9 Şubat 2010 Salı

Orpheus

Birkaç günlük eve kapanma ritüellerinden birini gerçekleştirdiğinden saçlarına suyu unutturan Ebru, kanat bitimi hizzasındaki saçlarını, halat çeker gibi iki eliyle önüne doğru sıvazlıyor, kırıklarına yakından bakıyordu. “Çok kötü oldu saçlarım ya, şuraya bak,” dedi, eline gelen telleri salınan parmak hareketleriyle camdan aşağı bıraktı –kendinden beklenmeyecek şekilde, tellerin düşüşünü izlemedi. Camın kenarlığına koyduğu küllükten sigarasını aldı, yine salınan bir el hareketiyle, sanki kocasını etkilemeye veya kendini şehvetli hissetmeye çalışıyormuş gibi, doğrudan doğruya kocasının gözlerine bakarak, dudağına götürdü. “Sen neden geldin ki, birimiz kalsaydık içerde, ayıp oldu Aslı’lara.”
“Kaç yıllık insanlar. Sonat oyalar zaten onları.”
“Ya Sonat deme şu çocuğa, Deniz olacak işte adı.”

Soner cevap vermeye yeltenecekti ki, evin dördüncü bireyi gümbürdeyerek açıldı. “Amma zor açılıyor ha, yağlasanıza bi şunu?”
“Yağla olacak iş değil, hamuru bozuk,” dedi Soner. Poposunu bulaşık makinesine dayamış, ellerini de ters biçimde mutfak tezgahına koymuştu.
“Niye kaçtınız kız buraya? Sıkıldınız mı bizden?”
“Valla ben sigara içiyorum, Soner’e sor.”

Aktivist hukukçu Aslı, samimi olmayan bir gülüş attı, çakmak istedi. “Maç başlıyor galiba marş okunuyordu demin.”
Gözü dalmış da yeni uyanıyormuş gibi yaparak, “Hı,” gibi bir ses çıkardı ve arkasını döndü Soner; mutfak musluğunu açıp, ellerini birkaç saniye suya tuttu. Aslı, mutfakta rahat durulacak fazla yer olmadığından onun yerini aldı. Dördüncü birey yine gümbürdedi.

***

“Adam gibi hiç konuşmuyor. Doyacak kadar yiyor, sudan başka şey içmiyor. Et de yemiyor ki doğru düzgün beslensin; eskiden en azından köfte yerdi, artık onu da kesti. Bütün gün bir şeyler okuyor. Bir de bi şiir var, Almanca, onu okuyup duruyor. Almanca bilse neyse. Bazen de piyano çalıyor. Bilindik şeyler. Artık bestelemeyecekmiş, öyle diyor. Üretmenin önüne geçtim, diyor. Çabalamaya giriyormuş, artık çabalamak yokmuş. Ona saygılıyım, tanıştığımızdan beri anlaşılma konusunda herkesi küçümsüyor olsa da, ona karşı çocukça bir şefkat besliyorum; beni küçümsemesinden doğan bir şefkat. Hani sen beni küçümsüyorsun ama, ben seni anlıyorum ve seviyorum da, gibi. Hani ilkokulda aşık olursun ya, büyüyünce o çocuğu düşününce çok temiz gelir sana, hiç dokunulmamış, saf, yüce bir aşk gibidir o orda, çocuk bu kadar abartılacak kadar olmasa bile. Ben de, onu düşündüğüm zaman, bu sessizliklerini, içe kapanıklığını, etrafa zarar vermeyen sevgi dolu sinir krizlerini düşündüğüm zaman, bir anda gözlerim doluyor; çok acayip, bilirsin benim gözlerim dolup durur en ufak şeyde, yemeği çok beğensem bile dolar filan. Yani, anla işte, onla ilgili her şey bende bir şeylere dokunuyor. Kıyamıyorum ona resmen, ortada somut hiçbir şey yokken kendini kilitlemesi, kapaması, Deniz’den başka bir şeyi ciddiye almaması… İki gündür de Sonat diyor Deniz’e. Kendi tutturmuştu Deniz olsun diye, tam alıştım, yine vazgeçti. Kutsal bir isim arıyormuş. Yorulmuyorum, istediği kadar değiştirsin. Çocuğun bokunu bir temizleyişi var Aslı, dinliyor musun? Boku bir temizleyişi var sanırsın yemek yapıyor. Altından yapılmış tencerenin kapağını açar gibi tutuyor çocuğu bileklerinden, kaldırıyor, kutudan yeni çıkardığı ıslak mendili resmen gözleriyle kontrol ediyor temiz mi diye, sonra sanki kaşıkmış da tencereyi sıyırıyormuş gibi temizliyor çocuğun götünü. Korkuyorum bazen Aslı, arkası dönükken gelip sopayla vursan kafasına, tepki vermez, düşer yere, yatar orda bir süre. Kalkar sonra bir şey olmamış gibi devam eder. Kendine bir şey yapacak diye de korkuyorum, işten izin aldım kapandım eve, benim klasik depresyonlarımdan biri dedim ona da. O resmen kutsal benim için ama korkuyorum yine de, ses yok, devamlı bi' sessizlik var evde. Yapacak bir şeyim de yok, televizyondan sıkıldım, saçmasapan şeyler var zaten. Ki sesini de açamıyorum, ne zaman televizyon açsam Soner de piyanoya geçiyor, mesaj verir gibi. İyi ki geldiniz bu akşam. Yüz yüze konuşacak birilerini istiyor insan. Bak görürsün, siz gitmeden gidecek yatacak ya da kitap filan okumaya dalacak. Off.”

***

“Cenabetizm ya,” dedi Ozan; “Girmiyor bir türlü!”
Soner, televizyonu çaprazdan gören tekli koltuklardan birine tedirgince oturmuş, arkasına dayanmış, kollarını önünde bağlamıştı. Ekrana sanki zor görünen bir yazı okuyormuş gibi kaş çatarak bakıyordu.
“Topu unutuyorlar,” dedi. Ozan kafasını çevirdi, hafif dalga geçen bir gülümseme ifadesiyle, Soner’e baktı.

“Topu unutuyorlar. İş topta bitiyor, onlar kaleyle ilgileniyorlar.”



J.D. Salinger'ın anısına.

2 yorum:

yasin dedi ki...

Çok, ama çok beğendim.

cüzzamlı melek dedi ki...

eğer birerbir şahit olmadığın bişeyse, orta yaş insanlarını bu kadar iyi yazabilmen çok iyi.