22 Temmuz 2009 Çarşamba

Sebare

Bu, yalnız yaşayan yaşlı bir adamın hikâyesi -fakat öyle tüm kusurlardan arındırılmış, masum, beyaz saçlış, tonton yaşlı amcalardan değil. Hayatı boyunca farkında olmaksızın hiçliğe gömülü yaşamış, ailesini umursamamış, buna rağmen, hayatta kalan tek oğlunun iki haftada bir uğrayıp yemek yaptığı bir yaşlı adam.

Serseri bir çocukluk, çapkın bir gençlik, aldatmalarla ve umursamazlıklarla dolu bir evlilik, harçlık bile vermeyen bir babalık ve üst üste ölümlerin, duygularıyla tanışmasını sağladığı bir yaşlanma. Şimdi, suskun bir yaşlılık.

O gün yine, her günkü gibi, öğlen saat 2’ye kadar uyumuş ve ardından kalkıp biraz televizyon izlemiş, sonra da oturduğu sokağın bitimindeki ganyan bayiine gitmişti. Birkaç yarış izleyip, asla samimi olmayan arkadaşlarıyla konuşup, bol bol duman yiyip, çarşıya doğru yollandı. Geçen gün Fenerbahçe’ye laf ediyor diye küfür ettiği gerzek kuruyemişçiden 250 gram fındık, kirliliğinden ötürü para verirken eline temas etmemeye gayret gösterdiği fırıncıdan da bir ekmek aldı. Evde ekmek doluydu, ancak bayat ekmek sevmezdi. Bayatlamış ekmekleri de ıslatıp kuşlara falan vermez, direkt çöpe atardı. Ufak alışverişinin ardından elindeki torbayı bolca sallaya sallaya, nefes verişini üfleyerek yaparak, üstündeki enine beyaz çizgili siyah tişörtü artık değiştirmesi gerektiğini düşünerek –bunu bir anlığına düşünmemişti, buna bağlı olarak hiç temiz çamaşırının kalmadığını da düşünüyordu- eve gitti.

Kapıyı karısından kalan anahtarlarla açtı –Bodrum resmi anahtarlıklı. Asla Bodrum’a gitmemişti; karısı, her yaz, bir aylığına giderdi. Yine böyle, ona yemek bırakır, kediye dikkat etmesi gerektiğini söyler, “Anladık be uzatma, siktir git!”i yer, kapıyı kapatırdı. Yaşlı adam rahatlardı. Artık ölene kadar rahatlamıştı. Evde şikayet eden bir ses yoktu. Sürekli çalan arkadaş telefonları yoktu. Kapandığı odasına dalan misafir çocukları yoktu. Akşam için bir sürü sipariş veren karısı yoktu. Sevgi bekleyen kimse yoktu –gerçi, evliliğin ilk üç yılından sonra bu aşama zaten geçilmişti. Kedi, sahibi öldükten hemen sonra yaşlılıktan onun arkasından gitmişti. Artık tüy yoktu.

Mutfağa gidip torbayı mutfak masasının üstüne bıraktı, odasına gidip soyundu, tuvalete gidip elini yüzünü yıkadı, yeniden mutfağa döndü. Mutfak masasının örtüsünün görünmesini zorlaştıran ekmek kırıntılarına yenilerini ekleyerek kendine üç dilim ekmek kesti ve buzdolabından çıkardığı zeytinyağlı biber dolmalarından gözüne kestirdiği iki adetini yavaş yavaş yemeye başladı. Normalde çoğu yemekle ekmek yemezdi, ancak artık doymak için her yemekle ekmek yemek zorunda kalıyordu. Dolmaları bitirdikten sonra dolaptan son kalan karpuz dilimini aldı, ısırarak yedi. Çekirdeklerle dolmuş tabağını, bir haftadır lavabonun içinde biriken diğer tabakların üstüne koydu. Çatalını masanın üstünde bıraktı –aslında suya tutup ertesi gün kullanmak üzere yeniden masaya koyardı, fakat bu kez unutmuş olmalı. Bir bardak da su içip salona geçti. Televizyonu açtı, uzun süre at yarışı özetlerini izledi.

Koltukta uyuyakalmış. Gece 2 civarıydı uyandığında. Doğruldu, televizyondaki güzel kadının yüzünü inceledi, tuvalete gidip işedi –koku rahatsız etmiş olacak ki üç gün aradan sonra yeniden sifonu çekti, ellerini yıkamadan odasına gidip yattı.

Uyuyamadı. Döndü durdu. Kalktı, salona gidip yeniden televizyonu açtı. Ne olduğuna bakmadan, kanal değiştirip durdu. Balkona çıkıp biraz hava aldı. Bir bardak su içti. Yüzünü yıkadı. Duvarlardaki eski fotoğraflara baktı, hiçbirinde yoktu. Yeniden yatağa gitti, gözlerini kapadı.

16 Temmuz 2009 Perşembe

When It's Cold I Would Like to Die

Küçük çocukları izlerken beynimde oluşan en yoğun düşünce intihar oluyor. Tüm varoluş kaygılarımı onların vücutlarında buluyorum. Yeni yeni şekillenen hareketleri, kolay çözümlenebilen psikolojileri bana hakkımızdaki her şeyi özetliyor. Çıplaklık dereceleri ne kadar fazlaysa, intihar isteğim de o kadar fazla oluyor.

Tam müzik dinleyip etrafı izleme zamanımda saklambaç oynayan çocuklar beni bunalıma sokuyor. Kendimin de, o yaşlardayken, akşam ezanı vaktinde, aynı hareketleri yaptığımı hatırlıyorum. Belki aşağıda, hevesli bir sırıtışla bir arabanın aynası altında saklanan -ve belki benim çoğunlukla yaptığım gibi çişini tutan- çocuğun, ilerde buna benzer cümleler karalayacağını aklıma getiriyorum.

Okyanusu yüzmekte zorlanıyorum.