1 Temmuz 2010 Perşembe

Patlak Balonlar İçin Mükemmel Bir Gün

Güneş kendini hissettirmekte ağustosun diğer günlerine oranla başarısızdı ve bu sabah, Sarpkent sitesinin suları, gizillik dönemi bitirme yazı geçiren Armağan'ın karşı konulamaz rekabet arzusunu doyurur biçimde yan site Şirinkent'in sularından daha berraktı. Hissi olarak binlerce gündür yaptıkları gibi, Armağan ve babaannesi, birbirine denk boylarının tabana basmaya el vermemeye başladığı seviyeden hemen hemen on metre uzaklıktaki yüzer iskeleye kadar üşüyerek yüzecek, iskeleye çıktıktan bir iki dakika sonra, şimdi de rüzgar yüzünden üşümeye devam ettikleri için yeniden suya inecek ve bu kez suya alışıp üşümemeye başladıktan sonra, babaanne-torun ilişkilerinin iyi seyredebildiği son zamanlardan yaklaşık bir saati daha, asıl vedanın bu olduğunun farkına varmadan yaşayacaklardı.

Modern zaman kızlarının aksine, babaannenin bütün dış eklentileri işlevseldi. Ayakları taşların vereceği acıdan korumak için beyaz, boşluklarla çiçek deseni yaratılmış deniz ayakkabısı; fazla kiloyu örtmek adına deseni yoğun seçilmiş siyah bir mayo; küvete gerek kalmadan, ufak bir duşla günü kurtarmayı sağlayacak basit bir lastik toka ve her ne kadar bugün pek kuvvetli görünmese de, güneşin olası şerrine tedbir olarak beyaz, önünde -muhtemelen- bir akrabanın çalıştığı bir kafenin baskısı olan bir kasket. Armağan'ın yuvarlak suratı, suratını ortaya çıkaran hayli kısa saçları ve toparlak görünümünü tamamlayan abartıya kaçmamış fazla kilosu, tabiri çürüten bira göbeğinin de yadsınamaz katkılarıyla ikiliyi gözlemciler açısından basit bir av hâline getiriyordu. Binlerce gündür yaptıkları gibi, berraklığı -şaşırtıcı olarak- bozmayan dalgaların üzerine ellerini önde birleştirerek atladılar, dalgaların dişe dokunur büyüklükte gelmediği zamanlarda ellerini bu kez dikine değil enine birleştirerek karınlarına su itme egzersizi yaptılar ve bunları yaparken, tabii ki, binlerce gündür nasıl olup da tükenmiyorsa malzemeleri, genelde eğlenceli seyreden konularda konuştular. Armağan, binlerce gündür olduğu gibi, gereğinden fazla gülüyor, hâtta zaman zaman kahkahaya varıyor, bazen katılıyor, zararsız miktarda su yutuyordu. Parmaklarının buruşmaya başlaması ve üşümeye başlaması, diğer günlerin aksine bu kez denizden çıkmak isteyen kendisi olmasına rağmen, nadir tecrübe ettiği karar verme gücünün tadını çıkarmasını sağlayamayacaktı: Beline mavi simidi geçirilmiş, kollarına sarı kollukları takılmış, denize girme niyetli görünmeyen annesinin elinden sıyrılmış, koşarak geliyordu bikini üstsüz cadı kuzeni.

"Denize ne zaman geldiniz Armoğan?" diye sordu Agrona sinirli sinirli, soğuk suya yavaş yavaş girmeye çalışırken.
Babaanne ve Armağan onu almak için kıyıya yaklaşmışlardı. "Ohoo çok oldu," dedi Armağan kuzenini kızdırmaya çalışırcasına. "Uyuyordun sen bebek gibi."
"Niye uyandırmadınız ya!" diye bir feryat kopardı Agrona. Hakikaten sinirlenmişti. Babaanne Agrona'yı ellerinden tuttu, "Gel, gel," diyerek küçük kızı iskele istikametinde kendine doğru çekmeye başladı. "Anneannen kalktı mı bakayım ha?"
"Kahyvaltı hazırlıyor bile," diye cevap verdi Agrona. Kuzeninin küçüklüğünün aksine, dalgalara rağmen, denizden zerre korkmuyordu. Şaka olsun diye -biraz da cesaret verme amacıyla, onu denize atmaya çalışan yoktu anlaşılan. Sinirini unutmuş, suyun tadına varmıştı. Simidi ve kolluklarıyla, yanında iki büyüğü, asla çözülemeyecek bir melodiyi mırıldanarak keyifle dans ediyordu.
"Evimize gidelim mi Agrona?" diye sordu babaanne gayet zamansızca. Bu kadar uzun süre suda kalmak ona fazla gelmişti belli ki.
"Hayır!" diye çığırdı Agrona. "Daha yeni girdim bi' kere ben!" Denize yeni gelen iki yaşlı gördü, onlara dönüp baktı, tanıdık olmadıklarını anlayınca babaanneye geri döndü: "Hem orası, benim evim bi' kere."
"Peki peki," dedi babaanne, bu cevabı zaten bekliyordu. "O zaman ben gideyim senin evine, sen de Armağan abinle yüz olur mu?" Agrona etrafa bakıyordu, cevap vermedi. "Ha, Agrona, izin var mı?"
"İyi be git, bane ne," dedi Agrona.
"Pis cadı," dedi babaanne gülerek ve kıyıya doğru yavaş yavaş yüzmeye başladı. Bir yandan da karın egzersizi yapıyordu; bugün az yaptığını fark etti tam dönerken.
"Babam geliyomuş bugü nuçakla," dedi Agrona ve ellerini suya vurmaya başladı.
"Yüzüme geliyor ama bebek," dedi ergen adayı çocuk ve uzanıp kızın el bileklerini tuttu.
Agrona'nın babasından pek de hoşlanmıyordu. "Balık bulmaca oynayalım mı seninle," diye sordu kıza.
"Oluur," dedi Agrona hevesle. Ama hiç balık yok ki."
"Olur mu yok," dedi Armağan. "Var ama sen daha görmemişsindir, hem ne güzel, oyun daha zor olur böylece." Söyledikleri güme gitmesin diye yavaş konuşuyordu. "Ama sadece sarı balıkları sayacağız tamam mı; gördüm diye yalan söylemek de yok, göstereceksin gördüğünü."
"Ama ya kaçarsa?" dedi Agrona endişeli endişeli.
"Bakarız ona," dedi Armağan. Bu oyun fikri kuzenini hem dinginleştirecek hem de biraz olsun susturacaktı. Armağan suda sırtüstü yattı, tıpkı babası gibi ellerini de ensesine koydu ve uyuma pozisyonu aldı. Ayaklarını kıyıdan denize uzatmak ve kumlarla oynamakla yetindiği günlerde tek özendiği buydu.
"Ama sen aramıyorsun Armoğan!" diye bağırdı Agrona. "Yoksa bugün hiç balık yok mu!"
"Olmaz olur mu bebek," dedi Armağan. "Ben hissetmeye çalışıyorum. Çağırıyorum onları."
Agrona -tam anlamıyla olmasa da- ikna olmuş göründü, bakınmaya devam etti. Çok geçmeden, yüzer iskelenin sağ tarafına doğru, biraz uzakta, yüzeyde sarı bir şey gördü. "Bak Armoğan orda bi' şey var! Balık olabilir mi?" diye sordu meraklı meraklı.
Armağan kayıtsızca, pozisyonunu bozmadan, kuzeninin gösterdiği yöne doğru baktı ve ufak, sarı şeyi zar zor fark edebildi. "Hiç olur mu kızım, çöp filandır o, balık suyun altında olur," dedi.
"Yaa gidelim bi' bakalım bi' bakalım!" diye tutturma girişi yaptı Agrona. Kuzenini tanıyan Armağan hiç direnmedi, ellerini ensesinden çekerek -fakat sırtüstü yatışını bozmadan- bir elini küçük kızın lastiğine attı, bir eliyle de sarı şeye doğru yüzmeye başladı.
Yaklaştıkça Agrona'nın bakışları meraklılaşıyordu. "Balık işte o, balık, ben kazanıcam!" dedi.

Sahiden de, biraz daha yaklaştıklarında Armağan da fark etti ki, bu, ölmüş, şişmiş ve yüzeye çıkmış sarı bir balıktı.

***

Arıların gazabına rağmen verandaya kurulan kahvaltı masasına son olarak reçel de gelirken, Agrona'nın annesi hariç herkes masaya kurulmuş, kablosu sonuna kadar gerilerek dışarıya getirilmiş küçük televizyona, sabah haberlerine bakıyordu. "Irak'ın güneyinde bir Danimarkalı asker, Iraklılarla çıkan çatışmada... -"
"Yaa çay çok sıcak!" diye bir yaygara bastı Agrona.
"Tamam kızım dur su koyacağım bekle iki dakika ya allah allah!" diye kızdı annesi.
"... ülkenin güneyinde rutin devriye görevini yapan Danimarka askerlerinin bir Irak kamyonunu durdurmasından sonra, kamyondaki Iraklıların ateş açtığı... -"
"Ne işiniz var orda!" diyerek cıkcıkladı Agrona'nın anneannesi. "Benim kızım bugün sırf çikolata yemeyecek, başka şeyler de yiyecek di mi annesi?"
"Evet nanesi, güzel kızlar biraz peynirle reçel de yemeliymiş ki büyüyüp bisiklete binebilsinlermiş."
Agrona somurtarak tabağına konulanları yemeye başladı. Bir yandan göz ucuyla Armağan'ı kesiyordu. "Ne oynayalım Armoğan? Tetrisine pil almadın mı bakim hâlâ?"
"Almadım," dedi Armağan. Kendi evinde olmamanın verdiği rahatsızlıkla, iki büklüm hâlde, gözüne kestirdiği birkaç kahvaltılıktan azar azar yiyordu. Gerçekten istediği tek besin çikolataysa kuzenine aitti, ona bulaşamazdı bile. "Galiba bozuldu o, pil alsak da işe yaramaz."
"Yaa oof!" Agrona, sıska vücudunu bozmamaya dikkat ediyormuş gibi, daha birkaç parça bir şey yemiş, çikolataya bile geçmemişken, ucuna ancak oturabildiği sandalyeyi zıplayarak geri itip masadan kalktı, koşarak içeriye girdi. Armağan kuzeninin içeriden ne getireceğini bezgin bir çaresizlikle beklerken, alışkanlığı olmamasına rağmen küçük ekmek parçalarına yağ ve reçel sürüyordu. Uğraş gerektiren yiyecekleri, uğraş aşamasını tamamen bitirdikten sonra, biriktirerek yemeyi severdi.
"... Bağdat'ta amcasının sürdüğü arabada bir komşuyla birlikte evine giderken gözaltına alınan 11 yaşındaki... -"
"Başka bir şey açsanıza ya!" dedi aniden babaanne, sesini biraz yükselterek. "Sabah sabah..."
Masaya, Armağan'ın tarafına doğru bir anda küçük, mavi bir balon geldi. "Hadi Armoğan balanlarla oynayalım!"
"Ama önce yemek yeseydik Agrona," dedi Armağan, biraz da kadınların Agrona'yı masaya geri çağırmasını bekleyerek.
"Biraz daha yemezsen alırım o balonları Agrona!" diye kızdı annesi. "İncir reçelinden yesene bak nanen yaptı yeni -"
"Ya doydum ben! Hadi Armoğan!"
Armağan, biraz da masanın sıkıntı vericiliğinden kurtulmak için, denize düşüp yılana sarılarak yerinden kalktı ve bahçeye doğru elinde iki balonla koşan Agrona'nın arkasından gitti.

Sarı balonu bahçeye atılmış iki şezlongdan kendilerine yakın olanın altına sıkıştırdılar, mavi olanı tokatlayarak birbirlerine göndermeye başladılar. Armağan güneşin yükselmesi yüzünden rahatsızdı ve morali de, babaannesiyle denizdeyken sahip olduğunun tersine bir hayli bozuk görünüyordu; Agrona ise balon dışındaki her şeyden habersiz, koşturup zıplıyordu. Çok geçmeden, yani Armağan daha boncuk boncuk terlememiş, sadece sıcaklamışken, Agrona'nın kendinden geçer bir gülüşle, kontrolsüzce -ne sürpriz- vurduğu balon Armağan'ın arka çaprazındaki gül ağaçlarından birinin en azılı dikenlerinden birine geldi ve Agrona'yla uyumlu bir sesle patladı. Agrona giden balona üzülmedi, tam tersine umursamazca gülerek diğer balonu aldı ve eğlenceye ara vermeden tokatlayarak Armağan'a doğru fırlattı. Armağan kendisine gelen balonu tuttu, Agrona'nın gülüşünün dinmesini bekledi ve dindiğinde ciddi bir surat ifadesiyle, küçük kızı azarlarmışçasına konuşmaya başladı: "Bak dikkat et bunu da patlatma; o kadar sert vurma da gitmesin dikenlere. Düzgün oyna."
Agrona "Sana ne be benim balonum!" dedi, balonu beklemeye koyuldu. Armağan sinirli yüz ifadesi dışında umursamış görünmedi, balona zarifçe vurdu.
"Aslında patlatmak çok zevkli!" dedi Agrona, kendisine gelen balonu tutup. "Bunu da patlatalım hadi!"
Armağan suratını buruşturdu, "Ne patlatması Agrona ne güzel oynuyoruz işte! Patlat diye mi yapılmış bunlar!" dedi sesini verandadakilerin duymayacağı derecede yükselterek.
"Bane ne bane ne!" diyerek, gül ağaçlarına doğru koştu ve Armağan'ın da onu engellemek için o tarafa doğru geldiğini görünce az kala balonu dikenlere doğru fırlattı Agrona. Sarı balon patladı.
"Aptal!" diye bağırdı Armağan. "Ver onu bana!" Agrona cesedi almış, iki eliyle gererek Armağan'a gösterip dans ediyor, gülüyordu. Armağan daha önce patlayan mavi balonu aldı, mayosunun cebine koydu ve Agrona'yı sinirle kovalamaya başladı. Agrona küçük bacaklarıyla mümkün olduğunca hızlı koşmaya çalışıyordu ancak Armağan onu çok kısa bir sürede yakalamayı başardı, balonu alabilmek için doğrudan kızın ellerine yöneldi. Agrona balonu avuçlarının içine sıkıştırıp, kahkahadan katılarak yere kapandı. Armağan, "Ver şunu bana aptal, gerizekalı kız," diyerek, sanki kıza vurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi şiddetle kızın ellerini sarsıyordu. Sonunda Agrona'nın kahkahaları ağlamaya döndü, Armağan sarı balonu da alıp cebine koyarak yukarıya, yazlığın üst katına koşar adım, verandadakilerin anlamsız bakışlarını görmezden gelerek çıktı.

Babannesiyle birlikte kaldıkları oda taze deri bavul ve aseton kokuyordu. Ağlamaya başlayarak bavulların önüne çöktü, kendisininkini açtı, don ve fanila yığınlarının altına üzerinde şirket adı dahil hiçbir şey yazmayan balonları özenle yerleştirdi. Bavulu fermuarından kilidine her şeyiyle kapadı, kalktı, yatağa gidip oturdu, dışarıya, parlayan güneşe baktı ve kendini yastığına doğru bıraktı.

Hiç yorum yok: