26 Ağustos 2016 Cuma

26

   Kapandım ve yazamaz oldum. Kapanışım nedendir bilmem, mutluluk mu, mutlu olduğumu düşündürecek kadar yanıltıcı bir hissiyatın getirdiği kaybetme tedirginliğinin sıkılaştırıcı krem etkisi mi, yavaşlayan zihnimin yeteneksizliğimi yüzüme vuracağı korkusu mu, yoksa sadece, kuruluk mu. Yiyorum ve içiyorum ve sevişiyorum; yaşayacak, geleceği düşünecek bir anım dahi kalmamış gibi; ne parasızlık, ne de önümdeki fırsatların tıkanmış lavabo kokusu endişelerimi tutuşturup içimi yaratma aleviyle kaplıyor.

   Dilini çok az bildiğim bir ülkede yabancılığın boşluğuna saldım kendimi. Büyüyüşlerimizin farklılığı, çevrelendiğimiz fanusların apayrı dertleri beni bir yabancı olmaya itiyor. Tutkuları, hevesleri ve hayata duyulan bağ ile ne farklı ve yanılgan bir birlik camekanında yaşıyorlar; bense tutkusu paradır iflah olmaz bir bağın kabuk tutmuş yılgın bir ruhu gibiyim ortalıkta. Onlara bakıyor, kendimi düşünüp sentezleştiğim şu daracık noktada kimliğimi boşlukta süzülmeye salıyorum. Onlar gibi olamayacağımı, olmak istemediğimi, ancak kendimi olduğum gibi de kabullenmekte zorlanacağımı bilerek. Mercimek yemeğine ekmeğimi şarapla banmak veya sütlaca döktüğüm tarçını marketten nasıl isteyeceğimi bilememek; işte en ideal kurtuluşumuz bu.

   Neden kurtulmalıyım? Kaçmaya çalıştığım kendim olmaz mıyım; elbette bu klişe, homojen dünyanın tipik üçüncü dünya bireyine bir gün uğrayacaktı. Fakat dönüşümü her kurguladığımda boğazımı sıkan karabasanların iç yüzü yalnızca kendim olamam. Henüz üç yıl evvel, bir devrimi uzaktan seyretmekle yetindiğimi hissettiğimde, koştura koştura dönüyordum memleketime nihayetinde. Gençtim ve farkına varmamıştım; değişimler artık yalnızca üçüncü dünya ülkelerinde geldiklerinden haberdar eder, ancak çoğunlukla sözlerini tutmazlar.

   Artık bir kez daha aralarına katılmaktan ürperdiğim insanları gözlemliyor ve asla tükenmeyecek yabancılığımın sarhoşluğu içinde kendimi sonsuz bir yalnızlık tüneline itiyorum; bunları düşünmeyi ilelebet terk edeceğim ve görünmeye başlayan ışığı da görmezden geleceğim. Mezar köhneliğinde bir tünel.

12 Haziran 2016 Pazar

Gerçek Bir Aşkın Hikayesi

Martin “Başımı döndürüyorsun,” dediğinde Tereza altından nasıl kalkacağını bilemediği bir iltifatla karşı karşıya kaldığını sanmıştı. “Niye dolanıp duruyorsun? Yanıma gelsene.”

Mücadele dolu bekleyişlere sahne olan uzun bir sanal flörtleşmenin ardından ilk kez yüz yüze buluşmuşlardı. Aynı günlerde farklı telden yakınlaşmaya çabaladığı tüm avlara olduğu gibi, Martin Tereza’ya da aynı teraneyi satmıştı; apartmanı telaşlı bir yenilemeye girecekti ve geceyi geçirebileceği bir yere ihtiyacı vardı. Detaylı ve hisli, zaman zaman sınayıcı yalanlarla dolgulanmış paylaşımları kibarca karşılayan Martin, bira kokusunun sidik kokusuyla karıştığı yavan bir bardaki karşılaşmalarında kibarlığı bir kenarı bırakmıştı; Tereza hayal kırıklığına uğradığını kendinden gizlemeye çalışıyor, ancak üzerinde çalıştığı yeni yazılım projesinden başka bir şeyden bahsetmek bilmeyen Martin, uzun bir ilişkiden çıkmış yirmili yaşlarındaki her kadının sınırlarını zorlayacak bir rahatlık gösteriyordu. Saatler süren dinleme merasiminin ardından Tereza’nın evine yürürlerken Tereza neler olacağını bildiğini düşünüyordu. Martin’e boş olan ufak odada uyuyabileceğini, içeri girdiklerinde ev arkadaşlarını uyandırmamak için sessiz olmaları gerektiğini ısrarla tekrar ediyordu.

Martin, Tereza’nın odasını görmek istedi ve odaya girer girmez Tereza’nın yarım yamalak toplanmış, yalnızca ilk öyküsü okunmuş bir Çehov kitabının hala inatla çarşafa tutunduğu yatağa oturdu. Tereza itiraz edemedi, evvelsi günkü sınav krizinden geriye kalan bir buçuk kadehlik şarabı Martin’le paylaştı ve telaşlı bir şekilde kendinden bahsetmeye başlayarak odada gezinmeye koyuldu.

Tereza rahibe değildi hani; Martin’le yazıştığı günlerde başka adamlarla da konuşuyor, kimisiyle zaman zaman buluşuyor, hatta bir tanesinden oldukça hoşlanıyordu. Ancak bugünlerin temeli geçmişin alışkanlıklarını aşağı görmek üzerine kuruluydu; henüz yalnızca birkaç defa buluştuğu bir oğlan için, kendini keşif telkinlerini unutup Çehov’un yanına kaldıracak değildi. İteklemelerle dördüncü yılını doldurmuş bir ilişki boğulmasından nihayet kafasını çıkarmış, oksijeni tükenmiş bir özgürlük atmosferinde nefes alabilmeye çabalıyordu; takviyelere ne kadar ihtiyacı olursa olsun, güvenilmez hoşluklara kendini kaptırmayacak kadar tecrübeliydi artık. İyi de, neden Martin’in benmerkezci ilk buluşma monologları onu hayal kırıklığına uğratmıştı? Neydi istediğin, Tereza? Bütün duydukların ve arkadaşlarından gördüklerin kadarıyla herkesin ama herkesin yaptığı gibi, vurdumduymaz bir birleşme yaşayıp bu hiç senlik olmayan fiziksel münasebetin ardından ne kadar kayıtsız kalabildiğini öğrenmekse kendini keşfetmek dediğin, nedendi bu gerginliğin?

Tereza Martin’in yanına, bir süredir ilk defa bir başka erkeğin oturduğu yatağına geçip oturduğunda, ortada faydalanılabilecek hiçbir boşluk bırakmamak adına, haftasonunu ailesiyle geçirmeye giden oda arkadaşından bahis açmıştı. Kızın ertesi sabah eve döneceğini nasıl ima edeceğini düşünmek üzere duraksadığı anda Martin’in nereden geldiğini anlayamadığı özgüveninin sunduğu ağzını hissetti dudaklarında. Karşı koymadı, gözlerini de kapatamadı. Herkes yapıyor bunu, diye düşündü. Yap şunu Tereza. Bir zararı olamaz. Arkadaşların kaleler fetheder ve bayrakların renk düzenini karıştırırken sen uzun zamandır, ipe sapa gelmez bir adamdan başkasını öpmemiştin dahi. Güvenmediğin göğüslerinden başka sakınacak neyin vardı ki? Rahatsız ancak baştan çıkarıcı sütyenin nihayet durduğu yerde durarak bir işe yarardı belki.

Martin’in gömleğini bir çırpıda söküp atmasıyla Tereza da mora çalan elbisesinden kurtuldu ve kendini dağınık yatağına uzanırken buldu. Martin’in aceleci bacağı Çehov’u yere fırlatıverdi. Tereza heyecandan neredeyse titriyordu; bunu hiç beklemese de, sırılsıklam olmuştu. Martin’in şakacı ukalalığı penisini kondomun esaretinden kurtaramamıştı; Tereza aldığı bunca alkole rağmen, en azından tehlikelerden zihnini arındırmak istiyordu. Martin isteksizce, Tereza’nın komodinin alt gözünden çıkardığı kondomu telaşlı penisine geçirdi ve kendini Tereza’nın içine saldı. Bir başka penis. Tereza dudaklarını Martin’in gürültülü suratından öteye çeviriyordu. Martin, Tereza’dan üste çıkmasını istedi. Tereza Martin’in bu arzusuna da karşı koymadı ve Martin’in sıska bacaklarına tutunarak, altındaki adamı pek umursamıyor olsa da, kendi namının yüzü suyu hürmetine etkileyici bir performans çıkarmaya çalıştı. Martin Tereza’nın göğüslerini ve kalçasını avuçlarken, Tereza onunla pek ilgilenmeyerek zihnini dikkat dağıtıcı özyıkım paratonerlerinden öteye kaçırdı. Tereza dansını icra ediyor, Martin sessizce inliyordu. Martin Tereza’nın içinde nihayet beklediği sona ulaşırken Tereza sonunda onun yüzüne baktı. Kendini salan Martin’in onu getirmekle ilgilenmiyor olması içini biraz olsun rahatlattı. Devam etmeyeceklerdi.

Martin spermlerine gömülmüş penisini geri çeker ve temizlenmeye koyulurken Tereza hızlıca giyindi ve hemen yatağın bir kenarına uzanarak gözlerini kapattı. “Bayağı iyisin,” dedi Martin ve solunum sisteminin her bir parçasından dibine kadar erkek sesler çıkararak uykuya daldı.

Herkes yapıyor bunu, herkes diye yineledi kendine Tereza. Hoş oğlan aklına geldi. Muhtemelen o da yapıyordur, diye düşünerek içini ferahlatmayı denedi. Olmadı. Kendini kavanozun dibinde görmezden gelinmiş değersiz bir garnitür tanesi gibi hissetti.

Tereza uyandığında Martin yatağın kendine ayrılmış kısmına oturmuş, telefonunu kurcalıyordu. Gitmesi gerektiğini söyledi ve gitti. Tereza, hoş oğlana gördüğü karmaşık rüyaları yazdı. Birkaç gün sonra Brno'nun öte yanındaki koruda uzun bir yürüyüşe çıktılar. Sahiplerinin peşinde koşan köpeklere güldüler, birbirlerine kendilerinden bahsettiler. Tereza bunu herkesin yapıp yapmadığını hiç düşünmedi. Hava kararırken, olasılıksız bir yamaca bir şekilde tırmanıp, Tereza’nın dedesinin ilaç niyetine kullandığı konyağı yudumladılar. Hoş oğlanın kararsız girişimiyle, ilk kez öpüştüler.

Tereza, tüm telkinlere ve solup gitmiş inançlarına rağmen, yüzeylerden söküp alınmış bir yeniden tanımlamayla, aşkın gerçek olabileceğini fark etti. Hoş oğlanla, inanmayacaksınız ama, ömürlerinin sonuna kadar sevgi dolu bir yaşam paylaştılar. Tereza onunla ilk defa buluşmaya giderken bunun olabileceğini hiç düşlememişti. Ne istemişti? Erkekler kadınları anlamanın mümkün olmadığını söylerdi; insanın, kadın ya da erkek, kendini anlaması mümkün müydü?

Bunu kendine hiç söylemedi ama, Tereza farkında olmadan ona aşkı verdiği için Martin’e hep minnettar kaldı.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Şaneşin - 5

Hatıraların değiştirilebileceğini ve duyguların değişebileceğini öğrenmiştik. Tık derdi ölüm ve çekip giderdi duygu; sormadan, beklemeden, doğru anı umursamadan. Doğru anlar duyguların içindeydi çünkü, ve onların sahibi, alıp başını giderken ardında bıraktığı kuralları önemsemezdi. Doğru olmakla ilgilenmeyen bir an, babasından tüm lanetleri ve hiçliği kapmış bir an, bir fotoğraf, bir burukluk anı, gururun kendini öteleyemediği bir kıvılcım, seni veya beni, toplumları, yepyeni bir dünyayı silip atabilirdi.

İstanbul, Aksaray, Yusufpaşa; mekânlar anlarımca biçimlenir ve kaos ruhuma beklenmedik bir güzellik katarken, her geçen gün beni içimdeki karmaşadan çekip çıkarmaya çabalıyor ve Şaneşin’le kendimi yeniden bulmaya başlıyor, veya kendimden uzaklaşmanın yumuşak şekerine gömülüyordum; bilincimin önüme geçmesine engel olma çabam, özgürlüğe kavuşmak üzere teslimiyetlere sarılan duygularıma uçsuz bucaksız, Aksaray’ın kokuşmuş bedenlerine rağmen uçsuz bucaksız bir çayır sağlıyordu. Şaneşin’e beceriksiz kahvaltılarımdan sunuyor, bit dediği yerde şüphelerimi yanardağın içine fırlatarak bitiyordum. Bitiyor, gidiyor, onu uzaktan dinliyor, kendimi özletiyor ve coşku Cerrahpaşa’yı sardığında yanardağın başucunda bitiyordum. Kaçtığımda sarmalanıyor, sarmaladığımda dallarımdan kesilip eksiliyordum. Eksiltilerim, geçmişimden değil bugünümden seçiliyordu; Şaneşin, Avrupailikle basitleştirdiği ‘mükemmel’liğimi, Bal’dan sonra sevgilere kucak açamayacağıma inanarak inandırıcılığından soyutluyor ve sıcak sofralarımızı kendi mesafeli abur cuburlarıyla bertaraf etmeye uğraşıyordu.

Çok güldüğünde başına kötülükler musallat olacağına inanmayı bırakamayanlardanız; tüm güzel anlar, ardında başımızı yakmaya hazırlanan gölgelerce takip ediliyordu. Mutluluğa inanmayan umutsuzluğumuz dik kafalı olmayı seviyor, uçmaya başladığımızda kanatlarımıza çarpacak gölgeleri beklemeye koyuluyordu. Sonunda darbe geldi ve zavallı ben’lerin hakimiyetindeki tüm ilişkilerin bir numaralı kuralını bozmaya karşı koyamadı. Geçmişi kurcalamaya, geçmişi dondurmuş anlara kapılmaktan kendini alıkoyamamaya, Bal’ın bir türlü vazgeçemediği fotoğraflarını bugününe taşımaya başladı. “Bu böyle olmaz,” dedi. “Yanlış yapıyoruz. Bakışların yaşlanmış olabilir ancak hâlâ gençsin. Kendine saçmalama hakkı vermelisin.” Yusufpaşa’nın yalnızlık haykıran gürültü bir köşe başında öylece durmuş, ellerimizi ceplerimizden çıkaramamış, birbirimize bakıyorduk. Şaneşin ana hâkimdi ve eve yalnız gitmeye hazırlanıyordu. “Biz ne yaparsak yapalım, tekrardan öteye gidemeyecek. Acele etme. Bir süre kendi kendine kal. Sonra…”

Bu, beni bırakıp gidişlerinin ilkiydi. Oysa ki ben uzaklara gitmeye ondan başlıyor, sabahlarımı çökerten sevgisizliğimi onunla kırıyor, yalnızlığa düşkünlüğümü onun yanaklarında kırıyordum. Kendimi orada bırakıp, ona anlatıyordum. Benim saçmalama hakkım ona dairdi. “Yavaşlayalım, hatta duralım bence. Bu histen arınıp savaşabileceğimi sanmıyorum. Zaten vadedecek pek güzel zamanlarım da yok.”

Bir başka yalnız yürüyüş ve bir başka yok oluş; haklı bir mesafe alışın ardındaki o bencil yürüyüş. Girdaplarıma karşı zihnimi koymadığım gibi, bencilliğimi de Cerrahpaşa’ya varan yollarda serbest bıraktım. Emre, fare kızla güzel bir akşam geçirmeye hazırlanıyor, güzellikler beklentiyle gelirmiş gibi ıslık çalarak geleneksel peynirli makarnasını hazırlıyor, akıllı bir çocuk olup insanlığın sosyal gereklerine uyum sağlamamı ya da evden siktir olup gitmemi bekliyordu. Şaneşin burada olabilir, tüm çatışmalarımıza ve pasif agresif nefretimize rağmen en yakınım olan adam ve onun beklenmedik yeni sevgilisini tanıyabilir, onu önemsediğimi ve yaşamımın diğer parçacıklarına da tesir etmesini dilediğimi bu çok basit düzlemde fark edebilirdi.

“Seni zorlamak istemiyorum. Seninle her an beraber olmak istiyorum. Yine de zorlamayacağım. Beklemek istiyorsan beklerim. Durmak istiyorsan yine bekleyeceğim ama. Bense sadece, senin benden sıkılmandan korkuyorum. Kaybedecek çok değerli bir parçam olmaya başlaman bile beni ürkütmüyor. Lanet fotoğraflar öyle gösterişli ve çoğunlukla sahtedir ki. Nasıl inandırırım seni, senelerdir ilk kez etrafıma neşe saçabildiğime? Görmedin beni kendinden önce. İstediğin gibi olsun. Sen yazmadıkça yazmayacak, istemedikçe seni görmeye çabalamayacağım. Beklerken o aptal insanlarla kendimi oyalamaya çalışmayacağım, inan. Münih'e git. Eski sevdiğinle görüş. Dönerken ne hissettiğine bak. Ben aynı hevesle bekliyor olacağım. Geyik yapıyormuşum gibi duruyor, halbuki fena halde içtenim. Benimle vakit geçirmek istiyor olmazsan zaten şansıma küseyim. Ben seni çok özleyeceğimi adım gibi biliyorum. Senin bir kabahatin yok, ancak kalbim kırıldı. Biraz çöktüm. Seninle ilacı bırakacağımı düşünmüştüm. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyadan uyanıp aniden boktan yaşamıma dönmüş gibiyim. Bir şekilde uyuyup o rüyaya dönmeye çalışacağım. Ya da… sen kendinden emin olmadığını fark edecek ve buraya gelip en yakın arkadaşımın peynirli makarnasında beni yeniden bulacaksın.”

Anlık yazışmaların kucağına oturmuş gelişmekte olan ilişkilerin kaderi, telefonlarından uzaklaşamayan, bedenini onlardan uzağa taşısa da zihnini şimdi ve burada hissedemeyen zavallı bir kaskatılık hâlinde teslimiyetini bulur: O gece Şaneşin’den cevap alamayacağımı biliyor, bu belirsiz deliğin köhne ayrıntılarından öteye kımıldayamıyordum. Emre, koca bir tabak çerçevesinin içinde ufacık kalmış Instagram porsiyonlarını Ayşe ve bana servis etmiş, aylardır tezgahında bekleyen beyaz Sauvignon’un mantarıyla cebelleşiyordu. “Hay allah, yine yapamadık,” deyip gülmeye başladı. Ayşe makarnasını kemirmeyi bırakıp, teferruatlı uzantıları ile hayli karmaşık bir makineye benzeyen tirbuşonu Emre’nin elinden kaptı.
“Bak şimdi, basit düşüneceksin. Önce kanatları aç, sonra başını buraya kilitle. Şimdi yavaş yavaaş, anahtarı çevirmeye başla. Basit düşün.” Yemek yapan bir erkek, birlikte haşat edilen bir şarap mantarı ve sıcak bir oda. Onları yalnız bırakmam gerekiyor, kendimde hareket edecek gücü bulamıyordum. Kendimi öylece bırakmış, yalnızca yiyor ve üçüncü tekerlek olarak mahcup gözlerle su bardağıma doldurduğum şarabı içiyordum. Emre ve Ayşe, zaman geçer ve ışıklar gözümüze loş gelmeye başlarken birbirlerini okşuyor, Band of Horses dinliyor, kendini iyi hissettiği tonundan belli kadife sesleriyle, arkadaşlığın ve tutsaklığa yükselen sevgililiğin ortasında, karda kaybolan küçük çocuklar gibi yuvarlanan bağlarına kenetleniyorlardı.
“İlk bisikletim pembeydi tabii. Babam düz bi adam canım, ne bekliyorsun. Yan tekerleri ne zaman çıkardığımızı hatırlamıyorum ama. Galiba hemen sonra büyüdüm zaten, yeni bi tane aldık. Kırmızı. Markası neydi… Alevli malevli F harfini hatırlıyorum sadece. Yedi yaşında filanken her akşamüstü onu alıp parka giderdim. Daire gibi ufak bi yokuş vardı, bir yukarı bir aşağı gidip gelirdim, hızlı hızlı.”
Ayşe bir anda başını çevirip âşık bakışlarını Emre’ye fırlattı. “Bak söyleyeceğim ama yargılamak yok. Ay nasıl yapmışım ya, inanmıyorum.”
“Neyi?”
“Benden soğumayacağına söz ver.”
“Yani, bunu pek denetleyemeyiz aslında ama, söyle hadi.”
“Polismişim gibi yapardım! Bisiklet yere yakındı, ben de yatardım iyice üstüne, hızlı hızlı vın vın suçlu kovalardım.”
Emre güldü. “Bu muydu senden soğuyacağım şey?”
“Polis olmak isterdim diyorum. Şimdi, öyk, yani. Bütün o Gezi olayları filan.”
“Çocukmuşsun yahu. Ben çocukken çöpçü olmak isterdim. Çok havalı gelirdi kamyonun arkasından hoaa huoo diye atlayıp koşturmaları.”
“Bisiklet?”
“Hmm. Maviydi galiba. Pek iyi süremezdim ben. Biraz kullandım, sonra kardeşime verdik herhalde-“
“Bi kere bi solucanı ezmiştim, böyle tam ortasından,” diye Emre’nin sözünü kesti Ayşe. “Hiç unutmuyorum o görüntüyü. Hayvan ikiye ayrıldı, bi yarısı karşı kaldırıma bi yarısı diğer kaldırıma gitmeye çalışıyordu. Çok ağladım sonra. Yazık değil mi hayvana?”
“Yani, bugün öğlen kızarmış tavuk yiyorduk aslına bakarsan…”
“Ama onları biz öldürmedik. Bu solucan, öylece gidiyordu yolunda, yuvasına gidiyordu belki, eve gideyim yemek yiyeyim diye düşünüyordu filan. Sonra vınnn kendini polis sanan bi cadaloz gelip ortadan ikiye ayırdı hayvanı.”
Kahkahayı patlattı Emre. “Solucanın böyle düşündüğünü sanmıyorum.”
“Evet. Düşünmüyor çünkü artık.”
“Solucanın herhangi bir şekilde herhangi bir şey düşündüğünü sanmıyorum.”
Ayşe, anlaşılmadığına kanaat getiren umursamaz bakışlarla Emre’yi süzüyordu. Başını ondan öteye çevirdi, perdedeki huzmeyi izleyerek serçe parmağının tırnağıyla oynamaya başladı. Emre ne kadar şarabı kaldığını anlamak için kadehinin kalçasını kıvırıyordu.
“İyimiş bu şarap di mi Yiğit-“
“Bisikleti filan özlüyorum galiba,” diye araya girdi yine Ayşe. “Solucanı ezdik, polis olduk, falan filan ama. Yere nasıl yakındı bi görsen. Ön lastiği izlemek çok hoşuma gidiyordu. Aşağı, yukarı, aşağı, yukarı… Şimdi anca Büyükada’ya gider yokuşlar arasında perişan oluruz.”

Onları dinlemiyor, yalnızca izliyordum. Telefonumdaki keskin cevap beni çocukluk bisikletimi düşünmekten alıkoyuyordu: “Gülçin’le bi ev partisindeyiz. Seni unutmam lazım.”
“Seni unutmam lazım.”

Gülçin’in sevgilisi Furkan, Çapa’da üç erkekle birlikte yaşıyordu ve Şaneşin birkaç gün önce bana bu partiye gidebileceğini, ancak gitmeyi hiç istemediğini, giderse Gülçin’in hatırına gideceğini söylemişti; gitmeyi istemiyordu, çünkü Furkan’ın hayli uzun boylu, sarışın bir arkadaşı önceki temas meraklısı dostluk meclisinde Şaneşin’i gözüne kestirmişti. “Hay allahım,” diye lafa girmeden duramadım sonunda. Emre, Arap Bacı kod adlı torbacısından aldığı fahiş fiyatlı otu sarmakla meşgul, gözlerini kağıttan ayırmadan saçlarını yana atarak dikkatini bana verdiğini ilan etti.
“Bu kız bir şey yapacak, yemin ederim bir şey yapacak.”
“Neden öyle düşündün?”
“İçime doğuyor. Arkadaşıyla partideymiş. Seni unutmam lazım diyor. Bakışlarından belli, yapar.”
“Yani Yiğit… Daha kaç gün oldu, sen de bir kez olsun kapılmayıver şöyle kızlara hemen. Hem ne biliyorsun, normal bi şekilde partiye gidemez mi yani kız.”
Ayşe, belli ki hala bisikletinin şefkatli kollarında, bana bakıyordu. Neredeyse yılbaşından söz etmeye başlayacaktım.
“Bence sen Bal’ın etkisindesin hala, paranoya yapıyorsun. Aslında dediğim gibi, biraz yalnız kalsan, kendine biraz vakit ayırsan, sonra daha sağlıklı bir ilişki kurarsın diye düşünüyorum.”
Diye düşünüyormuş. Diye düşünenlerin özgüvenlerine asla inanmayın.
“Ona hemen kapıldığım filan yok. Ama farklıydı, iyi görünüyordu, güzeldi şu geçirdiğimiz günler. Ne oldu ki şimdi?” Dalın hazır olduğunu görür görmez atlayıverdim Emre’nin üstüne.
“Dur oğlum, yakalım bi. Paranoyanı azdırmasın?”
“Sus be doktor.”

Johnny Kidd yaramaz kadınına şakıyor, oda dumanlanmaya başlıyordu. Silahımı çıkardım ve Şaneşin’e kurşun suretli, acımasız ve sabırsız cümlemi sundum. “Ahmakça girişilen içten pazarlıkları fark ettiğimde sahiplerinden soğuyuveririm. Siktir git.”

                                                  ***

Kömür gözlü, ince dudaklı kız, dört bir yanı çizgi romanlar ve eşlerini bulamamış isyankar çoraplarla dolu salonun köşesindeki pespaye yastığa kendini bırakmış, birasını yudumluyor ve karşısına geçmiş, seksenlerin punk gruplarına dair fiyakalı bir tartışmada kendini kaybeden üç genç adamı izliyordu. İyiden iyiye sarhoş olmaya başlamış, ev arkadaşının kahkahalarında annesini görür olmuştu. Genç adamların ardındaki duvara asılı eski püskü bir saate gözü takılıp duruyordu; her saat başı ağır ağır harekete geçen ve kendini gösteren ahşap guguk kuşunun kıyak bir hata ile saati geveze gençlerden birinin yağlı alnına düşürmesini umdu.
“Bu konu hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz, Şaneşin Hanım?” dedi genç adamlardan biri, şakacı bir tavırla.
“Bilmem ki. O yıllardan Pink Floyd iyiydi ama,” dedi kömür gözlü kız.
“Hmm. Bu kafayla sokak röportajcılarına denk gelmesen iyi olur. Sonra seni Ekşi Sözlük’ten okuruz maazallah.”
Şaneşin sıkılganca birasına sarıldı ve saatlerdir süren niteliksiz teftişini sürdürmek üzere duvarları incelemeye devam etti. Salonun ışıklardan kaçmış kuytusunda midesini sarmalayan ev arkadaşı, yarı açık gözleriyle yanı başındaki sevgilisi Furkan’a uyuşuk bir sevgi duymakla meşguldü.
“Pink Floyd devrim yaptı aslında, punk’ı çok direnişçi görürler filan ama, Floyd reisler sistemin içinde kalarak sistem eleştirisi yapabilmiş adamlar neticede,” dedi hardal saçlı, uzun boylu genç adam.
Şaneşin’in plili eteğinden sıyrılan bacaklarına sıkıştırdığı bira şişesi, her bir yudumda genç adamı tüketiyordu.
“Ooo, Utku Beyden bir klişe salvosu geldi!”
Genç adam bakışlarını Şaneşin’den ayırmadı. Smashing Pumpkins’e saçlarıyla eşlik ediyor, kolundaki gösterişli bilekliğin can alıcı noktasının kömür gözlerin fethine uygun konumlandığından emin olmaya çalışıyordu. Şaneşin onun gülümseyişine dikkat kesildi. Genç adamın tatlı bir bakışı, kendi ağzını andıran dişlek ve içten bir ağzı vardı. Şaneşin birasından bir yudum daha aldı, kendini kaybetmek istedi. Yapamadı. Genç adamın gülümseyişine ufak bir karşılık verdi ve kalkıp ev arkadaşı Gülçin’in yanına gitti.
“Gülçin, ben duramayacağım daha fazla ya. Götüreyim mi seni eve?”
“Saat iki kızım, nereye gidiyorsun?” dedi Furkan, kendinden beklemediği bir ciddiyetle. “Kalın işte burda.”
Gülçin orada değildi. Kapıldığı yumuşak karınlı dünyada, genç adamlardan esmer olanının neden köpek kılığına girdiğini sorguluyordu. Şaneşin, Furkan’a şöyle bir baktı; aklından geçenleri, yapamadıkları, beceremedikleri, beceremedikleri adına duyduğu öfkesi ve şüpheli gururu bakışlarına sıkışmıştı. Ağır ağır paltosunu giydi, fil dişlerini ilikledi, beresini kafasına geçirdi ve hardal saçlı gence son bir bakış atarak kendini dışarıya attı.

Uzun topukları Çapa sokaklarını dövüyor ve paltosunun cebine sıkıştırdığı elleri şehri teslim almaya geliyordu; o gece onu yürürken gören sıkkın bir adam böyle düşünmüştü. Şaneşin’in öfkeli topuklarıysa, sahibini yalnız ve mutsuz adamlardan korumak istiyordu sadece, ve elleri, kararsızlığın ve soğuğun pençesindeki elleri, yılgınlıktan kendilerini eskimiş astarların kucağına bırakmışlardı, o kadar. İstanbul her an olduğu gibi tantanacıydı, fakat Şaneşin’in kulaklarında daha fenası yankılanıyordu: “Siktir git. Siktir git. Siktir git.”

Gözünü kırpmaksızın Yusufpaşa’ya doğru yürürken, Cerrahpaşa’ya çıkan kestirme bayıra yaklaştığını fark etti.

                                                   ***

“Hadi be! Yok artık! Hassiktir!”
Her yolculuğumda kendimi çocukluğumu kovalarken bulurum; uyuşuk beyin kıvrımlarımda kaybolmuş, bir kayboluşun avucunda her istencimi ve kıpırtılarımı belirleyen unutulmuş, hiç fark edilmemiş, noktaları hiç birleşmemiş gizemli heykeltıraşların muzır ve dolambaçlı yaşamlarının peşinde koşmak için daha uygun bir ruh hâli bulmakta pek yetenekli sayılmam. Vefakar kanepemin kıyısına kapanmış, Ayşe’nin nihayet rahat bıraktığı huzmeyi izliyor ve saf günlerimin kırılgan Yiğit’ini arıyordum.
“Şimdi anlıyorum galiba.”
“Oğlum, özür dile kızdan,” deyip duruyordu Emre. Ellerini ensesine koymuş, Ayşe’nin göğüslerinin yastık konforunun tadını çıkarıyordu.
“Dur Şimdi. Mert. Aman… Emre. Sana küçükken bi takıntım vardı demiştim, hatırlıyor musun?”
“Hangisi?”
“Haa, çok komik… Yedi, sekiz yaşındayken. Yolda yürürken elim yanlışlıkla bi araba farına filan değerse, diğer elimle de dokunmam gerekiyordu. Yoksa devam edemiyordum yola. Sonra iki defa daha sağ elle. İki defa sol elle. Böyle, iki elle de üçe tamamlıyordum dokunuşları. Kaç kere, bu sefer yapmayacağım ya deyip, annemin elini bırakıp koştura koştura geriye dönüp böyle, tamamlardım.”
“Söylemedin bence bunu ama ben ayıcıkla olanı biliyorum, ayıcığı sevgilinmiş gibi yatağın yanına koyup uyutup… maviş maviş ayıcık. Maviş miydi ya neydi o.. maviydi ama. Rahat mıdır.”
“Ne diyorsun oğlum. Ayı mayı yok, senindir o. Bak dinle. Tam o yaşlarda annemle babam boşanıyordu. Ben de, bir annemin evine bir babamın evine, ikisinden biriyle yürüyüp dururdum öyle. Hep o zamanlar yapardım bu dokunma geyiğini.”
“He. Dokunmak.. güzel.”
“Oğlum! Üç kere sağ, üç kere sol, tamamlıyordum. Birlikte olsunlar diye, illa ki tamamlıyordum lan! Ondan yapıyordum galiba.”
Sağlam bir kahkaha patlattım. Uyuklamakla meşgul Ayşe panikle doğruldu, Emre’yi göğüslerinin üzerinden atıverdi. Etrafına baktı, Emre’ye gülümsedi, kül tablasındaki pahalı cevheri bir gıdım daha tüttürdü ve yeniden yere uzandı. Çok geçmeden, yumruklarını yukarıya uzatmış, bacaklarını karnına çekmiş, kendince pedal çevirmeye başlamıştı.

“Şimdi anlıyorum,” dedim, yüzümde devasa bir sırıtışla.

4 Aralık 2015 Cuma

25

Orada olduklarını biliyor ve onları bekliyordum. Onlar; kimsesiz hisler; peşinde koştuğun parçacıklar. Ufak bir dokunuş, kimyasal bir düzenleme. Kullan-at gidişleri ve empatiden yoksun duygu dönüşleri. Böylesi daha güzel.

Yirmi beşin sonuna yaklaşırken, kırılmalarıma izin veriyorum. Kırılıyor ve sarılıyor ve sorgusuzluğun kucağında gözlerimi kapatıp usulca bekliyorum; önce güler ve sonra ağlarsın. Her zaman orada ve her zaman geçip giden.

Kalıcılık düşmandır. Sarmalar, evini sunar, sıcaklığında eritir ve uyuşmuş bedenin aidiyetini verdiği kollara ait değildir. Anı dondurmak faydasız. Çoktan uçup gittik. 

Nereye gittik? Neden sorasın. Yanıtlarla dolu bir ev bizi yalnızca kandırmakla yetinecek. Ufak bir temas. Böylesi daha güzel.

20 Ekim 2015 Salı

Şaneşin - 4

   Kötülüğün sunduğu taze imkânlar baştan çıkarıcıdır, ve günleri sıradan koşturmacalara kilitlenmiş adamlar için ellerinden gelen yasal kötülükler, özgürlüğe açılan göz kamaştırıcı bir kapıdır. Sonsuza dek onunla kalacağını bildiği uyumlu bir kadının korkutucu avucuna düşen Emre için, ve toprağın altında geçireceği belirsiz bir zaman yolculuğunda çekeceği kabir azabından deliler gibi korkan tüm diğerleri için, sonsuzluk şefkatli bir kucaklamayı değil, derin bir boğmacayı çağrıştırır. Mezarının sevgili bir kadın tarafından kazıldığını fark eden ve toprağı ölesiye eşelemeye başlayan Emre, mezar taşının yanı başında minyon bir fare bulmuştu; şimdilik yalnızca güzel ilk haftalarıyla gülümseyen, yeniliğiyle ölümü ormanların ardına iten ve içinden çıkılamaz yatakların duru kucaklamasıyla gözlerini vicdana kapatan bir kaçış. Bu bir kaçamak değil, kaçıştı; Emre, bunu oldukça pasif agresif bir görmezden gelme yöntemiyle yapacak olsa da, Gizem’i kendisinden uzaklaştıracak ve gece nöbetlerinde karşılaşacağı ucubelerin gülünç hâllerini, yeni bir frekans üzerinden yepyeni bir dinleyici ile paylaşacaktı. Onun aksine, Emre’nin bilinci dışarıda bırakmaya özen gösteren akıntıya kapılışını yargılamaya yanaşmadım; Emre, uzun bir aradan sonra ilk kez yakınlarına yargılanabileceği bir dava sunuyor olduğunun farkında olarak sessizliğine sığınıyordu, fakat bunca yıla rağmen kendimi ona yeteri kadar tanıtmakta başarısız olmuştum belli ki. Onun kendini koruyan yargıç dikenlerini aşmaya hiçbir zaman niyetim olmamıştı, zaman zaman sergilediğim saldırgan bakışlarımın tek nedeni rakibin zaaflarıma saldırmasına karşı önlem almaktı.

   Emre ve Ayşe, günün her dakikasını Emre’nin evinde, Emre’nin koyu renkli erkeksi nevresimlerinin içinde, pencerelerinin dibinden yükselen ezan seslerini ve Cerrahpaşa gürültülerini duymazdan gelmekte ustalaşarak geçiriyorlardı. Çocukluğumun karanlık odalardaki sevişme dinletilerinden uzak durmalıydım, ve Şaneşin her anını benimle geçirmek istiyordu. “Sen bana Almanya biletimi yaktırmak mı istiyorsun?” demişti ona getirdiğim menemenle karşılaşınca; bunalımını bir kenarı fırlatmış, ödevini hızlıca yazmış, okuldaki sevimli sinemacılarla çekeceğimiz baştan savma kısa film için Kadıköy’de ayarlanmış eve gelmiş ve işte orada, siyah eteği, uzun bacakları, zeytin gözlerine methiye olarak sürülmüş rimeli ve onunla oracıkta evlenmenize yol açacak boğazlı beyaz kazağıyla evin odaları arasında salınıp duruyordu. Alaycı şakalarla süslenmiş tembel bir çabalamaya girmiş biz adamların ve oyuncular ile misafirlerin büyüttüğü kalabalığın ortasında, zaman zaman bize yardımcı olmaya çalışarak ve zaman zaman hiç oralı değilmiş gibi balkona çıkıp sigara içerek, ev sahibinin kitaplarını ve oyuncaktan bozma eşyalarını inceleyerek, bana kaçamak bakışlar atarak ve okuldan tanıdığımız bu insanlara aramızda olanları belli etmiyor oluşumuzun verdiği çocuksu eğlencenin tadını çıkararak, onunla kibarlığını kullanarak veya müzisyenliğini kullanarak veya felsefi birikimini kullanarak yakınlaşmaya çalışan adamların gözlerinde güzelliğini görüyor, salınıyor, salınıyor ve salınıyordu. Onu istediğime, bir ele geçirme fikrine zavallıca kapılmaya hazır olduğuma, yakınlaştığı insanlardan kısa zamanda sıkıldığı her hâlinden belli bu ölümcül güzeli sahiplenecek cesaretim olduğuna emin olamıyor, ancak evin köşelerinde yalnızken karşılaşmaya çalıştığım Şaneşin’in büyüleyici salınışlarından kendimi alamıyordum. Düşünce, idrak etmeye erişecek kadar sindirilmiş bir tecrübeyle ortaklık kurabilirse, duygularınızı kabullenmediğiniz safsatalara kapatabilir; kesinlikten yoksun bir fırlatılışın çocukları, istedikleri kadar düşünsünler, beyaz bir yün kazak, kısa bir siyah etek, kendini sergilemek üzere dudakları yarmış iki masum diş ve allah vergisi bir kar tanesi burun, tüm düşüncelerini buruşturup zihnin çöplüğüne atar ve onları hipnotize ederek tavşanın peşinden sürükler.

   Her günümüzü birlikte geçirir olmuştuk. Bana teslim olmak istemiyor, benden uzak duramıyordu. Ona teslim olmak istemiyor, ondan uzak duramıyordum. Bana özgürlüğümü sunmak isteyen bir Hogwarts büyücüsü gibi kalın çoraplar alıyor, akşamları beni yanına çağırmadan duramıyordu. İzlemeye koyulduğumuz filmlerin dönüm noktaları sevişmelerimizden oluşuyor, İsmet Özel’in şiirlerini sevdiğimi duyduğunda gözlerinde oluşan heyecan avuçlarımızda eriyor, beni benzettiği dizi karakterlerinin en sevimli yanları kendine sakladığı mavi yorganının altına girişlerimde vahşi bir arzuya dönüşüyordu. Ispanaklı börek sevmiyor, isyankâr kahvaltılarına geceden kalma cips paketlerini ve Burger King’in eve teslim elemanlarını davet ediyor, lavaboya yığılmış bulaşıklarını yıkamamda ana rahmini yeniden keşfediyordu. İlacını almadığında çıkamadığı sımsıcak odasına beni kapatıyor, kar altında kalmış sokakların sonunda beni buluyordu. Ve hiçbir zaman unutmuyordu; bir gün benden sıkılacak ve tüm kucaklayışlar yerini önü alınmaz bir kaçınmaya bırakacaktı. Bunu biliyor, o gün geldiğinde bunun beni yaralamayacağına inanıyor, kendimi ikna etmek için sık sık yakında ayrılacağımızdan söz ediyor, onun üç aylık ilişki rekorunu kırmak üzerine amansız şakalar yapıyor ve içimdeki yerleşik sadakate zeminini hatırlatıyor, Şaneşin’in dengeden memnuniyetle mahrum kapısından her çıktığımda onu son kezmişçesine öpüyordum. Süt kokulu ince dudaklarından ayrıldığımda ardıma bakmamalıydım; duyarlılıkları başarıyla bir kenarı bırakan etnik köken şakalarımızı, en yakınımızdakiler dahil etrafımızdaki tüm insanlara yönelttiğimiz alay ortaklığımızı, gözlerini kısarak cennetime sunduğu gülüşünü, saçlarımda bulduğu rahatlatıcı evin şefkatli yastıklarını, sarılmalarımızda eriyen endişelerimizin yakında bizi ayırmaya gelmeyeceği emniyetini, gezerek ve okuyarak ve konuşarak birbirimize kattıklarımızı her günün sonunda, ışıklar kapandığında ikimizden birinin diğerinden önce öleceğini bilerek, yalnızlığın korkutucu gerçekliğine göğüs gererek, gözlerimizi sıkı sıkıya yummayı bilerek unutmalıydık. Yarından söz ediyor, kızımızın nasıl bir şeye benzeyeceğini kestirmeye çalışarak birbirimize laflar atıyor, her geçen günün bizi birbirimize bağladığını zannederken birbirimizden kopmak için duygularımızın kilidini hazırda tutmayı ihmal etmiyorduk. Geçici bir kucaklamanın öncelikli şartı kilitleri hazırlamaktı; duygularımızın yıpranmış halatlarını elden bırakmamalı ve yanlışlıkla attığımız düğümlerin her an bir bıçakla denize düşebileceğini hatırlamaktan geri durmamalıydık. Her gece birbirimizin içine girmeli, hiç ayrılmayacakmış gibi sevişmeli, ertesi sabah basitçe ayrılabileceğimizi kavramalıydık.

   Fakat yaşam yaklaşımını alaya aldığımız hiçbir zavallıdan daha kuvvetli değildik. Şarkılar vardı ve bellek vardı; her geçen günün kalıcı olma ısrarı, yan yana uzanışlarımızın üzerine simsiyah bir hüzün seriyordu. Birbirimize teslim olmak istemiyor, birbirimizden uzak duramıyorduk.

   Mücadele ediyorduk; zaaflarımızı ortalığa saçıyor, karanlık yolcularımızı ilişkimize dahil ediyorduk. Bal’a dair her şeyi öğrenmişti; onunla geçirdiğim seneleri, evlilikten farksız yaşamımızı, birlikte ölümüne üzüldüğümüz hayvanlarımızı, ailelerimizin dünür olmaya hazırlanmak ve sohbeti arkadaşlık boyutunda tutmak arasında gidip gelen zoraki buluşmalarını, cinsel meraklarımızı ve birbirimize yaptıklarımızı. Bal’ı kıskanıyor, kendini tehlikeye atmaktan kaçınamıyordu. “İnsan, kuşlarını seven bir erkeği nasıl üzebilir ki?” dedi uyumadan hemen önce, ve rüyalara dalacağını ilan etmek üzere dudaklarından sızan dişlerinin cüretkar güzelliğinin hiç farkında değilmiş gibi ayrıldı gecemizden. Ben ise korkularımın üzerine gitmek, kültürel kodlarımla baş etmek, belki de onu sahiplenmemek aşkına bunları bahane etmek üzere, onu birlikte olduğu erkeklerden bahsetmeye zorluyordum. Uykuyla uyanıklık arasında hayatına giren erkekleri saymakta güçlük çekiyor, gerçek sayıyı kahrolası zihnime sunmaktan çekiniyordu. “Yirmi beş yaşında, sağlıklı bir sinema öğrencisi hangi civarlardan ve kaç kişiyle birlikte olursa, ben de o kadar kişiyle oldum.” Kültür kurumları, kitapçılar, üniversite öğrencileri, bebek yüzlü yabancılar ve yönetmenler; ilişki denemeleri, birkaç gecelik eğlenceler, umulduğu gibi gitmeyen tecavüzden bozma deneyimler, anlatmaya yanaşılmayan hafıza düşmanları; esmer adamlar, sarışın adamlar, yakınlaşmak isteyen adamlar ve elde etmek isteyen adamlar; penisler, diller ve kapatılan gözler. “Bana orospuymuş gibi davranmaktan vazgeç,” dedi uykuya bu kez kararlılıkla dalmadan evvel. “Orada öyle kaskatı yatıp benim yaşadıklarımı gözünün önüne getirmeye çalışmaktan da vazgeç. Tüm bunlar geçiciydi ve bitti. Sen ise gıcık bi lezbiyenle yıllarını geçirdin ve hala da aklından çıkmıyor kötücül pislik.”

   Ona hazırladığım ilk kahvaltının başına oturduğumuzda dudaklarım titriyordu. Yıllarca Bal ile aynı evi paylaşmış ve bu ritüeli defalarca tekrarlamıştım; şimdi, başka bir kadına, kendimi ona tamamen vermişim gibi davranıyor ve beceriksizce yaptığım omletin içinde Bal’dan bir parça olmadığına onu inandırmaya çalışıyordum. Şaneşin benim güzelim, alaycılığıyla tersine Amelie’m, Kürt Amelie’m, sabahlarımın üzerine çullanmış karamsarlıktan sıyrılmamı sağlayan biricik kar tanemdi; birlikte büyüdüğüm ve çok sevdiğim Bal ise köşe başlarında karşılaşmaktan kurtulamadığım bir gölge gibiydi. Birbirimize gülümseyerek omleti paylaştığımızda gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Hafızamı Şaneşin’e karşı temkinli olması konusunda uyarıyor, henüz onu Bal’dan çekip alamıyordum. “Ölüm,” dedim. “Bazen oluyor işte böyle. Öleceğimiz geldi aklıma. Bir gün yaşlanacağımız ve birimizden birimizin önce öleceği. O ayrılık anı. Tüm bir ömrün sıkıştığı o hüzün anı. Amour. Bu beni öyle korkutuyor. Üzüyor. Ve ağlatıyor ki.” Aşkın tek bir nesneye yönelen bir saplantı olduğunu söylerler; ölümle karşı karşıya oturulmuş bir masada kıskançlığın gururla gerebileceği bir göğsü yoktur halbuki. Bal ile yaşlanamayacağımı, Şaneşin ile yaşlanamayacağımı biliyor, onların ölümünü düşünerek ağlıyordum. Onlar benim sevgililerim olacaklardı. Beraber olduğum herkes, gözlerimi son yumuşuma dek benimle olacaklardı. Bal’ı düşünüyor, bu sırada Şaneşin’e karşı kendime koyduğum sınırları yerle bir ediyordum. Ben kaybetmeye yanaşamaz, onlardan ayrılamazdım; onlarla birlikte ölmek istiyordum.

   Gecelerimiz yakınlaşıyor ve ben hep merak ediyordum; bir gün ondan sıyrılmayı kabullenebilecek miydim? Bal’ı karşıma çıkaran muzır anıları görmezden gelerek yaşamaya devam edebilecek miydim? Yaşamaya devam etmek; bu yalanı sindirmek, günlere uyanmak, yanında uyuyan ölümlünün yarınını düşünmemek ve kalkıp yapman gerekenleri yapmak. Şaneşin’in turuncudan bozma hardal sarısı beresine toprak bulaştırmamak; Bal’ın kıvırcıklarına karışacak toprakları delilercesine yok oluşa gönderme çabasına girecek olmamı hatırlamayı bırakmak; tanıyacağım tüm o diğer sevgileri, pamuksu göz kapaklarını, içe kapanmış serçe parmaklarını, gösterişten uzak göbek deliklerini, tüm ıslaklığına rağmen çekingen kalmaya direnen vajinalarını, bakışlarıma kapanmış yaşamlarını, bedenlerimizin bir olmaktan artık çok uzak olacağı mezarlıklarımızı, kavgalarımızın ve nefretlerimizin eriyip gittiği kaynar kazanın her gün biraz daha yakın olduğunu unutmak. Şaneşin sessizliğimde uyuyordu; Bal hatıralarımda uyuyordu; annem bastırılmış tüm gerçekliğimde uyuyordu; insanlar, zamandan soyutlanmış varlığımın çaresizliğinde uyuyordu.

   Şaneşin’e kapandığım günlerde kaybolmuş ve düşüncelerimin izini kaybetmiştim. Onu sevdiğimi biliyor, bu bilginin bana ihtiyaçlarımca tanınmış olduğunu tahmin edebiliyordum; fakat bu bayat hakikatin geçerlilik tarihi, rahimden ayrıldığımız anda geçmişti. Kaçmayı bırakacak, baş edilmez zayıflığıma boyun eğecek, bugünüme talep ettiklerini verecektim. Şaneşin yarın en yakın dostumla tanışmalı, ona teslim olduğumu görmeli ve bana bir söz vermeliydi. “Senden önce ölmeyeceğim.”

   Bu sözü vermeliydi, ve böylece onun mavi yorganında bir türlü bulamadığım güvene erişebilmem için bana üstün bir ışık göstermeliydi. “Senden önce ölmeyeceğim. Çünkü senden daha bencil değilim.”

7 Ekim 2015 Çarşamba

Şaneşin - 3

   Yaşamımın değişime direnen en tutkulu kurbanı sabahlarımdır; onlarda doğar ve sonsuz bir hiçliğe açılan gözlerimin önünde, onlarda ölürüm. Dün önemsizdir; sabah bana içimdeki yoğun karanlığı sunmak ve yüzündeki hınzır sırıtışla kaybolup gidişimi izlemek üzere elimdeki, önemi su götürür tüm güzellikleri hiçliğime gömmek üzere oradadır. Sabahın alışıldık tuzağına düşer ve yanımda uyuyan Şaneşin’e dair hissetmek istediğim hiçbir şeyi hissedemezken yapmak istediğim tek şey kalkıp yüzümü yıkamak, yağlanmış saçlarımı biraz düzeltmek ve evdeki diğer çifti uyandırmadan çamurlu holden geçerek çıkıp gitmekti. Cerrahpaşa’ya doğru giden egzoslu yolda kayıtsızlığını sürdüğüm sabah yürüyüşüm, birkaç gündür ne yapmaya çalıştığımı sorgulamakla geçti. Şartlanmış bir ihtiyacın pençesinde, kendime âşık olacak bir nesne arıyor, yakaladığım her neşeli anı mutsuzluğumun huzuruna seriyor ve nafile bir çaba ile bunun beni içine düştüğüm yokluktan kurtarabileceği fikrine sıkı sıkıya sarılıyordum; hayır, ebedi düşmanın sabah gelir ve gerçeği yüzüne karları eriten güneş gibi vurur: Seni buraya sürükleyen ayrıldığın kadın değildi ve çıkışı gösterecek olan da başka bir kadın olamaz; kendini ikna etmek adına beynine yerleştirdiğin o zavallı teselli fikirlerin benim uyandırma kuvvetimle boy ölçüşemez. Dün kütüphanede izlediğim kızın sevimli hâlleri artık ruhumu okşamıyor ve gelecek saatlere devam etme isteğimi perçinlemiyordu; birkaç günlüğüne çocukça bir flört merakına girişmiş, her daim küçümsediğim zavallı yalnızlık-korkaklarından en tecrübesizinin yolunu seçmiş ve nihayetinde kendimi yine ufak karmaşık çukurumda bulmuştum.

   Hâlâ uyuyor olduğunu tahmin ettiğim Emre’yle tazeleyici bir kahvaltı etmek ve aramızdaki kırılgan buzları kolayca eritmek için birkaç parça kahvaltılık alıp eve gittim. Emanet anahtarımla kapıyı açarken, Gülçin’in evlerini Yusufpaşa Kitsch olarak nitelemesi geldi aklıma; evvelsi gün eğlenceli bulduğum bu tanımlama, şimdi benim için densiz bir kendini yükseltme girişiminden ibaretti. Kendi kendime, “Cerrahpaşa Postmodern’e hoş geldim,” dedim. İçeri girdiğimde beni beklediğimden apayrı bir sahne karşıladı. Doktor evini sigara dumanı kaplamış, meslektaş sevgililer Emre ve Gizem salonun iki ayrı ucuna yerleşmiş, gergince bana bakıyorlardı. “Noldu yahu, 50’lere mi döndük?” deyip sersem sabah sırıtışımı takınarak kanepeme, yani Emre’nin kanepesine, Emre’nin titrekçe ayaklarını saldığı köşeye geçtim. Gizem, Emre’nin favori koltuğuna kurulmuş, beceriksizce elindeki Camel’ı tüttürüyor ve dışarıya bakıyordu. “Sen söyle Yiğit,” dedi Emre. Kendimi, gerçeği kurmacayla karıştırma zaaflı profesyonel yalanlarıma hazırladım; yalanlarımı sadece Emre yemezdi.    “Sana hiç Gizem’den başka bir kızdan falan bahsediyor muyum?”
 “E bahsetmezsin tabii Emre!” diye atıldı Gizem. “Yiğit beni tanıyor. Çenesinin bağlarına pek güvenebileceğin bi tip olduğu da söylenemez hani.” Her zaman mesafeli duruşuyla cebelleştiğim Gizem, bir sabah aniden böyle bir cümle kuruyorsa, yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğum kesindi; bir yolunu bulup bir an önce oradan çıkmalıydım. Fakat Gizem, Emre’nin aklının başka yerlerde olduğuna ve ilişkilerinin yokuş aşağı hızla yuvarlandığına emin görünüyordu; yine de, üst üste yaktığı sigaralar ve altına çektiği cılız bacakları gösteriyordu ki, emin olduğundan emin olmaktan bir hayli korkuyordu.

   Emre benim tek dostumdu ve Gizem de onun elçisiydi. Söz konusu sıkıntının ne olduğunu hiçbir şekilde anlayamadığım tartışmalarında hangi yalanı seçmem gerektiğinden emin olamayacağım bir çocuğun rolünü oynamak zorlayıcı olacaktı; annemle babamın boşanmalarında üstlendiğim bu görevin verdiği tecrübeleri ıslak kumun altına gömüşümün üzerinden çok vakit geçmişti. Bildiğim şuydu ki, Emre ve Gizem birlikte olmaya başlayalı birkaç ay geçmeden, onların gecelerine gündüzlerine katarak beraber çalışmaları ve birlikte sınavlara girmelerinin neticesini sofistike giyinmeye çalışan doktorların çevrelediği bir kır düğünü olarak görüyordum. Diplomalarını alacaklar, meslektaşlarıyla çevrili fotoğraflarla bezeli aylar geçirecekler, uzmanlıklarında bir süre ayrı düşecekler, belki hayatlarına yeni doktorlar dahil edecek ve birkaçıyla bedenleri farklı yönde keşfetmeye çabalayacaklar, sonrasında varlıklı ancak mütevazi bir yaşamda birbirlerine kapanacak ve dostlarıyla çıkacakları fasıl gecelerinden kalan toplu fotoğrafların arasından, nerede olacağına dair en ufak bir fikrimin dahi olmadığı bana el sallayacaklardı. “Ben seninle evleneceğimizi düşünüyorum hep Gizem,” dedi Emre. “Başka bir gelecek plânlaması yok aklımda, yani, TUS’tur zorunlu hizmettir, bunlardan sonra, başka ne yolumuz var ki?” “Benimle evleneceğini düşünüyorsun fakat öncesinde birkaç beden tanısam fena olmaz, diyorsun. Biliyorum seni. Buse’ye de öyle yaptın, bana da öyle yapacaksın. Dölün tükenip çükün kuruyana kadar böyle yapacaksın.”

   Şunu belirtmeliyim ki, Emre çapkın bir adam değil, güven adına birkaç kısa yakınlaşma merasiminden öteye geçmeye ihtiyaç duyacak kadar açgözlü hiç değildi; müstakbel doktorluğundan gelen iyi damat adayı izleniminin sağladığı ilgi sayesinde etrafında sık sık kalburüstü kızlar buluyor, yine de etrafında biraz olsun yakın olduğu bir arkadaşı varsa dahi, içeride bir yerlere gömdüğü libidosunu dışa vurmaktan geri duruyor ve yaşadıklarını üzerinden en azından birkaç sene geçmeden evvel anlatmaktan kaçınıyordu, ve ben de bu mesafeden payını alan dostlarından biriydim. Yine de, zayıf düştüğümüz anların kırılganlığı unutulmazsa, hayatının kariyer öncesi zeminsizlik dönemecinde olan bu adamın da karakterini yalanlayan birkaç özgürleştirici adıma kapılması şaşırtıcı olmazdı ve rutine bağlamış ilişkilerinin farkında olan Gizem de bunun farkında olan zeki bir genç doktor olarak, Emre’nin içgüdülerini yönlendirme girişimlerinde bulunuyordu; onun Emre’nin böyle taraklara bezini astığına dair herhangi bir ipucu yakaladığını sanmıyor, yaşadıkları bu sessizlik dolu gergin tartışmayı önsezileri kaygılı bir ön-evlilik teklifi olarak görüyordum.

   Emre, Gizem’i dün yaptığı ve içeriğine dair hiçbir ipucu yakalayamadığım telefon konuşmasının anlamsızlığına ikna etmeye çalışır ve yaşamını bedenlerin tanıdığı anlamlar üzerinden idame ettirmek üzere olan bu narin kız anlamsızlıklara inanmamakta direnirken, uzun bir süreliğine ilişkilerin acınası dolaylı tartışmalarına gömülmek istemediğimi anladım; metroda, ofislerde, deniz kenarında veya bir barda aralarındaki tansiyona şahit olmak durumunda kaldığım tüm o çiftler bana bunu anlatmaya çalışıyor, Bal ile tekrarını yüzlerce defa oynadığım gülünç anlaşmazlıklar, düzene baş kaldırırcasına çığırından çıkmış aile geçmişimin telkinlerini destekleyerek, bir zayıflığın sırıtışıyla tutunulan ilişkilerin daha büyük zayıflıklara paraşüt açmaktan öteye ancak ayların kısa anlarındaki sıcak tatlı yanılsamalarla geçtiğini bağırıyorlardı. Gizem sessizce gözyaşı dökmeye başlar ve Camel pakedine bir kez daha uzanırken, Emre ani bir hareketle kalkıp pakedi sertçe Gizem’in elinden kaptı. Emre sigaradan nefret ederdi; kendini öldüren insanlara içten içe saygı duyar, ancak bunu acınası bir yolla ve yavaş yavaş yapanlara birer bok böceği muamelesi yapardı. Kavga, öfkeyi kontrol etmeye çalışırken kendini titrek hücumlarda bulan ufak dozlu bir şiddeti perçinlerken, montumu kaptım ve kendimi dışarı attım.

   Sıkıntılarımı su yüzüne çıkaran zevklerim ve çaresiz bir çabalamadan başka hiçbir şeye benzemeyen yazma girişimlerim dışında vakit ayıracağım hiçbir şey yoktu; büyük bir boşluk, işsizliğin verdiği kaçınılmaz ve basit kaygı, gelecek günlere dair sonu gelmez bir umutsuzluk. Fatih Belediyesi’nin muhafazakar kadınların vücutlarını hareket ettirmesi ve çocuklarını başlarından birkaç saatliğine dahi olsa uzaklaştırabilmesi için, aslında onların aile başına ortalama dört onaya denk düşen oylarını çuvala indirmek için düzenlediği sisli ve gürültülü parklarda yürüdüm, çocuğuna ellerine kollarına hakim olmasını emreden kadınları izledim, bakışlarımı  huzursuz adamlardan kaçırmakla meşgul olacağım banklara oturdum, akşama ne yemek yapacağını konuşan annelerin sohbetlerine dahil olduğumu ve bundan mutluluk duyduğumu hayal ettim ve kendinden kaçmak için televizyona kapanarak aile kuran adamların coşkusuz bakışlarında var oldum. Şaneşin sabah erkenden nereye gittiğimi merak etmiş, yamacının güvenli olabileceğine dair geçici bir ümide yeniden kapılmam için beni yeni temizlediği, mutfağını dahi pırıl pırıl yaptığını iddia ettiği evine geri çağırmak üzere telefonumu titretmişti. Konuşmaya, insanlarla ve bilhassa üniversite gençleriyle olmaya, beni tanımak üzere yapılacak şakalarla başa çıkmak üzere yeni şakalar üretmeye ve bu sırada aralıksızca gülümsemeye takatim yoktu; değişikliğin ufak renk kırıntılarından payımı almış ve yeniden kendime kapanmaya hazır hâle gelmiştim. Yine de, parlak bir ışığın içime doğmasını sağlayan sevimli kadını ketum kayıtsızlığımla düş kırıklığına uğratmak istemiyordum; ona pasif bir isteksizlik yansıtırken, daha sonra görüşmekten büyük mutluluk duyacağıma dair esprili ifadeler kullandım. Şaneşin, yeniden caddeleri tam yürümelik yapmak üzere başlayan kar yağışını yalnızlığıma yar etmeye niyetli değildi; sevecen bir ısrarla evine gelmemi ve mis gibi yaptığı mutfağı bir daha asla bulamayacağımı söylüyordu. Beni yeniden çağırıyordu fakat ben, dünkü duygularımın çürümüş artıklarıyla yüz yüze gelmekten korkuyordum. Bir defa kabul ettiğim macerayı yeniden öteliyordum; biz ekran bağımlısı yeni dönem karakterlerin son trendi. Saatlerdir Paşa’nın park ve sokaklarında içimi karartan anları takip ediyor ve öylece yürüyordum; eve gitmemle karşılaşacağım ilişki sahnesi tüm bunların üzerine sinirimi iyice bozacaktı.
 “Gelmiyorsan okula çorba içmeye gidiyorum. Belki zengin, arabalı bir burssuz bulurum beni gece eve bırakacak…”
 “Çok istiyorsan gelirim. Bi takla at da görelim.”
 “Kimseye takla atmam. On yedi gün sonra Almanya’ya gidiyorum. O zaman çok ararsın bu evimi…”

   Evvelsi geceyi güzel anılarımızın arasından silme endişesi içinde, yavaş yavaş yeniden hissetmeye başladığım arzunun cinsel istek ile kol kola girmiş iteklemesiyle, yürüyüşümü Şaneşin’in evine yönelttim. Kapıyı Gülçin açtı ve açtığı gibi, kendisini mıncıklayan Furkan’ın arkasından koşarak mutfağa gitti. Furkan kendine kartondan bıyık yapmış, ellerini sırayla bir aşağı bir yukarı hareket ettirip yaylandırarak dans ediyor ve Azerice bir şarkının birkaç dizesini tekrar edip duruyordu. “Nerde bi yobaz görürem korkirem. Korkirem balam korkirem!” derken ellerini, kendini bir şeylerden korumaya çalışır gibi yüzüne götürüyordu. Ben daha Şaneşin’i göremeden kolumdan tutup beni mutfağa çektiler ve dansın nereden geldiğini göstermek için bilgisayarı açtılar. “Sen nasıl olur da Hasan Karayol üstadın Korkmirem’ini bilmezsin,” dedi Furkan; Gülçin duraksızca gülüyordu. Hakkı vardı, Furkan dansı Karayol’dan bile daha iyi icra ediyordu. Gün boyu içinde bulunduğum ruh hâli, gençlerin neşesiyle birlikte unutuluvermişti; ya da, bir karar veriyorsan gerektirdiklerini hakkıyla yap, diye düşünerek buraya gelişime uygun bir şekilde maskemi takmıştım. Dansı hemen kapıp Şaneşin’in odasına gittim ve ona sergiledim. Kapandığı yorganın altından hiç ses çıkmadı. Yanına gittim, bir anda yorganı indirip inci gözleriyle bana baktı. “Depresyona girdim ben.”
 “Bunalıma meyilli olmayan bi kızın benimle ilgileneceğini düşünmemiştim zaten.”
 “Ödevimi yazamıyom.”
 “Beraber yazarız. Çık ordan hadi, getirdim biralarını.”

   Bira lafını duyan Şaneşin, ağır hareketlerle de olsa, beyaz ayıcıklarla kaplı açık mavi yorganının altından çıktı. Zaman zaman kendimi varlığını düşlerken bulduğum olmayan biricik kızım, çocukluk yorganının altından çıkıyormuş gibi bir şimşek çaktı zihnimde; çocuk arzumuzun ve başkaları tarafından beğenilme isteğimizin yolları bir noktada kesişiyordu nihayetinde. Şaneşin yine ince uzun masasının başına geçti, birasını açtı ve bana alkolik olduğundan şüphelenmeye başladığını anlatmaya koyuldu. Söylediğine göre, içmediği gün yoktu; başka içkileri sevmez, yalnızca bira içerdi; Tuborg Gold bulamayacağı mekanlara gittiğinde Bomonti tercih eder, mümkünse yeni biraları denemeden de durmazdı. Ne sabah ne akşam kahve içmeyi sevmez, yaşamını yalnızca kola ve bira içerek idame ettirebilirdi. Sarhoş olması için en az dört bira gerekiyordu. Biraya harcadığı para, pedlere harcadığı paranın altmış dört katıydı. Olur da bir tekel bayii saatten dolayı ona bira satmayı reddederse, onu ikna etmek için şehla bakışlarını kullanmaktan kaçınmazdı. “Neden o gün benimle yakınlaşmak istediğine karar verdin? Sana, sevgili filan istemediğini söylememe rağmen,” diye sordu.
 “Bilmiyorum. Bilmem gerektiğinden emin değilim. Samimi geldin bana. Böylelerini bulmak zor. Bakışların güzeldi. Şapşal şapşal duruyordun orda. Sonra gelip sormadan etmeden yanıma oturdun, iyi anlaştık, filan.”
 “Franny’den alıntı yaptım, otobüste dizimi bacaklarına dayadım…”
İster istemez güldüm; otobüste dizini bacaklarıma dayamasaydı numarasını isteyemeyeceğimi biliyordu muhtemelen. “İlişki istemiyorsun ama hoşuna gidiyorum,” dedim. “Benim de aklımda öyle bir şey yok zaten. Daha yeni, nasıl bir şeyin içinden çıktığımı sana anlattım.”
 “Ayy, somebody that I used to know,” dedi ve alayla gülmeye başladı.
 “Bu işlere inancım yok aslında. İlişkideyken de pek yoktu. Hatta, onu özlemiyorum bile. Nihayetinde her şey olup bittiğinde, alışkanlıkların seni kovalamayı bıraktığında, bağlılıktan kurtulduğuna seviniyorsun.”
 “Ben de sıkılıyorum bir süre sonra ya,” dedi. “En uzun ilişkim üç ay filan. Rahatlığımı özlüyorum sonra.”
İki yabancı, ilişki istemediğini anlatmaya çalışan iki yabancı, oturmuş buna rağmen birbirimizden nasıl hoşlandığımızı fark ediyorduk. Sessizliğimizi, şişeyi kafasına diktiğinde oluşan tatlı balık suratını gevşeterek bozdu.
 “Bonus saç. Dwight kılıklı.”
 “Dwight mı?”
 “The Office’teki Dwight’sın sen. Deli bakışlar, bilmiş tavırlar, ineklik.”
 “Haydi git be,” dedim gülerek. “Benden olsa olsa Jim yavşağı olur.” Derken arka odadan bir gürültü koptu ve yine Gülçin’in kahkahaları yükseldi. Bu kız öyle mutsuz olmalıydı ki sürekli kendini meşgul edip gülmesi gerekiyordu.
 “Sen ne kadar kira alıyorsun bu kızdan?” diye sordum. Emre’nin yanında yaşamayı bırakıp kendi evime çıkmayı düşünmem gerektiği için pazar araştırması yapıyordum. Yine şişesini kavrayıp sert bir tavır takındı.
 “Seni ilgilendirseydi söylerdim inan.”
 “Kimin Dwight olduğu belli oluyor!”
 “Zaten kendimi kötü hissediyorum, sonuçta ev annemin ve yine de arkadaşlarımdan kira almak zorundayım. Kapatalım bu bahsi, sir.” Birasının son yudumlarını ağzına damlattı ve yatağına uzandı. Yanına gittim; hava buz gibiydi. “Dün gece öpüştüğümüzde bir oh çektim,” dedi. “Sonunda dilini boğazıma sokmaya çalışmayan bir Türk erkeği.” Nasıl da güzel dişleri vardı; dudaklarının arasından hafifçe kendilerini gösteriyor ve Şaneşin’in bembeyaz teniyle birleşerek karşı konulamaz, ölümcül bir karadelik oluşturuyordu. İki yana dağıttığı saçları, eylemlerin uzağına düşmek üzere gömülmeye mecbur olduğum şefkatli bir yastık gibiydi. Onu istemiyor, ona karşı koyamıyordum. Onu dilediği gibi, dilimin arzularını dizginleyerek, çekingence, yavaşça öptüm; evvelsi geceki kararsız dudakları, artık ellerine beni soymayı emrediyordu. İçine girdim, dupduruydu. Fakat bedenimi kaskatı kılan bir gölgem vardı; onu unutmamı, yaşama erişmemi, yeni ve capcanlı bir öyküye kendimi bırakmamı günahlaştırıyor, kanımı dondurarak Şaneşin’e duyduğum arzuyu ona telaffuz etmemi engelliyordu. Ona bir süre direndim; Şaneşin’in iki kolumdan tutmuş isteği ve aldığı keyif beni gölgemden çekip kurtarıyor, ancak gölge yeniden zihnimin derinliklerinden fışkırarak ereksiyonumu elimden alıyordu. Şaneşin’in büyük ve diri göğüsleri üzerinde nefes nefese kaldığımda kendimi onun yanına bırakıverdim.
 “İlaçlardan,” dedim. “Seninle ilgisi yok gerçekten. Neden böyle, bilmiyorum. Ben hastayım.”
 “Sorun değil ki,” dedi. Bana sarıldı ve saçlarımı okşamaya başladı. “Nerden çıktın ya sen? Kıvır kıvır.”
 “Sen nerden çıktın esas. Şaneşin, isme bak. Güzelliğini bilmeden odama geldin. Hadsiz.”

   Saatlerce birbirimizi izledik. Ödevini yetiştirmesi gerekiyor, benimle ilgilenmekten filmini izlemeye dönemiyordu. Harika bir diz kapağı, kimsenin ayrılmaya cüret edemeyeceği göğüsleri, isyankârca kafasını Şaneşin’den kaçırmaya çalışan ayak başparmakları vardı. Ben onun göğüslerinde yatar ve o burnumu ne kadar beğendiğini anlatırken, bir anda aklına bir şey gelmiş gibi hareketlendi ve telefonunu kapıp bir şarkı açtı. Odanın ufak lambasının bize bahşettiği loş ışığın altında, pencereden belli belirsiz görünen pervaza düşen sessiz kar tanelerinin kucağında, sımsıcak bir birliktelikte kaybolmuş ve The Smiths’in There is a Light That Never Goes Out’uyla endişe verici bir yola kapılmıştık. Tüm önemsiz görünen ancak yaraları bir çatışmanın verdiği bedensel zararların aksine sarılamayan yenilgilerin ardından, kaybedecek bir şeyimiz olmasından kaçıyor, anlara sıkışmış içsel kovalamacalarımızın sonunda birbirimize sığınıyorduk. Gündüz düşündükleriniz öyle bilinçli, avucuna alamayacağı tonlarca gerçeği inkâr etmek zorunda kalacak kadar bilinçlidir ki, tüm o kendini beğenmiş düşünceler, gece yapacaklarınız üzerinde hakimiyet kurmaya sonsuz bir ışık yılı uzaklığındadır. Beynimde dönen zırvaları yanımızdaki eski kanepeye yatırmış, saatlerce Şaneşin’in iki avucunu boynuna kavuşturmuş değerli uyuyuşunu izlemiştim. Zaman zaman kasları oynuyor, güzel ağzıysa kıymetli komşusu Bayan Harika Burun’la oluşturduğu ahengi asla kaybetmiyordu.

   Sabah kendimi Şaneşin’in yanında, uyuyan güzelin kendine sakladığı açık mavi yorganın yamacında iki büklüm kıvrılmış olarak buldum. Sessizce kalktım, Şaneşin’in sahibini uyandırmaya çalışırcasına dudaklardan dışarıya sızmış dişlerini öptüm ve giyinip odadan çıktım. Yeni uyanmış Gülçin, gözlerini ovuşturarak tuvalete gidiyordu. Ondan, birazdan sokak kapısını tıklattığımda beni dışarıda bırakmamasını istedim. Furkan’ın o gece orda kalıp kalmadığını bilmiyordum; ancak yemek yapmaya yanaşmayan bu iki kızın, elbette öncelikle ödevlerinden kaçınmaya çalışan Şaneşin’in, ayaklarına gelecek iyi bir kahvaltıya ihtiyaçları vardı. Yemekten sonra zihni açılabilir ve kendini odasının loşluğunda bunalıma gömmeye fırsatı olmadan ödevini yazıp bitirebilirdi. Basit bir yemek, bazen birçok zihinsel sorunun üstesinden gelmeye yardımcı olabiliyor. Yusufpaşa’daki Arapça tabelalı, özensiz mekânlardan birinden menemen aldım ve Gülçin’in söz verdiği gibi sessizce kapıyı açmasıyla babalık görevimi tamamladım.

   Tehlikeli güzelliği ve umursamaz tavırları ile korunma kalkanımda ters etki oluşturarak beni karadeliğine sürükleyen Şaneşin’e kendimi kaptırmamam gerektiğini düşünerek, ancak yalnızca düşünerek ve buna inanmaktan kaçarak, Yusufpaşa’nın karları eriten lanet güneşinden uzaklaştım. Emre’nin evine döndüğümdeyse, Emre’nin kanepeye uzanmış bacaklarının arasına kendini bırakmış bir fare kız, Ayşe, radyoda çalan Şiki Şiki Baba’ya eşlik eden muzır bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Emre, çekingence bacaklarını geri çekti ve Ayşe’nin yanağında dolaştırdığı parmaklarını kendi kıvırcık saçlarına attı. Bir kez daha hoş gelmiştim; Yusufpaşa Kitsch’ten, Cerrahpaşa Postmodern’e.

2 Ekim 2015 Cuma

Şaneşin - 2

   Çoğu zaman hayatınıza dair umutsuzluğa düşersiniz ancak içgüdüleriniz sizi bir şekilde yaşama bağlamayı sürdürür; fakat içgüdülerinizin bilmediği ve sizin de beklemekten artık vazgeçtiğiniz bağımsız bir destek ünitesi, her an o kapının ardından çıkıp gelmek üzere bambaşka bir evrenin içerisinde sürüklenip duruyor olabilir ve onun karşınıza ne zaman çıkacağını asla bilemezsiniz. İnsanlardan sığınak olmaz derler ve onlar hep bencildir; bencillerdir, fakat bencillikten sıyrılırsa varlığını uçuruma düşürecek sevgi, olgunlukla gelmiş fedakar görünümünün içinde bencilliğini gizlemeyi sürdüren sevgi, bir başka bencilin kıyısına uzanmak dışında hangi umudun peşinde koşabilir? Toplumların huzuru beyhude bir çabayken, fırlatılmışların umudu başka kıyılara uzanıp durmaktan ibarettir. Ben de, umutsuzluğumun soğuk havayla uçup gitmesini izlemeye devam etmek üzere, turuncu bereliye kurgu odasının anahtarını verdim ve yeniden masamın başına döndüm. Çok geçmeden şehla bakışları yeniden odama süzüldü ve üzerinde çalışmaktan kaçındığı hayli belli olan kurgu işinin pek yolunda gitmediğini ve yardıma ihtiyacı olabileceğini ima etti. Konuşurken keskin zeytin gözleri bir bana, bir yana doğru kaykılıyordu ve vücudu kesinlikle hareket etmiyordu. Hiç kuşkum kalmamıştı ki, bu tozlu odaya giren en sıradışı kız oydu. Ona yardım etmek üzere kurgu odasına gittim. Yarım yamalak açıp, uyduruk Apple faresinin yanına bıraktığı portakallı Olips’ten bir tane daha aldı. “Şeker ister misin?” Karnım iyice acıkmaya başlamış ve eve gitmeme yarım saat kalmışken portakallı şeker yemek iyi bir fikir olabilirdi ancak kızın şekerlerini azaltmak istemezdim. Hızlıca “Yok sağol,” dedim ve kurgu odasındaki bilgisayarların bakımsız oldukları için yavaş olduklarını söyledim. Film ve drama bölümünün kıçı kırık bir projesi için bir şeyler yapmaya çalışıyordu ve görüntülerine bakmamla aslında aynı dersi aldığımızı anlamam bir oldu. Onu derslerde hiç görmemiştim. Zaten dersin hocası, derslerin neredeyse yarısını reklam çekimlerini ve seyahatlerini bahane ederek iptal etmişti ve yapılan yarım yamalak derslerin de bir kısmına onun gelmediğini, onun geldiklerine ise benim katılmadığımı tahmin ettik. Hocanın baştan savmacılığına dair yaptığımız geyikler hoşumuza gitmişti; kızla belli bir frekansı hemencecik tutturmuş gibiydik. Henüz nasıl yapacağını bilmediği final projesi için aynı grupta yer alabileceğimizi konuştuk ve ben kıza pek sırnaşmamam gerektiğini düşünerek yeniden odama döndüm. Kızın şekerini almamıştım fakat odaya dönüp pencereden dışarıya bakarak duman tüttüren bacaları izlemeye koyulduğumda tek düşünebildiğim kızın şehla bakışları olmuştu. Keşke şeker alıp yanına otursaydım, diye düşündüm. Oraya geri gitmeyi plânladım ancak artık bunun çok saçma görüneceği aşikârdı.

   Neyse ki çok geçmeden geri geldi ve bana  kendi bölümlerinin ekipman odasından kamera alabilmek için neler yapması gerektiğine dair meraklı sorular sormaya başladı. Ben masamdaki bilgisayarın başında oturmuş, ilgisiz gibi görünmeye çalışarak onun sorularını cevaplar ve ekipman odasının düzensizliğiyle alay ederken, yavaş yavaş gelip yanımdaki boş sandalyeye oturuverdi. Sinema ve televizyon bölümü ile film ve drama bölümü arasındaki farkları, dersleri ve ünlü veya ünsüz hocalarını, bölümlerdeki tipleri konuşmak derken ben heyecandan elim ayağım dolaşmasın diye bilgisayarımda saçmasapan bir şeylere bakıp duruyordum. Ne olacak, zaten canım da sıkkın, diyerek çenemin bağlarını serbest bırakmaya karar verdim ve ufak konuşmamız kişisel konulara girmeye başladı. Facebook’u açtım ve adını sordum. “Şaneşin,” dedi. Şaneşin. Farklı isimleri her zaman sevmiştim. Onu Facebook’tan ekledim ve bir yandan gevşek gevşek konuşurken bir yandan fotoğraflarını ve profilini incelemeye başladım. Bir dönem saçının kızıl olduğunu görmek hoşuma gitti. Profilinde hızlı hızlı aşağılara inerken, karşıma beynimde şimşekler çakarcasına beni ona yöneltecek bir şey çıktı: Franny ve Zooey’den, ezbere bildiğim bir kesit çıkarıp oraya yerleştirivermişti. “Hmmm, demek Franny ve Zooey’den alıntı yaptın,” dedim. Gülümsedi. Artık kendimi durduracak değildim. Sevgilisi olup olmadığını sordum. Uzun zamandır sevgilisi olmadığını ve kesinlikle bir sevgili filan istemediğini, nasıl da kimselere bağlanmak istemediğini, kimse için rahatını bozamayacağını cümleler arasında takıla takıla anlattı. Sesi hem kalın, hem de inceydi; tarifsiz bir duruluğu ve günlerinin mutsuzluğundan taşar gibi zaman zaman kendini ele veren bir çatallaşması vardı. Ona çok yakın zamanda bir ayrılık yaşadığımı, sevgilimin eşcinsel olduğuna karar verdiğini ancak yine de bunun beni durdurmayacağını ve tatlı bir kızla beraber bir şeyler yapmanın içimi rahatlattığını söyledim. Ok yaydan çıkmıştı; Bal ile nasıl ayrıldığımızı, onunla beraber yaşadığımız evden ayrıldıktan sonra neden arkadaşımın kanepesinde pineklemeyi tercih ettiğimi, yılbaşında nasıl da basit bir sebepten dolayı partiden kovulduğumu anlattım ona. Her zamanki gibi öykümü abartılarla süslemiş, Emre’nin arkadaşları tarafından parti evinden atıldığımı söylemiştim. Bir süre sonra sessizliğe düştük. Şaneşin’in bilgisayarımı kurcalamak üzere öne doğrulan bembeyaz boynu bana neşe veriyor, sabaha kadar bu kıçıkırık odada onunla öylece oturmak ve politik doğruculuktan oldukça uzak geyiklerimizi sürdürmek istiyordum. Bu isteğimi benimle paylaşırcasına, havadan sudan sohbetlerimizle sandalyesine iyice yerleşmiş poposu yerinden kalkmak bilmiyordu. Sonunda ben kalktım ve bilgisayarımı toplamaya, ellerimin titreyip titremediğini kontrol etmeyi ihmal etmeyerek, ekipman odasının sağa sola saçılmış malzeme formlarını düzenlemeye başladım. “Nerde oturuyorsun?” “Yusufpaşa.” “Yusufpaşa mı! E ben de Cerrahpaşa’da, arkadaşımın evinde kalıyorum!” Aynı otobüse binebileceğimizi, yolda da birlikte olabileceğimizi anladık ve ekipman odasının anahtarını baş asistan Mustafa’ya teslim etmek üzere odadan çıktık.

   Okuldan çıkınca bir sigara yaktı. Sigara içtiğini öğrenmek biraz canımı sıktı; ayrılmamızdan birkaç hafta evvel Bal sigaraya başlamış, pineklediğim koltuğa kilometrelerce uzak balkonda benden gizli gizli emziğini takıyor olmasına rağmen burnuma gelen kokudan rahatsız olmama ve ona ister istemez sataşmaya başlamama neden olmuştu. Cevizlibağ’a doğru giden otobüslerden birine binmek üzere Unkapanı durağına ağır ağır ilerlerken, Umut üşüyor ve derin derin nefes alarak kollarını bedenine yapıştırıyordu. “Ben çok severim bu havayı,” dedim. “Kış oldu mu güzel. Yazınsa, vıcık vıcık, kafam bile çalışmıyor valla.” “Evet güzel aslında ama yaz da güzel ya. Özlüyorum.” Konuşurken boğazına kendini korumacı bir mesafe takılıyor, ifadeleri bu kılçığı yutup tüketmek adına virgüllerin yerine ünlem sözcükleri sıkıştırıyordu. Otobüse bindik ve Şaneşin’e tip tip bakan heriflerin arasından geçip ikili koltuklara oturduk. Yusufpaşa’da oturmasının tuhaf olduğunu, bizim tayfanın hep, her ne pahasına olursa olsun Kadıköy civarında yaşamaya çalıştığını söyledim. Yusufpaşa’daki evin annesine ait olduğunu, kira vermemek için burada kaldığını ve aynı zamanda odaları iki kıza daha kiraya verdiğini söyledi. Cam kenarına geçmesine rağmen bana doğru oturmuş, ellerini ceplerine sokmuş, dizlerini bacağıma dayamış ve o tek ponponlu muhteşem beresinin altından, tavşan dişlerinin hemen üstündeki güzel burnunun ufak hareketleri arasından bana bakıp durmuştu. İneceği durağa yaklaştığımızda telefon numarasını istedim. Numarasını verdi, otobüs  durakta durmasına rağmen inmek istemiyormuş gibi öylece oturmaya devam etti ve ben artık inmesi gerektiği hakkında aptalca bir şaka yapana kadar da kımıldamadı. Bir anda kalkıp şapşal şapşal otobüsten iniverdi ve işte orada, ben leş kokulu bir otobüsün içinde Emre’nin kanepesine yollanırken, o elleri ceplerinde şapkasını sallaya sallaya uzaklaşıyordu.

   Emre koltuğuna kurulmuş telefonunu kurcalarken kanepeme uzandım ve Şaneşin’ın internet kayıtlarına bakınmaya başladım. Kız o şehla bakışlarıyla aklıma kazınmıştı bir kere. “Çok tatlı bir kız çıktı karşıma bugün,” dedim Emre’ye. Onun kanepesinde pineklediğim günlerdeki flört merakımdan öyle bezmişti ki, umursamadı dahi. Bakışları, “Sen böyle biri değilsin oğlum Yiğit,” diyor gibiydi. “İnsanlardan hoşlanmazsın. Seninle konuşan insanlardan kurtulmaya bakarsın; onların numarasını almaya değil. Onlardan bir an önce sıyrılır ve evine gidip kitap okur, film izler, ne bileyim, Football Manager filan oynarsın.” Biraz Ayşe meselesini kurcaladım; doktor adayı arkadaş grubunun bana yönelmiş özgün bir öfke yumağı oluşturup oluşturmadıklarını merak ediyordum. Onlarla kahvaltı ettiğini ancak hiç bahsimin geçmediğini söyledi. Yeniden çöktüğüm soğuk çarşaflı kanepeden doğrulup salonun perdesini sonuna kadar açtım. Kar yağıyordu. Şaneşin’ın Whatsapp’ini açtım ve aslında otobüs Cerrahpaşa’ya doğru döndükten sonra da inebileceğini yazdım. “Orda durak var mıymış ki?” Kız soru işaretlerini ve bağlaçları ayırmayı biliyordu ve bu birinin kafa yapısının sizinle uyuşup uyuşmayacağını anlamak için ister istemez önem verdiğiniz bir ayrıntıdır. Kurgu odasını kilitlerken konuştuğumuz gibi, okuldaki uyduruk Mac’leri kullanmak yerine bilgisayarına Adobe Premier kurmayı başarıp başaramadığını sordum. İnternet faturasını geciktirdikleri için internetleri yokmuş ve programı indirmeyi başaramamış. İçimden çıkıp kar altında biraz yürümek geliyordu ve onun evi de kanepeme, otobüslerin hastanelerin arasında dönüp durduğu asfaltlara takılmazsak eğer, hayli yakındı. “İstersen programı sana getirebilirim. Kar, tam yürümelik.” Beni uğraştırmak istemediğini söyledi; muhtemelen sonradan başına bela olabileceğimi düşünmüş olabilirdi. Üstelemedim.

   Ertesi gün yine tozlu ekipman odasının avucundaydım ve artık kar yağmıyor, ve elbette Şaneşin’ın göğüslerini harika gösteren Star Wars tişörtlü Whatsapp’inden de ses çıkmıyordu. Onu aklımdan çıkarmaya karar verip, yapmam gereken son uyduruk ödevle ilgilenmeye başladım. Akademinin sıradan üslubuna gömülmeye kararlı tonla insanın arasına girmeye pek merakım olduğu söylenemezdi ve kafamda dönüp duranlar, beni salt Sunset Boulevard hakkında yazmayı arzulamaktan da geri koyuyordu; nihayetinde ortaya, içindeki duyguları yansıtmaktan geri durmayan hayli dışa kıvrımlı bir giriş çıktı: “Oldukça istekli ve akıcı bir yüz yüze tartışmanın ortasında olduğunuzu varsaydığınızda, diğer tartışmacının ortaya koyduğu,  yüz yüze tartışmaların nasıl da gündelik dikkat dağıtıcılarca çevrili olduğunu ve birçok farklı psikolojik etkenden kaynaklı insanlararası ilişkilerin kırılganlığından ötürü anlık entelektüel zihin aktivitelerinin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu belirten her kendini yansıtmacı ifade, sizi sohbetinizden bir anlığına dışarıya fırlatacak ve yüz yüze iletişimin genel yapısını yüzünüze vuracak, muhtemelen sözlü iletişimin güvenilirliğini sorgulayacağınız yepyeni bir tartışmaya kapılmanıza neden olacaktır.” Böyle akıp gidecek, sevgili Billy’i çoğunlukla övecek ve bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlayarak yazılı iletişimin de güvenilirliğini silip süpürmeye başlayacak son ödevimi ağır ağır, sık sık mola vermek adına odadan çıkmak üzere kendime bahaneler arayarak ve kimseciklerin uğramadığı odada müzik voltaları atarak yazmaya başladım. Üç bin sözcüğü devirmek üzere Zizek’ten –elbette Zizek; başka kimi biliriz ki?- yardım alırken, dün tanıştığım sıradışı tavşan aklıma düşüverdi ve bugünlerde hepimizin her zaman yapıp durduğu gibi, beş dakikalık zoraki molamda yeniden onun Facebook geçmişini incelemeye başladım. Franny’den neden alıntı yapmıştı? Öyküyü severek okumuş muydu, yoksa bu hayli popüler paragrafı, Tumblr’a kurban sunmak üzere mi güdülenmişti? Franny’i kendine yakın görüyor olabilir miydi, yoksa o da tüm o imaj çılgını sahtekârlardan biri miydi?

   Mola haklarım bitip tükenmiş ve son zorlayıcı ödevim son birkaç yüz sözcüğüne erişmişken, kendimi tutamayıp ona bir mesaj yazdım. Zuckenberg girişiminin bir araya getirdiği insanların sayısını düşünmek tüyler ürperticiyken, ben bu kesinlikle sevgili istemediğini belirten kıza adım atmaktan hiç çekinmiyordum; Mark’ın yol açtıkları tüyler ürpertici, ancak insanın kendini tanımayı bir türlü başaramadığını fark etmesi çok daha fazla tüyler ürpertici. Hemen cevap verdi. Kurgu programını yüklemeyi henüz başaramamıştı; fakat bugün bir diğer ödevini tamamlamak üzere okulun kütüphanesine gelip Zeki Ökten’in Ses’ini izlemesi ve film hakkında mecburen-kasıntı notlar alması gerekiyordu. Kütüphaneler sessizlikleri, sessizliklerini boşa çıkaran yoğunlukları ve ister istemez havaya yayılan ciddiyetlerinin yarattığı tekinsiz yalnızlıkla beni hep ürkütmüşlerdir; eski üniversitemin kütüphanesine mecbur kalmadıkça uğramamış, burada ise kütüphanenin yerini dahi öğrenmeye gayret etmemiştim. Bunu Şaneşin’e söylediğimde çok şey kaybettiğimi ve eğer okula gelirse beni kütüphaneye götüreceğini söyledi. Final döneminde kütüphanede çalışan öğrencilere bedava çorba ve ekmek dağıtıyorlardı ve kendi ciddiyet-katili alaycı nitelemesiyle ‘faqir’ Şaneşin, çalışma ortamından çok bu çorba için yanıp tutuşuyordu; fakat çorbasını alıp kütüphanedeki yerine kurulmaya taksiyle gelecekti.

   İşler şöyle döner: Kaybedecek bir şeyiniz olmadığında tüm adımları atarsınız ve bir şeyleri riske etmenin vakti geldiği anda, adımlarınız geri geri gitmeye dünden hazır hâle gelir; tüm cesaretiniz kendini soğuk okyanusun ortasında bulur ve artık konuşan siz değil, korkunuzdur. Şaneşin’in açıkça beni kütüphaneye götüreceğini söylemesiyle işte bu korku içimi sarmaya başladı ve artık ona katılmaya niyetli olduğuma emin değildim; yakaladığımız ortaklığı boş verip eve gidebilir ve Emre’nin kanepesine yayılarak rahatça biramı içebilir, Emre’nin bana üstü kapalı bakışlar atmayı bırakıp ders çalışmaya gitmesiyle bir film veya birkaç bölüm HBO dizisi izleyebilirdim. Zihnime bu tembelliğe tutkun korku yayılır ve ben Şaneşin geldiğinde haber verecek diye telefonuma bakıp dururken, eve gitsem de burada kalsam da karnımı doyurmuş olmam gerekeceği için okulun ardındaki ara sokaklardan birine sıkışmış küçük bir pilavcıda nohut pilav yiyip, adamın beceriksizce suyla mahvettiği açık ayranı içmeye koyuldum. Yanımdaki kırık taburelere oturmuş iki genç, eve çıkma plânlarından bahsediyorlardı; kiralar çok yükselmiş, yarı zamanlı kölelik yapan bu çocuklar yine de hayallerinden vazgeçmemişlerdi; birlikte eve çıkacak, her akşam alem yapacak, mutfağa gömdükleri dibi tutmuş makarnanın kıvranışlarını görmezden gelerek sanki her an eve birkaç güzel kız gelebilirmiş gibi salonu güzel kokutmaya devam edeceklerdi. Hayır, o sefil kanepeye geri dönmeyecektim. Otobüs durağına gidecek ve yağan yağmura rağmen bedenimin titreyişine karşı koyarak kadınımı bekleyecektim. O ise çorbasına kavuşmak üzere taksiye binmiş olacak ve beni okulda bekleyecekti.

   “Benim ellerim hep titrer. Yürürken, konuşurken, hatta uyurken.” Kaybetmekten korkan reflekslerim, onunla buluştuğumda kendini böyle gizlemişti. O muhteşem beresini takmış, ellerini sahte fildişi düğmeli siyah montunun ceplerine atmış, tin tin yürüyerek beni öncelikle okulun kantinden bozma yemekhanesine oturtmuştu; burada aynı bölümde olduğu bir kızla finallerden konuşmalarını ve içlerindeki tedirginliği hafifletmelerini izledim. Önceki üniversitemden tanıdığım kız, beni bir yerlerden gözünün ısırdığını söylediğinde, onu pek hatırlamıyormuşum gibi davrandım; ben hep böyle yapardım, sohbetlerini rekabete dayalı bir titrekliğin üzerine yerleştirmiş insanlarla pek ilgilenmiyormuş gibi yapar ve bana karşı gard almaksızın ilişkilerini sonlandırmalarına neden olurdum. Kızın Şaneşin’le ilişkimizi sorgulayan ayrılışının ardından kütüphaneye gittik ve Şaneşin’in seçtiği bir masaya kurulduk. Pek konuşmuyor, birbirimize kaçamak şakalar yapıyor ve dönemi bitirmeye kaç ödevimiz kaldığından bahsediyorduk. Ben ona, bir bardak bedava çorba içmeye taksiyle geldiği için takılıyor, o benim Bal ile ayrıldıktan sonra girdiğim ruh hâliyle alay ederek defterimin kenarına çarpık bir gülücükle birlikte “Somebody That I Used to Know” yazıyordu. O bilgisayarından filmini açar ve notlarını almaya başlarken, ben de sona kalmış kısa ve basit bir ödevimi hızlı hızlı yazmaya başladım. Ödevi hemencecik bitirmem onu şaşkına uğratmıştı; bilmediği bir şey vardı ki, hızlı çalışıyor olsam da konsantrasyonumu sağlayabileceğim o anları yakalamak benim için hayli zordu. Şaneşin beresini çıkarmaksızın filmini izler ve her zamanki sol tandanslı politik okumaları çok özgünlermiş gibi bir kez daha not defterine işlerken ben, gizli değil, açık açık bakışlarla onu izlemeye başladım. Kemirilmekten canı çıkmış kalemini düşünürken, yalnızca düşünürken, ağzına alıyor ve ona baktığımı her fark edişinde beresinin altından bana utangaç gülümsemeler sunuyordu. Kütüphanenin loş ışığı iri gözlerine vurur ve beresi simsiyah saçlarından yavaş yavaş kayarken, bacak bacak üstüne attığı o şanslı koltuktaki sakin oturuşunu görebilmeliydi. Belki o zaman, günün birkaç kısa aydınlık huzmesi dışında her daim unuttuğu gerçeği fark eder, kendinden başka korkacak hiçbir şeyi olmadığını anlardı. Saatlerce orada oturdum ve eve saat kaçta gideceğimi umursamadan kitabımı okuyarak onun çalışırken çıkardığı narin seslere kulak kesildim. Âşık olmaya çalışır gibi bir hâlim vardı. Âşık olmaya çalışıyordum. Gece yarısına yaklaştığımızda derin bir nefes aldı ve “Hadi gidelim,” dedi. Ses’in dvd’sini eve götürmek üzere görevliye kayıt yaptırdı, filmi ve kitaplarını sırt çantama koyayım diye bana verdi ve taksiye binmek istediğini söyledi. Yağmur dinmişti; arabaların sesini verdiği yağmur sularının arasından bir taksinin arka koltuğuna atladık ve sakinlerinin ona taktığı samimi isimle “Paşa”ya doğru yola çıktık. “Seni indiririz, ben ordan devam ederim,” dedim. Şaneşin sessizleşmiş, saatlerdir her canı sıkıldığında dönüp bana fırlattığı alaycı şakalar yerini gözlerinin altındaki neme bırakmıştı. “Hayır, bana geleceksin. Bira alırız. Eve gideriz işte.” Onun sessizliğine, derimden taşmaya çoktan hazır gerginliğim katıldı ve taksicinin dinlediği acı dolu türkü eşliğinde dışarıdaki İstanbul gariplerinin koşuşturmalarını izleyerek Yusufpaşa’ya kadar geldik. İnmeye yaklaştığımızda, çok gergin olduğunu söyledi. “Gerilmene gerek yok. Benim. Herhangi bir şey yapmak zorunda da değiliz zaten,” diye zırvaladım –nihayetinde ben de gergindim. “Ondan değil şapşal. Ödevlerden dolayı gerginim.”

   Birer bira almak için kuruyemişçiye girdik; Yusufpaşa kanunlarına göre saat onu geçmiş olsa da alkol satın almak yasak değildi, olamazdı. Taksimetrede yazanı ödemekte ısrarcı olduğum için, o da Tuborg Gold’unu ve benim kırmızı Tuborg’umu ödemekte ısrarcıydı. Sıcak gülümsemelerle dolu hesabımızı kapatıp evine doğru yürümeye başladık. Yağmur yeniden başlamıştı. İster istemez hoşlanmadığımız adamlar ve onların kafeslediği kadınlarla dolup taşmış bir semtte yürüyor olsak da, pis bir umumi tuvaletin önünden geçen o ufak yokuşu tırmanır ve elimdeki siyah poşeti gerginlikle sallayıp dururken, oracıkta ölebilirdim. Elde edeceğim bir et parçasının, mutsuz fakat neşeli bir ilişkinin, doyasıya kazanmak isteyen fethetme güdümü doyurmanın veya biraz iyi vakit geçirmenin peşinde değildim; henüz pek tanıyamadığım ancak bakışlarını kavradığım bu kızla paylaştığım birkaç an, tutkunu olduğum mevsimin de hazırladığı sofrayla, beni sonsuz bir uykuya hazır etmişti. Hayat basitti.

   Beceriksiz ve hatırı geçmez yarı mafya üyelerinin buluşma mekânı olmak üzere inşaata çevrilmiş ve senelerdir olduğu yerde sayıyora benzeyen bir beton yığınının yanındaki apartmanının sokak kapısı çift dikişliydi; biri dışarıya doğru, iç taraftakiyse içeriye doğru açılıyordu. Gerginliğini üzerinden atmak isteyen zihnim, kapılar hakkında da şaka yapmadan duramadı. Şaneşin birinci kattaki evindeki halıya kadar siyah botlarıyla girmiş ve her tarafa çamur sıçrata sıçrata ayakkabılarını çıkarıyorken, ben her zamanki içekapanık kibarlığımla bağcıklarımı dışarda çözmeye koyulmuştum. “Gelsene,” dedi. Boğazlı açık mavi kazağı beni sımsıcak evine davet ediyordu. İçeri girer girmez, Şaneşin’in ev arkadaşının kikirdemesiyle tanıştım; sevgilisiyle daracık mutfağın ufak masasında oturan kız, Gülçin, esmer sevgilisinin art arda yaptığı espriler ne kadar aptalca olursa olsun katıla katıla gülüyordu. Kıvırcık olmaya ramak kala sahibinin sesini dinlemiş ve dalgalara kapılmış saçlarının altına gizlenmiş mutsuz bakışlarıyla, bana adını söyledi, “Yusufpaşa Kitsch’e hoş geldin,” dedi ve Furkan’ın sipariş ettikleri hamburgerler üzerine yaptığı aptalca şakalara kikirdemeye döndü. Kikirdiyordu belki, ancak güzel kikirdiyordu. Şaneşin, Gülçin ve Furkan’a birkaç bel altı laf atmış ve çoktan odasına girmiş, her yanı eski moda eşyalarla süslü odasındaki ahşap sandalyesine oturmuş ve birasını açmıştı. Yanına gittim ve birkaç denemenin ardından odanın kapısını kapatabilmeyi, Şaneşin’in şehla gözlerine içimdekileri sunacağım yalnızlığa kendimi atabilmeyi başardım. Yusufpaşa Kitsch’e hoş gelmiştim.

28 Eylül 2015 Pazartesi

Şaneşin - 1

   Bir kış akşamında geldi bana. Oldum olası bayıldığım akşamüstü gecesiyle hava üniversitedeki asistan odama kararmış ve aylardır üzerime kapanmış karaltıyı en azından kendini müziğe kaptırmış kulaklarımdan def etmişti. Kapım çalındı, yavaşça açılan aralıktan şehla bir bakış süzüldü. “Şey, kurgu odasını kullanabiliyo muyuz acaba?”

   Ona nasıl kapıldığımı, çarpık yürüyüşünün ardına düşmeden nasıl duramadığımı anlayabilmem için, o sıralarda nasıl bir duygu hâli içinde olduğumu, günlerimin hangi bunalım meyilleri arasında gidip geldiğini, seçilmiş bir çember içerisine sıkışmış yaşamımın dönüp beni kendi zihnimde boğmak için tüm insansevmez portfolyomu suratıma ne kadar kuvvetli vurduğunu bilmeniz ve bu hayli içten çırpınmalara şefkatle tahammül etmeniz gerekiyor.

                                               ***

   Bir sokağa fırlatılmış iki kardeş gibi birbirini büyüten bir çiftin ayrılığı sancılı, suçlama oyunlarından arınamayan, aynı zamanda ince bir sıyrılışın ardından özgürlüğüne sıkı sıkıya sarılan delice bir haftalar sıkıştırmasıdır; baş dönmeleri günleri, karındaki şeytani kelebekler haftaları, haftalarsa nihayet yalnız bir gökyüzüne erişilen bir kabullenmeyi oluşturur. Hızını düzenden alarak tükenmeye meraklı oturuşlar sergileyen hayatının, şaşkınlıklardan ve insan fikirlerine yönelmiş içten duygu taşmalarından uzakta duruyor olmasından şikayetçi bir adam, saatlerin iletişim kanallarına çaresizce teslim olduğu böylesi bir haftalar sıkıştırmasından, kendine daha önce hiç keşfetmediği duygularının lavlarını zorlama bir teselli olarak çıkarabilir. Beraber yaşadığımız evden mecburen ayrıldığım Bal’nın bana yaklaşan yıldönümümüz için verdiği de bu oldu. Aylardır iş bulamıyor, bankadaki paramın tükeneceği günü kolayca tespit edebiliyor, becerebildiğimi sandığım tek işe olan kabiliyetimden dahi artık şüphe duyuyor, ancak buna rağmen, oldukça korkutucu bir şekilde, oyuncaksız günlerimi kendime dert edinmiyor ve zaman zaman Bal ile beraber uyuduğumuzda veya artık iyiden iyiye teslim olduğum televizyonun gürültüsü bir anda sinirime dokunduğunda kendini gösteren öfkemle başa çıkarak o sıradaki yaşamımı idare etmekle yetiniyordum. Evi terk etmemle, Yakupvâri bir topyekûn kaybedişe kendi nezdimde son bir adımım kaldığını hissediyordum; seneler evvel kendi evime çıkmadan önce beraber yaşadığım babaannemin evine dönmek ve her fırlatılmış gibi aileden kaçınmaya meraklı arzularımın şimdiye kadarki tüm çabalarımı bir kamyon eşyayla silip ortadan kaldırmak. Bu adımdan kaçınmak, son bir bağırışla bu yapay ve kendini hayli yüksek gösteren uçurumun kenarına parmaklarımla da olsa tutunmak ve birinin yukarıdan gelip beni kurtarmasını beklemek için, Cerrahpaşa’da tıp okuyan ve burada kendi evinde yaşayan dostumun evinde kısa bir süreliğine kalmaya karar verdim.

   Gece yarısı geldiğinde kendileriyle baş başa kalmaya tahammül edemeyen ve anneleri, öğretmenleri, biriktirdikleri tasoları ve gezindikleri beton sokakları ile benzeştikleri hasbelkader arkadaşlarının yüzünde kendini görmeyi tercih eden gençlerin, bu kendini tasdiklemeci grup seanslarına katılan gariplerden en az biri alkolle ilişki kurmaya irade meraklısı bir yargı beslediği için, oturup tavla oynamak ve çay içmekle sosyal gecelerini oluşturdukları bu semtte, benim gecelerimse ayrıldığım kadının geçmişin zalim izlerini kaybolmaya başlamış bakışlarında taşıyan yüzünü aklımdan çıkarmaya çalışmakla geçiyordu. Senelerdir, tıpkı bir baba ve oğulun ilişkilerini güvende tutmak için yaptıkları gibi, gündelik ilişkilerimi desteklediğimiz futbol takımları ve transfer gelişmeleri üzerinden mayaladığım ve benzerliklerimizce yarı yolda bırakılarak artık kendine tahammül etmek yerine kendini diğerinin suretinde bularak onaylayanlardan olamayacağımız korkusuyla bundan geri duramadığım dostum, her akşam kanepesine konuşlanan ve yıllara yayılmış ilişkisinin peşini bırakmayan zavallı hayaletinden sıyrılmak üzere bulduğu yarım yamalak flörtlerinden ve karmaşık ailesinden sevgisizce bahseden bu koca çocuğa tahammül etmek zorundaydı. Sıkı sıkıya çalışması gereken tıpta uzmanlık sınavına çalışmalarına belki de engel oluyor, yakında oturan ve tıpkı onun gibi tıp okuyan sevgilisinin evde onunla daha sık vakit geçirmesine, meçhul bir kayınvalide tarafından yollanmış bir kuku bekçisi gibi, sığındığım ufak köşeden fırlattığım sinsi bakışlarla karşı koyuyordum. Evdeki bazı ısrarla-içekapanık tavırlarım, titrek annesi ve nihilist babasının paradan uzak tutmak durumunda kaldığı ve bunu dert etmediği çocukluğumun iteklemesiyle yansıttığım ötekine-maddiyatçı yaklaşımım Emre’yi rahatsız etmeye, liseden beri adım adım kurulmuş ve çoğunlukla dışarının dürtüklemelerinden etkilenen kısa süreli anlaşmazlıkların esip geçmesinden başka kırılmalar yaşamamış arkadaşlığımızın farklı günlere, eşinden sıkılmış ancak uçacağı yeni yerde neyle karşılaşacağını bilmeyen bir sineğinki gibi zeminsiz bir özlem duymaya başladığı belli oluyordu. Özgüvenimi genç kızlar üzerinden tahsis etmeye başladığım bulutsuz günlerden beri her gün uzun uzadıya haşır neşir olduğum küvetin masraflarını üstlenmeye ve Emre’den gizli gizli evin su faturasını ödemeye, her akşam olmasa da cebimdeki paradan biraz olsun emin olduğum akşamlarda evin önemsiz gıda alışverişlerini yapmaya başlamıştım. Dolapta bulduğum bademleri, Emre’nin biricik ve bekar halalarının her hafta yıkadığı çarşafa ve sıkı battaniyeye rahatlıkla kapılmamı sağlaması için tüm vergilere rağmen sarıldığım kırmızı Tuborg’a kurban vermeden evvel Emre’den izin alıyor, salonun köşesine yerleştirdiğim bavulların içindeki kirliler birikmeye başladığında bu kirlileri anneme ne zaman götüreceğimin hesabını titizlikle vermeye çalışıyordum. Aramızda sessiz bir gerginlik oluşmaya, Emre’nin sevgilisinin bu soğuk bakışları destekleyen ancak sıcak konuşmalarına dikkatle yansımayan anlık fakat hayli karanlık gölgeli samimiyeti eve uğramadığında giriştiğimiz Football Manager nöbetleri de bu gerginliklerle başa çıkamamaya başlamıştı. Bir aydır onun kanepesinde yaşıyordum; artık ayrılma zamanımın geldiği açıkça belli oluyor, gecelerim yumuşamasa da gitmiş sevgilimin tozlarını yavaş yavaş süpürüyor, nerede yaşayacağım üzerine atacağım adım ensemdeki bekleyişlerce itekleniyordu.

   Yılbaşı gecesi geldiğinde yalnızlığımın başıma dert açacağını biliyordum. Sevgilimle beraber yaşadığımız seneler boyunca yılbaşı geceleri Emre ve o zamanki kız arkadaşı yılbaşı için bize gelir, denk gelirse birkaç arkadaşımızın daha uğramasıyla esasında hayli can sıkıcı, ancak barındırdığı zoraki ironi ile bir anda eğlenceli olmaya başlayabilecek basit geceler geçirirdik. Çoğunlukla Emre’nin bizim sıradan eğlencelerimizden pek hoşlanmadığı her halinden belli olan kız arkadaşının seçtiği seksenlersever yabancı müzikler çalınır, beceriksiz dans girişimleri yerini alaycı günah gecesi şakalarına bırakır, fırından veya servis motosikletinden çıkmış pizzanın dilimleri hızla tükenirken oynanan baştan aşağı sıkıntılı oyunlar mümkün olduğunca sık alkole sarılırdı. Bizim için yılbaşı gecesi, beraber vakit geçirmenin uyduruk bir bahanesiydi; kimisi içinse bu bahane, dünyadaki güvenini sabahları binmek zorunda olduğu servis aracından ve günlerini beraber geçirdiği gömlekli şarlatanlardan elbette sağlayamayan ölümlülerin tüm varlıklarını borçlu oldukları, aylarca farkında olmaksızın biriktirilmiş beklentilerin zihin volkanından fışkırarak bütün bir sosyal çevreye zarar vermek üzere İstanbul caddelerine yayılacağı bir geceyi temsil eder. En sevdikleri gösterişsiz elbiseyi giymeli, güzel olduğuna bir türlü ikna olmadıkları yüzlerine eğlenceli ve yeri geldiğinde şapşal bir ifade takınmalı, mutsuzluklarını yalnızca boşalan bardaklarının korku dolu bakışlarında barındırmalılar. Sabah yaşayacakları düş kırıklığı, onları pazartesinin bir sonraki sosyal organizasyon ihtimali için bakınan nemli yalnızlığından daha acınası kılmayacak olsa da.

   İşte böyle yoğun bir kendinden emin olamayış kuşatmasının altındaki yorgun tıp öğrencilerinin güleç arkadaşlıkları ile, davet edildikleri bir parti evinde geçirecekti yılbaşını Emre; ve o, henüz değişmemiş yaşamlarımızın gürültülü ancak dingin parti benzerlerini tercih etmekte ısrarcı, kendini başkaları üzerinden var etmeye meraklı arkadaşlarını izole bir evde toplayarak onlara bu ihtiyaçlarını yakın çevrelerini kullanarak gidermelerinin mümkün olabileceğini sonu gelmeyen ifadeleriyle telkin etmeye kararlıydı. Bunu başaramayacağını anladığında, dolabımızda uzun süredir duran Amarula şişesini de parti öncesi hep birlikte bitireceklerinin benim için önemli olacağını düşündüğü cazibesini kullanarak, neler olacağını öngöremediği parti evine beni de taşımayı kafasına koydu ve gerekli görüşmelere henüz yılbaşı akşamı gelmeden başladı. Cephe aldığı insanlara aniden ihtiyaç duymaya başlayan zayıflığımın bana ihanet edeceğini hissediyor, bir yandan da tüm o kolej fırlaması plastik bardaklara tahammül etmek istemiyordum. Birkaç gün evvel gayet dışadönük bir flört diliyle tanıştığım ve buluşmaya çalıştığım kurbanımın, dizimi öpmek gibi kemikli bir fantezi geliştiren yalandan genç kızın gecemi yalnız ilan etmesiyle, belli ki üslubunu değiştirmem gereken yaşamımda bir kez olsun televizyon reklamlarını dinlemeye ve hayata katılmaya, eğlenceye karşı koymamaya, ne istemem gerektiğini bilmesem de daha fazlasını istemeye karar verdim.

   Bu kararım, Emre’nin de bonkör iğnelerimle, denetimsiz laf savurganlığımla daha yakından tanışmasına ve her zaman, hayatının her döneminde tüm ailesine yaptığı gibi, bu umursar ancak dikenlerini törpülemez gidişatımın önüne bedenini koymasına neden olacaktı.

   İnsan bedenlerince temsil edilen bir hakikatin, yalnızca hakikatin etrafına dizilmiş bilgi taşkını doktorların, öğrencilikleri döneminde kendilerini maruz bıraktıkları çalışma yükleri, yaklaşımlarıyla uyumlu bir ödüllendirmenin bekledikleri üzere yaşamlarına girdiği ve onları maddi varlığa boğduğu dönemde onlara duyulacak güveni şüpheye düşürüyor; bu kafası çalışan insanlar, hakikatin can sıkıcı sürpriz düşkünlüğüne rağmen, seneler sonrasında alacakları meyveler için, günlerini kitaplara ve hastane nöbetlerine yatırıyor, zaman zaman yorgun düşüyor olmalarına rağmen, dayanağını çoğunlukla statüden alan tutkularını birkaç günden uzun bir süre yitirmiş olmuyorlar. Emre’nin yakın doktor-adayı çevresini oluşturan gençler de, kitaplarını ve zihinlerini sıkıştırılmış odaların toplandığı bir yurt binasına kutulamış ve buradan çıkacakları özel günlere ister istemez zoraki neşeler kondurmuşlardı. Amarula’nın partiye gitme kararsızlığı içerisinde ve kendinden emin olmakta güçlük çeken şakaların gölgesinde tüketilmesinin ardından, geceden istediklerini üstlerindeki renklerle dışavuran genç kızların ve parti evini bulma görevini yiğitçe üstlenen genç adamların sohbetleri yerini kalabalık bir yabancı grubuyla ölçülü yakınlaşmalarına bıraktı. Kendi içine kapanmayı statülerinin şanından değil, etrafta robdöşambr ve esrarla gezen parti hayvanı ev sahibinin korkutucu gezinmelerinden refleks edinen doktorların ve benim, hamarat bir baharat düşkününün ikramlarıyla karnımızı doyurmak ve bir köşeye mevzilenmiş potansiyel hemşire zannettikleri doktor adayı kızları bakışlarıyla içen genç adamlara ters bakışlar atmak dışında yaptığımız tek şey, gece için alınacak alkollerin miktarını hesaplamak ve gidip bu hayli gerekli alışverişi yapmaktı. Sevgilisiz kızlar ve bu dört kızdan ikisinin belli ki gözünün olduğu bıyıklı doktor efesinin ot ve alkole yoğunlaştıktan sonra birbirleri için üzülecekleri mor geceyarısı anları kanlarına girecek kadar yaklaşmışken, alışveriş hesabı Emre ve bana kaldı ve benim de umursamakta bir türlü başarılı olamadığım insanlar arasında tek istediğim içmek olduğu için, alışverişi yürüyüşüm ve peltek para sayışlarımla üstlenmeye bir önceki yılbaşından razıydım. Alışverişin ardından köşesinde oturan, gezen otu tüttüren, birasına yumulan ve genç aşıklar ile sevişmesi gerektiğini kendine telkin eden insanları izleyen rahat gece düşüncem, kısa boylu ve kıvırcık saçlı, yüksek sesine rağmen özgüvenden yoksun mutsuzluğu sorularına yansıyan tatlı bir farenin benimle konuşup durmasıyla farklı bir havaya büründü. Evde geziyor, kendi zavallılığımla baş başa kalmamak adına diğer zavallıların kıvranışlarına kulak kesiliyor, içiyor ve içiyor, sessizliğimden cesaret alan tatlı farenin bana attığı bakışlardan özenle kaçınmaya çalışıyordum. “Bu Yiğit hiç konuşmaz mı yahu?” Biliyordum ki savurgan tenkitler, saat on iki yaklaştıkça yükselen kendini kaybetme arzusuyla yerini gizlenemez zayıflıklara bırakacak, bu keskin bakışlı doktor adayı bunu görmeyi hiç arzu etmememe rağmen zaaflarını ortalığa saçmaya başlayacaktı. İnsanların, zaaflarını saklayabiliyor olmanın gururuyla odalar arasında dolaştıklarını ve profesyonel yaşamlarına sahtekâr bir özgüvenle koşturup durduklarını görürsünüz; ancak zayıflıklar her zaman gözlerinden akmaya devam eder ve onların oldukça ferahlatıcı bir gerçekle yüzleşmelerini bekler: Gevşe ve çatılmış alnının zihnini rahatlatmasına izin ver; zayıflıkların burada sana karşı kullanılmayacak, ve onları saklamaya çalışıyor olman da kullanılıp kullanılmayacakları konusunda sana yardım ediyor değil. Her şey ortada ve görünür; hep birlikte zayıfız, hep birlikte yanacağız. Tatlı fare, adı Ayşe’ydi, gevşeyen alnına rağmen profesyonelliği elden bırakmaya niyetli değildi fakat zihni artık kendisine karşı koyamayacak kadar alkole ve ota gömülmüştü. “Beni neden sevmedin Yiğit? Çok konuşuyorum diye, di mi…”

   Onun kaçamak saldırılarına verdiğim cevapları hiç ama hiç hatırlamıyorum. Sadece köşemde takılmak istemiştim. O ise bana bunu bahşetmeyecek kadar bir bedene ihtiyaç duyuyordu, dışarıya ve üzerine iniverecek bir güven fanusuna. Üstesinden gelmekte başarılı olamadığım ayrılığın ve yalnızlığın acımasız işbirliği, kapandığım kanepe kıyılarında beni esir alıyor ve bahsettiğim ortak, kaçınılmaz zayıflıklar beni de kolumdan tutup sürüklüyordu; biralarım bittiğinde ve robdöşambrlı manyağın şakacı dolanmaları arasında dönüp dolaşıp bana geri gelen ot, kaygılarımı şefkatle kucakladığında, artık açıkça flörtlerini gözlemlediğim tatlı fareye karşı yoğun bir anlayış geliştirmeme ve hemen orada onu kucaklayarak ağladığımın hayalini kurmama neden oldu. Beynimde bir şeyleri kovalıyor ve kovaladıklarımda, hiçbir günışığı dakikasında birlikte benzer bir deneyimi paylaşamayacağımızı bilsem de, bu kızla ortak bir acı hissediyordum; orada oturduğu yerde hafifçe kaykılmış, sırtına kirli bir yastığı yarım yamalak dayamış, yanındaki ahmakla müzik dünyasının nasıl da doksanlardan sonra yavaş yavaş erimeye başladığından bahsediyordu. Otu devrettim, gözlerimi ondan ayırmadan yerimden kalktım ve gidip onun oturduğu kanepenin kolçağına yerleştim. Beni fark ettiğinde, söyledikleri temposunu yitirmiş, sözcükleri anlamsızlaşmıştı; anlam hiçbir zaman sözlerde olmamıştı. Ufak yanağını tutup yavaşça yüzünü kendime çevirdim ve onu öpmeye başladım. Bunu beklermiş gibi karşılık verdi ve kollarını iki yana bırakıverdi. İyi öpüşüyordu. Bal’dan başka biriyle öpüşmeyeli çok olmuştu. Gözlerimi açtım ve duvardaki Küçük Prens posterini izleyerek onu öpmeye devam ettim. Artık gevşeyebilir ve içekapanık ifadelerimi, teslim olduğum insanlar için anlaşılabilir bir durulukla sunabilirdim.

   Yanaklarımda müthiş bir özgüven hissediyordum ki, etrafımızda sessiz bir gerginlik oluştu. Müzik sürüyor ve oradaki parti gençleri ot için konuşmayı sürdürüyorlardı; ancak bizimkinin arkadaş grubu için belli ki atmosfer değişmişti. Gruptan iri yarı bir çocuk, “Nasılsın Ayşe, iyi gidiyor mu?” diyerek alelacele yanımıza oturdu ve kızı benden öteye çevirdi. Ben de kalkıp önceki yerime yöneldim ve ot sırası ne alemde diye bakınmaya başladım. “Hay allahım Ayşe, her seferinde böyle yapıyorsun, her seferinde!” Emre’nin tıpçı arkadaşlarından biri yanındaki tuzu kuru elemandan sıyrılmış, Ayşe’ye bağırıp durmaya başlamıştı ve yanında da onu onayladığını belli etmeye meraklı birkaç kız daha vardı. Ayşe koştura koştura salondan çıktı. Ne oluyor diye gidip bakmak istedim; nihayetinde, bunun için hiçbir geçerli sebep olmadığını düşünsem de, bu bağırış çağırıştan sorumlu olanın kendim olduğunu fark etmiştim. Kızlardan biri Ayşe’yi tuvalete sokmuş kusturuyor, az önce bağırıp duran kız ise sinirli sinirli, yarım saat evvel twister oynarken poposunun tanımadığı çocuklara temas etmesini dert etmediği renkli dairelerle dolu halının üzerinde volta atıyordu. Anlaşıldı, Ayşe bunu hep yapıyordu ve onlar, hayli açık görüşlü olduklarına inansalar da, çapkın kızlara tahammül edemeyecek kadar korkuyorlardı. Tuvalete gittim ve Ayşe’ye iyi olup olmadığını sordum. Bir yandan kusup bir yandan gülerek bana el salladı. Ne üzücüdür ki bu tatlılığından, ayıldığında eser kalmayacaktı ve yeniden arkadaşlarının maskelerini paylaşacaktı. Arkadaşları arka odaya kapanmış, durumu değerlendiriyorlardı. Bu çok komiğime gitti, sırıtmamı engelleyemiyordum. Emre durumu anlayamadan, öpüştüğümüzü görmemiş ve mutfakta sevgilisi ve onun arkadaşlarıyla sohbet etmeye dalmıştı çünkü, benim o sinirli kızın üzerine varışıma tanık oldu. “Ne boktan arkadaş grubu yahu bu, kız kusuyor orda, siz hâlâ onun üstüne gidiyorsunuz.” Kızla ve Ayşe ile olan kısa temasımı sonlandıran çakalla uzunca bir arkadaşlık tartışmasına giriştim; damarlarım alkolle ve zihnim otla yoğurulmuştu, yine de yarım yamalak cümlelerle tartışmaya devam ediyordum. Neden Ayşe’ye bu kadar tepki gösterdikleri, dostların birbirlerine böyle davranıp davranamayacağı, arkadaş gruplarının yapısının özellikleri ve daha bir sürü zırva üzerine saçmalayıp durduk. Çakal ise, öpüştüğümüzü hiç fark etmediği ve sadece sohbet için geldiği, durumu bozduysa çok üzgün olduğu palavrasını sıkıyordu. Emindim ki, bu öfkeli hatun, onu bu kutsal görev için seçmiş ve yanımıza göndermişti.

   Ayşe bana son kez iyi olduğunu söyleyip gülümseyerek uyuklamaya başlayınca bizim için, ayağımdan bağlı olduğum insanlar için partinin sona erdiği ilan edildi. Robdöşambrlı ev sahibi, evdeki çoğu kızın ait olduğu grubun topluca partiden ayrılacak olmasına öyle üzüldü ki nerdeyse ot saran birkaç çocuğun çükünü kesip bakirelere kurban olarak sunacaktı. İki taksi çağırıldı ve Ayşe’yı öndeki taksiye bindirip bütün öfkeli kızlar olarak taksinin içine doluştular. Biz de Emre, sevgilisi Gizem ve bir kızla daha, hangisi olduğunu hatırlayamayacak kadar başım dönüyor ve midem bulanıyordu, bir başka taksiye atladık ve Cerrahpaşa’ya yollandık. Ben bizimkilerle muhattap olmamak için öne geçtim. Emre’in de muhtemelen bana kızgın olduğunu tahmin ediyordum ancak bu o an için umrumda değildi. Yol boyunca ön koltukta kıpırdamadan oturdum ve suratımdaki sırıtışı silmeye çalıştım. Fakat içimdeki zoraki serseri bana izin vermiyordu. Beraber büyüdüğüm, beraber yaşadığım kızdan ayrılmış ve arkadaşımın kanepesinde konaklamaya başlamıştım; uzun bir aradan sonra öylece gidip tanımadığım biriyle kolayca yakınlaşabilmiş olmak bana kaçınılmaz bir gurur veriyordu. Orada öylece oturdum ve hayvan gibi sırıttım. Arkadakiler beni aynadan gördülerse, hakkımda pek iyi şeyler düşünmemiş olmalılardı.

   Sabah uyandığımda Emre başımdaki kanepede oturmuş telefonundaki allahın belası oyunu oynuyordu. Saat başı oyunu açıp filolarının durumunu kontrol ederdi, arkadaş grubundaki bir sürü çocuk ve hatta sevgilisi gibi. Evvelsi geceye dair içinden gelenleri bana söylemek istemiyor gibiydi; durumun umurunda olmadığını söyleyip, arkadaşlarının gereksiz bir korumacılığa gömüldüğünden bahsediyordu fakat bana karşı bir mesafe aldığı, telefonundan ayrılmayan bakışlarından okunuyordu. Kafam ayılınca biraz canım sıkıldı ve Facebook’tan Ayşe’yi bularak ona bir özür paragrafı yazdım. Kız sanki bütün gece bana kafayı takmamış ve ardından beni istekle öpmemiş gibi, özrümü kabul ettiğini, kızgın olmadığını fakat bunu unutmamız gerektiğini söyledi. Onu bir daha görmedim. Tatlı fareyi, kusmaya ara verip bana dönüp gülümseyerek el sallayışıyla hatırlamayı tercih edecektim.

   Emre’nin halaları haftada bir sessiz sedasız gelip çarşaflarımı değiştirirken ve Emre ben ne zaman yılbaşı hakkında konuşmaya başlasam başını çevirirken bunları umursamamayı ve işime bakmayı, eski sevgilimi ve en yakın arkadaşımı düşünmeden final ödevlerimi yazmayı ve okuldaki olmaz olası asistanlık görevimi kafayı bir şeylere takmadan yapmayı öğrendim. Kızarmış Yeşil Domatesler’i beşinci defa, Mary Louise Parker’ın teselli edici güzelliği sayesinde sıkılmadan izlemeye, artık mecburen benzer ifadeleri tekrar tekrar yazmaya başladığım zoraki ödevimin kalitesini umursamamaya çalıştım. Finallerim bittiğinde, hâlâ okula gitmek ve toz kokulu ekipman odasında, kameraların ve kurgu odasının başında nöbet tutmam gerekiyordu. Haftada iki gün, saat beşe kadar ayılıp bayılarak oturduğum ekipman odası, ocak ayının muhteşem havası ve erken kararan havanın dinlediğim müziklere kattığı değişilmez tat ile çekilebilir hâle gelmişti. Emre’nin sitemkâr kanepesindense, burada oturmayı ve okumayı ve müzik dinlemeyi ve belki birkaç satır bir şeyler yazmayı tercih eder hâle gelmiştim. Yazabildiklerimse, Bal ile yaşadıklarımızın henüz üstesinden gelemediğimi gösteren şarkı sözüvâri şiir paçavralarından ibaretti. Onu içimden taşacak narin öykü cümlelerine konu etmeye elim gitmiyor, zihnimden yalnızca nefret parçacıkları taşıyordu.

   Bir akşam, artık okumayı ve yazmayı bırakmış, ders döneminin sona ermesiyle kimselerin, hele ki çıtır lisans kızlarının asla uğramadığı odada kararmış havanın ve çiseleyen yağmurun tadını çıkararak bağıra çağıra müzik dinlemeye başlamıştım. Bundan aldığım keyif, yalnızlığın jelibon gibi yapışkan ancak hayli tatlı keyfi, nihayet damağıma varmış ve beni özgürleştirmişti. Hiç beklemediğim bir anda, ben kendimle eğlenir ve kulaklıklarımın çığırdığı Radiohead’e gömülüyorken, ekipman odasının kapısı yavaşça açılıverdi. Aralıktan siyah saçlı, bembeyaz tenli, kafasında turuncu ve bej olmak arasında kalakalmış bir bere takan, şaşkın bakışlı bir kız göründü. “Şey, kurgu odasını kullanabiliyo muyuz acaba?”