24 Temmuz 2010 Cumartesi

Fransa'da Bir Delikanlı (A Boy in France) – J.D. Salinger

(Çeviri)

Yarım konserve domuz ve yumurta sarısı yedikten sonra, delikanlı başını yağmur çekmiş toprağa yatırdı, miğferinden acıyla çekti, gözlerini kapadı, aklını bin delikten boşalttı ve neredeyse anında uyuyakaldı. Uyandığında saat neredeyse 10’du -savaş vakti, çılgın vakit, hiçkimsenin vakti- ve soğuk, nemli, Fransız havası kararmaya başlamıştı. Orada, gözleri açık, o unutulması imkânsız, olası olmayan ve şükürler olsun ki nafile savaş düşüncecikleri yavaş ama emin adımlarla yeniden beynine sızmaya başlayana kadar uzandı. Beyni mutsuzluk kapasitesini doldurunca, keyifsiz bir gecesel meyil tepeye yükseldi: Uyuyacak bir yer bul. Ayağa kalk. Battaniye dürümünü al. Burada uyuyamazsın.

Delikanlı kirli, küfelik, yorgun üst vücudunu kaldırdı ve oturma pozisyonundan, hiçbir şeye bakmaksızın, ayağa kalktı. Mahmurca eğildi, miğferini alıp başına geçirdi. Battaniye kamyonuna sallanarak geri yürüdü ve bir yığın kirli battaniye dürümü arasından kendininkini çekip çıkardı. Hafif, sıcaktan yoksun tomarını sol kolunun altında taşıyarak, alanın çalılık sınırı boyunca yürümeye başladı. Terler içinde bir siper kazan Hurkin’in yanından geçti ve ne o, ne de Hurkin diğerine en ufak bir ilgiyle göz attı. Eeves’in kazdığı yerde durdu ve Eeves’e, “Bu gece ayakta mısın, Eeves?” dedi.

Eeves yukarı baktı ve “Evet,” dedi ve bir damla ter parıldayıp Eeves’in uzun Vermont burnunun sonundan kendini serbest kıldı.

Delikanlı Eeves’e “Bir şeyler kızışırsa veya başka bir şey olursa kaldır beni,” dedi ve Eeves cevap verdi, “Senin nerde olacağını nerden bileceğim ben?” ve delikanlı ona, “Oraya vardığımda sesleneceğim,” dedi.

Bu gece kazmayacağım, diye düşündü delikanlı yürürken. Bu gece o lanet küçük siper kazma aletiyle boğuşup, kazıp yarmayacağım. Vurulmam. Vurulmama izin verme, Biri. Yarın gece kıyak bir siper kazacağım, yemin ederim yapacağım. Ama bu gecelik, sadece şimdilik, her şeyin acıttığı vakitte, alçalacağım bir yer bulmama izin ver sadece. Birdenbire, delikanlı, belli ki birkaç Kraut* tarafından ikindi sırasında, uzun, çürümüş ikindi sırasında tahliye edilmiş bir siper gördü -Alman olanlarından.

Delikanlı ağrıyan bacaklarını ona doğru biraz daha hızlı ilerletti. Oraya vardığında aşağıya, içine baktı ve muntazam katlanmış ve yerleştirilmiş birkaç Amerikan askerinin kirli sahra ceketini görünce, iddia kabul edildi ki, tüm beyni ve vücudu neredeyse sızladı. Delikanlı ilerledi.

Bir başka Kraut siperi gördü. Ona doğru sakarca ivedilendi. Aşağıya, içine bakarak, siperin yaş zemininde yarısı yayılmış yarısı toplu, gri bir yün Kraut battaniyesi gördü. Birkaç Almanın henüz uzandığı, kanadığı ve muhtemelen öldüğü korkunç bir battaniyeydi.

Delikanlı battaniye dürümünü yere, siperin yanına bıraktı ve sonra tüfeğini, gaz maskesini, çantasını ve miğferini çıkardı. Ardından siperin yanında öne doğru eğildi, ufak mesafeyi dizlerine düşürdü, elini sipere uzattı ve ağır, kanlı, yası tutulmamış Kraut battaniyesini dışarı kaldırdı. Siperin dışında, nesneyi gülünç bir topak olarak sardı, kaldırdı ve siperin arkasındaki gür çalı-çitin içine fırlattı. Tekrar aşağıya, siperin içine baktı. Toprak zemin, gördü ki, ağır Kraut battaniyesinin iki bükümünden yayılanla pislenmişti. Delikanlı çantasından siper kazma aletini aldı, sipere girdi ve kirlenmiş yerleri kasvet içinde kazıp çıkarmaya başladı.

Bitirdiğinde siperden dışarı çıktı, battaniye dürümünü çözdü ve battaniyeleri, biri diğerinin üzerinde olmak üzere yatay biçimde serdi. Bir tanelermiş gibi, battaniyeleri uzunlamasına yarım katladı, ardından bu yatak pılıpırtısını sanki bir çeşit omurgası varmış gibi siperin üstüne kaldırdı ve dikkatlice görüş açısının dışına indirdi.

Battaniyelerinin katları arasına kirli çakılların yuvarlanışını izledi. Sonra tüfeğini, gaz maskesini ve miğferini aldı ve zeminin, siperin başındaki dokunulmamış yüzeyine özenle yerleştirdi.

Delikanlı battaniyelerinin üstteki iki katını kaldırdı, çok az kenara yerleştirdi ve ardından çamurlu ayakkabılarıyla yatağına indi. Ayaktayken, sahra ceketini çıkardı, top hâlinde katladı ve sonra kendini gece pozisyonunda yerleştirdi. Siper çok kısaydı. Bacaklarını dizlerinden dik olarak kırmadan uzatamadı. Kendini battaniyelerinin üst katlarıyla örterek, kirli başını daha da kirli sahra ceketinin üzerine koydu. Yukarı, kararan havaya baktı ve gömlek yakasının içinde, bazıları orada kalan, bazıları sırtından aşağıya inmeye devam eden birkaç huysuz kir topağı hissetti. Bu konuda hiçbir şey yapmadı.

Aniden bir karaiğne* bacağından, tam getrinin üzerinden, edepsizce, inatla soktu. Bir elini yaratığı öldürmek için battaniyenin altına sıkıştırdı ancak delikanlı sabah tüm bir tırnağını kaybettiği yerini hatırlayıp yeniden hissederek acıyla tıslayınca hareket kendini kısa kesti.

Acıyan, zonklayan parmağını çabucak göz hizzasına kaldırdı ve zayıflayan ışıkta inceledi. Ardından elinin tamamını, acıyan bir parmaktan çok hasta birine gösteriliyora benzeyen bir dikkatle battaniye katlarının altına yerleştirdi ve kendini hokuspokus türevi, savaştaki askerlere özgü işlere verdi.

“Elimi bu battaniyenin altından çıkardığımda,” diye düşündü, “tırnağım tekrar uzamış olacak, ellerim temiz olacak. Vücudum temiz olacak. Temiz külot, temiz atlet, beyaz bir gömlek giymiş olacağım. Mavi, benekli bir kravat. Çizgili, gri bir takım ve evde olacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ocağa kahve, gramofona plak koyacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Kitaplarımı okuyacak ve kahve içecek ve müzik dinleyeceğim ve kapıyı sürgüleyeceğim. Pencereyi açacağım, hoş, sessiz bir kızı –Frances’i değil, tanıdığım kimseyi değil- içeri alacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ondan bana biraz Emily Dickinson okumasını isteyeceğim –şu rehbersiz olmakla ilgili olanı- ve ondan bana biraz William Blake okumasını isteyeceğim –şu yaratılan küçük kuzuyla ilgili olanı*- ve kapıyı sürgüleyeceğim. Bir Amerikan sesine sahip olacak ve bana çikletim veya bonbonum var mı diye sormayacak ve kapıyı sürgüleyeceğim.”

Delikanlı aniden, değişiklik ve sihir beklemeden, elde etmeden, ızdıraplı elini battaniyelerden çıkardı. Bluz cebinin terle lekelenmiş, çamurdan gevrekleşmiş kapağının düğmesini açtı ve gazete küpürlerinden oluşan vıcık vıcık bir topak çıkardı. Küpürleri göğsüne serdi, en üsttekini aldı ve göz hizzasına çıkardı. Bu bir Broadway köşe yazısıydı ve loş ışıkta okumaya başladı:

“Dün gece -yaklaş ve dokun bana, kardeşim-, yeni filmi Roketlerin Kızıl Parıltısı’nın (sakın kaçırmayın, millet. Muazzam.) galasına katılmak için burada olan Jeanie Powers’ı, güzel genç yıldızı görmek için Waldorf’a uğradım. Sevimli yaşamında ilk defa büyük şehirde olan taşra kızı Iowa güzelliğine buradayken en çok ne yapmak istediğini sorduk. “Pekala,” dedi Canavar’a Güzellik, “trendeyken, New York’tayken tek istediğimin samimi, sade ve basit bir askerle çıkmak olduğuna karar verdim! Ve ne oldu zannedersiniz? Burda olduğum ilk öğleden sonrada, tam Waldorf’un lobisinde Bubby Beamis’le karşılaştım! Şimdi halkla ilişkilerde binbaşı ve tam New York’a tayinli! Nasıl şans bu?” … Pekala, muhabiriniz pek bir şey demedi. Ama şanslı Beamis, diye düşündüm kendi ken-“

Siperdeki delikanlı küpürü vıcık top olarak buruşturdu, geri kalan tüm küpürleri göğsünden kaldırdı ve hepsini siperin yanına, dokunulmamış zemine bıraktı.
Yeniden yukarıya, gökyüzüne baktı; Fransız havası, âşikâr ki Fransız, Amerikan değil. Ve kendi kendine, yüksek sesle, yarı gülüp yarı ağlayarak, “Oo la-la!” dedi.
Ansızın ve aceleyle, cebinden kirli, yeni olmayan bir zarf çıkardı delikanlı. Hızlıca içinden mektubu çıkardı ve otuz küsürüncü defa tekrar okumaya başladı:


MANASQUAN, NEW JERSEY,


5 Temmuz, 1944


Sevgili Babe: Annem hâlâ İngiltere’de olduğunu düşünüyor, ama bence sen Fransa’dasın. Fransa’da mısın? Babam anneme senin hâlâ İngiltere’de olduğunu düşündüğünü söylüyor, ama bence o da senin Fransa’da olduğunu düşünüyor. Fransa’da mısın?

Bensonlar bu yazın başında deniz kıyısına indiler ve Jackie sürekli evde. Annem senin kitaplarını da bizimle getirdi çünkü bu yaz döneceğini düşünüyor. Jackie şu Rus kızla ilgili olanı ve eskiden masanın üzerinde tuttuklarından birini ödünç alıp alamayacağını sordu. Verdim çünkü sayfalarını falan bükmeyeceğini söyledi. Annem ona çok sigara içtiğini söylüyor ve o da bırakacak. Biz gelmeden önce güneş yanığından zehirlendi. Senden çok hoşlanıyor. Belki Wacks’e* girer.

Evden ayrılmadan önce Frances’i bisikletimde gördüm. Ona seslendim ancak beni duymadı. O çok kendini beğenmiş ama Jackie değil. Jackie’nin saçları daha güzel ayrıca.

Bu sene plajda kızlar erkeklerden daha çok. Hiç erkek görmüyorsun. Kızlar bol bol kart oynuyor ve birbirlerinin sırtına güneş yağı sürüp güneşte yatıyorlar fakat eskisinden daha fazla suya giriyorlar. Virginia Hope ve Barbara Geezer bir şey hakkında kavga ettiler ve artık plajda birbirlerinin yanına oturmuyorlar. Lester Brogan Jap’lerin* olduğu yerde, orduda öldürülmüş. Bayan Brogan Pazar günleri Bay Brogan’la gelmesinin dışında plaja artık gelmiyor. Bay Brogan plajda Bayan Brogan’la sadece oturuyor ve suya girmiyor, ne kadar iyi bir yüzücü olduğunu bilirsin. Senin ve Lester’ın beni bir kere şamandıraya götürdüğünüzü hatırlıyorum. Şimdi şamandıraya kendim gidebiliyorum. Diana Schults denizdeki bir askerle evlendi Girt ve o bir haftalığına California’ya geri gittiler, ama Girt şimdi gitti ve Diana döndü. Diana plajda tek başına yatıyor.

Biz evden ayrılmadan, Bay Ollinger öldü. Teemers kardeş Bay Ollinger bisikletini tamir etsin diye dükkana gitti ve Bay Ollinger tezgahın arkasında ölüymüş. Teemers kardeş mahkeme binasına kadar bütün yol boyunca ağlayarak koştu fakat Bay Teemers jüriye konuşmakla falan meşguldü. Kardeş Teemers yine de içeriye koştu ve Baba Baba Bay Ollinger ölmüş diye bağırdı.

Deniz kıyısına gelmek için evden ayrılmadan önce arabanı temizledim. Ön koltuğun arkasında Kanada yolculuğundan kalma bir sürü harita vardı. Onları masana koydum. Bir de bir kız’ın tarağı vardı. Sanırım Frances’indi. Onu da masana koydum. Fransa’da mısın?

Sevgiler,

MATILDA

Not: Bir dahaki gidişinde ben de seninle Kanada’ya gidebilir miyim? Çok konuşmam ve sahiden içmeden sigaralarını yakarım.

Saygılarımla,

MATILDA

Seni özledim. Lütfen eve çabuk gel.

Sevgi ve öpücükler,

MATILDA


Siperdeki delikanlı mektubu kirli, köhne zarfın içine özenle geri yerleştirdi ve zarfı bluz cebine geri koydu. Sonra kendini siperde hafifçe yükseltti ve “Hey, Eeves! Burdayım ben!” diye bağırdı.

Eeves alanın diğer tarafından onu gördü ve başıyla onayladı.

Delikanlı sipere geri çöktü ve hiçkimseye yüksek sesle, “Lütfen eve çabuk gel,” dedi. Ardından keyifsizce, bükük bacaklı, uykuya daldı.


Saturday Evening Post 217, Mart 1945

-------------------------------

*1: Kraut: Amerikalıların İkinci Dünya Savaşı’nda Almanları tanımlamakta kullandıkları argo sözcük.
*2: karaiğne: Kırmızı karınca. İğneli, soktuğunda can yakan ve soktuğu yeri kabartan bir çeşit böcek.
*3: William Blake’in “Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) kitabından “Kuzu” şiiri.
*4: Wack, yedi üyesiyle İkinci Dünya Savaşı’nda mücadele etmiş bir ailenin ismi. Salinger bu aileye atıfta bulunmuş olabileceği gibi, bu bağlantıyı tamamen yanlış kurmuş da olabilirim.
*
5: Amerikalıların Japonlara verdiği aşağılayıcı lakap.

Hiç yorum yok: