yaptığımızı ikimiz de ufak gün kırıkları arasından sızan korkutucu içgörümüzle seziyor, çoğu zaman içsel bir şiddete sarılarak hikâyenin sonunu önsemekten kaçınıyor, düştüğümüz karanlıktan çekip çıkarılmak için zaman zaman birbirimize delice işaretler bırakıyor ve nihayetinde sonumuzu bilsek de, yaşanacak iyi bir hikâyenin büyülü akışına divane kulaçlar atıyorduk. Kendimizi sisli bir ada akşamında bulmuş, karanlıklarda içmiş ve koşturmuş ve belli belirsiz bir yakamozun yanı başında klişe olmanın keyfini kabullenen sevişmelere dadanmış, soğuk otel yolunda birbirimizi ısıtırken tazeliğimizden hoşnutluk duyarak baharı aramıza buyur etmiştik. Güzellikler gerçeklik sınırlarını aşmaya başladığında rüyadan uyanmaya yakınsınız demektir. “Rüyadayım, değil mi?” “Rüyadasın. Ancak uyanmanı istemiyorum. Uyanırsan, giderim.”

     Uyandığımızda rüyaya geri dönmek arzusundaydım. Sabahın karanlığına ve vapuru saracağını açıkça haykıran sise rağmen Şaneşin’i adaya sürüklemek istiyordum. İlk teklif ise mahmur gözleriyle burnumu inceleyen Şaneşin’den geldi. Rüyamı anlattım, enerjiye inancını hatırlattı. İnsan nasıllarla boğuşurken kendiliğinden kıyıya vuruyor bazı şeyler.

      Emre’yle geçirdiğimiz son akşamı sessizlikle uğurlamam için sabahı gölgeleyen sis, Şaneşin’in martılar için aldığı simitlerle kaybolup gitmişti. Sinir bozucu neşesiyle ilk gençlik yıllarımdan beri kaçınmayı düstur edindiğim güneş, güzelliğini nadiren yansıtan bulunmaz bir böcek gibi elmacık kemiklerime tırmanmış ve martılar ile Şaneşin’in gürültülü dansının yaşamımın bulunmaz anlarından biri olacağını fark etmemi adeta emretmişti. Güneşi dinlememe rağmen, kasvetini bir türlü sıyırıp atamayan görme beceriksizliğim yüzünden hislerime asla temas etmeyen anları Şaneşin analog fotoğraf makinesiyle yakalıyor, atlar ve alışmadık kıçlardan kayan bisikletlerin çevresinde dolanarak kendimizi yeşilliklere bırakacağımız yükseklere çıkıyorduk. Kaç defa tekrarlanmıştı bu tipik ada günü; kaç ilişki kendini kalabalıktan kaçınan işsiz bir hafta içinde bu dört deniz arasına atmış ve kendine buruklukla anılacak hatıralar edinmişti; kaç ilk öpücük Aya Yorgi’nin yamacında zuhur etmiş, kaç yama ilişki, sahibine bu yamaçta suçluluk hissettirmişti? Düşünmemeye çalışıyordum; Bal’ın dudaklarını çikolatayla kapladığım ruhani uçurumum, topaklaşmasına rağmen temiz kalmayı başarmış kabarık tüyleriyle korkutucu bir geleceği çığıran kedilerle çekilen fotoğraflarımı zihnimden ötelemezsem beni aşağıya iteceğini fısıldıyordu. Soğuğa rağmen beyaz göbeğini nemli çimlere salmış Şaneşin’in katiyen saçlarından ayrılmayan beresi ise ilkyardım güvencemdi; ona dokunarak kendimi düşüncelerimden koparamadığım anlarda, güneş ışığıyla bütünleşerek büyülü bir masumiyet temsiline dönüşüyor ve beni avuçladığı saçların arasına çekiyordu.

     Bu kıştan da mucize umutlarını kesmiş, boş bir butik otelin yalnızlığını maddi bir fırsata indirgeyerek kaptığımız oda anahtarına eşyalarımızı teslim ettik ve Şaneşin’in işaret vermeksizin yükselen, dengeden yoksun beklentilerini karşılayacak bir mekân bulmak için, güneş bizi unutana kadar yürüdük. Adaların her yanı sevdalarla doluydu ancak geceleri her şeye rağmen mevsimin dondurucu sessizliğiyle özgün bir his taşımakta kabiliyetliydi. Karanlığın çökmesi yine bana tarifsiz bir sevinç vermeyi başarmıştı; aklımı karıştıran düşünceler evlerine çekilmişti. Üşüme mızmızlanmalarımıza rağmen, onlarla birlikte, zaman zaman onlar sayesinde, Şaneşin’in soğuğa direnen ellerinde yüzümdeki gülümseyişi buluyor ve bu gece burada ölebileceğimi düşünüyordum. Kendimi içine soktuğum durum düşünüldüğünde gülümsemeyi becerememem gerekiyordu; evimden ayrılmış, aylardır süren işsizliğim yüzünden kendi ayaklarım üzerinde durarak başımı altına sokacak yeni bir çatı bulmaya yeltenememiş ve ailemin evine dönüşümü iş bulma umuduyla ertelemek için yanında kaldığım dostumla aramın adım adım bozulmasına göz yummuştum. Bu alışık olmadığım aylar, elime yalnızca Şaneşin’i tutuşturmuştu. Ve günler kayıtsızca geçer ve gecenin sessizliği varlığımızı sararken onun uzun parmakları gülümsememe yeterdi, ta ki kendimi sakladığım minimalist huzur kovuğunun sıkılgan sakinleri, görünmez ancak sivri iğnelerini sergilemek üzere, sarıldığım uzun parmaklarca uyandırılana dek.

     Biraz olsun ısınabildiğimiz göstermelik-rockçı bir barın kaldırımdan bozma bahçesine kendimizi attığımızda, karaladığım satırlardan konuşmaya karar vermişti tavşan dişler. “Yazdıklarına biraz baktım,” dedi. “Bazen nokta koymayı öğrenmen lazım.” Tenha bir ada akşamında beklenmedik müşterilerini ağırlayan barın iç kısmından yükselen kaşarlanmış bir şarkı, kulaklarımı doldurmakta Şaneşin’e eşlik etmeye başladı. “Anlaşılması zor oluyor. En yakının bile anlamıyorsa ne kıymeti var?”
Gardımı alırcasına arkama yaslanıp bacak bacak üstüne attım. Şaneşin’in üzerime tam oturacağını düşündüğü için -ve hakkı vardı ki seri üretimin unutulup giden bir anından geriye kalan bu materyal parçası bana özel dikilmiş gibiydi, belki de yanında dolaştırdığı yeni oğlanın ona ve stil anlayışına yaraşır olması için aldığı kotun üstünden tenimi hissedebiliyordum; sabahın umut dolu güneşi, akşamın serinliğini unutturarak malum kış sonu muzipliğini göstermişti.
“Bu yazma işi, benim için bir anlaşılma, bir maddiyat, bir bir yere varma meselesi değil ki tavşan. Belki kendimi kandırdığımı düşüneceksin ama, çok düşündüm bunun üzerine. Bu benim kendim için yaptığım bir şey. Kendimi kendime kanıtlamak, hatırlatmak, nasıl diyeyim… Kıyıdan çok açılmışsam yeniden o güvenli cenin pozisyonuna dönebilmek için yaptığım bir şey.”
“Neden başkalarının görebileceği yerlere koyuyorsun öyleyse?”
“Bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor. Her şeyi de koymuyorum aslında… Koyuyorsam da, kendim için, nedenini bilmemem de kendim için olmalı, sorgulanmamış bir yaşamın değeri sorgulansa da, sorgulanmış davranışların da davranışın varlığının sonu demek olduğu malum.
“Bir şeyi niye yaptığını anlayınca daha da yapmıyorsun, değil mi?” diyerek, ortak bir duygu yakalamanın dingin coşkusuyla lafımı böldü Şaneşin.
“Yani, açık konuşayım, bazen ne fark ediyorum, biliyor musun? Bazen, ya da en azından bana öyle geliyor…” Bir an durup Şaneşin’e yaramaz bir sırıtış fırlattım. “Oturup bir şeyler yazdığım zamanlarda ereksiyonum daha kuvvetli oluyor.”
Şaneşin gülerek “Nasıl bir narsistsin sen yaa,” dedi. “Kendini cümlelerinle tatmin ediyorsun resmen.”
“Evet, tam otuz birciyim galiba. Kendimi… Kendimi değil sanırım ama, yaptığım bir şeyi beğenmek için başkalarının beğenisini duymam gerekmiyor. Hatta kendime dair beğenmediğim herhangi bir şey konusunda övgü almak da zihnime zerre tesir etmiyor. Dediğin gibi, tarzımın üzerinde dursam –bu kendini değiştirmek olmuyor mu? Neyse, üzerinde dursam, senin, onayına ihtiyaç duyduklarımın, annemin filan beğeneceği bir şeyler çıkarsam, sonra ne olacak?”
“Tabii, ereksiyon kalitesi önemli.”

     Adalara dağılmış camilerden ezan seslerinin yükselmeye başlamasıyla bütün bir şehirde dile gelen hürmet alışkanlığı, varlığına bayılmasak da soğuk akşamlar adına oralarda bir yerde tuttuğumuz şarkıları elimizden almıştı. Donmadan evvel sıcak bir restorana kendimizi atmak üzere fıçı tadına bulanmış biramızı hızlı hızlı yudumluyor ve sessizce ezanı dinliyorduk. Şaneşin’in sözleri, zaman zaman esen ancak acıtmayan rüzgâra ve güneş tepemizde olduğu müddetçe adanın dört bir yanına taşıdığım geçmişe dair hüznüme rağmen inatla ayakta duran keyfimi yerle bir etmişti. Ezanın gidişi ve gözü körolasıca bir şarkının dönmesiyle, annemin henüz iş bulup bulamadığımı yoklamaya çalışan mesajını okuyarak, duruşumu bozmamak üzere bacağımı indirmeksizin, sakince ağlamaya başladım. Ortaklaştığı varsayılan bir idealin ilişkiler bendinde, bir tamlamanın ayrılmaz, ayrılırsa kimliğiyle bir kalamaz bağlı parçaları gibi, ağlayanın ağlananca bütünlenmek, fiziksel veya ruhsal bir temas ile yalnız başınalığından arındırılmak, gerçekliğin göz yaşlarını utanç verici kılan inkarcılığına döndürülmek durumunda olduğu, yazılı olmaksızın bellenmiştir. Şaneşin sigara ve birasının yüzü suyu hürmetine masaya elini atmak zorunda olmasa, muhtemelen gözünü dahi kırpmadan, yalnızca sağında kalan asfalttaki su birikintisini son damlasına kadar içmeye çalışan köpeğe kibarlıktan kırılan bakışlar atarak, kendime, belki de henüz tanışmadığım kendime gelmemi bekleyecekti.

     Özgür, sessiz ve kuvvetli duruşuna bunu yakıştıramıyor olsa da, içgüdülerine atalarca atılmış bir temele karşı koyamayarak, doğru olana en azından birazcık yüz vermek adına, yürümeye başladığımızda tek kelime etmeksizin koluma girdi. Bunun yeterince erkekle, kırılma noktaları tavırlar ve gidişlerce oluşturulmuş hatrı sayılır sayıda münasebete girmesinden pratiğini alan dahiyane bir stratejik düşüncenin ürünü mü, yoksa kendine dair kaçtıklarının bir özsavunma koşulu gereği, biraz olsun yakınlaştığı herkese karşı mesafesini koruma alışkanlığından ötürü benzer durumlarda başka bir çözüm üretememesinin bir sonucu mu olduğunu kestirebilmek için ona fazlasıyla yakındım; ancak içine girdiği klişenin gerçekliğini onu şakaya alarak savuşturmaya çalışan romantik bir akşam yemeğini aklındaki bu doğruya feda etmiş, beni doğruca emanet yatağımıza sürüklemişti.

     İlk gençlik yıllarınızda ne kadar basit bir yaratık olduğunuzla yüzleşmekten uzak durur, yaratığın çözülmesi paçavra bir gazetenin yer doldurmak için üretilen bir çengel bulmacasından daha zor olmayan varlık sorunuyla yüz yüze geldiğinizde biraz önce içine girdiğiniz deliği aklınızdan çıkarmak için olay mahalinden yalnızca ruhen değil, fiziksel olarak da uzaklaşmak istersiniz. Bu boşalma sonrası sendromu, ego bütünlüğünüzü sağlamaya başladığınızı anladığınızda, öncelikle yüzleşmeyi, ardından başlamayı ve nihayet biraz olsun bunu idrak edebilmeyi başarabilirseniz, yerini sadeliğiyle barışmış bir iç huzura, absürdün istemsizce attırdığı histerik boşalma kahkahalarını izleyen öylece uzanma başıboşluğuna bırakır. İşte böylesi bir uzanma, artık benliğinizin biçimsizliğiyle göze batmayan bir parçası hâline gelen özsevginizle belli endişeleri, sigarayı özgürleştirmek için aralanmış ahşap pencereden esen rüzgârla alıp birkaç dakikalığına gezintiye çıkarabilir ve bu gezinti ancak, kadın haleti ruhiyenizi fark etmek için fazla toysa yarıda kesilebilir. Yeterince şanslıydım ki sigarasını içtikten sonra boynuma sokulan mucizevi varlık, yaratıcısı tarafından zayıflıkları belirlenirken bu klasmanda bir toyluktan nasibini almamıştı. “Seni sevmek kuş sevmek gibi,” dedi. “Hani çok umursamıyormuş gibi bir cool’luğun var, bu yüzden insan rahatlıyor bir bakıma, özgürlük namına. Ama bir yandan da hemen parçalanıp gidecekmiş gibi sevgi dolu bakıp duruyorsun. Şapşik. Bak bakayım öyle. Şapşik.” Peluş bebekmişim gibi yanağıma yapıştı, sözcüğü uzatarak şirinleştirmesiyle beni şapşiği olarak kutsadı. Kalçasında hissettiği rahatsızlığın nedenini bulup çıkararak eline geçirdiği, bana aldığı turkuaz çizgili çorabı incelemeye koyuldu.
“Ne bakıyorsun yahu, çorap işte,” dedim. “Hemen eskitmişim, değil mi?”
Şirinleştirilmiş bir dublaj ağzı takındı. “Yeni olan her şey eskimeye mahkumdur, Şapşik.”

     Ben bu sözü üzerine hayli alıngan bir tavırla, derinlemesine düşünmeye dalarken, sessizliğimiz beklenmedik bir arzuyla bozuldu. “Yanıma taşınsana,” dedi. “Gülçin çok kıymetli sevgilisinin yanında yaşamaya karar verdi. E malum, o odanın kirasının ödenmesi lazım…” Ciddi kararların yamacına geldiğini fark ettiğinde, aşağıya bakmasını önleyecek şakalara sarılmakta ustaydı Şaneşin.

     İçine düştüğüm dört bir yanı titrek endişelerle sarılmış zavallıca, zavallılığıyla yüzleşmekten her anımda uzak durmaya çabaladığım durumda, geçici bir oksijen maskesi gibi önüme düşmüş bu fikir aynı zamanda endişelerimi sonsuza dek ruhumla birlikte toprağın altına gömecek bir zehrin vasıtası olma ihtimaliyle sessizleşmeme neden oluyordu. Hayatın tipikçe dikenleri hissedilen bir ihtimalini daha öteleyip hücrelerimizde dinlenmeye bırakmanın göbek deliği yoklayan sancısıyla, yeni günleri isteksizce karşılamayı sürdürdük. Emre ile münasebetimiz kendini oyunlar ve futbol ile uyuşturmanın kaçınılmazlığında eritmeye yüz tutuyor, ada dönüşümüzden beri tereddütlü mekân belirtilerini, buluşma saatlerimize olur olmaz yerlerden varışlarını birkaç ay evvel aldığım yaranın zihnime açtığı oyuğa iltimas gösterek şüpheyle karşılıyor ve Şaneşin’e hastalanmış zihniyetimi açık etmekten sakınmamaya başlıyordum. “Senin bu şüpheciliğini ne yapacağız Şapşik,” diyordu Şaneşin, ve karakterinin en değerli hazinesi olan sınırlarını, kıskançlık birliklerime karşı korumak için ön dişlerinin şirinliğin yanı sıra taşıdığı saldırganlığı üzerime salmaktan geri durmuyordu. “Kaç kere diyeceğim? Eski sevgilinin ağzına sıçmış olması benim de seni bir alaturka tuvalet olarak görmeye başlayacağım anlamına gelmez, Şapşik. Zaten ben alaturkaya yapamam.” Şüpheciliğime, bana kaçamak işaretler verdiği boşlukları neyle doldurduğunu kanıtlar bir cevap verir gibi, önüme küçük ve kıymetli anlarımızı bir araya getirerek yüreğime kibarca büyülü bir aşkı üfleyecek bir kutu sürdü. Portakallı Olips, otel odasında birbirimizi tamamlamamız için varını yoğunu ortaya koyan duştan alınma ufak bir şampuan tüpü ve özenle ufak karton parçalarına dökülmüş sade tekliflerimiz. Büyü; gerçekdışı bir kavramı tanımlamak için ötesine ihtiyaç duymak nankörlük olur.

     Şaneşin gibi, başka bir insanoğluna bağlılığa dair duyduğu tereddütü her mimiğiyle belli eden bir kadından gelmesiyle korkunç bir gizli yemini de içinde büyüten kutu ile Emre’nin salonuna döndüğüm akşam, bu korkutucu sureti de dışlanmışlığımın gururunda kaybettiğim akşam olacaktı. Yılbaşı ile, Emre’nin tasdiklediği şekliyle, aramızda herhangi bir arkadaşlık ilişkisi oluşması ihtimalini tamamen ortadan kaldırdığım doktorların Emre’de bir akşam eğlencesine gelecek olması, Emre için ne zaman taşınacağımın sorulmasına yeterli bir sebepti. Onu anlamakta zorlanmıyor, buna rağmen konuşarak aşılamayacak bir dönemece vardığımızı görüyordum. Bunu o da görüyor olmalıydı ki, Şaneşin ile onun evi arasındaki yaklaşık üç mahallelik mesafeyi birlikte, çoğunlukla sessizlikle, kendimizi insanoğluna binlerce yıllık yerleşik hayatın bir külfeti olarak sunulmuş bir kimlik arama yakarışı olan yük taşımanın kudretli ibadetine vererek kat ettik. Şaneşin’in yanına taşınacağımı bilmiyor, aile evine dönmeden evvel çantalarımı buraya birkaç günlüğüne getirdiğimi farz ediyordu. Kendimi bildiğim hâlimle, Emre’yi bir daha görmeyecektim.

      Şaneşin üç haftalık Almanya seyahatine çıkmadan evvel eşyalarımı eski dairemizden, eski dairemden, Bal’ın evinden, önceki yıllarımı geçirdiğim ve artık gözüme bambaşka bir kasveti çalan odalar kümesinden almam gerekiyordu. Şaneşin orada Bal’ı görmeyeceğimden emin olmak istiyordu; kıskançlıklarımı yeren yargıları, mesele Bal’a geldiğinde onu özyıkımcı bir saplantı kraliçesine dönüştürüyordu. Bal’ın evde olmayacağını duymasıyla, bir başka kadınla yıllarımı geçirdiğim her bir metrekareyi görmeye can atan kraliçe, tacını takarcasına büyük bir özenle başına geçirdiği özel durum şapkasıyla elimi tuttu ve son olarak titrek bir öfke ve yerle bir olmuş bir özsaygı ile terk ettiğim evde güçlü kalabilmemi sağlamak üzere yol arkadaşım oldu. Şaneşin kütüphanede öylece bıraktığım kitaplarımı incelerken, ben, yatağımıza taşınmış üçüncü bir yastığın üzerime gelmemesi için var gücümle direniyor, Şaneşin’in şehla bakışlarını bahşetmesiyle yerini melankoliye bırakan öfkemin, lağımlaşmış bir zihnin rögar kapağını iteklemesini duymazdan geliyordum. Ancak Şaneşin’in benimle gelme arzusunun ardında yatanın yalnızca bana destek olmak gibi sade bir iyi niyetle zuhur etmediği, kırmızı rujunu saldığı sigara izmaritlerini Bal’ın küllüğünde bırakarak, kaybolmuş bir ilişkiyi temsilen salonun orta yerinde boş beyazlığıyla çarpıkça duran çift kişilik kanepeye yavaşça yanaşmasıyla su yüzüne çıktı. Kanepedeki sevişmelerimizi bilen bakışları, beni baştan çıkarmaya hazırlanıyordu. “Kaç defa seviştiniz burada bakalım?” diye sordu. Bu kanepenin artık bana tek ifade ettiği ise, Bal’ın hastalığına derman olmak için gelen yabancı bir konukla iğvaya kapılarak, kanepeyi yıllarca taşıdığı iki kişilik duygusal yükten birkaç dakika içerisinde arındırmış olmasıydı. Şaneşin’in pamuksu karnında, freni boşalmış düşüncelerime tütün basarak, umutsuz bir özgürlük arayışının boşvermişliğine bıraktım kendimi. Bir ilişkiye dair en iyi bildiğini yapmak, Şaneşin’in bir geçmiş ilişkice boğazına takılmış öksürüğünü dindirmesine bir yudum olsun şifa olmuştu belki, fakat eriyip giden samimiyetlerin baştan savılamaz çift yönlü yenilgisi, varsayımsal bir haklılığın, anıların masumiyetine karşı duyulan suçluluk hissiyle başa çıkmakta aciz kalması için yeterliydi.

      Öykülere erişimimiz sınırlarından kurtarıldığında ve her bir mahallenin her bir evinden kalabalıklara taşan öyküler, kendimizi bir sabah uyandığımızda yabancıların bir tekrarı olarak bulma ürkekliğiyle yaşamakla baş etmemizi gerektirdiğinde, mantığımızı dinlemek de fazlasıyla kabullenmeye meyilli bir kaybediş hâline geliyor. Sınırlarımızı katiyen aşmaksızın, kendi ufak çemberlerimiz içerisinde kalmak suretiyle birbirimize dayanarak isyan ettik, habis sevişmelere bulandık ve yarının fısıldayışlarına karşı kulağının üstüne yatan kararlar aldık. Yamacına varmaktan çekinsek de kaçınmadığımız karar, bizi çoktan aşağıya itmişti; ancak bunun farkına varmak için aşmamız gereken sazlıklar ufak ve önemsiz görünseler de, görme kabiliyetimizin yetersiz kaldığı bir zaman düzleminde boyumuzu aşıyordu. Mesele, bu düzlemde hangimizin daha hızlı düşeceğiydi.

20 Ekim 2016 Perşembe

O

     Böceklerden bahsedeceğim bugün. Kuşlardan sonra. Dokunamayacağım konular var çünkü. Masalardan bahsedebilirim ama mesela; beş düzgün kesilmiş tahta parçasıyla yapılabilecek gizli köleleştirme nesnesi için saatlerce mağazalarda gezdiğimizden konuyu açıp, çağdaş klişelerin dipsiz topluluğuna müthiş bir hayat enerjisiyle katılan o malum mesele üzerine beynime binlerce defa işleyen zincir hakkında, tüm yılgın rekabetçiliğe rağmen özgüvenini korumaya çalışan ifadeler kurabilirim. Böyle uzun cümlelerle kendimi saklayabilirim. Kendimi saklamalıyım ki kılıcımı kininde tutabileyim, sağa sola zehir bulaştırmayayım. Ne diyorduk?

      Tam benim kalemim bir kadındı. Kıyamadım dokunarak bozmaya.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Şaneşin - 6

“Hiç-kimse olacak cesareti kendinde bulduğunda, gündelik başıboşluğun verdiği işeyaramazlık hazzı da sönüp gidecek. Belki bundan kendine biraz teselli çıkarabilirsin.”

Titreme, istenmeyen ereksiyon, can yakıcı bir tokluk ve artık tamamen benim olmuş çalma listesiyle gevşeme. Ayşe hayali bisikletini bir kenarı bırakmış, Emre’nin kasığına abanmış ayağından gözlerini açmaksızın sıyrılmaya çabalarken, yolculuğumda sıra, ipe sapa gelmez ilhamımı kelimelere dökmek ve yüreğimin biraz altına dolan sevecen sevdayı devamlılığın hizmetine tabi tutmak için gezindiğim cümle kıvrımlarını Şaneşin’e hitaben kağıda dökmekte, sayfada düzensizce akan satırlarımı uçurumdan düşen bir trene benzeterek kendime dair simgesel bir çıkarımda bulunup ironiyle gülümsemekteydi.

“Esas meseleyi tek bir cümlede tozlu raflara gömebildiğimize göre artık –tıpkı senin bende görmeye çabaladığın gibi- daha naif, daha sevecen, biraz korkak ancak çoğunlukla zaman katili bir eğlenceye girişebiliriz. Ne de olsa ben her daim, uzun cümlelerimi ve onları yazarken yonttuğum yamuk tırnaklarımı beğensen de beğenmesen de, sana yazmayı sevecek ve oturup kalkıp sıradaki cümleyi nasıl da sonlandırmamam gerektiği üzerine düşünüp durmaktan tıpkı soğuk asistan odama attığın nevrotik bakışlardan aldığım gibi vazgeçilmez bir keyif alacağım.

Şu var ki, ben seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı biliyordum çünkü o kafası karışık fakat hayli kuvvetli altıncı hissim, hava kararırken aralanan kapıdan uzanan kararsız bir dişi Kürt’ün beni aniden sarıp sarmalayacağını ve kendi pek tedirgin olsa da avucunu sımsıkı sıkacağını haylaz bir titreşimle belli etmişti bile. Haylaz bir titreşim. Sana zorlama bir sevda gösterisi yapıyor olduğum hissiyatını verdiğim anda bilgisayarımdaki kıytırık vasiyeti de silerek kafama olmayan silahımı dayayıveririm; bu yüzden bu noktada kısa bir açıklama yapmama izin ver. Ben, birleşmiş sıfatlar genel kurul başkanı ve hevesli parantezler derneği mütevelli heyeti üyesi Yiğit, şimdiye dek sana sahiden içimde bir yerlerde bulmadığım hiçbir duygu kırıntısını yedirmeye çalışmadım. Haylaz bir titreşim, şayet ifadelerimin samimiyetsiz tınısına dair titrek çıkarımlarda bulunmayı bir an olsun bırakıp düşünebilirsen, o kadar da mümkünatsız bir tarif değil. Portakallı Olips şahidimdir ki, müstakbel şehla gözler güzeli, sana asla zoraki ifadelerle yaklaşmayacak ve samimiyetimden şüphe duymana izin vermeyeceğim.

Kimsesiz bir odadan gülümseyerek ve dış dünyaya yönelik biraz olsun heyecan duyarak çıkabilmemi ancak senin eli cebinde kararsızlığın sağlayabilirdi. Kurgu odasındaki bilgisayarların beceriksizliğinin senin gözleri kapalı beceriksizliğinle el ele vererek kapımı tekrar çalması senelerdir beklediğim bir gıdıklanmaydı. Heyecanlandığımda, kendimi korumak üzere patavatsız şakalar yapmaya ve sık konuşmaya başlarım; işte karşında gördüğün o canavarvâri PAŞA müdavimi. Seni bana yolladıkları için Emre’ye, inanıyor olabileceğin Tanrılara, bizi bursiyerleri kılan Haliç kıyısına, ellerimizi üşüten Mikail’e, bir anda kendimizi içinde bulduğumuz otobüste bacaklarını benimkilerle temas ettirmeni sağlayan çantana, evine yürümem için beni iteklemeye çabalayan o çekingen ancak yine de güzel kar yağışına, ve az da olsa sevgili asistan Mustafa’ya minnettarım. Seninle kıçı kırık bir ortak derste tanışmış olabilir ve şirin berenin başkalarından daha çok hoşlanabileceğini düşünerek aklımda oluşmaya meraklı tüm beğeni dolu yönelimleri henüz filizlenmeden koparıp atabilirdim.

Kopuk ve bir o kadar da sevgi dolu sözcüklerimi uykuya karşı dirençli kıl, Şaneşin; dirençli kıl ki sana şu sarsak hayatın yapabileceklerinden ve yapamayacaklarından korkmaman için birkaç içekapanık sebep daha sunabileyim.”

Yazarken duyduğum kararsız cam tıklamaları kuruntu değildi; Emre’nin taşınması zor bir kafayla uyanıp balkonu göstermesiyle emin olmuştum. Üzerine Milka parçacıkları bulaştırdığım kağıdı battaniyenin altına soktum, kalemi elimin tersiyle ayak ucuma doğru ittim ve saatler süren bir doğrulma çalışmasının ardından sallana sallana balkon kapısına vardım. Bir tıklama daha. Şaneşin balkon kapısına sırtını vermiş, ayaklarını kendine çekmiş, külotlu çorabının incelmiş diz kısmına tırnağını takarak sigara içiyordu. Ben gördüğümün gerçekliğine kendimi ikna etmeye çalışırken dizinin üzerindeki bembeyaz sol bileğini ağır ağır kaldırdı ve arkasına bakmaksızın siyah ojeli tırnaklarıyla gerçekliği bir kez daha kulaklarıma çaldı. Kapıyı açtım, kayıp oyuncağını bulmuş şen bir kız çocuğu gibi başını kaldırdı ve zom olmuş kıpkırmızı gözlerime kocaman bir sırıtış fırlattı. “Sigara?”
“Ne… Ne yapıyorsun burada? Sigara mı?”
“Seni bekliyordum.” Küçük, kahverengi deri çantasından ufak bir Camel pakedi çıkardı, kendi sigarasını tutan eliyle kapağını açtı ve bana uzattı.
“Monte Carlo bilmem ne içmiyor muydun sen?”
“Bazen bir tane de bundan alıyorum. Bebek Camel.”
“Doktor görmesin,” deyip sigarayı aldım ve izbe balkonun Şaneşin’den kalan ufacık kısmına kendimi sığdırmaya çalıştım. “Bir dakika şimdi. Gerçeksin di mi?” Şaneşin neşeyle sırıttı. Ona daha önce ettiğim lafları kanıksamış, sindirmiş ve unutmuş gibiydi.
“Yüzün buz, gözlerin ateş kesmiş yavrucum.” Yanağıma uzandı, parmak uçları sanki benimdi. Flört döneminde açılan duygu gözeneklerini, sahip olma idrakıyla kaybeden her dünyalı gibi, durumu böylece kabul etmektense aklıma hücum eden sorularla meşguldüm.
“Ne zamandır öyle kapıyı çalıp duruyorsun? Neden her normal insan gibi normal kapıdan gelip zili çalmadın? Burayı nerden buldun?”
“Hiç adam akıllı bir stalker’la tanışmadın mı kuzum sen? Bir kere seni takip etmiştim, bakalım dediğin gibi arkadaşında mı kalıyormuşsun diye.”
Balkon kapısından görünen saçlar sevgilime ait olsa, balkonları karıştırdığını söyleyip, tırmandığı tırabzanlardan gerisin geri inecekti. Kapıyı ittim, aralıktan tavşan bakışlar atıp içeri girdi.

“İstediğin gibi otur,” dedim; olmayan evimdeydim sanki. Ona söylediklerimi boş vermiş koca gözlerine, zarif bir kavisle şakağına uzanan maskarasına baktım ve mutlulukla gülümsedim; istediğimi, hayalini kursam oluruna ikna olamayacağım çözümü bana sunmuş, yaralı saldırganlığımı kafamın dumanlarının altına süpürüp bir rüya gibi, emanet kıyımın köşesine kurulmuştu. “Seni gördüğüme çok sevindim,” dedim. Ne yaptığının hayli farkındaydı; eyerimi saçaklarından kavramaya devam ederek yanaklarımı avuçlarına aldı ve yolculuğuma devam etmemi istercesine beni susturdu. Zihnim hâlâ bambaşka diyarlarda dolanıp duruyordu. Şaneşin’e anlayış bekleyen ufak bir bakış attım, bir köşeye kapanmış yastığı dakikalarca süren bir uğraşla başımın altına sokup uzandım ve liseyi düşünmeye başladım. Emre uyanmış, hatırlamakta güçlük çektiğim şaşkın gülümsemelerle Şaneşin’in gerçekliğini kavramış ve onunla tanışmış, gecenin başından beri bir oraya bir buraya ötelediği oyun kutusunu açıp kurcalamaya koyulmuştu. “Risk oynayalım mı?” Risk mi, diye düşündüm. Emre bir müddet hevesle bana baktı, oyun tahtasını defalarca döndürerek açmaya çalıştı, yarı açık bakışlarımdan yanıt gelmeyince Ayşe’nin rüyalardan şişmiş yanağını okşamaya başladı. Şaneşin hâlimize gülüp duruyordu.”Nasıl tanıştınız siz?”

Zihnimi yönlendirmek için sorduğunu biliyordum, fark etmiştim -belki de bunu yapacak sakin akla sahip olmasını umarak, varsaymıştım. “Ben yaptım,” dedim. Emre’nin de uyuşuk ilgisini çekmiştim. “Vallahi. Unutmuştum bunu, şimdi hatırlıyorum.” Suratıma yine o keyifli sırıtışımı takındığımı hissedebiliyordum. “Lisenin ilk günlerinde pek sessizdim ben. Tedirgindim, veya özgüvenim yerlerdeydi ve otobüste beni bakışları ve yalanmasıyla erekte eden ve okulun durağına vardığımızda gülerek kaçan üst sınıflı kız veya her boş derste şişe çevirmece oynayıp seksten bahseden yeni sınıf arkadaşlarım da pek yardımcı olmuyordu, falan filan. Bilmiyorum, sessizce oturup duruyordum. İlk günlerde önümde oturan Emre, yanındaki Sercan’la sürekli konuşuyor, her an herkesle yakınlık kuruyor, beynimin otomatik oluşturulan ilk izlenim deposunda kendine yavşaklar klasöründe yer buluyordu.” Şaneşin kahkayı patlatarak gözüm kapalı girdiğim hatıra fırtınasını bertaraf etti.
“Tam bakmadım ama herhalde bir saat filan sürdü bu cümleyi kurman. Olsun ama, değdi.” Ona yalnızca sırıtışımla karşılık vererek kendime, geçmişin aklımdaki izdüşümüne dalmaya devam ettim. “O günlerden birinde bana dönüp ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ diye sordu. ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ Konuşmak, var olmanın bir ön gerekliliğiydi. Konuşmaya başladım ben de, yalnız kalmak istemiyordum. Sonra okul sonrası yürüyüşler ve sınıfta oluşmaya başlayan dinamikler üzerinden yürüyen ortak mizah ve herhalde futbol… Bir öğle arasında, veya belki de okul çıkımında…” Bu lafı kullanan Fransızca öğretmenini hatırlayan Emre, sırada ne söyleyeceğimi bekleyen tereddütlü nefes-gülüşünü sundu. “…birlikte arka bahçede yürüyor, bir dostumuz olup olmadığından bahsediyorduk. İşte orada, onun en iyi arkadaşım olmasına karar verdim. Oturup strateji falan geliştirmedim tabii, nihayetinde yine kendiliğinden oldu ama, birkaç ay sonra yine aynı bahçede, belki güneş biraz daha yukarıdayken, en iyi arkadaşının ben olduğumu söylemişti. İçimin komik bir zafer duygusuyla dolduğunu hatırlıyorum.”
Şaneşin beni pek de dinlemiş gibi görünmüyordu; otun geri kalanını yakmaya çalışmakla meşguldü. Emre baş ve işaret parmağıyla burun kemiğini tutmuş, alaycı bir gülümseme takındığını bana göstermeye çabalıyordu. “Oğlum sen seçmemişsin ki. Seçtiğini sanmışsın. Seni konuşmaya iten benmişim işte.” Gülerek Ayşe’yi dürtmeye başladı. “Risk oynayalım mı?”
“Bekle. Düşünüyorum,” dedim. On yıl öncesinde, çocukluğumun çoktan geride kaldığını fark etmeden evvel sahici bir yetişkinler ağına adım atmanın gizli kapaklı sancılarıyla boğuştuğumuz erken lise günlerine geri dönmeye çalışıyor, Emre ile ilk zamanlarımıza dair müzikle bezenmiş Hollywoodvari bir fark ediş twist’ine ulaşmak üzere başımdan aşağı kaynar sular akıtmasını beklediğim ölü anları hatırlıyordum.
“Benim liseden görüştüğüm hiç arkadaşım yok valla,” diyerek Risk tahtasına yanaştı Şaneşin. “Siz iyi dayanmışsınız. Üniversitede doğru düzgün sosyalleşemeyen veya erkenden evlenip küçük bi’ çembere sıkışan tiplerden başka kim lise arkadaşlarıyla görüşür ki zaten? Çok sağlam bi’ kimya oturması lazım, anca öyle.” Bir yandan kalan otu içiyor, bir yandan ağır hareketlerle oyun piyonlarını inceliyordu. “Risk nedir? Bu mudur?” deyip gülerek, kırmızı zarlardan birini alıp bana fırlattı.
“Bilmiyorum,” dedim. Anlarımla meşguldüm. Gülen bir Emre, birlikte okula yürüdüğümüz mavi gömlekli Emre, evimde kaldığı bir akşamın sabahında okula gitmek üzere, yolculuğu saatler süren kutsal huşu merkezi sabah otobüsünde uyuklayıp, okula gitmemenin bahsini daha açmaksızın sessizce yabancı bir parka gidip dertleştiğimiz Emre, lisedeki aşklarımın ve lisedeki aşklarının sağlamaları ancak katiyen kurtarıcılığına yeltenmeyenleri, birbirini uyuşturmak ve uyandırmakla mükellef ergen ikili, mesafesi karakterinden ve güvenliği sadeliğinden, uzun bir arkadaşlık. Beraber çıktığımız yarım yamalak ve beceriksiz tatilde omzumda uyuyakalışını hatırlıyordum; yaz sıcağından kaçamamış bir gölgenin kötünün iyisi şefkatinde sessiz bir siesta ve benim için rüzgarın çekingen dokunuşlarıyla yumuşayan bir bekleyiş. Terk edildiği zamanı ve yaşamımın ilk sorumlu başarısızlığıyla yüzleştiğim zamanı hatırlıyordum; annemizden ayrıklaştığımızı idrak ettiğimiz günlerden beri oradaydık. Bunu birimiz mi seçmiştik?
“Tamam,” dedim. “Oynuyorsak oynayalım.” Fark etmemiştim ki Emre ve Şaneşin bir şeylerden, küresel ısınmadan veya pantolon kesimlerinden, dinlerin varlık sebebinden veya artan alışveriş merkezi intiharlarından; şehrin belirsiz noktalarında bir avuç insanın daha bahsettiği şeylerden konuşuyorlardı. Hırsla söze girmemle Emre bana döndü, işaretimi kabul etti ve diz üstü oturuşunu bozmadan poposunu yana kaydırarak bir kez daha Ayşe’yi uyandırmaya çalıştı. Ayşe’nin uyanacağı yoktu. Mamasını almış, çocukluğuna varmış, tatlı bir uykuya dalmıştı.
Siyah eteğinde çamurlanmış ufacık bir nokta bulmuş, dünyanın bu en önemli sorununu tırnak uçlarıyla kazımaya çalışan Şaneşin aniden “Bi’ dakka,” deyip hevesle kalktı. “Peynirli makarnanız kaldı mı? Yiğit beni öyle kandırmaya çalışıyordu.”

Keyfi parmak uçlarına varmış Şaneşin tencereyi kucağına almış, ayaklarını bana doğru uzatmış, gözlerini kapatıp Red Morning’e dalarak makarnayı tırtıklıyor ve Ayşe kıçını bize dönmüş, o salondaki hiçbir canlı organizmanın erişemeyeceği bambaşka bir boyutta yaşamına devam ediyorken Emre oyunu başlatmaya hazırlanıyordu. “İyi de,” dedim, “ben oynamayı bilmiyorum ki.” Şaneşin ağzındaki makarna tanelerini gizlemeye çalışırarak gülmekten katılırken Emre çoktan oyun fikrine kapılmış, uyuşuk bakışlarıyla kartlarını bir elden bir ele geçiriyor ve bana oyunu anlatıyordu. Kulaklarıma giren ses dalgaları diğer evrenlerimi gezmeden bana ulaşamazken Emre’nin söylediklerini anlayıp uygulayabilmemin imkânı yoktu; “Tamam tamam,” dedim, elimdeki birkaç bilgi kırıntısıyla. “Beyaz zar mı savunuyor? Al.” Kırmızı zarların birini fırlattım. “Seçtiğimi sanmışım. Peki sen seçmiş misin?”
Emre “Seçmişimdir belki,” deyip fırlattığım zarı aldı, oyun kutusuna koydu ve esneyerek kendini sırt üstü Ayşe’nin bacaklarına bıraktı. O gece oyun falan oynanmayacağını anlamıştı. Düşünmeye koyulurcasına gözlerini kapatmış, Ayşe’nin kemikli bacaklarına biraz şefkat katabilmek için ellerini başının ardına koyarken Şaneşin sessizliğimizi bozmaya karar verdi.
“İlla biriniz seçeceksiniz diye bir şey yok ki,” deyip kucağındaki tencereyi insanların hizmeti ve dünyasından azat etti. “Hem neden seçesin; ben makarna yemeyi neden seçtim, hiç sevmesem de canım hardal çekti, hardal var mı diye sormamayı neden seçtim, buraya gelmeyi neden seçtim, Yiğit nasıl benimle olmayı seçti; hepsi ihtiyaç meselesi. Seçtiğini sansan da seçmezsin yani, onu diyorum.”
Emre Şaneşin’i dinlemiyor, içinde yüzdüğü kendi dalgalarıyla konuşuyordu. “Yani, zaten hep mesafelisin. Başkası adım atmasa, yani seçmese, sen nasıl yakınlaşacaksın biriyle başka türlü.”
İradem ve sosyal yetilerimin saldırı altında olduğunu hissediyor, etkisi azalsa da zaman algımı bükmeye devam eden uyuşukluğumun dokunuşuyla yüreğimde bir baskı oluşuyordu.
“Ciğerlerimde mi, kanımda mı, her neredeyse bu meret, o mu yanıltıyor bilmiyorum ama bana saldırıyorsun galiba,” dedim. Öfkeli kan beynime ani bir yolculuğa çıkmadıkça, hele ki ipler bir şekilde incelmişse, tartışmaları korkakça ötelemeye çalışırım.
“Saldırı. Her eleştiriyi saldırı kabul etmek moda zaten, sana da bulaşmış.” Emre yüzünü tavana çevirmiş, gözlerini açmaksızın laf yetiştiriyordu.
“Eleştiri mi? Senin modan da karakter eleştirmek Emre, annemle falan yaşadığım günlere döndürüyorsun insanı. Ne yapsam altından bir şey çıkacak mı, yine neyde iğneyi batıracak bir şeyler bulacak diye düşünür oldum.”
“Sanki Bal konuşuyor.”
“Ne?”

Doğru mu duymuştum yoksa zihnim bana alıştığım oyunlardan birini mi oynuyordu; ukala bir ruh çözümleme meraklısı eski sevgilimle aramdaki dinamiği bir gazete bulmacası gibi bitirmiş ve bana teşhisi mi sunuyordu; Bal ile geçen yıllarımı bir kendini durdurma ve yakınlaşmanın sorumluluğu ve potansiyel acısından kaçma bahanesi edinmiş Şaneşin’in bu gece aniden ayyuka çıkmış alttan almacı üstün varlığı birden toz olup havaya mı karışacaktı; genişlemiş ve baskılanmış ufacık bir zaman aralığında, göğsümün tüm bu önemsiz kişilerarası etkileşim baloncuklarıyla kaynadığını hissediyordum. “Anladım,” dedim. “Fatura ödemem, bulaşık yıkamaya çalışmam, ağzına sıçtığım, siktiğim fındık fıstığı yemeden önce sen yiyecek misin yoksa ben yiyeyim mi diye sormam falan, hep bahane,” dedim. Dönüp Şaneşin’e baktım; durağan yaşamda, başa felaketler gelecek olsa dahi aniden öğrenilen bir gelişmenin süblim heyecanıyla yaşaran gözlerin suretine tüm bedeni ve ruhuyla girmiş, bacaklarını kendine çekip burnunu dizlerinin arasına sokmuş, merakla, düşük tempolu mücadelemizi izliyordu. Söyleyeceğimi biliyor, uçuk ve kayıp bir anda gerçekleşmiş ufak bir beden temasından zihninin kıskançlık refleksini muaf tutmuş görünüyordu. “Yılbaşında Ayşe’yle öpüştük diye, açığımı arıyorsun. Kaşlarım kalındır hani, gözümün üstünde olması da gerekmez.” Ne demeye çalıştığımı anladıklarından emin değilim.
“Ya saçmalama Yiğit,” diyerek yapmacık bir gülme krizine girdi Emre. “O fındık fıstık meselesi yılbaşından önceydi. Bir de, yani… Öpüşmek karşılıklı olur.”
“İnsan içini rahatlatmak için kendine yalan söylemekte çok güzel ustalaşıyor tabii,” dedim. “Şimdi uyuyor, bak söylemek de istemiyorum…”
“Ya seçim meselesine dönsenize, güzel bağlanır buradan,” dedi Şaneşin. Yönlendirmeci bir moderatördü sanki. “Sarhoş değil miydiniz, ot falan yok muydu? E tamam, Yiğit öpmeyi seçmiş sayılır mı ki?”
“Seçmiş sayılmaz, istemiş sayılır,” dedi Emre sinirle. Siniri bedenine yansımıyor, kıpırdamadan Ayşe’nin bacaklarının üzerinde uzanmaya devam ediyordu.
“Sana göre biz hiçbir şeyi seçmiyoruz zaten, nesneyim anasını satayım,” dedim. “Sana o gece Ayşe’nin neyi seçtiğini söyleyeyim. Kaybolmayı seçti. Mutsuzdu, bunalıyordu, yeni bir yıla öncekinin ağırlığıyla filan giriyordu, sanki gün geçince kendinden sıyrılabilirmişsin gibi, her neyse; kız kayıp, ne yapacağını bilmiyor, belki de seni istiyordu ve sevgilin oradaydı, ya da seni de istemiyor ve hâlâ kayıp hâlde sürüklenip duruyor, ne bileyim, ama o akşam oradaydı, kendini kaybetmeyi ve belki de kendisi gibi kayıp gördüğü beni kullanmayı seçti. Daha sarhoş olmadan bana şakacı laflar etti, kafayı bulduğunda da ellerimde dans ediyordu, tamam mı?”
Kıskançlığın, hayal gücünün fiziksel refleksi harekete geçirmesine neden olan bir kuvveti vardır. Emre’nin beynine sıçrayan kanı, şakaklarından geçerken görmüştüm. Şaneşin’e özür diler bir bakış atarak kendime siper edinecekken Emre aniden hareketsizliği bozup Ayşe’yi poposundan sertçe itti, kalktı ve üzerime atılacakmış gibi, kızıl gözleriyle bana baktı. Birkaç saniyelik bekleyişimizde kendini sakinleştirmeyi başardı. “O akşam yaptığınla bütün arkadaşlarımla bir yakınlaşman olması ihtimalini böyle, bıçak gibi kestin. Fevrisin, başkalarını suçlamaya meraklısın, sonra arkadaşın yok deyince alınıyorsun.”
“Arkadaşın yok dememiştin,” dedim, hayli alınganca. Seslerimiz dinmiş, kıvılcımlarımız sakinleşmiş ve yerini kapanış hüznüne bırakmıştı. “Sen nesin peki?”
“Bu aydan sonra, bilmiyorum,” dedi.
Reddediliş ve yenilgiye tahammül edemeyecek kadar yıprandığımı hissediyordum; bir akşamın yorgunluğuyla değil, birikmiş bir iç çatışmanın bezginliğiyle varmıştım bu tahammülsüzlüğe. Çatallaşmış sesimle, sakince “Peki,” dedim. Ayağa kalktım, gitme vaktimizin geldiğini işaret eden, yıllardır evli bir süveterli koca gibi Şaneşin’e baktım. “Beni dostluğa sen seçmişsin, hikâyeyi bitirense ben oluyorum,” dedim. Emre’nin, endişelenmekten kendini alıkoyamamış cevabını dinlemeksizin tuvalete gittim, Şaneşin’in bu sırada hazırlanıyor olacağını umarak, Emre’nin evinde son kez işeyeceğimi düşünüp istemsizce gülerek işimi görmeye giriştim. Dönen başım, geniş zamanım ve ellerimi düzgünce yıkamadan bu yükümlülük zincirini tamamlayamama takıntımla, kendimi tuvaletten dışarıya atmam sanki saatler sürdü.

Salondaki uyuşuklardan çıt çıkmazken Emre’nin shuffle’ı ruhani bir alaycılıkla Özdemir Erdoğan çalıyor, kapıyı açıp içeri girmemi söylüyordu. Başımı Emre ve Ayşe’nin kısmından öteye çevirerek salona girdim. Şaneşin meleksi ağzını açık unutmuş, belli ki üşüdüğü için başına geçirdiği beresiyle kanepenin dibinde uyuyakalmıştı. Ne yapacağımı düşünerek, mecburen Emre’ye döndüm. Kendini Ayşe’den öte yana çevirmiş, ellerini omzumda uyuduğu günkü gibi boynuna sokuşturmuş, başka bir aleme gitmeyi seçmişti. İfadesiz, kanepeye oturdum ve şarkı bitene kadar onları izledim. Saatimi Emre’nin uyanmış olmayacağı erken bir vakte kurdum, battaniyelerden biriyle Şaneşin’in üstünü, daha kalın olanıyla Emre ve Ayşe’nin üstünü örttüm, kendimden sıyrılıp Şaneşin’in yanına sokuldum.

Hep beraber uyuduk.

26 Ağustos 2016 Cuma

26

   Kapandım ve yazamaz oldum. Kapanışım nedendir bilmem, mutluluk mu, mutlu olduğumu düşündürecek kadar yanıltıcı bir hissiyatın getirdiği kaybetme tedirginliğinin sıkılaştırıcı krem etkisi mi, yavaşlayan zihnimin yeteneksizliğimi yüzüme vuracağı korkusu mu, yoksa sadece, kuruluk mu. Yiyorum ve içiyorum ve sevişiyorum; yaşayacak, geleceği düşünecek bir anım dahi kalmamış gibi; ne parasızlık, ne de önümdeki fırsatların tıkanmış lavabo kokusu endişelerimi tutuşturup içimi yaratma aleviyle kaplıyor.

   Dilini çok az bildiğim bir ülkede yabancılığın boşluğuna saldım kendimi. Büyüyüşlerimizin farklılığı, çevrelendiğimiz fanusların apayrı dertleri beni bir yabancı olmaya itiyor. Tutkuları, hevesleri ve hayata duyulan bağ ile ne farklı ve yanılgan bir birlik camekanında yaşıyorlar; bense tutkusu paradır iflah olmaz bir bağın kabuk tutmuş yılgın bir ruhu gibiyim ortalıkta. Onlara bakıyor, kendimi düşünüp sentezleştiğim şu daracık noktada kimliğimi boşlukta süzülmeye salıyorum. Onlar gibi olamayacağımı, olmak istemediğimi, ancak kendimi olduğum gibi de kabullenmekte zorlanacağımı bilerek. Mercimek yemeğine ekmeğimi şarapla banmak veya sütlaca döktüğüm tarçını marketten nasıl isteyeceğimi bilememek; işte en ideal kurtuluşumuz bu.

   Neden kurtulmalıyım? Kaçmaya çalıştığım kendim olmaz mıyım; elbette bu klişe, homojen dünyanın tipik üçüncü dünya bireyine bir gün uğrayacaktı. Fakat dönüşümü her kurguladığımda boğazımı sıkan karabasanların iç yüzü yalnızca kendim olamam. Henüz üç yıl evvel, bir devrimi uzaktan seyretmekle yetindiğimi hissettiğimde, koştura koştura dönüyordum memleketime nihayetinde. Gençtim ve farkına varmamıştım; değişimler artık yalnızca üçüncü dünya ülkelerinde geldiklerinden haberdar eder, ancak çoğunlukla sözlerini tutmazlar.

   Artık bir kez daha aralarına katılmaktan ürperdiğim insanları gözlemliyor ve asla tükenmeyecek yabancılığımın sarhoşluğu içinde kendimi sonsuz bir yalnızlık tüneline itiyorum; bunları düşünmeyi ilelebet terk edeceğim ve görünmeye başlayan ışığı da görmezden geleceğim. Mezar köhneliğinde bir tünel.

12 Haziran 2016 Pazar

Gerçek Bir Aşkın Hikayesi

Martin “Başımı döndürüyorsun,” dediğinde Tereza altından nasıl kalkacağını bilemediği bir iltifatla karşı karşıya kaldığını sanmıştı. “Niye dolanıp duruyorsun? Yanıma gelsene.”

Mücadele dolu bekleyişlere sahne olan uzun bir sanal flörtleşmenin ardından ilk kez yüz yüze buluşmuşlardı. Aynı günlerde farklı telden yakınlaşmaya çabaladığı tüm avlara olduğu gibi, Martin Tereza’ya da aynı teraneyi satmıştı; apartmanı telaşlı bir yenilemeye girecekti ve geceyi geçirebileceği bir yere ihtiyacı vardı. Detaylı ve hisli, zaman zaman sınayıcı yalanlarla dolgulanmış paylaşımları kibarca karşılayan Martin, bira kokusunun sidik kokusuyla karıştığı yavan bir bardaki karşılaşmalarında kibarlığı bir kenarı bırakmıştı; Tereza hayal kırıklığına uğradığını kendinden gizlemeye çalışıyor, ancak üzerinde çalıştığı yeni yazılım projesinden başka bir şeyden bahsetmek bilmeyen Martin, uzun bir ilişkiden çıkmış yirmili yaşlarındaki her kadının sınırlarını zorlayacak bir rahatlık gösteriyordu. Saatler süren dinleme merasiminin ardından Tereza’nın evine yürürlerken Tereza neler olacağını bildiğini düşünüyordu. Martin’e boş olan ufak odada uyuyabileceğini, içeri girdiklerinde ev arkadaşlarını uyandırmamak için sessiz olmaları gerektiğini ısrarla tekrar ediyordu.

Martin, Tereza’nın odasını görmek istedi ve odaya girer girmez Tereza’nın yarım yamalak toplanmış, yalnızca ilk öyküsü okunmuş bir Çehov kitabının hala inatla çarşafa tutunduğu yatağa oturdu. Tereza itiraz edemedi, evvelsi günkü sınav krizinden geriye kalan bir buçuk kadehlik şarabı Martin’le paylaştı ve telaşlı bir şekilde kendinden bahsetmeye başlayarak odada gezinmeye koyuldu.

Tereza rahibe değildi hani; Martin’le yazıştığı günlerde başka adamlarla da konuşuyor, kimisiyle zaman zaman buluşuyor, hatta bir tanesinden oldukça hoşlanıyordu. Ancak bugünlerin temeli geçmişin alışkanlıklarını aşağı görmek üzerine kuruluydu; henüz yalnızca birkaç defa buluştuğu bir oğlan için, kendini keşif telkinlerini unutup Çehov’un yanına kaldıracak değildi. İteklemelerle dördüncü yılını doldurmuş bir ilişki boğulmasından nihayet kafasını çıkarmış, oksijeni tükenmiş bir özgürlük atmosferinde nefes alabilmeye çabalıyordu; takviyelere ne kadar ihtiyacı olursa olsun, güvenilmez hoşluklara kendini kaptırmayacak kadar tecrübeliydi artık. İyi de, neden Martin’in benmerkezci ilk buluşma monologları onu hayal kırıklığına uğratmıştı? Neydi istediğin, Tereza? Bütün duydukların ve arkadaşlarından gördüklerin kadarıyla herkesin ama herkesin yaptığı gibi, vurdumduymaz bir birleşme yaşayıp bu hiç senlik olmayan fiziksel münasebetin ardından ne kadar kayıtsız kalabildiğini öğrenmekse kendini keşfetmek dediğin, nedendi bu gerginliğin?

Tereza Martin’in yanına, bir süredir ilk defa bir başka erkeğin oturduğu yatağına geçip oturduğunda, ortada faydalanılabilecek hiçbir boşluk bırakmamak adına, haftasonunu ailesiyle geçirmeye giden oda arkadaşından bahis açmıştı. Kızın ertesi sabah eve döneceğini nasıl ima edeceğini düşünmek üzere duraksadığı anda Martin’in nereden geldiğini anlayamadığı özgüveninin sunduğu ağzını hissetti dudaklarında. Karşı koymadı, gözlerini de kapatamadı. Herkes yapıyor bunu, diye düşündü. Yap şunu Tereza. Bir zararı olamaz. Arkadaşların kaleler fetheder ve bayrakların renk düzenini karıştırırken sen uzun zamandır, ipe sapa gelmez bir adamdan başkasını öpmemiştin dahi. Güvenmediğin göğüslerinden başka sakınacak neyin vardı ki? Rahatsız ancak baştan çıkarıcı sütyenin nihayet durduğu yerde durarak bir işe yarardı belki.

Martin’in gömleğini bir çırpıda söküp atmasıyla Tereza da mora çalan elbisesinden kurtuldu ve kendini dağınık yatağına uzanırken buldu. Martin’in aceleci bacağı Çehov’u yere fırlatıverdi. Tereza heyecandan neredeyse titriyordu; bunu hiç beklemese de, sırılsıklam olmuştu. Martin’in şakacı ukalalığı penisini kondomun esaretinden kurtaramamıştı; Tereza aldığı bunca alkole rağmen, en azından tehlikelerden zihnini arındırmak istiyordu. Martin isteksizce, Tereza’nın komodinin alt gözünden çıkardığı kondomu telaşlı penisine geçirdi ve kendini Tereza’nın içine saldı. Bir başka penis. Tereza dudaklarını Martin’in gürültülü suratından öteye çeviriyordu. Martin, Tereza’dan üste çıkmasını istedi. Tereza Martin’in bu arzusuna da karşı koymadı ve Martin’in sıska bacaklarına tutunarak, altındaki adamı pek umursamıyor olsa da, kendi namının yüzü suyu hürmetine etkileyici bir performans çıkarmaya çalıştı. Martin Tereza’nın göğüslerini ve kalçasını avuçlarken, Tereza onunla pek ilgilenmeyerek zihnini dikkat dağıtıcı özyıkım paratonerlerinden öteye kaçırdı. Tereza dansını icra ediyor, Martin sessizce inliyordu. Martin Tereza’nın içinde nihayet beklediği sona ulaşırken Tereza sonunda onun yüzüne baktı. Kendini salan Martin’in onu getirmekle ilgilenmiyor olması içini biraz olsun rahatlattı. Devam etmeyeceklerdi.

Martin spermlerine gömülmüş penisini geri çeker ve temizlenmeye koyulurken Tereza hızlıca giyindi ve hemen yatağın bir kenarına uzanarak gözlerini kapattı. “Bayağı iyisin,” dedi Martin ve solunum sisteminin her bir parçasından dibine kadar erkek sesler çıkararak uykuya daldı.

Herkes yapıyor bunu, herkes diye yineledi kendine Tereza. Hoş oğlan aklına geldi. Muhtemelen o da yapıyordur, diye düşünerek içini ferahlatmayı denedi. Olmadı. Kendini kavanozun dibinde görmezden gelinmiş değersiz bir garnitür tanesi gibi hissetti.

Tereza uyandığında Martin yatağın kendine ayrılmış kısmına oturmuş, telefonunu kurcalıyordu. Gitmesi gerektiğini söyledi ve gitti. Tereza, hoş oğlana gördüğü karmaşık rüyaları yazdı. Birkaç gün sonra Brno'nun öte yanındaki koruda uzun bir yürüyüşe çıktılar. Sahiplerinin peşinde koşan köpeklere güldüler, birbirlerine kendilerinden bahsettiler. Tereza bunu herkesin yapıp yapmadığını hiç düşünmedi. Hava kararırken, olasılıksız bir yamaca bir şekilde tırmanıp, Tereza’nın dedesinin ilaç niyetine kullandığı konyağı yudumladılar. Hoş oğlanın kararsız girişimiyle, ilk kez öpüştüler.

Tereza, tüm telkinlere ve solup gitmiş inançlarına rağmen, yüzeylerden söküp alınmış bir yeniden tanımlamayla, aşkın gerçek olabileceğini fark etti. Hoş oğlanla, inanmayacaksınız ama, ömürlerinin sonuna kadar sevgi dolu bir yaşam paylaştılar. Tereza onunla ilk defa buluşmaya giderken bunun olabileceğini hiç düşlememişti. Ne istemişti? Erkekler kadınları anlamanın mümkün olmadığını söylerdi; insanın, kadın ya da erkek, kendini anlaması mümkün müydü?

Bunu kendine hiç söylemedi ama, Tereza farkında olmadan ona aşkı verdiği için Martin’e hep minnettar kaldı.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Şaneşin - 5

Hatıraların değiştirilebileceğini ve duyguların değişebileceğini öğrenmiştik. Tık derdi ölüm ve çekip giderdi duygu; sormadan, beklemeden, doğru anı umursamadan. Doğru anlar duyguların içindeydi çünkü, ve onların sahibi, alıp başını giderken ardında bıraktığı kuralları önemsemezdi. Doğru olmakla ilgilenmeyen bir an, babasından tüm lanetleri ve hiçliği kapmış bir an, bir fotoğraf, bir burukluk anı, gururun kendini öteleyemediği bir kıvılcım, seni veya beni, toplumları, yepyeni bir dünyayı silip atabilirdi.

İstanbul, Aksaray, Yusufpaşa; mekânlar anlarımca biçimlenir ve kaos ruhuma beklenmedik bir güzellik katarken, her geçen gün beni içimdeki karmaşadan çekip çıkarmaya çabalıyor ve Şaneşin’le kendimi yeniden bulmaya başlıyor, veya kendimden uzaklaşmanın yumuşak şekerine gömülüyordum; bilincimin önüme geçmesine engel olma çabam, özgürlüğe kavuşmak üzere teslimiyetlere sarılan duygularıma uçsuz bucaksız, Aksaray’ın kokuşmuş bedenlerine rağmen uçsuz bucaksız bir çayır sağlıyordu. Şaneşin’e beceriksiz kahvaltılarımdan sunuyor, bit dediği yerde şüphelerimi yanardağın içine fırlatarak bitiyordum. Bitiyor, gidiyor, onu uzaktan dinliyor, kendimi özletiyor ve coşku Cerrahpaşa’yı sardığında yanardağın başucunda bitiyordum. Kaçtığımda sarmalanıyor, sarmaladığımda dallarımdan kesilip eksiliyordum. Eksiltilerim, geçmişimden değil bugünümden seçiliyordu; Şaneşin, Avrupailikle basitleştirdiği ‘mükemmel’liğimi, Bal’dan sonra sevgilere kucak açamayacağıma inanarak inandırıcılığından soyutluyor ve sıcak sofralarımızı kendi mesafeli abur cuburlarıyla bertaraf etmeye uğraşıyordu.

Çok güldüğünde başına kötülükler musallat olacağına inanmayı bırakamayanlardanız; tüm güzel anlar, ardında başımızı yakmaya hazırlanan gölgelerce takip ediliyordu. Mutluluğa inanmayan umutsuzluğumuz dik kafalı olmayı seviyor, uçmaya başladığımızda kanatlarımıza çarpacak gölgeleri beklemeye koyuluyordu. Sonunda darbe geldi ve zavallı ben’lerin hakimiyetindeki tüm ilişkilerin bir numaralı kuralını bozmaya karşı koyamadı. Geçmişi kurcalamaya, geçmişi dondurmuş anlara kapılmaktan kendini alıkoyamamaya, Bal’ın bir türlü vazgeçemediği fotoğraflarını bugününe taşımaya başladı. “Bu böyle olmaz,” dedi. “Yanlış yapıyoruz. Bakışların yaşlanmış olabilir ancak hâlâ gençsin. Kendine saçmalama hakkı vermelisin.” Yusufpaşa’nın yalnızlık haykıran gürültü bir köşe başında öylece durmuş, ellerimizi ceplerimizden çıkaramamış, birbirimize bakıyorduk. Şaneşin ana hâkimdi ve eve yalnız gitmeye hazırlanıyordu. “Biz ne yaparsak yapalım, tekrardan öteye gidemeyecek. Acele etme. Bir süre kendi kendine kal. Sonra…”

Bu, beni bırakıp gidişlerinin ilkiydi. Oysa ki ben uzaklara gitmeye ondan başlıyor, sabahlarımı çökerten sevgisizliğimi onunla kırıyor, yalnızlığa düşkünlüğümü onun yanaklarında kırıyordum. Kendimi orada bırakıp, ona anlatıyordum. Benim saçmalama hakkım ona dairdi. “Yavaşlayalım, hatta duralım bence. Bu histen arınıp savaşabileceğimi sanmıyorum. Zaten vadedecek pek güzel zamanlarım da yok.”

Bir başka yalnız yürüyüş ve bir başka yok oluş; haklı bir mesafe alışın ardındaki o bencil yürüyüş. Girdaplarıma karşı zihnimi koymadığım gibi, bencilliğimi de Cerrahpaşa’ya varan yollarda serbest bıraktım. Emre, fare kızla güzel bir akşam geçirmeye hazırlanıyor, güzellikler beklentiyle gelirmiş gibi ıslık çalarak geleneksel peynirli makarnasını hazırlıyor, akıllı bir çocuk olup insanlığın sosyal gereklerine uyum sağlamamı ya da evden siktir olup gitmemi bekliyordu. Şaneşin burada olabilir, tüm çatışmalarımıza ve pasif agresif nefretimize rağmen en yakınım olan adam ve onun beklenmedik yeni sevgilisini tanıyabilir, onu önemsediğimi ve yaşamımın diğer parçacıklarına da tesir etmesini dilediğimi bu çok basit düzlemde fark edebilirdi.

“Seni zorlamak istemiyorum. Seninle her an beraber olmak istiyorum. Yine de zorlamayacağım. Beklemek istiyorsan beklerim. Durmak istiyorsan yine bekleyeceğim ama. Bense sadece, senin benden sıkılmandan korkuyorum. Kaybedecek çok değerli bir parçam olmaya başlaman bile beni ürkütmüyor. Lanet fotoğraflar öyle gösterişli ve çoğunlukla sahtedir ki. Nasıl inandırırım seni, senelerdir ilk kez etrafıma neşe saçabildiğime? Görmedin beni kendinden önce. İstediğin gibi olsun. Sen yazmadıkça yazmayacak, istemedikçe seni görmeye çabalamayacağım. Beklerken o aptal insanlarla kendimi oyalamaya çalışmayacağım, inan. Münih'e git. Eski sevdiğinle görüş. Dönerken ne hissettiğine bak. Ben aynı hevesle bekliyor olacağım. Geyik yapıyormuşum gibi duruyor, halbuki fena halde içtenim. Benimle vakit geçirmek istiyor olmazsan zaten şansıma küseyim. Ben seni çok özleyeceğimi adım gibi biliyorum. Senin bir kabahatin yok, ancak kalbim kırıldı. Biraz çöktüm. Seninle ilacı bırakacağımı düşünmüştüm. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyadan uyanıp aniden boktan yaşamıma dönmüş gibiyim. Bir şekilde uyuyup o rüyaya dönmeye çalışacağım. Ya da… sen kendinden emin olmadığını fark edecek ve buraya gelip en yakın arkadaşımın peynirli makarnasında beni yeniden bulacaksın.”

Anlık yazışmaların kucağına oturmuş gelişmekte olan ilişkilerin kaderi, telefonlarından uzaklaşamayan, bedenini onlardan uzağa taşısa da zihnini şimdi ve burada hissedemeyen zavallı bir kaskatılık hâlinde teslimiyetini bulur: O gece Şaneşin’den cevap alamayacağımı biliyor, bu belirsiz deliğin köhne ayrıntılarından öteye kımıldayamıyordum. Emre, koca bir tabak çerçevesinin içinde ufacık kalmış Instagram porsiyonlarını Ayşe ve bana servis etmiş, aylardır tezgahında bekleyen beyaz Sauvignon’un mantarıyla cebelleşiyordu. “Hay allah, yine yapamadık,” deyip gülmeye başladı. Ayşe makarnasını kemirmeyi bırakıp, teferruatlı uzantıları ile hayli karmaşık bir makineye benzeyen tirbuşonu Emre’nin elinden kaptı.
“Bak şimdi, basit düşüneceksin. Önce kanatları aç, sonra başını buraya kilitle. Şimdi yavaş yavaaş, anahtarı çevirmeye başla. Basit düşün.” Yemek yapan bir erkek, birlikte haşat edilen bir şarap mantarı ve sıcak bir oda. Onları yalnız bırakmam gerekiyor, kendimde hareket edecek gücü bulamıyordum. Kendimi öylece bırakmış, yalnızca yiyor ve üçüncü tekerlek olarak mahcup gözlerle su bardağıma doldurduğum şarabı içiyordum. Emre ve Ayşe, zaman geçer ve ışıklar gözümüze loş gelmeye başlarken birbirlerini okşuyor, Band of Horses dinliyor, kendini iyi hissettiği tonundan belli kadife sesleriyle, arkadaşlığın ve tutsaklığa yükselen sevgililiğin ortasında, karda kaybolan küçük çocuklar gibi yuvarlanan bağlarına kenetleniyorlardı.
“İlk bisikletim pembeydi tabii. Babam düz bi adam canım, ne bekliyorsun. Yan tekerleri ne zaman çıkardığımızı hatırlamıyorum ama. Galiba hemen sonra büyüdüm zaten, yeni bi tane aldık. Kırmızı. Markası neydi… Alevli malevli F harfini hatırlıyorum sadece. Yedi yaşında filanken her akşamüstü onu alıp parka giderdim. Daire gibi ufak bi yokuş vardı, bir yukarı bir aşağı gidip gelirdim, hızlı hızlı.”
Ayşe bir anda başını çevirip âşık bakışlarını Emre’ye fırlattı. “Bak söyleyeceğim ama yargılamak yok. Ay nasıl yapmışım ya, inanmıyorum.”
“Neyi?”
“Benden soğumayacağına söz ver.”
“Yani, bunu pek denetleyemeyiz aslında ama, söyle hadi.”
“Polismişim gibi yapardım! Bisiklet yere yakındı, ben de yatardım iyice üstüne, hızlı hızlı vın vın suçlu kovalardım.”
Emre güldü. “Bu muydu senden soğuyacağım şey?”
“Polis olmak isterdim diyorum. Şimdi, öyk, yani. Bütün o Gezi olayları filan.”
“Çocukmuşsun yahu. Ben çocukken çöpçü olmak isterdim. Çok havalı gelirdi kamyonun arkasından hoaa huoo diye atlayıp koşturmaları.”
“Bisiklet?”
“Hmm. Maviydi galiba. Pek iyi süremezdim ben. Biraz kullandım, sonra kardeşime verdik herhalde-“
“Bi kere bi solucanı ezmiştim, böyle tam ortasından,” diye Emre’nin sözünü kesti Ayşe. “Hiç unutmuyorum o görüntüyü. Hayvan ikiye ayrıldı, bi yarısı karşı kaldırıma bi yarısı diğer kaldırıma gitmeye çalışıyordu. Çok ağladım sonra. Yazık değil mi hayvana?”
“Yani, bugün öğlen kızarmış tavuk yiyorduk aslına bakarsan…”
“Ama onları biz öldürmedik. Bu solucan, öylece gidiyordu yolunda, yuvasına gidiyordu belki, eve gideyim yemek yiyeyim diye düşünüyordu filan. Sonra vınnn kendini polis sanan bi cadaloz gelip ortadan ikiye ayırdı hayvanı.”
Kahkahayı patlattı Emre. “Solucanın böyle düşündüğünü sanmıyorum.”
“Evet. Düşünmüyor çünkü artık.”
“Solucanın herhangi bir şekilde herhangi bir şey düşündüğünü sanmıyorum.”
Ayşe, anlaşılmadığına kanaat getiren umursamaz bakışlarla Emre’yi süzüyordu. Başını ondan öteye çevirdi, perdedeki huzmeyi izleyerek serçe parmağının tırnağıyla oynamaya başladı. Emre ne kadar şarabı kaldığını anlamak için kadehinin kalçasını kıvırıyordu.
“İyimiş bu şarap di mi Yiğit-“
“Bisikleti filan özlüyorum galiba,” diye araya girdi yine Ayşe. “Solucanı ezdik, polis olduk, falan filan ama. Yere nasıl yakındı bi görsen. Ön lastiği izlemek çok hoşuma gidiyordu. Aşağı, yukarı, aşağı, yukarı… Şimdi anca Büyükada’ya gider yokuşlar arasında perişan oluruz.”

Onları dinlemiyor, yalnızca izliyordum. Telefonumdaki keskin cevap beni çocukluk bisikletimi düşünmekten alıkoyuyordu: “Gülçin’le bi ev partisindeyiz. Seni unutmam lazım.”
“Seni unutmam lazım.”

Gülçin’in sevgilisi Furkan, Çapa’da üç erkekle birlikte yaşıyordu ve Şaneşin birkaç gün önce bana bu partiye gidebileceğini, ancak gitmeyi hiç istemediğini, giderse Gülçin’in hatırına gideceğini söylemişti; gitmeyi istemiyordu, çünkü Furkan’ın hayli uzun boylu, sarışın bir arkadaşı önceki temas meraklısı dostluk meclisinde Şaneşin’i gözüne kestirmişti. “Hay allahım,” diye lafa girmeden duramadım sonunda. Emre, Arap Bacı kod adlı torbacısından aldığı fahiş fiyatlı otu sarmakla meşgul, gözlerini kağıttan ayırmadan saçlarını yana atarak dikkatini bana verdiğini ilan etti.
“Bu kız bir şey yapacak, yemin ederim bir şey yapacak.”
“Neden öyle düşündün?”
“İçime doğuyor. Arkadaşıyla partideymiş. Seni unutmam lazım diyor. Bakışlarından belli, yapar.”
“Yani Yiğit… Daha kaç gün oldu, sen de bir kez olsun kapılmayıver şöyle kızlara hemen. Hem ne biliyorsun, normal bi şekilde partiye gidemez mi yani kız.”
Ayşe, belli ki hala bisikletinin şefkatli kollarında, bana bakıyordu. Neredeyse yılbaşından söz etmeye başlayacaktım.
“Bence sen Bal’ın etkisindesin hala, paranoya yapıyorsun. Aslında dediğim gibi, biraz yalnız kalsan, kendine biraz vakit ayırsan, sonra daha sağlıklı bir ilişki kurarsın diye düşünüyorum.”
Diye düşünüyormuş. Diye düşünenlerin özgüvenlerine asla inanmayın.
“Ona hemen kapıldığım filan yok. Ama farklıydı, iyi görünüyordu, güzeldi şu geçirdiğimiz günler. Ne oldu ki şimdi?” Dalın hazır olduğunu görür görmez atlayıverdim Emre’nin üstüne.
“Dur oğlum, yakalım bi. Paranoyanı azdırmasın?”
“Sus be doktor.”

Johnny Kidd yaramaz kadınına şakıyor, oda dumanlanmaya başlıyordu. Silahımı çıkardım ve Şaneşin’e kurşun suretli, acımasız ve sabırsız cümlemi sundum. “Ahmakça girişilen içten pazarlıkları fark ettiğimde sahiplerinden soğuyuveririm. Siktir git.”

                                                  ***

Kömür gözlü, ince dudaklı kız, dört bir yanı çizgi romanlar ve eşlerini bulamamış isyankar çoraplarla dolu salonun köşesindeki pespaye yastığa kendini bırakmış, birasını yudumluyor ve karşısına geçmiş, seksenlerin punk gruplarına dair fiyakalı bir tartışmada kendini kaybeden üç genç adamı izliyordu. İyiden iyiye sarhoş olmaya başlamış, ev arkadaşının kahkahalarında annesini görür olmuştu. Genç adamların ardındaki duvara asılı eski püskü bir saate gözü takılıp duruyordu; her saat başı ağır ağır harekete geçen ve kendini gösteren ahşap guguk kuşunun kıyak bir hata ile saati geveze gençlerden birinin yağlı alnına düşürmesini umdu.
“Bu konu hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz, Şaneşin Hanım?” dedi genç adamlardan biri, şakacı bir tavırla.
“Bilmem ki. O yıllardan Pink Floyd iyiydi ama,” dedi kömür gözlü kız.
“Hmm. Bu kafayla sokak röportajcılarına denk gelmesen iyi olur. Sonra seni Ekşi Sözlük’ten okuruz maazallah.”
Şaneşin sıkılganca birasına sarıldı ve saatlerdir süren niteliksiz teftişini sürdürmek üzere duvarları incelemeye devam etti. Salonun ışıklardan kaçmış kuytusunda midesini sarmalayan ev arkadaşı, yarı açık gözleriyle yanı başındaki sevgilisi Furkan’a uyuşuk bir sevgi duymakla meşguldü.
“Pink Floyd devrim yaptı aslında, punk’ı çok direnişçi görürler filan ama, Floyd reisler sistemin içinde kalarak sistem eleştirisi yapabilmiş adamlar neticede,” dedi hardal saçlı, uzun boylu genç adam.
Şaneşin’in plili eteğinden sıyrılan bacaklarına sıkıştırdığı bira şişesi, her bir yudumda genç adamı tüketiyordu.
“Ooo, Utku Beyden bir klişe salvosu geldi!”
Genç adam bakışlarını Şaneşin’den ayırmadı. Smashing Pumpkins’e saçlarıyla eşlik ediyor, kolundaki gösterişli bilekliğin can alıcı noktasının kömür gözlerin fethine uygun konumlandığından emin olmaya çalışıyordu. Şaneşin onun gülümseyişine dikkat kesildi. Genç adamın tatlı bir bakışı, kendi ağzını andıran dişlek ve içten bir ağzı vardı. Şaneşin birasından bir yudum daha aldı, kendini kaybetmek istedi. Yapamadı. Genç adamın gülümseyişine ufak bir karşılık verdi ve kalkıp ev arkadaşı Gülçin’in yanına gitti.
“Gülçin, ben duramayacağım daha fazla ya. Götüreyim mi seni eve?”
“Saat iki kızım, nereye gidiyorsun?” dedi Furkan, kendinden beklemediği bir ciddiyetle. “Kalın işte burda.”
Gülçin orada değildi. Kapıldığı yumuşak karınlı dünyada, genç adamlardan esmer olanının neden köpek kılığına girdiğini sorguluyordu. Şaneşin, Furkan’a şöyle bir baktı; aklından geçenleri, yapamadıkları, beceremedikleri, beceremedikleri adına duyduğu öfkesi ve şüpheli gururu bakışlarına sıkışmıştı. Ağır ağır paltosunu giydi, fil dişlerini ilikledi, beresini kafasına geçirdi ve hardal saçlı gence son bir bakış atarak kendini dışarıya attı.

Uzun topukları Çapa sokaklarını dövüyor ve paltosunun cebine sıkıştırdığı elleri şehri teslim almaya geliyordu; o gece onu yürürken gören sıkkın bir adam böyle düşünmüştü. Şaneşin’in öfkeli topuklarıysa, sahibini yalnız ve mutsuz adamlardan korumak istiyordu sadece, ve elleri, kararsızlığın ve soğuğun pençesindeki elleri, yılgınlıktan kendilerini eskimiş astarların kucağına bırakmışlardı, o kadar. İstanbul her an olduğu gibi tantanacıydı, fakat Şaneşin’in kulaklarında daha fenası yankılanıyordu: “Siktir git. Siktir git. Siktir git.”

Gözünü kırpmaksızın Yusufpaşa’ya doğru yürürken, Cerrahpaşa’ya çıkan kestirme bayıra yaklaştığını fark etti.

                                                   ***

“Hadi be! Yok artık! Hassiktir!”
Her yolculuğumda kendimi çocukluğumu kovalarken bulurum; uyuşuk beyin kıvrımlarımda kaybolmuş, bir kayboluşun avucunda her istencimi ve kıpırtılarımı belirleyen unutulmuş, hiç fark edilmemiş, noktaları hiç birleşmemiş gizemli heykeltıraşların muzır ve dolambaçlı yaşamlarının peşinde koşmak için daha uygun bir ruh hâli bulmakta pek yetenekli sayılmam. Vefakar kanepemin kıyısına kapanmış, Ayşe’nin nihayet rahat bıraktığı huzmeyi izliyor ve saf günlerimin kırılgan Yiğit’ini arıyordum.
“Şimdi anlıyorum galiba.”
“Oğlum, özür dile kızdan,” deyip duruyordu Emre. Ellerini ensesine koymuş, Ayşe’nin göğüslerinin yastık konforunun tadını çıkarıyordu.
“Dur Şimdi. Mert. Aman… Emre. Sana küçükken bi takıntım vardı demiştim, hatırlıyor musun?”
“Hangisi?”
“Haa, çok komik… Yedi, sekiz yaşındayken. Yolda yürürken elim yanlışlıkla bi araba farına filan değerse, diğer elimle de dokunmam gerekiyordu. Yoksa devam edemiyordum yola. Sonra iki defa daha sağ elle. İki defa sol elle. Böyle, iki elle de üçe tamamlıyordum dokunuşları. Kaç kere, bu sefer yapmayacağım ya deyip, annemin elini bırakıp koştura koştura geriye dönüp böyle, tamamlardım.”
“Söylemedin bence bunu ama ben ayıcıkla olanı biliyorum, ayıcığı sevgilinmiş gibi yatağın yanına koyup uyutup… maviş maviş ayıcık. Maviş miydi ya neydi o.. maviydi ama. Rahat mıdır.”
“Ne diyorsun oğlum. Ayı mayı yok, senindir o. Bak dinle. Tam o yaşlarda annemle babam boşanıyordu. Ben de, bir annemin evine bir babamın evine, ikisinden biriyle yürüyüp dururdum öyle. Hep o zamanlar yapardım bu dokunma geyiğini.”
“He. Dokunmak.. güzel.”
“Oğlum! Üç kere sağ, üç kere sol, tamamlıyordum. Birlikte olsunlar diye, illa ki tamamlıyordum lan! Ondan yapıyordum galiba.”
Sağlam bir kahkaha patlattım. Uyuklamakla meşgul Ayşe panikle doğruldu, Emre’yi göğüslerinin üzerinden atıverdi. Etrafına baktı, Emre’ye gülümsedi, kül tablasındaki pahalı cevheri bir gıdım daha tüttürdü ve yeniden yere uzandı. Çok geçmeden, yumruklarını yukarıya uzatmış, bacaklarını karnına çekmiş, kendince pedal çevirmeye başlamıştı.

“Şimdi anlıyorum,” dedim, yüzümde devasa bir sırıtışla.