26 Temmuz 2010 Pazartesi

Çocukluktan Sahneler

S., annesiyle beraber anneannesinin yanına taşındığından beri anneannesinin domatesli çiçek ekmeklerine karşı koyamadığı için iyiden iyiye tombullaşmış ilkokul üçüncü sınıf kurbanı, büyüdüğü, artık sadece babasının -eğer yalnızca uyumak için geceleri uğramak bu kapsama giriyorsa- yaşadığı zemin kat eve uzun bir aradan sonra yeniden gelmişti. Babasıyla, çoğunluğu sessizliğin oluşturduğu ilişkilerinin bu yaşanmakta olan yeni kısmında, S., altındaki ışıkları artık yanmayan cırt cırtlı ayakkabısını evin sessizliğini bozmak istemiyormuş gibi yavaş ve dikkatlice çıkardı, eve girer girmez soğuk su içmek için mutfağa gitmeyi alışkanlık hâline getirmiş babasıyla ilgilenmeden odasına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Buzdolabını açmakta olan baba koridorda yürüyen oğlunu o kısa iki saniyede izledi, ancak izleyişi beyninde, bütün bir gün çocuğu sıkmadan neler yapabileceği düşüncesi eşliğinde devam etti.

S.’nin oda kapısı, alışık olmadığı şekilde kapalıydı ve üstündeki “yakışıklı oğlumun düzenli odası” tabelası, unutulmak istenircesine ters çevrilmişti. S. niyeti anlayamayacak kadar küçük değildi, az sonra tam olarak oluşacak hüznünün ilk etkisini yürek civarında bir yerlerde hissetmiş hâlde kapıyı itip içeri girdi.

Oda özellikle kokusu itibariyle fazla değişmemişti; artık biraz yankılıydı ancak S.’nin yıllarca soyut varlıklardan korkma tabanı olan yatağı, yerde hareketsiz yatışlarının kayıtsız kokulu halısı ve içindekiler boşalmış olsa bile her açtığında heyecan hissedeceği duvar dolabı, anı dolu sessiz varlıklarını koruyorlardı. S.’nin gözleri şu sıralar sık sık olduğu gibi yine doldu ve o da -artık tecrübeliydi elbette, hareket etmemeye çalışarak yatağının ucuna, arkası kapıya dönük olarak oturdu. Tam Casper temalı giysisinin nezlelerden ötürü kalıplaşmış ve parlayan koluyla gözlerini silecekti ki babası odaya girdi, gülümsüyordu. “Özlemiş misin odanı?”

“Eh,” dedi S. ve burnunu çekti. Neyse ki anlık bir güçsüzleşmeydi, gözleri kızarmamıştı. O bir ucunda babası bir ucunda, yatakta bir süre sessizce oturdular. Gerçekten, bütün bir sokak cansız varlıklarıyla birlikte öğle uykusuna yatmışçasına sessizdi ve ne baba, ne de S. bu sessizliği bozma niyetindeydi. En sonunda, yere bakarak, zorlanarak, sesi belki yalnızca kulakları duyarlı hayvanların anlayabileceği kadar hafif titreyerek “Özür dilerim S.,” dedi baba, “bilmiyorum, anlarsın belki çok da kolay değil bu işler, ben ister miyim üzmek seni,” burda sesinin titrekliği insan algı eşiğinin sınırları içerisine girdi, “bir tanecik evladımsın sen benim, senden başkası yok benim için artık. Anla beni oğlum, sen anla bari kimse anlamıyor.”

Pekala, tahmin edersiniz ki, sessizliğin ardından gelen bu kısa, duygusal konuşmayı S. arkası dönük, özellikle de gözleri özenle saklanmış dinliyordu. Neyse ki babası ender de olsa gururunu yenebileceğini gösterdikten sonra doğruldu, bir şey söylemeden, tıpkı odaya gelişi gibi yavaş yürüyerek, S.’nin odasının hemen karşısındaki tuvalete gitti. S., kalıplaşmış kısımlarla canını yakmamaya dikkat ederek giysisinin kollarıyla gözlerini sildi, kapıya doğru dönüp, daha rahat bir pozisyon alarak tuvaletin buzlu camını izlemeye başladı. Çok geçmeden, su sesinden ve babasının ritüel lavabo başı öksürüğünden babasının tuvaletten çıkmak üzere olduğunu anladı, ilgisiz davranmaya çalışıyormuş gibi kafasını diğer tarafa, cama doğru çevirdi. Tam babası tuvaletten çıktı ve ışığı söndürdü ki sesi sonuna kadar açılmış telsiz telefon bağırmaya başladı. Babası doğrultu değiştirmeden, koşar adım koridordaki telefonu aldı ve açtı, birkaç saniye sessizce dinledikten sonra yine koşar adım, bu kez sessiz olmaya çalışarak S.’nin odasına gitti ve “Annen,” diyerek aleti S.’ye uzattı.

“S., hani bizim odada beyaz gardırop var ya… Git sen bir odaya, gidince haber ver.”

S. annesiyle babasının eski, babasının şimdiki odasına giderken babası da arkasından geliyordu. Odaya girdi ve bunu annesine bildirdi.

“Sağ en alttaki çekmeceyi aç. Sağ güçlü olan tarafın. Açtın mı?”

S. çekmeceyi açtı, en üstte kırmızı, onun altında beyaz donlar vardı; daha altta farklı renkte olanlar varsa da görünmüyorlardı. S. göz ucuyla babasına baktı -sık sık izleyici olarak katıldığı insan ilişkilerinin katkısıyla empati konusunda yaşına göre oldukça gelişmişti. Babasının yutkunmayla karışık nefes alış verişinin sesi yükselmişti.

“O donları getirsene bana gelirken be S., hiç yok bende boşuna durmasınlar ord-"

Baba bir anlığına gözlerine götürdüğü elini bu kez S.’nin, belinin biraz yukarısında kalan sağ kulağına doğru götürdü ve telefonu oğlunun gevşek ellerinden aldı, keskin, kesintisiz ve yüksek sesle, gergin, ancak tam anlamıyla öfkeli bir bağırmaya da kaçmadan konuşmaya başladı: “Bana bak ne yapmaya çalışıyorsun sen de çocuğa donlarını gösteriyorsun; gel buraya kendin al çok istiyorsan pis orospu!”

Az önceki gürültülü nefesini sürdürerek, telefonun açma kapama tuşuna sağ baş parmağıyla, tırnaklarını acıtacak bir kuvvetle bastı. Beş on saniye düşündü, geniş, neredeyse bir oda boyutuna varan holdeki ikili koltuğa oturdu, yeniden, bu kez daha kuvvetsizce telefonun açma kapama tuşuna bastı, çevir sesi duyulurken karşısında öylece dikilen, yere bakan gözlerinde babasıyla buluştuğundan beri taşıdığı anlama motivasyon katılmış oğlunu görmezden gelmeye çalışarak, numaralara basmaya başladı. Dördüncü numaradan sonra telefonu yeniden kapadı, üfledi, “Numarayı unuttum bak,” dedi, sakinleşmeye çalışarak sağdaki camdan bahçeye doğru kısa bir süre baktı, ardından telefonu yeniden açarak numaraları çevirdi.

“Alo anne, ya ben yine dayanamadım sıçtım sıvadım ya. Ya açtırdı çocuğa dolabı, getirsin istiyordu herhalde, gördüm ben de dayanamadım aldım telefonu, sıçtım sıvadım. Donları gördüm donları. Sen gelsene buraya işin yoksa, gelecek şimdi o kesin buraya. Hadi.”

Seyreden on beş dakika boyunca, artık çoğu aile evi için geçerli olduğu gibi televizyonun kapalı olmasının gerginliği arttırıcı etkisiyle, hiç konuşmadan, sessizce oturdu baba ve oğul. Sonunda babanın sıkkın, oğlun çaresizce beklediği zaman geldi ve anne, tıpkı telefon gibi sesiyle ruhu titreten kapı zilini çaldı. Baba kalkmadı, oğluna dur işareti yaptı. Zil bir kez daha çalındı. Baba yine hareket etmedi. S.’nin kalp atışları hızlandı, vücudu titremeye başladı. Salonun camına vuran tırnakların sesi işitildi. Baba ağır hareketlerle kapıya gitti, sokak kapısını açan düğmeye bastı ancak iç kapıyı açmadı. Çok kısa bir süre sonra, S.’ye göre anında, bu kez iç kapıya vuran yumruklar duyuldu. Kapı açıldı, bağırışmalar başladı.

“Ne var benim donlarımı almamda be, ne duruyorsun sanki çocuğun yanında öküz adam! Önyargılısın işte anlamıyor musun elli senedir söylüyorum ben!”

“Hayır sen ikiyüzlüsün ulan!”

Ve daha birçok çırpınış; holdeki koltukların kimin parasıyla alındığı, çocuğa daha çok kimin değer verdiği, çocuğun daha çok kime değer verdiği, kimin daha fazla olumsuz sıfat alabileceği gibi, yalnızca birbirini gerçekten uzun süreli tecrübe etmiş, ayrı sularda boğulmuş çiftlerin üzerinde konuşabileceği, daha doğrusu bağrışabileceği konular.

S., anne ve babasının aralarında konuşurlarken sarf ettiği kelimelerden en kilit olanların anlamlarını bile bilmiyordu. O yalnızca birbirine yakın durarak, tükürükler saçarak bağrışan iki insanı, seçim hakkı tanınmadan oluşarak beynine yerleşen hayat yalnızca onların ekseninde olduğu için titreyerek, şok hâlinden dolayı gözleri dolmaksızın, kendi varlığının oradalığını unutmuşçasına izliyordu.

Kapı çaldı ve bağrışmalar kesildi. Baba kapıyı açtı, gelen anneanneydi. S. onu görünce anlık bir rahatlama hissetti ancak beyni ona anneannesinin gergin tartışmaların ilk ağlayanı olduğunu hatırlatmış olacak ki bacakları yeniden eski titreyişine kavuştu. Anneanne, hiçbir şey söylemeden, neredeyse tribüne katılmaya gelmiş gibi S.’nin yanına geçti ancak gösteri kısa bir kesintiye uğramıştı; çift mola vermişçesine, neredeyse bir dakikalığına sessiz kaldı.

Molayı bitiren, “Sen hâlâ cevap vermedin bana, kim aldı lan bu koltukları ha!” diye bağırarak, üzerinden çıkarmadığı kabanının zorlaştırıcı etkisine rağmen holdeki sandalye-koltuk kırması oturağa tekme atan anne oldu. Baba, bir kez daha çalan kapıyla ilgilenmeksizin annenin üzerine doğru yürüdü, kadını iki kolundan tuttu ve kırma oturakların karşısındaki ikili koltuğa doğru itti. Anneanne kapıyı açıp “A-ay n’apıyorsun Bülent!” diye bağırırken, baba annenin üstüne çıkmış, kadının boğazına sarılmıştı. Babaanne eve girdi, karşılaştığı manzara karşısında suratının aldığı hâlle S.’nin hayatında filmler ve sahtekâr insan tepkileri dışında tecrübe ettiği en etkileyici yüz ifadesi değişimine imza attı ve kapıyı açan anneanneye ve torununa bakmaksızın, annenin kafasındaki turuncu bereyi almış kadının kafasına üst üste vuran babanın sırtına bir yumruk geçirdi. Yumruk elbette işlemedi, ancak neyse ki baba annenin boğazını sıkmaya devam etmiyor, yalnızca kadına bereyle vuruyordu. Babaanne oğlunun kollarını tutmaya çalışırken, S. için artık zaman durmuş, mekân donmuştu.

S. koşarak salona gitti, sokakla aynı seviyedeki pencereyi açtı. Artık şoktaki gözleri ağlama unutkanlığı yapmıyordu fakat ağlamayı tanım kalıpları içerisinde de icra etmiyordu; orta yola gelmeyi sevmiyorlardı anlaşılan. S. dışarıya baktı, demir parmaklıkların arasından, tıpkı çok daha küçükken, kimi zaman, eğer doğru hareketi yapabilirse başarabildiği gibi, kafasını dışarı çıkarmaya çalıştı. Başaramadı. Sokakta kendisine doğru yürüyen birini görünce, hiçbir düşüncenin kendisini etkilemesine izin vermeksizin “İmdaat! Babam annemi öldürüyor, imdat!” diye bağırmaya başladı. Anneannesi o yaştaki birinden beklenmeyecek bir hızla salona geldi ve çocuğu, eliyle ağzını kapatıp susturarak içeri aldı, pencereyi kapattı ve yeniden içeri, kavga mahaline yollandı. S. yeniden cama döndü. Az önce sokakta gördüğü oğlan camın önüne gelmişti. Kot pantolonunun altına terlik giymişti ve elinde, beyaz naylon poşette iki ekmek vardı –belli ki evden yalnızca bakkala uğramak için çıkmıştı. S. camı açtı, oğlana hiçbir şey söylemeden, ağlayarak baktı. “N’oluyor içerde?” diye sordu oğlan.

“Annemle babam kavga ediyorlar, kurtar beni burdan,” dedi S. ağlayarak, bu kez dingince, bağırmadan.

“Ben bir şey yapamam ki,” dedi oğlan, pasif bir üzüntüyle S.’ye baktı ve yoluna devam etti.

S. camı kapamadan, kendini odasındakiyle, tıpkı hol hariç bütün odalarınkiyle olduğu gibi aynı olan, bütünüyle sakin, rahat ve oyun dolu günlerin hatırlatıcısı, kayıtsız kokulu halıya bıraktı ve gözlerini kapadı.

Gördüğü bir sonraki şey, annesinin sağ omzuna bükük yatırılmış götürülürken bir anlığına, dayanabildiği kadar baktığı, büyüdüğü evin kapısında durmuş ona kollarıyla gel işareti yapan babası ve babaannesiydi. Ardından, annesinin kaçınılmaz sallamalarına rağmen kafasını hareket ettirmemeye çalışarak, yeniden gözlerini kapadı.

Hiç yorum yok: