3 Nisan 2009 Cuma

Pit

Pite girme zamanı.

Yarış hâlinde olmaktan bıkmamanın imkânı yok; bu, sınıfta kalmışlığın getirdiği bir savunma kaçışı değil, bezmişliğin iliklerde hissedilmesi (artık kelimeler de yoruyor beni, düzensiz yazıyorum). Mücadeleden kaçtığımı söylemek ego kurallarına aykırı, ancak artık egom da bıktı: İkili ilişkilerde bile, beğeni ön değerlendirmelerinde statülerin ve fiziksel sahteliklerin etkileyicilik unsuru olmasından, eğer başkalarının gözünden görülme kaygısı taşımazsak, bu önemsizliği kaldıramamaktan bıktım; bu lanet hissizliği kusarak akıtmak istiyorum. Franny'nin dediği gibi, "tam anlamıyla hiçbir şey olacak cesaretimin olmaması," ve siz hepinizin de aynı cesarete sahip olamaması, fakat daha vahimi, bir de bunun farkında olmamanız, yeri geldiğinde beni bezdiriyor. Üzgünüm, bilhassa genç arkadaşlarım sizin için, ama o basit farklılıklardan ve solmaya yüz tutmuş etkileyiciliklerden sarsıldığınız ve onlara özendiğiniz için, bu lafı kullanacağımı tahmin etmezdim, size acıyorum. Acımak! Yalnızca yaralılar böyle ifadeler kullanır sanırdım, ah, Lou Hanıma yazan Friedrich Bey gibi hissediyorum kendimi, ama demek ki genel hoşnutsuzluğun yapacak-bir-şey-bulamayıp-yazmaya-oturmakla birleştiği an buna sebep olabiliyormuş.

Eğer sıkılmış olmasaydım bunları yazmayı düşünmüyordum, bayılmıyorum küçümsenmeye. Gençlik bunalımları geçiştirmelerine alıştım, artık sadece kendinizi tekrar etmektesiniz.

Yoğun ateizmle kavrulan zayıf kültürlü tartışmacılar gibi ifade edişlere başladım, bunu bir öfke belli etme arzusu olarak alın lütfen. Tabii sözüm okuyup geçmeyen profesyonel okuyuculara. Profesyonel okuyuculuk için, profesyonel bir yazarla karşı karşıya olmak gerekmez.

Rüyalar kaçış noktalarım ve onlar bana artık kaçmam gerektiğini söyleyip durmaya başladılar. Koşarak veya koşmayarak, mücadelecilerden uzaklaşmam gerektiğini on iki parmak bağırsağıma kadar biliyorum. Tabii ki kaçamam, bu bir ss dünyası, istesem de istemesem de oyunun içindeyim. En azından şunu yapabilirim ki, beni; hanginizden daha üstün görüldüğüm, hanginizce daha etkileyici görüldüğüm, kimden nerde daha alçak konumda olduğum, hakkımdaki görüşleriniz, fiziki değerlendirmelerinizin ulaşılamaz yüceliği, kaygılara takılmış kıyafetleriniz, sosyal etkiye kurban gitmiş davranış biçimleriniz ve susmak bilmez organlarınızın sohbetleri zerre kadar ilgilendirmiyor; benimle olan benimleyken, arkası yalnızca rol icabı kayıtlarımla yetinebilecek -ki bu asla bir kayıp değil.

Ne anlamsız bir öfke, dinleyenimin fazla olmadığını bilmek ne kadar da üzücü. Hayır, bu siz yaşamayanlara -ve şu anki bana- yazılmış bir yazı değil. Bu, öfkenin, gençlik taşıması adına serpiştirildiği bir "geleceğe mektup". Sözünü ettiğim, Yiğitçiğim, dönüp dolaşıp yine aynı yere geleceğindir. Bu bir çember.

Birazdan yarışa döneceksin, yüksek eğitim almış terapist beyler lastiklerini değiştirirken sana son sözümü söyleyeyim, ciddiyim ki, etrafına benzememeni isteme nedenim "hiçbir şey" olmamanı istemem değil. Dilersen ol, buna cesaretin olabilmeli. Egon, bir numaralı düşmanın; ancak diğer düşmanlarını da unutma: Hayat ve ölüm -danslarını hatırla. Öldüğünde, biliyorsun ki, her şey bitmiş olacak. Kimin seni nasıl hatırladığının hiçbir önemi yok. Bu, büyük ve yenilmez bir sorun. Bırak parkuru, ama aptallık etme, yanındakileri de ikna et -Breuer'i hatırla.

Zerre öfkeli değilim. Genç olmaktan ve kafası karışık izlenimler vermekten hoşlanıyorum.

Karşımdakinin dediklerimi umursamamasından hoşlanıyorum -kendisi içimde aşağılansa da.

Bazen sizinle olmaktan hoşlanıyorum. Özellikle saçmaladığım zamanlarda.

Hiç yorum yok: