12 Aralık 2009 Cumartesi

Salınım

Beethoven'ın Moonlight'ı eşliğinde yer yatağında çaprazlama yatan adam, acaba annesiyle üvey babası burda hiç yapmış mıdır diye düşünüyor.

Kendinizi tanımlayınız; Woody Allen filmlerindeki herkesi eleştiren ukala baş karakterlerle benzeşmesine rağmen kendini ağırbaşlılıkla kandıran, normale yabancılığını toplum içerisinde az konuşarak saklayan, iletişim ihtiyacını birkaç kişi ve yazı yoluyla gideren çocuklukzede pasif-agresif hümanist varoluşçu ateist agnostik.

Sevmedikleri; kör milliyetçiler, iflah olmaz yobazlar, sinemaya vakit geçirmek için giren kızlı erkekli lise grupları, suratına bakıldığında kimi bulsa sikeceği anlaşılan erkekler, empati yoksunları, on sekiz yaşında araba ticaretine başlayan zengin piçleri, aşırı bakımlı kızlar, sürekli konuşan kızlar, güzel olduğunu bilen kızlar, tabağında ceset görünce bir saniye olsun düşünmeyen insanlar, ölüm korkusuna tıraş diyen insanlar, tabancasız film yapamayan psikoloji ve edebiyat birikimi yoksunu sinemacılar, futbolu cinselliğin psikolojik terimleriyle ifade edenler, kendilerinin çirkin olduğunu söyleyip duranlar, ataerkiller, çapkın erkeğe delikanlı çapkın kıza kaşar diyenler, işedikten sonra ellerini yıkamayanlar, film aralarında yanındakine görüş soranlar, vakit kaybı kalıbını kullananlar, hamileyken pornoda oynayanlar, tüm bu kategorilere ayrılmış insanları psikolojik ve kültürel olarak analiz edip onları anlamaya çalışmak yerine sertçe eleştirenler (bu aşamada kendini de sevmemiş oluyor), cinselliğin psikolojik yanları, yenilemeyen basit insan duyguları, ve döl.

En büyük hayali; ölmemek.

Moonlight bitti. Teknik olarak, kafasını üvey babasının penisine değdirdiğini varsayıyor.

26 Kasım 2009 Perşembe

Gözlemci Raporu

Boyu kısa; dolayısıyla istediği kadar salatayla beslensin, yine de tenindeki yapay katmanların da etkisiyle hafif kilolu görünmeye devam edecek. Bizden yana sorun yok, ancak arzusu dayatılmış sıfır beden hayaline varmakken, onun adına üzgünüz ki asla vücudundan memnun olamayacak. Her sahte sarışın gibi, sentetikliği daha saçlarından başlıyor. Geçirdiği taçın markası olup olmadığını merak etmemek mümkün değil. Gözlerinden, lens mi bilinmez, ifade almak, zayıflamaya birebir. Sık sık kırpışıyorlar -dudakların hafif öne kıvrılmasıyla uyumlu. Kasıtlı yapıp yapmadığını anlamak zor. Yine de, bir ortama girdiğinde, dikkati ilk çeken yüzü olmuyor. Darlıktan patlama noktasına gelmiş kotu, yoğun detaylı işlevsiz kemeri, her an kapı çalan topukları, orta ve işaret parmaklarıyla sarkıtarak taşıdığı -kıyafetine göre her gün değişen- çantası... İtiraf etmek gerek, bunlar da değil. Memeleri. Nasıl sıkıştırıyorsa onları kıyafetiyle veya iç çamaşırıyla veya başka bir haltla, imdat diye bağıracak gibi gözünüze gözünüze bakıyor memelerinin üst kısmı. Ondandır, bacaklarını açık bıraksa bile, ilk bakacağınız kısım memeleridir. Sonra da poposu, sanırım. Yine dar giydiyse yani.

Dar giymişti ki, geçen gün benzer arkadaşıyla yaptığı -hiç anlamadığım- araba-beygir-motor sohbetine sırf gözlem tikimden kulak kabarttığım eleman, yeni yeni tanıştığı kızı yanına davet ettikten sonra, tam kız otururken, vahşi bakışlarla süzdü kızın poposunu. Bu aşamada, popo kelimesi yerini göte bıraktı; popo süzülmezdi, kelimenin niyetine aykırıydı.

Bu sahne sırasında, ben tüm bunları izler ve düşünürken, saat 9:30 falandı. Normal bir üniversite öğrencisinin ayakta uyuması gereken saatler. Bunu da düşününce, kıza gülen beynim, bu kez kızın yaşama şevki karşısında saygıyla eğildi.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Kırık bir Hikâyenin Kalbi (The Heart of a Broken Story) - J.D. Salinger

(Çeviri)

Her gün, Justin Horgenschlag, haftada-otuz-dolarlık yayıncı yardımcısı, daha önce hiç görmediği aşağı yukarı altmış kadını yakın mesafeden gördü. Böylece New York’ta yaşadığı şu son birkaç yılda, Horgenschlag yakın mesafeden neredeyse 75.120 farklı kadın gördü. Bu 75.120 kadından, takriben 25.000’i otuz yaşın altında ve on beş yaşın üstündeydi. 25.000’in sadece 5.000’i 47 ile 56 kilonun arasındaydı. Bu 5.000’in sadece 1.000’i çirkin değildi. Sadece 500’ü makul ölçüde çekici; sadece 100’ü oldukça çekici; sadece 25’i uzun, hafif bir ıslığa değerdi. Ve sadece biri Horgenschlag’ı ilk görüşte aşka itti.

Şimdi, iki türlü femme fatale* vardır. Biri, kelimenin tam anlamıyla femme fatale olan femme fatale ve biri ise kelimenin tam anlamıyla femme fatale olmayan femme fatale.

Adı Shirley Lester’dı. 20 yaşında, (Horgenschlag’den on bir yaş genç), 162 cm boyunda (bu başını Horgenschlag’in göz seviyesine getiriyor), 53 kilo ağırlığındaydı (taşımak için kuş tüyü kadar). Eski bir Nelson Eddy hayranı olan annesi Agnes Lester’la birlikte yaşayan –ve desteklenen, bir stenograftı. Shirley’nin dış görünüşünü tarifte insanlar genelde şöyle derlerdi: “Bir tablo kadar güzel.”

Ve bir sabah erkenden, Third Avenue otobüsünde, Horgenschlag Shirley Lester’ın yanıbaşında ayakta durdu; fiyaskoydu. Bütün hepsi Shirley’nin dudaklarının kendine has aralığı yüzündendi. Shirley otobüsün reklam panelindeki bir kozmetik reklamını okuyordu ve okurken, çenesi hafiften gevşedi. Ağzının açık, dudaklarının ayrı olduğu bu kısa anda, muhtemelen tüm Manhattan’daki en ölümcül* kadındı. Horgenschlag onu New York’a geldiğinden beri yüreğini sinsice saran devasa yalnızlık canavarının panzehiri olarak gördü. Ah, ne ızdırap! Shirley Lester’ın yanında durmanın ve ayrılmış dudaklarından öpememenin ızdırabı! Kelimeleri kifayetsiz bırakan ızdırap!

***

Bu, Collier’s*(3) için yazmaya başladığım öykünün başlangıcıydı. Hoş, dokunaklı bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazacaktım. Ne daha iyi olur, diye düşündüm. Dünyanın oğlan-kızla-tanışır öykülerine ihtiyacı var, ama yazmak için, maalesef, yazarın oğlanın kızla tanışmasıyla ilgili bir şeyler ele alması gerekir. Bunu bu öyküyle yapamayacaktım. Mantıklı değildi. Horgenschlag ve Shirley’i doğru dürüst bir araya getiremedim. İşte nedenler:

Horgenschlag için eğilip dürüstçe şöyle söylemek kesinlikle imkansızdı:

“Affedersiniz. Sizi çok seviyorum. Sizin için deliyim. Biliyorum. Sizi hayatım boyunca sevebilirim. Yayıncı yardımcısıyım ve haftada otuz dolar kazanıyorum. Tanrım, sizi nasıl da seviyorum. Bu gece meşgul müsünüz?”

Horgenschlag belki bir ahmak, fakat bu kadar ahmak da değil. Dünkü çocuk olabilir, ama bugünkü olmadığı kesin. Collier’s okuyucularından bu tür bir zırvayı yutmalarını bekleyemezsiniz. Ne de olsa, para paradır.

Yapamadım, tabii ki, ansızın Horgenschlag’e William Powell’ın eski sigara vakasıyla Fred Astaire’in eski silindir şapkasının karışımı bir kibarlık serumu verdim.

“Lütfen beni yanlış anlamayın, bayan. Dergi illüstratörüyüm. Kartım. Sizi resimlemeyi hayatımda kimseyi resimlemek istemediğim kadar istiyorum. Belki bu girişim ikimiz için de iyi olur. Sizi bu akşam arayabilir miyim, ya da yakın gelecekte? (Kısa, zarif bir gülücük.) Umarım çok umutsuz görünmemişimdir. (Bir tane daha.) Sanırım göründüm, gerçekten.”

Of. Bu satırlar bezgin –fakat hovarda ve umursamaz- bir tebessümle iletildi. Olsun, ileten Horgenschlag. Öyle ya, Shirley, eski bir Nelson Eddy hayranı ve aktif bir Keystone Sirkülasyon Kütüphanesi üyesiydi.

Belki neyle karşı karşıya olduğumu görmeye başlamışsınızdır.

Doğru, Horgenschlag şöyle diyebilirdi:

“Affedersiniz, ama siz Wilma Pritchard değil misiniz?”

Ki Shirley’nin otobüsün diğer tarafına bakınarak vereceği soğuk cevapla karşılaşırdı:

“Hayır.”

“Komik,” diye devam edebilirdi Horgenschlag, “Wilma Pritchard olduğunuza yemin edebilirdim. Ah. Seattle’dan gelmiş olma şansınız var mı?”

“Hayır.” –Öncekinden daha da soğuk.

“Seattle benim memleketim.”

Kayıtsız.

“Müthiş küçük bir kasaba, Seattle. Yani gerçekten mükemmel küçük bir kasaba. Burda –yani New York’ta- sadece dört yıldır bulunuyorum. Yayıncı asistanıyım. Justin Horgenschlag adım.”

“Gerçekten ilgilenmiyorum.”

Ah, Horgenschlag bu tip bir yöntemle hiçbir yere varamazdı. Bu durum altında Shirley’nin ilgisini kazanacak bir görünüşü, kişiliği veya kıyafetleri de yoktu. Şansı yoktu. Ve önceden de söylediğim gibi, gerçekten iyi bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazmak için, akıllıca olan, kızla tanışan bir oğlana sahip olmaktır.

Belki Horgenschlag bayılabilir, bunu yaparken destek için etrafa el atabilirdi: Destek Shirley’nin ayak bileği olurdu. Bu şekilde çorabını yırtabilir veya uzun, sağlam bir kaçıkla tezyinde başarılı olabilirdi. İnsanlar muzdarip Horgenschlag için yer açardı ve o da ayağa kalkıp, mırıldanarak: “İyiyim, sağolun,” sonra, “Ah, şuna bak! Çok üzgünüm, bayan. Çorabınızı yırttım. Bunu ödememe izin vermelisiniz. Şu an pek nakitim yok, siz bana adresinizi verin.”

Shirley ona adresini vermezdi. Sadece utanır ve kendini ifade edemez hâle düşerdi. “Sorun değil,” derdi, Horgenschlag’in hiç doğmamış olmasını dileyerek. Hem ayrıca, fikrin tamamı mantıksız. Horgenschlag, bir Seattle oğlanı, Shirley’nin bileğini tutmayı hayal bile edemezdi. Third Avenue otobüsünde değil.

Ama daha mantıklı olan, Horgenschlag’in her şeyi göze alabilecek kadar çaresiz olma olasılığı. Hâlâ gözü dönmüşçesine seven birçok adam var. Belki Horgenschlag onlardan biriydi. Shirley’nin el çantasını yakaladığı gibi arka kapıya doğru koşardı. Shirley çığlığı basardı. Erkekler onu duyar, ve Alamo’yu* hatırlardı. Horgenschlag’in uçuşu, şöyle diyelim, önlendi. Otobüs durdu. Uzun zamandır iyi bir tutuklama yapmamış olan devriye polisi Wilson, rapor eder. Ne oluyor burda? Memur bey, bu adam çantamı çalmaya çalıştı.

Horgenschlag mahkemeye sevk edilir. Shirley, elbette, duruşmaya katılmak zorundadır. İkisi de adreslerini verirler. Böylece Horgenschlag Shirley’nin kutsal mekânını öğrenir.

Kendi evinde iyi –gerçekten iyi- bir bardak kahve bile içemeyen yargıç Perkins, Horgenschlag’a bir yıl hapis cezası verir. Shirley dudağını ısırır, ancak Horgenschlag uzaklaştırılır.

Hapiste, Horgenschlag, Shirley Lester’a aşağıdaki mektubu yazar:


“Sevgili Bayan Lester:

Çantanızı çalmayı gerçekten istememiştim. Onu aldım çünkü sizi seviyorum. Gördüğünüz gibi sadece sizi tanımak istedim. Acaba lütfen zamanınız olduğunda bana mektup yazar mısınız? Burda oldukça yalnızım ve sizi çok seviyorum ve belki zamanınız olursa beni görmeye bile gelirsiniz.

Arkadaşınız,

Justin Horgenschlag”


Shirley mektubu bütün arkadaşlarına gösterir. “Ah, bu çok şirin, Shirley,” derler. Shirley bunun bir yandan şirin olduğunu kabul eder. Belki cevap verecektir. “Evet! Cevapla. Ona bi fırsat ver. Kaybetcek ne var ki?” Ve Shirley Horgenschlag’in mektubunu cevaplar:


“Sevgili Bay Horgenschlag:

Mektubunuzu aldım ve olanlar için gerçekten üzgünüm. Maalesef şu an bu konuda yapabileceğim çok az şey var, fakat olaylara dair kendimi rezalet hissediyorum. Yine de, cezanız kısa ve çok yakında dışarda olacaksınız. İyi şans dileklerimle,

Saygılarımla,

Shirley Lester”


“Sevgili Bayan Lester:

Mektubunuzu aldığımda ne kadar neşelendiğimi asla bilemezsiniz. Kendinizi rezalet hissetmemelisiniz. Delice davranmak benim hatamdı, yani öyle hissetmeyin. Burda haftada bir film izliyoruz, yani o kadar da kötü değil. Ben 31 yaşındayım ve Seattle’danım. 4 yıldır New York’tayım ve bence burası sadece arada bir yalnız kaldığınız müthiş bir şehir. Siz gördüğüm –Seattle dahil- en hoş kadınsınız. Umarım bir Cumartesi öğleden sonra 2-4 arası ziyaret saatlerinde beni ziyarete gelirsiniz –tren bileti ücretinizi ödeyeceğim.

Arkadaşınız,

Justin Horgenschlag”


Shirley bu mektubu da tüm arkadaşlarına gösterecekti, fakat bu seferkini cevaplamayacaktı. Horgenschlag’in bir ahmak olduğunu herkes görebilirdi. Bununla birlikte, ilk mektubu cevaplamıştı. Eğer bu gülünç mektubu cevaplarsa iş aylara ve fazlasına uzayabilirdi. Bu adam için yapabileceğini yapmıştı. Ve ne isim ama. Horgenschlag.

Bu arada, haftada bir film izletilmesine rağmen, Horgenschlag hapishanede berbat zamanlar yaşıyordu. Hücre arkadaşları Snipe Morgan ve Slicer Burke, yeraltından iki oğlan, Horgenschlag’in yüzünü Chicago’da kendilerini gammazlayan bir ahbaplarına benzetiyorlardı. Faresurat Ferrero ile Justin Horgenschlag’in aynı kişi olduğuna ikna oldular.

“Ama ben Faresurat Ferrero değilim,” der Horgenschlag.

“Yapma yea,” der Slicer, Horgenschlag’in eksik günlük yemeğini koridora fırlatarak.

“Beynini dağıt,” der Snipe.

“Size söyledim, sadece Third Avenue otobüsünde bir kızın çantasını çaldığım için burdayım,” diye yalvarır Horgenschlag. Sadece gerçekten çalmadım. Ona âşığım ve bu onu tanıyabilmemin tek yoluydu.”

“Yapma yea,” der Slicer.

“Beynini dağıt,” der Snipe.

Sonra on yedi tutuklunun firar etmeyi denediği güne geliyoruz. Dinlenme alanındaki teneffüs zamanında, Slicer Burke müdürün on sekiz yaşındaki yeğeni Lisbeth Sue’yu kandırarak yakalar. Sekize on iki ellerini çocuğun beline koyarak onu müdürün görmesi için kaldırır.

“Hey, müdür!” diye bağırır Slicer. “Kapıları aç yoksa çocuğun sonu ölüm olur!”

“Korkmuyorum, Bert Amca!” diye bağırır Lisbeth Sue.

“İndir o çocuğu, Slicer!” diye emreder müdür, emrinin zayıflığını bilerek.

Ama Slicer müdürü zayıf noktasından yakaladığını biliyordur. On yedi adam ve küçük sarışın bir çocuk kapılara doğru ilerlerler. On altı adam ve küçük sarışın bir çocuk sağ salim dışarı çıkar. Nöbet kulesindeki bir gardiyan Slicer’ı başından vurmak için harika bir fırsat yakaladığını düşünür; böylece kaçış grubunun birliğini bozacaktır. Fakat ıskalar ve sadece Slicer’ın arkasında kaygıyla yürüyen küçük bir adamı vurmakta başarılı olur, onu anında öldürür.

Bilin bakalım kimi?

Ve böylece, Collier’s için bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazma planım; narin, unutulmaz aşk hikâyesi, kahramanımın ölümüyle bozulur.

Keşke Horgenschlag, Shirley’nin onun ikinci mektubuna cevap verememesi yüzünden umutsuz ve telaşlı duruma düşmeseydi; o zaman o on yedi gözü dönmüş adamın arasında yer almazdı. Ama Shirley’nin ikinci mektuba cevap vermediği bir gerçek. Yüz yıl sonra da olsa cevap vermeyecekti. Gerçekleri değiştiremem.

Ve ne yazık. Ne acı ki, Horgenschlag, hapiste, Shirley Lester’a aşağıdaki mektubu yazamadı:


“Sevgili Bayan Lester:

Umarım birkaç satır sizi kızdırmaz veya utandırmaz. Yazıyorum, Bayan Lester, çünkü alelâde bir hırsız olmadığımı bilmek istiyorum. Çantanızı çaldım, sizi tanımak istiyorum, çünkü otobüste sizi gördüğüm anda size âşık oldum. Doğrusu dikkatsizce – aptalca rol yapmak dışında başka bir tanışma yolu düşünemedim. Ama sonuçta, âşık olan aptaldır.

Dudaklarınızın hafifçe aralanmasını sevdim. Benim için her şeyin cevabını gösterdiniz. Dört yıl önce New York’a geldiğimden beri mutsuz olmamıştım, ancak mutlu da olmamıştım. Daha doğrusu, size kendimi en iyi şekilde, New York’ta varolan binlerce basit genç adamdan biri olarak tarif edebilirim.

New York’a Seattle’dan geldim. Zengin, ünlü, iyi giyimli ve ince olacaktım. Ama dört yıl içinde, zengin, ünlü, iyi giyimli ve ince olmayacağımı öğrendim. İyi bir yayıncı yardımcısıyım, fakat bu kadar. Bir gün yayıncı hastalandı ve onun yerini almak durumunda kaldım. Yaptıklarım ne karmaşıktı, Bayan Lester. Kimse emirlerimi dinlemedi. Dizmenler, işe dönmelerini söylediğimde kıkırdadılar. Ama onları suçlamıyorum. Emir verirken tam bir aptalım. Sanırım ben sadece emir vermeyi beceremeyen milyonlardan biriyim. Ama artık umursamıyorum. Yeni atanan patronum sadece yirmi üç yaşında bir çocuk. O sadece yirmi üç yaşında, ben otuz bir yaşındayım ve aynı yerde dört yıldır çalışıyorum. Ama biliyorum ki bir gün o baş yayıncı olacak, ve ben de onun yardımcısı. Ama bunu bilmeyi artık umursamıyorum.

Sizi sevmek önemli olan, Bayan Lester. Aşkın seks, evlilik, saat-altı-öpücüğü ve çocuklar olduğunu düşünen bazı insanlar var, ve belki öyle de, Bayan Lester. Ama ne düşündüğümü biliyor musunuz? Bence aşk bir dokunuş, ve henüz gerçekleşmemiş bir dokunuş.

Sanırım bir kadın için diğer insanların haklarında zengin, yakışıklı, nükteli ve popüler bir adamın karısı olduğunu düşünmeleri önemlidir. Ben popüler bile değilim. Ben istenmeyen bile değilim. Ben sadece –ben sadece –Justin Horgenschlag. İnsanları asla şen, mutsuz, kızgın, hâtta iğrenmiş bile yapamam. Bence insanlar beni iyi biri olarak kabul ediyorlar, bu kadar.

Çocukken kimse beni tatlı, zeki veya yakışıklı diye göstermedi. Bir şey demek zorunda kaldılarsa kuvvetli küçük bacaklarım olduğunu söylediler.

Bu mektuba bir cevap beklemiyorum, Bayan Lester. Bir cevabı dünyada her şeyden daha çok isterdim, ancak gerçekten beklemiyorum. Sadece gerçeği bilmenizi istedim. Eğer size olan aşkım bana yeni ve büyük bir keder getirirse, bunun tek suçlusu benim.

Belki bir gün bu sarsak hayranınızı anlar ve affedersiniz,

Justin Horgenschlag”


Aşağıdakinden daha mümkünatsız bir mektup değil:


“Sevgili Bay Horgenschlag:

Mektubunuzu aldım ve sevdim. Olayların geldiği hâl hakkında kendimi suçlu ve mutsuz hissediyorum. Keşke çantamı almak yerine benimle konuşsaydınız! Ama, sanırım konuşmayı sizin için cesaret kırıcı hâle getirirdim.

Ofiste yemek saati, ve size burda yalnız başıma yazıyorum. Bugün yemek saatinde yalnız olmak istediğimi hissettim. Eğer bugün kızlarla Automat’te yemeğe gidersem ve her zamanki gibi yemek boyunca zevzeklik ederlerse, birden çığlık atarım diye düşündüm.

Başarılı olmamanızı, yakışıklı olmamanızı, veya zengin, ünlü, ince olmamanızı umursamıyorum. Bir zamanlar umursardım. Lisedeyken, hep Joe Glamor oğlanlarına âşık olurdum. Yağmurda yürüyen ve Shakespeare’in tüm sonelerini tersten bilen Donald Nicolson. Periyot sona ermek üzereyken sahanın ortasından oyunu değiştiren bir basket atabilen yakışıklı, ilginç tip Bob Lacey. Utangaç, ve hoş, kaya gibi kahverengi gözlere sahip Harry Miller.

Ama hayatımın o çılgın dönemi bitti.

Ofisinizdeki, emirler verdiğinizde kıkırdayan insanlar kara listemde. Onlardan kimseden etmediğim kadar nefret ediyorum.

Beni tüm makyajım yapılıyken gördünüz. Makyajsız, inanın, o kadar olağanüstü güzellikte değilim. Lütfen ziyarete izinli olduğunuzda bana yazın. Beni ikinci defa görmenizi isterim. Beni yapmacık bir harikalıkta yakalamadığınıza emin olmak isterim.

Ah, yargıça çantamı neden çaldığınızı söylemenizi ne kadar da isterdim! Belki bir araya gelip ortak noktamız olan birçok şey hakkında konuşabiliriz.

Lütfen sizi ne zaman gelip görebileceğimi bildirin.

Saygılarımla,

Shirley Lester”


Ama Justin Horgenschlag Shirley Lester’ı asla tanıyamadı. Shirley 56. sokakta, Horgenschlag 32. sokakta indi. O gece Shirley Lester birlikte olduğu Howard Lawrence ile sinemaya gitti. Howard, Shirley’nin son derece iyi bir spor olduğunu düşünüyordu, ancak gittiği yere kadardı. Ve Justin Horgenschlag o gece evde kaldı ve Lux Toilet Soap* radyo oyununu dinledi. Bütün gece Shirley’i düşündü, ve ertesi gün, ve ay boyunca sık sık. Ve ansızın koca bulamayacağı konusunda endişelenmeye başlayan Doris Hillman’la tanıştırıldı. Ve sonra Justin Horgenschlag farkına varmadan, Doris Hillman ve diğer şeyler, Shirley Lester’ı beyninin derinliklerine itti. Ve Shirley Lester, onun düşüncesi, artık yoktu.

Ve işte bu Collier’s için asla bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazmamamın nedeni. Bir oğlan-kızla-tanışır öyküsünde, oğlanın her zaman kızla tanışması gerekir.


Eylül 1941, Esquire

-------------

Notlar

1: Femme fatale: Fr. ölümcül kadın.
2: Burda Salinger “fatale” kelimesinin İngilizce karşılığı olan “fatal”ı kullanıyor.
3: Collier’s Weekly: 1888’den 1957’ye kadar yayın yapmış bir Amerikan dergisi.
4: Alamo: 1836 yılında, Meksika'nın yaklaşık 2000 kişilik bir birlikle saldırdığı Amerikan kalesi. Yalnızca 150 Amerikan askeri uzun süre kaleyi başarıyla savunmuş, destek birlik geldiğinde Meksikalılar def edilmiştir.
5: "Lux" isimli bir sabun şirketi 1930'lu ve 1940'lı yıllarda A.B.D.'deki birçok radyo oyununa sponsor olmuştur.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Çıkış

Kazanıp kaybetmeyi umursamaman, kaybettiğin gerçeğini değiştirmez. Bugün, kaybeden olarak, Yiğit, daha yeni yeni yerleştiği evden, eşyalarını toplayıp gitmeye hazırlanıyor. Fazla bir şey almayacak yanına; birkaç kıyafet, birkaç ufak eşya -mesela yakın arkadaşlarının anlamlı hediyeleri, bir de sembolik anne. Toplanırken gördüğü tüm anıları üzerinde düşünmemeye çalışarak yerinde bırakıyor. Kitaplar, ortak tişörtler, onlar bunlar, hepsi burada kalacak. Bu hayatın yarını etkilemesi kabul edilemez.

Şimdi boşluk. Tek bir bavul, meteliksizlik, sakinlik. Yıllardır ilk defa bu kadar dingin hissediyor kendini. Ne olursa olsun sinirlenmeyeceğine emin. Bavulunu çalıp koşmaya başlasalar, umrunda değil, arkasına dönüp bakmaz bile. Fena değil bu, yeni doğmuş bebek gibi. Ya da neredeyse testislere dönüş. Umursamıyor. Bir daha umursayacağını da düşünmüyor. Tam bir huzur. Tam bir huzur.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Ölüm Geçirmez

Kırmızı ve siyah baskın renkli kulübün ışıldayan demirlerinden biriyle, Down in Mexico eşliğinde striptiz yapıyor Cassidy. Cuma gecesi hariç her gece. Bu gece, kendinden geçercesine saçlarını savururken, bir yandan da kendisini izleyen erkeklerin ve neden burda olduklarını bilmediği uslu görünümlü iki kadının yüzüne bakıyor. Bu gece kendisi için de dans ediyor; bu gece farklı bir gece. Patronu ne derse desin kucak dansı kabul etmeyecek, özel odaya geçmeyecek, ancak mola da vermeyecek. Yorgunluktan geberene kadar yapabildiği en iyi şeyi yapmaya devam edecek: Dağıtacak.

Onun için ne etraftan sürtük bakışı yemenin, ne de sürtük olmanın bir önemi var. Ne çıplaklığın, ne çiftleşmenin, ne inancın. Tek umursadığı, ölüm.

***

Striptizi en sanat yaparcasına yapan kızın yakınına oturan Sam, şu yaşına kadar yakalayamadığı çıkışı yakalamasına yardım edeceğine neredeyse emin olduğu yeni filminden önce gözlem yapıyordu. Karşısındaki kızın bazen kendisine bakan gözlerinde gördükleri, onu neredeyse kıza oyunculuk teklifi götürmesine itecekti, ancak kendisine ısrarla destek olan yapımcı arkadaşının, önceki projede oynattığı kapı komşusu konusunda kendisine ne kadar kızdığını hatırlayınca kendini bu fikirden uzaklaştırdı. Kızı ve etrafı izliyor, bir yandan da sağ arka çaprazında ayakta duran iki kadının ne için burda olduklarını gözleriyle araştırıyordu.

Onun için gözlemlerin yanı sıra, bu gece yatacak bir hatun bulmak da önemliydi. Zaten pek iyi anlaşamadığı karısından, belki bakış açıları ve fikirleri değişir, kendisini başarıya ulaştırır diye boşanmıştı; ancak bu durum kendisine, sinemayı kendisinin onda biri kadar umursamamasına rağmen, sanat filmlerinden biraz olsun anlayan çoğu oyuncunun çalışmak için can atmaya başladığı vurdumduymaz-başarılı yönetmen arkadaşının görünmez aşağılamalarının –belki de bu aşağılama algılamalarının tek nedeni kendi aşağılık kompleksiydi- artarak devamı ve şişmiş taşaklar olarak geri dönmüştü.

Yarın, gazetede, aşırı dozdan giden striptizci haberini gördüğünde, beş saniyelik bir kelebek etkisi düşünme aşamasının ardından, karşısında kahvesini yudumlayan yapımcı arkadaşına bakacaktı.

***

“Neden buraya geldiğimizi anlamıyorum.”
“Şu tutkulu dansçıyı görüyor musun?”
“Ee?”
“Üçlüye bayılır.”

Tedirgin kadın gülümserken, Chick Habit çalmaya başladı.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Sebare

Bu, yalnız yaşayan yaşlı bir adamın hikâyesi -fakat öyle tüm kusurlardan arındırılmış, masum, beyaz saçlış, tonton yaşlı amcalardan değil. Hayatı boyunca farkında olmaksızın hiçliğe gömülü yaşamış, ailesini umursamamış, buna rağmen, hayatta kalan tek oğlunun iki haftada bir uğrayıp yemek yaptığı bir yaşlı adam.

Serseri bir çocukluk, çapkın bir gençlik, aldatmalarla ve umursamazlıklarla dolu bir evlilik, harçlık bile vermeyen bir babalık ve üst üste ölümlerin, duygularıyla tanışmasını sağladığı bir yaşlanma. Şimdi, suskun bir yaşlılık.

O gün yine, her günkü gibi, öğlen saat 2’ye kadar uyumuş ve ardından kalkıp biraz televizyon izlemiş, sonra da oturduğu sokağın bitimindeki ganyan bayiine gitmişti. Birkaç yarış izleyip, asla samimi olmayan arkadaşlarıyla konuşup, bol bol duman yiyip, çarşıya doğru yollandı. Geçen gün Fenerbahçe’ye laf ediyor diye küfür ettiği gerzek kuruyemişçiden 250 gram fındık, kirliliğinden ötürü para verirken eline temas etmemeye gayret gösterdiği fırıncıdan da bir ekmek aldı. Evde ekmek doluydu, ancak bayat ekmek sevmezdi. Bayatlamış ekmekleri de ıslatıp kuşlara falan vermez, direkt çöpe atardı. Ufak alışverişinin ardından elindeki torbayı bolca sallaya sallaya, nefes verişini üfleyerek yaparak, üstündeki enine beyaz çizgili siyah tişörtü artık değiştirmesi gerektiğini düşünerek –bunu bir anlığına düşünmemişti, buna bağlı olarak hiç temiz çamaşırının kalmadığını da düşünüyordu- eve gitti.

Kapıyı karısından kalan anahtarlarla açtı –Bodrum resmi anahtarlıklı. Asla Bodrum’a gitmemişti; karısı, her yaz, bir aylığına giderdi. Yine böyle, ona yemek bırakır, kediye dikkat etmesi gerektiğini söyler, “Anladık be uzatma, siktir git!”i yer, kapıyı kapatırdı. Yaşlı adam rahatlardı. Artık ölene kadar rahatlamıştı. Evde şikayet eden bir ses yoktu. Sürekli çalan arkadaş telefonları yoktu. Kapandığı odasına dalan misafir çocukları yoktu. Akşam için bir sürü sipariş veren karısı yoktu. Sevgi bekleyen kimse yoktu –gerçi, evliliğin ilk üç yılından sonra bu aşama zaten geçilmişti. Kedi, sahibi öldükten hemen sonra yaşlılıktan onun arkasından gitmişti. Artık tüy yoktu.

Mutfağa gidip torbayı mutfak masasının üstüne bıraktı, odasına gidip soyundu, tuvalete gidip elini yüzünü yıkadı, yeniden mutfağa döndü. Mutfak masasının örtüsünün görünmesini zorlaştıran ekmek kırıntılarına yenilerini ekleyerek kendine üç dilim ekmek kesti ve buzdolabından çıkardığı zeytinyağlı biber dolmalarından gözüne kestirdiği iki adetini yavaş yavaş yemeye başladı. Normalde çoğu yemekle ekmek yemezdi, ancak artık doymak için her yemekle ekmek yemek zorunda kalıyordu. Dolmaları bitirdikten sonra dolaptan son kalan karpuz dilimini aldı, ısırarak yedi. Çekirdeklerle dolmuş tabağını, bir haftadır lavabonun içinde biriken diğer tabakların üstüne koydu. Çatalını masanın üstünde bıraktı –aslında suya tutup ertesi gün kullanmak üzere yeniden masaya koyardı, fakat bu kez unutmuş olmalı. Bir bardak da su içip salona geçti. Televizyonu açtı, uzun süre at yarışı özetlerini izledi.

Koltukta uyuyakalmış. Gece 2 civarıydı uyandığında. Doğruldu, televizyondaki güzel kadının yüzünü inceledi, tuvalete gidip işedi –koku rahatsız etmiş olacak ki üç gün aradan sonra yeniden sifonu çekti, ellerini yıkamadan odasına gidip yattı.

Uyuyamadı. Döndü durdu. Kalktı, salona gidip yeniden televizyonu açtı. Ne olduğuna bakmadan, kanal değiştirip durdu. Balkona çıkıp biraz hava aldı. Bir bardak su içti. Yüzünü yıkadı. Duvarlardaki eski fotoğraflara baktı, hiçbirinde yoktu. Yeniden yatağa gitti, gözlerini kapadı.

16 Temmuz 2009 Perşembe

When It's Cold I Would Like to Die

Küçük çocukları izlerken beynimde oluşan en yoğun düşünce intihar oluyor. Tüm varoluş kaygılarımı onların vücutlarında buluyorum. Yeni yeni şekillenen hareketleri, kolay çözümlenebilen psikolojileri bana hakkımızdaki her şeyi özetliyor. Çıplaklık dereceleri ne kadar fazlaysa, intihar isteğim de o kadar fazla oluyor.

Tam müzik dinleyip etrafı izleme zamanımda saklambaç oynayan çocuklar beni bunalıma sokuyor. Kendimin de, o yaşlardayken, akşam ezanı vaktinde, aynı hareketleri yaptığımı hatırlıyorum. Belki aşağıda, hevesli bir sırıtışla bir arabanın aynası altında saklanan -ve belki benim çoğunlukla yaptığım gibi çişini tutan- çocuğun, ilerde buna benzer cümleler karalayacağını aklıma getiriyorum.

Okyanusu yüzmekte zorlanıyorum.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Kendini Tekrar Etmeyi Seven Yazarın Ölümü

Ben az konuşur, çok yazarım. Geceleri yaşar, gündüzleri uyurum. Canlılıktan hoşlanmam, insansızlığı severim. Az sayıdaki arkadaşlarım, olumsuz bir sıfat kullandıklarını sanarak bana asosyal derler, bense bunu iltifat olarak algılarım. İnsanları sevmiyor değilim, yerine göre hepsine bayılıyorum. Ancak insanlar uzaktan sevilmesi gereken varlıklardır –yakınlarına zarar verirler. Gepgeniş bir alanı gören yüksek penceremden insanları seyretmeyi, günün yarısını yazarak geçirmeyi, kendime güzel yemekler hazırlamayı, yalnız yaşadığım evimin düzenini değiştirip durmayı, sevdiğim birkaç yazarı tekrar tekrar okumayı severim. Amatör insan diyalogları dinlemeyi, ilhamın bekleyerek geleceğini sandığım dakikaları, yediğim haltlar hakkında hâlâ yaşayan sayılı akrabalarıma hesap vermeyi, yanlış yazarı seçmiş okuyucuların görüş mektuplarını okumadan duramamayı, sürekli yeni fikirler üretmesi gerektiğini düşünen yazarları okumayı sevmem.

Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Her gün, aynı konularda yazar ve aynı konularda her gün sıkılmadan yazabildiğim için kendimle gurur duyarım. Öykülerimin karakterleri birbirlerini çok severler, çünkü hepsi aynı öze sahiptirler. Kimisi mühendis, kimisi çöpçü, kimisi sekreterdir; fakat hepsinin öyküsü aynı meseleleri anlatır durur. Dedim ya, ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Bunu sorun gören eleştirmenler benim için esaslı bir sorundur. Kendimi tekrar etme özgürlüğümü isterim.

Geceleri yaşarım, ancak geceleri dışarı çıkmayı sevmem. Sevişmem, kadınlarla yatağa uzanan sohbetlere girişmem. Kadınlarla yatağa uzanan sohbetler yapan erkekleri sevmem. Hemcinsleriyle sevişen insanları severim –yatağa uzanan sohbetleri samimidir. Dışarı çıktığım nadir zamanlarda bana asılan kadınları severim. Ayıptır söylemesi yakışıklı sayılırım, ama yine de bana asılan kadınların beyni, biraz iyimser olayım, arkadaşlarıma asılanlardan daha doludur. Ünlü bir yazar olduğumu öğrendiklerinde, bunu bilmedikleri için üzülmezler. Üzülmemeleri gerektiğini bilirler.

Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Yavaş ama çok yazarım. Yalnızlıktan hoşlanan insanları sever, onları öykülerim. Yalnızlıktan hoşlanan insanların birbirleriyle ilişkilerine bayılırım. Öykülerim hep evlerde geçer. Karakterlerimi insanlarla konuşturmayı sevmem. Oturmalarını, kalkmalarını, düşüncelerini, bunalımlarını öykülerim. Farklılaşmalarına, renkli yaşamalarına izin vermem. Onlar benim olağan insanlarım.

Zayıf, esmer, kısayımdır. Kendime hazırladığım yemekleri asla yemem. İzler, tadar, ve sokağımdaki köpeklere veririm. Yemekleri izlemeyi, koklamayı sever, ancak yemeyi sevmem. Ben zaten fizyolojik hiçbir şeyi sevmem. İçmeyi, uyumayı, boşalmayı mümkün olduğunca az yaparım. Hele boşalmaktan nefret ederim. Islak rüyayla boşalmayıp otuz birle boşalırsam, bunu yaparken düşündüklerim için kendime sayfalar dolusu intihar mektubu yazma cezası veririm. Sahi, ben bir de intihar mektubu aşığıyım. İnsanlara, onlara okutmayacağımı bile bile, uzun intihar mektupları yazarım ve sonra bunları yakarım. İtiraf edeyim, mektuplarım üç kişiyedir. Aynı mektupları, farklı cümlelerle, tekrar tekrar yazarım. E ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım.

Okurlarımın sıkıldığı, gerçek okurlarımın her görüşünde daha da keyiflendiği kelimelerim vardır. Onlar benim hayat arkadaşlarımdır, her yazımda geçerler. Onlarsız yapamam. Onlar bensiz yapar –üstündürler. Bense kendini tekrar eden bir zavallıyım.

Ben kendini tekrar eden yazarım. Bunu seviyorum. Değişmemek, müze gibi olmak, hayatımdaki insanlara yapabileceğim en büyük iyiliktir. Karşı cinslerim benden sıkılırlar, ama esas sevenlerim beni daima kurtarıcıları olarak görürler. Değişen dünyanın değişen insanları için, hâlâ yaşamda olduklarını ve toprağa sarılı bir kökleri olduğunu hatırlatma aracıyımdır. Kendimi tekrar etmem, birçoklarının hayatını kurtarır.

Ben az konuşur, çok yazarım. Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım, bu da benim intihar mektubum. Haberim olmadan ölmeyi hiç sevmem de...

24 Mayıs 2009 Pazar

Ortada Kuyu Var

Bir gün felsefe kulübünün bir toplantısında, ki lise kulübü bu, birkaç faaliyet canlısı insan kulüpteki diğer insanları canlandırmaya çalışıyor ve "bir şeyler" yapmak konusunda ısrarcı davranıyordu. Bir eleman aktifleşme yanlısı fikirlere karşı çıktı, "saçma şeyler, bence hiç uğraşmayalım," dedi, bunun üzerine faaliyet canlısı vatandaşlardan biri şöyle bir patlama gerçekleştirdi: "Ye, iç, sıç, başka da bi bok yapma! OLDU!"

Aktifleşmemeyi savunanın anlamsızlık görüşü tabansızdı, diğerinin anlamlılık görüşü savunma mekanizmasıydı. Ondan yine bize (ben ve ben) seyirci kalmak düştü.

30 Nisan 2009 Perşembe

Uzak

Geçmişi özlüyorum. Ne olursa olsun, geçmişi özlüyorum. Bu ölüme karşı aldığım başka bir savunma önlemi olmalı. Çok da etkili; psikolojik tahliller, durumun üstesinden gelmenizi sağlıyor sanki.

Bu gece, yaklaşık yüz otuz yıl sonra, yüz otuz yıl önce favori eylemim olarak gördüğüm şeyi yapıyorum:

Gençti, daha yoğundu, daha samimiydi. Uzaklaşmamıştı. Son kez gördüğünü bildiği birkaç yüzü kısaca inceledi, elindeki kağıt parçasını katlayıp iç cebine koyup, kollarını sallaya sallaya yokuştan aşağı inmeye başladı. Hesabına göre otuz sekiz saattir uyumuyordu. Seçeneklerini düşündü; ya eve gidip ailesinden azar işitmeye katlanarak yatağına kavuşacak, ya sağda solda zaman geçirerek azarı erteleyecek, ya da azarı tamamen ortadan kaldırmak adına, kendisine arkadaş olacak bir kız bulup çekip gidecekti. Gençti, ama çekip gitme fikrinin genççe olduğunu da biliyordu. Bu fikrin genççe olmadığını, biraz daha büyüyünce anlayacaktı.

Düşünme aşamasını uzatmak adına bir filme girmeye karar verdi -hem belki azıcık uyurdu da. Girdi, üç beş kişinin olduğu salonda, kendisine yakın oturan bir kızı uzun süre izledi, bir de filmi izledi -fena değildi, uyumadı. Tüm bunlar düşünmeye dahildi. Bir ara aklına, o kıza gidip kaçma teklifi yapmak geldi, fakat bunun çılgınca olduğunu da fikir aklına geldikten azıcık zaman sonra düşünüverdi.

Filmden sonra çıktı, otoban boyunca yürüdü. Bazen kendini çölde gibi hissetti, kendi kendine zararsız espriler yaptı. Sıkıldı. Telefonunu açtı, bir kızı aradı: "Benimle çıkar mısın?" "Bunu daha önce konuşmuştuk ama."

Benimle çıkar mısın, şu aşamada, istedikleri yaşta olsunlar, inanılmaz gereksiz bir soruydu. Daha edebi olmalıydı. Hâli yoktu. Başka kimseyi aramadı. Yürümeye devam etti.

Eve kadar yürüdü. Hem yorgun hem uykusuz bir hâlde, eve girdi, annesine işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı, iç cebindeki kağıt parçasını girişin hemen sağındaki dolabın üstüne fırlattı, odasına gidip kendini yatağa bıraktı. Uyuması için on yirmi saniye hareketsiz ve gözleri kapalı kalması yeterliydi, bir anda yataktan fırlayıverdi. Kitaplığından The Catcher in the Rye'ı aldı, uzun zaman sonra, kitabı yeniden okumaya başladı.

İki sayfayı bile bitiremeden kendini yalnız hissetmekten kurtulacak, biraz daha iyi hisseder hâlde uykuya dalacaktı.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Yok Oluşa Mektup

Dedemin sertleşen kulağı veya yenmekten gömülen tırnaklarım değil sadece seni hatırlatan; bir zamanlar gülümsememi sağlayan hafif rüzgar, gözümü kısan güneş, yağmur sonrası toprak kokusu da senin elçin artık -yeni gülümsetişlerinin niteliğini bir de dedemin bize bakarkenki hüznünde görüyorum. Sancı vücutta değil, beyinde artık; bir hastalık değilsin, bir anlam dahi değilsin, anlamsızsın, hiçbir yere ait değilsin, yalnızca geziniyorsun ortalıklarda ve pataklıyorsun arada sinir uçlarımı. Aidim sana, teslim oluyorum, mücadeleler yersiz, devam etmek yersiz, ya bıraksan peşimi -biliyorum yok öyle bir ihtimal- ya da uyutsan beni müebbetliğine? beceriksizliğim güldürüyor mu seni, eğleniyor musun çaresizliğimden; elçilerin de beni eğlendiriyor artık, evet biraz sulu bir eğleniş oluyor belki, ama eğleniyorum işte -inansan da inanmasan da.

Bazen sen de beni eğlendiriyorsun artık. Kazanamayacağını anlayıp ters yönde gitmeye başlayan bir laubali çocuğum ben, karşıma çıktığın yerde gümlemek isterdim sana -ama biliyorum yoksun yolda. Görünmüyorsun, kazanma şansı vermiyorsun, dost değilsin ve gariptir, düşman da değilsin; ne dost ne düşman, ne kazanan ne kaybeden, ne iyi ne kötü -yin yang meselesi ha, her şey bir ve yok artık, susmak delirmenin başlangıcı öyle mi? Cesaretsizsen terse sürmeden bitmiyor, cesaretliysen uçurum seni bekliyor.

Kilo almak veya düzen sağlamak veya uzun süredir özünden uzaklaşıp koşturuyor olmak veya üçü birlikte de unutturamıyorsa seni, başarın karşısında eğiliyorum yüce karanlık; sen şüphe duymaksızın beni secdeye yatırabilecek bir mahlukatsın fakat bunu yapmayacak kadar da egosuzsun -yaratılmış tanrılarda bile görülmeyen imrenilecek asilliğin olmayan sana saygı duymama yol açıyor, atalarıyla benzeşen bir yaratıcı yaratıcı hâline geliveriyorum; yaratan yoksa ya da ortalarda yoksa ya da ben yerini bilmiyorsam da yersiz olan senin varlığını bilebiliyorum. Çıplak vücuduma, değişen derime, itaatkârlığı reddeden penisime tutulan aynanın da seni göstermesi şaşırtmıyor artık beni, her anımda olduğunu biliyorum ve sana teslim olmak istiyorum yüce yokluk, arzuların bana yönelirse al beni ve ayır beni benliğimden, uzaklaştır beni bilincimden.

Varlığım, nefret duyduğum sana armağan olsun. Ne mutlu ölüyüm diyene.

9 Nisan 2009 Perşembe

5 Nisan 2009 Pazar

Aim for a Smile

Pekala hayat berbat, ama bahar güneşi yüzümü güldürüyor.

Ve sanırım çimler benden hoşlandı.

3 Nisan 2009 Cuma

Pit

Pite girme zamanı.

Yarış hâlinde olmaktan bıkmamanın imkânı yok; bu, sınıfta kalmışlığın getirdiği bir savunma kaçışı değil, bezmişliğin iliklerde hissedilmesi (artık kelimeler de yoruyor beni, düzensiz yazıyorum). Mücadeleden kaçtığımı söylemek ego kurallarına aykırı, ancak artık egom da bıktı: İkili ilişkilerde bile, beğeni ön değerlendirmelerinde statülerin ve fiziksel sahteliklerin etkileyicilik unsuru olmasından, eğer başkalarının gözünden görülme kaygısı taşımazsak, bu önemsizliği kaldıramamaktan bıktım; bu lanet hissizliği kusarak akıtmak istiyorum. Franny'nin dediği gibi, "tam anlamıyla hiçbir şey olacak cesaretimin olmaması," ve siz hepinizin de aynı cesarete sahip olamaması, fakat daha vahimi, bir de bunun farkında olmamanız, yeri geldiğinde beni bezdiriyor. Üzgünüm, bilhassa genç arkadaşlarım sizin için, ama o basit farklılıklardan ve solmaya yüz tutmuş etkileyiciliklerden sarsıldığınız ve onlara özendiğiniz için, bu lafı kullanacağımı tahmin etmezdim, size acıyorum. Acımak! Yalnızca yaralılar böyle ifadeler kullanır sanırdım, ah, Lou Hanıma yazan Friedrich Bey gibi hissediyorum kendimi, ama demek ki genel hoşnutsuzluğun yapacak-bir-şey-bulamayıp-yazmaya-oturmakla birleştiği an buna sebep olabiliyormuş.

Eğer sıkılmış olmasaydım bunları yazmayı düşünmüyordum, bayılmıyorum küçümsenmeye. Gençlik bunalımları geçiştirmelerine alıştım, artık sadece kendinizi tekrar etmektesiniz.

Yoğun ateizmle kavrulan zayıf kültürlü tartışmacılar gibi ifade edişlere başladım, bunu bir öfke belli etme arzusu olarak alın lütfen. Tabii sözüm okuyup geçmeyen profesyonel okuyuculara. Profesyonel okuyuculuk için, profesyonel bir yazarla karşı karşıya olmak gerekmez.

Rüyalar kaçış noktalarım ve onlar bana artık kaçmam gerektiğini söyleyip durmaya başladılar. Koşarak veya koşmayarak, mücadelecilerden uzaklaşmam gerektiğini on iki parmak bağırsağıma kadar biliyorum. Tabii ki kaçamam, bu bir ss dünyası, istesem de istemesem de oyunun içindeyim. En azından şunu yapabilirim ki, beni; hanginizden daha üstün görüldüğüm, hanginizce daha etkileyici görüldüğüm, kimden nerde daha alçak konumda olduğum, hakkımdaki görüşleriniz, fiziki değerlendirmelerinizin ulaşılamaz yüceliği, kaygılara takılmış kıyafetleriniz, sosyal etkiye kurban gitmiş davranış biçimleriniz ve susmak bilmez organlarınızın sohbetleri zerre kadar ilgilendirmiyor; benimle olan benimleyken, arkası yalnızca rol icabı kayıtlarımla yetinebilecek -ki bu asla bir kayıp değil.

Ne anlamsız bir öfke, dinleyenimin fazla olmadığını bilmek ne kadar da üzücü. Hayır, bu siz yaşamayanlara -ve şu anki bana- yazılmış bir yazı değil. Bu, öfkenin, gençlik taşıması adına serpiştirildiği bir "geleceğe mektup". Sözünü ettiğim, Yiğitçiğim, dönüp dolaşıp yine aynı yere geleceğindir. Bu bir çember.

Birazdan yarışa döneceksin, yüksek eğitim almış terapist beyler lastiklerini değiştirirken sana son sözümü söyleyeyim, ciddiyim ki, etrafına benzememeni isteme nedenim "hiçbir şey" olmamanı istemem değil. Dilersen ol, buna cesaretin olabilmeli. Egon, bir numaralı düşmanın; ancak diğer düşmanlarını da unutma: Hayat ve ölüm -danslarını hatırla. Öldüğünde, biliyorsun ki, her şey bitmiş olacak. Kimin seni nasıl hatırladığının hiçbir önemi yok. Bu, büyük ve yenilmez bir sorun. Bırak parkuru, ama aptallık etme, yanındakileri de ikna et -Breuer'i hatırla.

Zerre öfkeli değilim. Genç olmaktan ve kafası karışık izlenimler vermekten hoşlanıyorum.

Karşımdakinin dediklerimi umursamamasından hoşlanıyorum -kendisi içimde aşağılansa da.

Bazen sizinle olmaktan hoşlanıyorum. Özellikle saçmaladığım zamanlarda.

30 Mart 2009 Pazartesi

Yarın

Henüz, gülümseyen koyun suratlarının konulduğu Türkiye Çocuk dergisi kapağından iğrenecek yaşa bile gelmemiştim ki, dayım ayrılırken sorardı: "Yarın olacak mı?" Daha anlamazdım elbet umutsuzluğu, "Olacak," derdim. Cevabıma karşılık gözünde gördüğüm pırıltıyı yorumlamam zaman alır; sadece sevgi dayadığını biliyorum.

Döndü dünya, geçti zaman, okudum-uyudum-bok döktüm-otlandım-büyüdüm-olgunlaştım fakat nihayetinde yine aynı büyümesi-her-insan-gibi-imkânsız-küçük-insan'ım; en az on yıl olmuştur dayım o soruyu bana son kez soralı, ama ben sanki sormuş gibi yeniden cevap veriyorum:

Ol-ma-ya-cak.

16 Mart 2009 Pazartesi

Gerçek

Şu kadarını söylüyorum: Doğuştan boku yemişgillerdeniz. Öyle yani. BO-KU YE-Mİ-ŞİZ. Boku yemişiz.

11 Mart 2009 Çarşamba

Yol

Tek gidişlik bir yol mu, yoksa kendini yalnızca ayrıntılarda değişikliğe uğrayarak tekrar eden bir döngü mü belli değil. Sadece istesek de istemesek de, içinde olduğumuz kesin.

Camımın önünde beş şerit; ikisi gider ikisi gelir, biri akşamları, biri sabahları tıkanır, ve biri de orta yoldan çift yöne hiç durmaksızın binlerce insan taşır durur. O insanlar; arabalılar, arabasızlar, kadınlar, erkekler, öğrenciler, işsizler, işliler... Hepsi ayrı yerlere mi gidiyor, yoksa aynı yere mi? Camdan bakınca, kaloriferin üstünde uzanan kedinin gün boyu yalanmaktan asla bıkmadığını da göz önüne alınca daha bir emin oluyorum: Aynı yere.

"Yetişkinler". Artık benim için yetkinliğini kaybeden bir dış-gruplama. Yetişkinliği eleştiren erken ergen yılları kaybettim, ben de onlardanım. Koşuyorum. Fakat bu, eğer yüzündeki ciddiyet ifadesini bir an bile yitirmeksizin her gün derslere giren, resmen işe ve hayata sarılma dersi veren bir öğretmenin çözülüş anına, "hepsi boş" temalı, hıçkırıklarla güçlenmiş ağlayışına tanık olduysanız, bazı bazı insanların çözülüş anlarındaki masumiyetiyle karşı karşıya kalıyorsanız, koşu pistine sidik sıçratmanıza engel olmuyor.

Normallikten çıkmış, beynini tamamen kaybetmiş bir atın anormal davranışları, aslında ortadaki basitliğin göstergesi; beynin en ufak bir hasarı, koşu pistinin dışına çıkmanıza ve felç geçirerek ölmenize yol açabilir. Beyni kaybettikten sonra ölüp ölmemeniz sorun değil; beyin gittiyse, o "ben" dediğiniz şey de artık yoktur. Zaman-mekân-ben. Beyin, onların önüne konmuş bir katsayı. Ve ardından 0'la çarpılma klasiği.

İki dakikalık bir hafıza kaybı. Hiçbir ismi hatırlayamadan, buna da şaşırarak, gülerek evde birkaç tur atmak, şaşkınlıktan kahkaha bile atmak, sonra en sonunda, ilk olarak sevgilinin, sonra gerisinin, adını hatırlayabilmek. Beynin kendiyle dalgası. Ben onun sahibi değilim, çünkü ben, onun dışında değilim. Yalnızca beynimi çıkarıp koysam bir tarafa, veya Ninja Turtles'taki gibi, biri yerleştirse onu göbeğine, yine sevilir miyim etrafça? Ben beyinim, ama vücuda bürünmek zorundayım. Az mı sordunuz, önünüzdeki ellere bakarak, ben bunu nasıl hareket ettiriyorum diye?

Daha önce, boğaz köprüsüne bakan evinden, gidip gelen araçları izleyerek, "Nereye?" diye soran amcam da bu cevabı veriyor olmalıydı: "Bekliyoruz; hepimiz, küçük şeyler yapıp ölmeyi bekliyoruz*."