3 Eylül 2010 Cuma

Son Furlough'un Son Günü (The Last Day of the Last Furlough) - J.D. Salinger

(Çeviri)

Astsubay Üstçavuş John F. Gladwaller Jr., ASN 3225200, gri flanel pantolon, yakası açık beyaz bir tişört, baklava dilimli çorap, kahverengi kundura ve siyah şeritli koyu kahverengi bir şapka giyiyordu. Elinde çikolatalı kek ve bir bardak sütle annesi içeriye girdi girecek, erişebileceği mesafede bir sigara paketi, ayaklarını masaya uzatmıştı.

Kitaplar bütün yeri kaplamıştı –açık kitaplar, kapalı kitaplar, çok satanlar, az satanlar, klasikler, demode kitaplar, Noel hediyesi kitaplar, kütüphane kitapları, ödünç kitaplar.

O sırada çavuş, ressam Mihailov’un atölyesinde, Anna Karenina ve Kont Vronsky ile birlikteydi. Birkaç dakika önce Peder Zossima ve Alyosha Karamazov’la birlikte manastırın aşağısındaki sundurmada duruyordu. Bir saat önce –doğum ismi James Gatz olan- Jay Gatsby’ye ait muhteşem kasvetli çayırdan geçmişti. Şimdi çavuş, Beşinci ve Kırk Altıncı Sokakların köşesinde durmaya vakit kalsın diye Mihailov’un atölyesine hızlıca göz atmaya çalıştı. O ve Ben Collins isimli cüsseli bir polis arabayla geçmek için Edith Dole isimli bir kızı bekliyorlardı. Çavuşun tekrar görmek istediği pek çok insan, pek çok mekân–

“İşte geldik!” dedi annesi, kek ve sütle içeri girerek.

Çok geç, diye düşündü. Vakit tamam. Belki onları yanıma alabilirim. Efendim, kitaplarımı getirdim. Henüz kimseyi vurmadım. Siz devam edin arkadaşlar. Ben burda kitaplarla bekleyeceğim.

“Ah sağol, anne,” dedi, Mihailov’un atölyesinden çıkarak. “Harika görünüyor.”

Annesi tepsiyi masasına koydu. “Süt buz gibi,” dedi, oğlunu her zaman eğlendiren şekilde abartarak. Sonra oğlunun yüzünü izleyerek, tanıdık, zayıf elinin kaşığı alışını izleyerek, izleyip izleyip severek, onun sandalyesinin yanındaki ayak taburesine oturdu.

Kekten bir ısırık aldı ve sütle ıslattı. Buz gibiydi. Fena değil. “Fena değil,” diye yorumladı.

“Bu sabahtan beri buzdaydı,” dedi annesi, olumsuz iltifattan memnun hâlde. “Corfield çocuk ne zaman geliyor, canım?”

“Caulfield. Çocuk değil o, anne. Yirmi dokuz yaşında. Saat altı trenini karşılamaya gideceğim. Hiç benzinimiz var mı?”

“Yok, sanmıyorum, ama baban kuponların gözde olduğunu söyleyin dedi. Altı galon benzine yetecek kadar var, dedi.” Bayan Gladwaller aniden yerin hâlini keşfetti. “Babe, çıkmadan önce şu kitapları kaldıracaksın, değil mi?”

“Hıhı,” dedi Babe isteksizce, ağız dolusu kekle. Yutkundu ve bir daha süt içti –of, soğuktu. “Mattie okuldan ne zaman çıkıyor?” diye sordu.

“Üç civarı, sanırım. Ah Babe, lütfen ara onu. Tam anlamıyla bayılacak sana. Üniformanın içinde falan.”

“Üniformayı giyemem,” dedi Babe gürültüyle çiğnerken. “Kızağı alacağım.”

“Kızağı?”

“Hıhı.”

“Ay yarabbi! Yirmi dört yaşındaki delikanlı!

Babe ayağa kalktı, bardağını aldı ve kalan sütü içti –sahiden soğuktu. Ardından yerdeki kitaplarının arasından, sahte ağır çekimde bir orta saha oyuncusu gibi yana yürüdü ve penceresine gitti. Pencereyi yukarı kaldırdı.

“Babe, üşüteceksin.”

“Yook.”

Eşikten bir avuç kar topladı ve top yaptı; tam kıvamındaydı, fazla kuru değildi.

“Mattie’ye karşı çok tatlıydın,” diye belirtti annesi, düşünceli bir şekilde.

“İyi çocuk,” dedi Babe.

“Corfield çocuğu orduya girmeden önce ne yapıyordu?”

“Caulfield. Üç radyo programı yönetti: Ben Lydia Moore, Hayatı Aramak ve M.D. Marcia Steele.”

“Ben Lydia Moore’yi hep dinlerim,” dedi Bayan Gladwaller heyecan içinde. “Veteriner bir kız.”

“Caulfield ayrıca bir yazar.”

“Vay, bir yazar! Bu senin için iyi. Felaket bilgiç mi?”

Ellerindeki kartopu damlatmaya başlıyordu. Babe onu pencereden dışarı fırlattı. “İyi adamdır,” dedi. “Orduda bir sürü okuldan atılmış küçük bir kardeşi var. Onun hakkında çok konuşur. Onu hep çatlak bir çocuk olarak göstermeye çalışır.”

“Babe, kapa camı. Lütfen,” dedi Bayan Gladwaller.

Babe camı kapattı ve gardırobuna yürüdü. Gelişigüzelce açtı gardırobu. Bütün elbiseleri asılıydı ancak katranlı kağıda sarılı olduklarından onları göremedi. Onları bir daha hiç giyecek mi diye merak etti. Kibirle, senin adın Gladwaller, diye düşündü. Doktor Weber ve Bayan Weber’in Bermuda’dan ona getirdiği o beyaz ceketi giyerken onu hiç görmemiş bir milyon otobüsteki, bir milyon sokaktaki, bir milyon gürültülü partideki bütün kızlar. Frances bile görmemişti. Onun olduğu bir odaya o ceketi giyerek girme şansına sahip olmalıydı. Onun etrafındayken her zaman kendini çok kaba saba, burnunu olduğundan daha büyük ve uzun hissederdi. Ama o beyaz ceket. O beyaz ceketi giyerken bitirirdi onu.

“Beyaz ceketini kaldırmadan önce yıkayıp ütüledim,” dedi annesi düşüncelerini okumuş gibi –bu onu biraz rahatsız etti.

Bluzunun üstüne kolsuz lacivert kazağını, ardından yağmurluğunu giydi. “Kızak nerde, anne?” diye sordu.

“Babe annesinin hâlâ oturduğu, hâlâ izleyip severek oturduğu ayak taburesini geçti. Kolunun üstüne nazikçe vurdu. “Görüşürüz sonra. Uslu dur,” dedi.

“Uslu dur!”


Ekim sonunda cama yazı yazabilirsiniz ve şimdi, kasım bitmeden önce, Valdosta, New York, beyazdı –pencereye-koş beyazı, derin-bir-nefes-al beyazı, kitaplarını-hole-fırlat-ve-dışarı-çık beyazı. Ama yine de, bu öğlenlerde, saat üçte, okul zili çaldığında tutkulu birçoğu -tüm kızlar- tapılası Bayan Galtzer’ın Uğultulu Tepeler’den bir diğer bölümü okuyuşunu dinlemek için geride kalırdı. Babe de kızağa oturdu, bekledi. Saat neredeyse üç otuzdu. Hadi çık, Mattie, diye düşündü. Çok vaktim yok.

Ansızın, büyük çıkış kapısı kendiliğinden açıldı ve yaklaşık on iki veya on dört küçük kız çene çalıp bağırarak, birbirlerini itip kakarak açık havaya çıktılar. Babe onların güç bela entelektüel bir grup gibi göründüklerini düşündü. Belki Uğultulu Tepeler’i sevmediler. Belki sırf derece için uğraşıyorlardı, dalkavuklar. Mattie değil ama. Bahse girerim deli olmuştur ona, diye düşündü Babe. Bahse girerim Cathy’nin Linton yerine Heathcliff’le evlenmesini ister.

Sonra Mattie’yi gördü ve aynı anda Mattie de onu gördü. Mattie onu gördüğünde, yüzü Babe’in daha önce hiç görmediği bir şey gibi ışıldadı, elli savaşa denkti. Babe’e doğru, diz boyu bakire karda çılgınca koştu.

“Babe!” dedi. “Vay be!”

“Hey, Mat. Hey, çocuk,” dedi Babe alçak sesle ve sakince. “Belki gezmek istersin diye düşündüm.”

“Vay!”

“Kitap nasıldı?” diye sordu Babe.

“Güzel! Sen okudun mu?”

“Evvet.”

“Cathy’nin Heathcliff’le evlenmesini istiyorum. Diğer sarkıntı, Linton’la değil. Bana çok büyük acı veriyor,” dedi Mattie. “Vay be! Geleceğini bilmiyordum! Annem kaçta çıktığımı söyledi mi?”

“Evet. Kızağa bin de gezdireyim seni.”

“Hayır. Seninle yürüyeceğim.”

Babe eğildi ve kızağın çekme ipini tuttu; sonra karların arasından caddeye doğru, yanındaki Mattie’yle birlikte yürüdü. Diğer çocuklar, Uğultulu Tepeler topluluğunun geri kalanı, uzun uzun baktı. Babe düşündü; Bu benim için. Hayatımda hiç olmadığım kadar mutluyum. Bu kitaplardan daha iyi, Frances’tan daha iyi, kendimden daha iyi ve büyük. Tamam. Vurun beni, aktüalite filmlerinde*(1) gördüğüm tüm o alçak Japon nişancıları. Kimin umrunda?

Şimdi caddedeydiler. Babe çekme ipinin fazlalık ucunu kaldırdı, ortadan bağladı ve bacaklarını ayırarak kızağının üzerinde durdu.

“İlk ben bineceğim,” dedi. Pozisyonunu aldı. “Tamam. Arkama bin, Mat.”

“Spring Street’ten aşağıya olmaz,” dedi Mattie gergince. “Spring Street’ten aşağıya olmaz, Babe.” Spring Street’ten aşağı gittiyseniz tam Locust’un içine kaymışsınızdır ve Locust’ta bütünüyle araba ve kamyon olur.

Sadece büyük, sert, çirkin-laf çocukları Spring’den aşağıya kaydı. Bobby Earhardt geçen yıl bunu yaparken öldürüldü, babası onu kucağına aldı, Bayan Earhardt ağlıyordu, vesaire.

Babe kızağın burnunu Spring’den aşağıya doğrulttu ve hazırlandı. “Arkama bin,” diye yeniden Mattie’ye talimat verdi.

“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya inemem, Babe. Babama bir defasında söz verdim. Sinirlenir. Yani sinirlenmekten çok kırılır.

“Bir şey olmaz, Mattie,” dedi Babe. “Benimleyken bir şey olmaz. Ona benimle olduğunu söyleyebilirsin.”

“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya olmaz, Babe. Randolph Bulvarı’na ne dersin? Randolph müthiş!”

“Bir şey olmaz. Seni kandırmam, Mattie. Benimleyken bir şey olmaz.”

Mattie aniden, kitaplarını midesinin altına bastırarak arkasına dayandı.

“Hazır mısın?” dedi Babe.

Kız cevap veremedi.

“Titriyorsun,” dedi Babe sonunda fark ederek.

“Hayır.”

“Evet! Titriyorsun. Kaymak zorunda değilsin, Mattie.”

“Hayır, titremiyorum. Sahiden.”

“Evet,” dedi Babe. Titriyorsun. Ayağa kalkabilirsin. Tamamdır. Ayağa kalk, Mat.”

“İyiyim ben!” dedi Mattie. “Sahiden iyiyim, Babe. Sahiden! Bak!”

“Hayır. Ayağa kalk, tatlım.”

Mattie ayağa kalktı.

Babe de ayağa kalktı ve kızağın ayaklarındaki karı vurarak söktü.

“Seninle Spring’den ineceğim, Babe. Sahiden. Seninle Spring’den ineceğim,” dedi Mattie gergince.

“Biliyorum bunu,” dedi abisi. “Biliyorum bunu.” Hiç olmadığım kadar mutluyum, diye düşündü. “Hadi,” dedi. “Randolph da iyi. Daha iyi.” Kızın elini tuttu.


Babe ve Mattie eve vardıklarında kapı onlar için üniformalı Piyade Vincent Caulfield tarafından açılmıştı. Boynundaki, bir çocukluk operasyonundan kalma ağarmış bir yarayla ve büyük kulaklarla, solgun, genç bir delikanlıydı. Nadiren kullandığı harika bir gülümseyişi vardı. “Memnun oldum,” dedi kapıyı açarken, sönükçe. “Gaz sayacını okumak için geldiyseniz, siz ikiniz, yanlış eve geldiniz. Gaz kullanmıyoruz. Isınmak için çocukları yakıyoruz. Hep böyle. İyi günler.”

Kapıyı kapamaya başladı. Babe misafirinin şiddetle tekmelemeye girişeceği ayağını kapı aralığına koydu.

“Ah! Saat altıda geleceksin sanıyordum!”

Vincent kapıyı açtı. “Girin,” dedi. “Burda ikinize de bir parça ağır kek verecek bir kadın var.”

“Bizim Vincent!” dedi Babe elini sıkarak.

“Bu kim?” diye sordu Vincent biraz korkmuş görünen Mattie’ye bakarak. “Matilda,” diye cevapladı kendini. “Matilda, evlenmeyi beklememizin faydası yok. Monte Carlo’daki o gecede son bezini Çift-0’a koyduğundan beri seviyorum seni. Bu sonsuza kadar-“

“Mattie,” dedi Babe sırıtarak, “bu Vincent Caulfield.”

“Selam,” dedi Mattie ağzını açarak.

Bayan Gladwaller şöminenin yanında şaşkınca durdu.

“Tam senin yaşında bir kız kardeşim var,” dedi Vincent Mattie’ye. “Senin kadar güzel değil ama muhtemelen daha zekidir.”

“Notları nasıl?” diye sordu Mattie.

“Aritmetikte otuz, dilbilgisinde yirmi, tarihte on beş ve coğrafyada sıfır. Coğrafya notlarını diğerlerine yaklaştırabileceğe benzemiyor,” dedi Vincent.

Babe Mattie’yle Vincent’ı dinlerken çok mutluydu. Vincent’ın onunla uyumlu olacağını biliyordu.

“Bunlar berbat notlar,” dedi Mattie kıkırdayarak.

“Tamam, sen çok akıllısın,” dedi Vincent. “Eğer A’nın üç elması varsa ve B saat üçte giderse, C’nin Şili’nin kuzeyine akıntıya karşı beş bin mil kürek çekmesi ne kadar sürer? Sakın söyleme, çavuş. Çocuk işleri kendi yapmayı öğrenmek zorunda.”

“Hadi yukarı çıkalım,” dedi Babe, Vincent’ın sırtına vurarak. “Hey anne! Kekine ağır dedi.”

“İki dilim yedi.”

“Çantaların nerde?” diye sordu Babe misafirine.

“Yukarıda, güzeller,” dedi Vincent Babe’i merdivenlerden yukarı takip ederken.

“Anlıyorum ki yazarsın, Vincent!” Bayan Gladwaller onlar yukarı varmadan seslendi.

Vincent trabzanların üzerinden eğildi. “Hayır, hayır. Opera şarkıcısıyım, Bayan Gladwaller. Tüm şarkılarımı getirdim, dinlediğinize memnun olacaksınız.”

“Sen Ben Lydia Moore’deki adam mısın?” diye sordu Mattie.

“Ben Lydia Moore’yim. Bıyıklarımı kestim.”


"New York nasıldı, Vince?” Odasında rahatlamış, sigara içiyorlarken, öğrenmek istedi Babe.

“Neden sivil kıyafetlesin, çavuş?”

"Spora bulaşmıştım. Mattie’yle kızakla kaymaya gittim. Ciddiyim. New York nasıldı?”

“At arabaları yok artık. Ben yazıldığımdan beri at arabalarını kaldırdılar.” Vincent yerden bir kitap aldı ve kapağını inceledi. “Kitaplar,” dedi aşağılarcasına. “Eskiden hepsini okurdum. Standish, Alger, Nick Carter. Kitaplar hiçbir zaman işime yaramadı. Unutma bunu, genç dostum.”

“Unutmam. Son kez soruyorum, New York nasıldı?”

“İyi değil, çavuş. Kardeşim Holden kayıp. Ben evdeyken mektup geldi.

“Hayır, Vincent!” dedi Babe ayaklarını masadan kaldırarak.

“Evet,” dedi Vincent. Elindeki kitabın sayfalarına bakıyormuş gibi yaptı. “Onunla On Sekizinci Sokak’la Üçüncü Bulvar’daki eski Joe Üniversite Kulübü’nde karşılaşırdım. Üniversite ve hazırlık çocukları için bir buluşma mekânı. Evde olduğu Noel ve Paskalya tatillerinde, sırf onu aramak için giderdim oraya. Ajandamı buluşmaya göre ayarlar, onu arar ve arkada bulurdum. Mekândaki en gürültülü, en sarhoş çocuk. Skoç içerdi ve ortamdaki diğer tüm çocuklar biraya sadık kalırdı. Ona ‘İyi misin, seni moron? Eve gitmek ister misin? Para lazım mı?’ derdim. ‘Yook. Bana değil. Bana değil, Vince. Hey evlat. Hey. Bebek olan kim?’ derdi o da. Orda bırakırdım onu, ama delinin mayolarını asmak yerine merdivenlerin başında ıslak bir topak olarak bıraktığı tüm o çılgın, kayıp yaz günlerini hatırladığımdan endişelenirdim. Mayolarını kaldırırdım çünkü o benim baştan tekrarımdı.” Vincent bakıyormuş gibi yaptığı kitabı kapadı. Sirksel gösterişte bir hareketle bluz cebinden bir törpü çıkardı ve tırnaklarını törpülemeye başladı. “Baban misafirleri tırnakları temiz değilse masadan kaldırıyor mu?”

“Evet.”

“Ne öğretiyor? Söylemiştin de unuttum.”

“Biyoloji… Kaç yaşındaydı, Vincent?”

“Yirmi,” dedi Vincent.

“Senden dokuz yaş genç,” diye hesapladı Babe anlamsızca. “Sizinkiler –yani, sizinkiler haftaya kıta dışına gittiğini biliyor mu?”

“Hayır,” dedi Vincent. “Sizinkiler?”

“Hayır. Sanırım sabah tren kalkmadan söylemek zorunda kalacağım. Anneme nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Biri ‘silah’ kelimesini bile kullansa gözleri doluyor.”

“İyi vakit geçirdin mi, Babe?” diye sordu Vincent ciddiyetle.

“Evet, çok,” diye cevapladı Babe. “Sigaralar arkanda.”

Vincent sigaralara uzandı. “Frances’ı gördün mü çokça?” diye sordu.

“Evet. O harika, Vince. Bizimkiler sevmiyor, ama benim için mükemmel.”

“Belki de evlenmeliydin onunla,” dedi Vincent. Sonra, sertçe, “Yirmi yaşında bile değildi, Babe. Önümüzdeki aya kadar değildi. Çok fena öldürmek istiyorum, doğru duramıyorum. Komik değil mi? Herkes beni korkak bilir. Hayatım boyunca yumruk kavgalarından bile her seferinde hızlı konuşup kaçarak sakındım. Şimdi insanlarla çatışmak istiyorum. Ne diyorsun buna?”

Babe bir anlığına hiçbir şey söylemedi. Sonra, “İyi vakit geçirdiniz mi –yani, o mektup gelene kadar?”

“Hayır. Yirmi beş yaşından beri iyi vakit geçirmedim. Yirmi dört yaşındayken evlenmeliydim. Yeni kızlarla barlarda sohbet etmek veya taksilerde yiyişmek için çok yaşlıyım.”

“Helen’ı hiç gördün mü?” diye sordu Babe.

“Hayır. Öğrendim ki onun ve evlendiği beyefendinin küçük bir yabancıları olacak.”

“Güzel,” dedi Babe kuru kuru.

Vincent gülümsedi. “Seni görmek güzel, Babe. Çağırdığın için sağol. Askerler –özellikle arkadaş olan askerler- birbirlerine ait bugünlerde. Artık sivillerle olmak iyi değil. Bildiklerimizi bilmiyorlar ve biz de artık onların bildiklerine alışık değiliz. Pek iyi yürümüyor.”

“Babe kafa salladı ve düşünceli bir şekilde sigarasından bir fırt çekti.

“Orduya girmeden önce arkadaşlıkla ilgili hiçbir şey bilmezdim gerçekten. Sen, Vince?”

“Tek şey bile. Ordaki en iyi şey bu. Hemen hemen.”

Bayan Gladwaller’ın tiz sesi merdivenlerden yukarıyı ve odayı tırmaladı, “Babe! Baban geldi! Yemeğe!”

İki asker ayağa kalktı.


Yemek bittiğinde, Profesör Gladwaller yemek masasında söylev verdi. “Sonuncu”da bulunmuştu ve Vincent’ı “sonuncu”daki adamların başından geçen tecrübelerden haberdar ediyordu. Vincent, bir oyuncunun oğlu, yıldızla sahneyi paylaşan bir oyuncunun yetenekli ifadesiyle dinledi. Babe sigarasının alevlenişine bakarak, ara sıra kahve bardağını kaldırarak, arkasına yaslanmış oturdu. Bayan Gladwaller kocasını dinlemeden, oğlunun suratını keşfederek, yuvarlak ve pembe olduğu zamanları hatırlayarak, uzun, koyu ve yoğun olmaya başladığı yazı hatırlayarak Babe’i izledi. En iyi surattı, diye düşündü. Babasınınki kadar yakışıklı değildi ama ailedeki en iyi surattı. Mattie masanın altında, Vincent’ın ayakkabılarını çözüyordu. Vincent fark etmemiş gibi yaparak ona izin veriyor, ayaklarını sabit tutuyordu.

“Hamamböcekleri,” dedi Profesör Gladwaller etkileyici bir şekilde. “Nereye baksan, hamamböceği.”

“Lütfen, Jack,” dedi Bayan Gladwaller ilgisizce. “Masadayız.”

“Nereye baksan,” diye tekrarladı kocası. “Kurtulamıyorsun.”

“Rahatsız edici olmalılar,” dedi Vincent.

Vincent’ın babasını eğlendirmek için formaliteden yorumlar serisi yapmak zorunda kalmasına sinirlenerek, aniden konuştu Babe, “Baba, ahkâm kesiyormuş gibi olmak istemem ama bazen son savaştan –siz milletin bütün yaptıklarından- sanki sizin zamanınızın toplumunun ayıkladığı adamların bir çeşit sert, paragöz oyunuymuş gibi bahsediyorsun. Sinir bozucu olmak istemem ama siz sonuncudaki askerler, hepiniz savaşın cehennem olduğunu kabul ediyorsunuz ama, bilmiyorum, hepiniz katkıda bulunduğunuz için kendinizi biraz üstün görüyor gibisiniz. Bana öyle geliyor ki Almanya’da, sonuncuda olanlar muhtemelen aynı şekilde konuştu veya aynı şekilde düşündü ve Hitler bunu kışkırttığı zaman, Almanya’daki genç nesil kendilerini babaları gibi veya onlardan daha iyi oldukları yönünde kanıtlamaya hazırdı.” Babe hâlini düşünerek durakladı. “Bu savaşa inanıyorum. İnanmasaydım vicdani retçiler kampına gider savaş boyu balta sallardım. Nazileri, faşistleri, Japonları öldürmeye inanıyorum çünkü bildiğim başka yol yok. Ama daha önce hiçbir şeye inanmadığım kadar inanıyorum ki, bittiğinde, bir daha hiçbir şekilde sözünü etmemek üzere çenemizi kapalı tutmak, savaşmış ve bu savaşta savaşacak herkesin manevi görevi. Ölülerin nafile ölmesine izin verdiğimiz zaman bu. Diğer türlüsü işlemedi, Tanrı bilir.” Babe masanın altında sol elini sıktı. “Ama biz dönüp, Alman askerleri dönüp, İngiliz askerleri dönüp, ve Japonlar, ve Fransızlar, ve tüm diğer askerler, hepimiz kahramanlık, hamamböcekleri, siperler ve kan hakkında konuşur, yazar, çizer, filmler yaparsak, o zaman gelecek nesiller her zaman gelecek Hitlerler olmaya mahkûm edilecekler. Çocukların aklına hiçbir zaman savaşları küçük görmek, tarih kitaplarındaki asker resimlerini işaret ederek onlara gülmek gelmedi. Eğer Alman çocuklar şiddeti küçük görmeyi öğrenselerdi, Hitler egosunu sıcak tutmak için örgü örmek durumunda kalırdı.”

Babe, kendini babasının ve Vincent’ın gözünde fena aptal durumuna düşürdüğünden korkarak konuşmayı kesti. Babası ve Vincent yorum yapmadılar. Mattie aniden masanın altından çıktı, kendisiyle işbirliği içinde sandalyesine kıvrıldı. Vincent ona suçlarcasına bakarak ayaklarını kıpırdattı. Bir ayakkabının bağcığı diğerinin bağcığına bağlıydı.

“Sence abuk sabuk mu konuşuyorum, Vincent?” diye sordu Babe, oldukça utangaçça.

“Yo. Ama bence insan doğasından fazla şey bekliyorsun.”

Profesör Gladwaller sırıttı. “Hamamböceklerimi romantikleştirmek istememiştim,” dedi.

Güldü ve oldukça içten hislerinin bir şakaya indirgenmesine biraz gücenen Babe dışında, diğerleri de onunla güldüler.

Vincent ona, arkadaşını son derece sevdiğini anlayarak baktı. “Gerçekten bilmek istediğim,” dedi Vincent, “bu gece kiminle randevum olduğu. Kiminle?”

“Jackie Benson,” diye cevapladı Babe.

“Ah, o hoş bir kız, Vincent,” dedi Bayan Gladwaller.

“Söyleyişinizden eminim ki, Bayan Gladwaller, günah kadar sadedir,” dedi Vincent.

“Hayır, hoş… Değil mi, Babe?”

Babe , söylediklerini hâlâ düşünerek kafa salladı. Kendini toy ve tam bir aptal gibi hissetti. Geveze ve basmakalıp olmuştu.

“A, şimdi hatırladım ismi,” diye anımsadı Vincent. “Senin eski sevgililerinden biri değil miydi?”

“Babe onunla iki yıl çıktı,” dedi Bayan Gladwaller şefkatle, sahip çıkarak. “Asil bir kız. Onu seveceksin, Vincent.”

“Hoş olacak. Bu hafta aşk yaşamadım… Sen kimi alıyorsun, Vincent, sanki bilmiyormuşum gibi.”

Bayan Gladwaller güldü ve ayağa kalktı. Diğerleri de ayağa kalktılar.

“Biri ayakkabı bağcıklarımı birbirine bağladı,” diye duyurdu Vincent. “Bayan Gladwaller. Bu yaşta!”

Mattie neredeyse fenalık geçirdi. Az kalsın histeri geçirene kadar gülerek Vincent’ın sırtına vurdu. Vincent ifadesizce onu izledi ve Babe masanın etrafında, yeniden gülümseyerek dolaştı, kardeşini kaldırdı ve onu omzuna oturttu. Sağ eliyle Mattie’nin ayakkabılarını çıkardı ve ceketinin yan kapağını açarak ayakkabıları cebine koyan Vincent’a verdi. Mattie katıla katıla haykırdı, abisi onu aşağı indirerek salona gitti.

Babasının durduğu pencereye gitti ve bir elini onun omzuna koydu. “Yine kar yağıyor,” dedi.


Gece geç saatte, Babe uyuyamadı. Karanlıkta dönüp durdu, sonra sırtüstü yatarken, aniden rahatladı. Vincent’ın Frances’a nasıl tepki vereceğini biliyordu, fakat nasıl hissettiğini söylemeyeceğini umuyordu. Birine zaten bildiği bir şeyi söylemenin nesi iyiydi? Ama Vincent söylemişti. Otuz dakika önce değil, bu hususi odada söylemişti. “Oğlum, kafanı kullan,” demişti. “Jackie Frances’dan iki kat daha kız. Pabucundan çıkarır onu. Jackie Frances’tan daha iyi görünümlü, daha sıcak, daha zeki; Frances’ın sana verip verebileceği anlayışı on defa verir. Frances seni anlayamaz. Ve anlayışa ihtiyaç duyan bir adam varsa, o da sensindir, kardeşim.”

Kardeşim. “Kardeşim” lafı, Babe’in canını hiçbir şeyin sıkmadığı kadar sıkmıştı. Vincent’tan gelmiş olsa bile.

Bilmiyor, diye düşündü Babe, karanlıkta yatarken. Frances bana ne yapar, hep ne yaptı, bilmiyor. Trende gelirken, yabancı bir askere ondan bahsettim. Hep yaparım. Ona aşkım daha karşılıksız, sevgim daha uzun, şapşal kalbim manyak röntgen resimlerindeki gibi yerinden daha sık fırlayıveren, çürükleri takip etme zorunluluğum daha büyük hâle gelir: “Bak, yabancı, bu on yedi yaşındayken Joe Mackay’in Ford’unu ödünç aldığım ve onu günübirlik Womo Gölüne götürdüğüm zaman… Burada, tam burada, büyük filler ve küçük filler hakkında söylediklerini söylediği zaman… Burada, burada, Rye plajında cin rumide*(2) Bunny Haggerty’ye hile yapmasına izin verdiğim zaman; karo serisinde kupa vardı ve bunu biliyordu… Burada, ah, burada, beni Bobby Teemers’a birli verirken görünce “Babe!” diye bağırdığı zaman. Açmak için bir birliyi vermem gerekti ama açtığımda kupam –burda görebilirsin- parti değiştirdi ve bir daha aynı olmadı… Ve bu –bundan nefret ediyorum-, bu, ben yirmi bir yaşındayken, onu Waddell’la eczanedeki bölmelerden birinde gördüğüm zaman, parmaklarını elindeki eklem yarıklarında ileri geri kaydırıyordu.”

Frances bana ne yapar, bilmiyor, diye düşündü Babe. Beni acınası yapar, bana kendimi rezalet hissettirir, beni anlamaz –neredeyse hiçbir zaman. Ama bazen, bazen, dünyadaki en mükemmel kızdır ve bu başka kimsenin olmadığı bir şey. Jackie beni asla acınası yapmaz ama Jackie zaten beni hiçbir şey yapmaz. Jackie mektuplarımı aldığı gün cevaplar. Frances cevaplamayı iki haftadan iki aya kadar götürür ve bazen hiç cevaplamaz ve cevapladığında, asla okumak istediklerimi yazmaz. Ama onun mektuplarını yüz defa, Jackie’ninkileri yalnızca bir defa okurum. Frances’ın mektuplarının zarfındaki el yazısını –gülünç, yapay el yazısı- görünce dünyadaki en mutlu adam olurum.

Yedi yıldır böyleyim, Vincent. Bilmediğin şeyler var. Bilmediğin şeyler var, kardeşim.

Babe sol tarafına döndü ve uyumaya çalıştı. On dakikalığına sola dönük yattı, sonra sağ tarafına döndü. Bu da iyi değildi. Kalktı. Karanlıkta, odasında dolaştı, bir kitabın üzerinde gezdi, ama sonunda bir sigara ve bir kibrit buldu. Sigarasını yaktı, neredeyse canını yakana kadar içti ve nefes verirken Mattie’ye söylemek istediği bir şeyler olduğunu biliyordu. Ama ne? Yatağının kenarına oturdu ve robdöşambrını giymeden önce sesli düşündü.

“Mattie,” dedi odadaki kimseye sessizce, “sen küçük bir kızsın. Ama kimse uzun süre küçük bir kız veya küçük bir oğlan olarak kalmaz –beni düşün, mesela. Birdenbire küçük kızlar ruj sürer, küçük oğlanlar tıraş olup sigara içer. Hızlı iştir yani, çocuk olmak. Bugün on yaşındasın, benimle buluşmak için karda koşuyorsun, benimle Spring Street’ten aşağı kaymaya hazır, çok hazırsın; yarın, seni dışarı çıkarmak için salonda oturup bekleyen adamlarla beraber yirmi olacaksın. Birdenbire kapı görevlilerine bahşiş vermen gerekecek, pahalı kıyafetler hakkında endişelenecek, öğle yemeği için kızlarla buluşacak, neden sana göre bir oğlan bulamadığını merak edeceksin. Ve olması gereken de bu. Ama demek istediğim, Mattie –bir demek istediğim varsa, Mattie- şu: İçindeki en iyiye ulaşmaya çalışmak tarzı şeyler. Eğer insanlara söz verirsen, en iyi sözü aldıklarını bilmelerini sağla. Üniversitede sersem kızlarla kalırsan, onları daha az sersem yapmaya çalış. Bir tiyatronun dışında duruyorsan ve sakız satan yaşlı bir kadın gelirse, ona bir doların varsa bir dolar ver –fakat sadece bunu ona tepeden bakmadan yapabilirsen. Püf noktası bu, bebek. Sana çok şey anlatabilirim, Mat, ama haklı olduğuma emin olamam. Küçük bir kızsın ama beni anlarsın. Büyüdüğünde akıllı olacaksın. Ama eğer akıllı ve harika bir kız olamazsan da, o zaman büyüdüğünü görmek istemiyorum. Harika bir kız ol, Mat.”

Babe odadaki kimseye konuşmayı kesti. Aniden Mattie’nin kendisine söylemek istedi. Yatağının kenarından kalktı, robdöşambrını giydi, sigarasını kül tablasında söndürdü ve arkasındaki oda kapısını kapattı.

Mattie’nin odasının dışında yanan bir hol ışığı vardı ve Babe kapıyı açtığında, oda yeterli derecede aydınlandı. Mattie’nin kolu battaniyenin dışındaydı, Babe onu ileri geri nazikçe fakat Mattie’yi uyandırmaya yetecek kadar güçlü şekilde salladı. Mattie gözlerini açtı, irkildi ancak odadaki ışık etkileyecek kadar güçlü değildi.

“Babe,” dedi.

“Merhaba, Mat,” dedi Babe münasebetsizce. “N’apıyorsun?”

“Uyuyorum,” dedi Mattie mantıklıca.

“Seninle konuşmak istedim yalnızca,” dedi Babe.

“Ne, Babe?”

“Seninle konuşmak istedim yalnızca. İyi bir kız olmanı söylemek istedim.”

“Olacağım, Babe.” Şimdi uyanık, onu dinliyordu.

“Güzel,” dedi Babe baskınca. “Tamam. Uyumaya devam et.”

Ayağa kalktı, odadan çıkmaya koyuldu.

“Babe!”

“Şşş!”

“Savaşa gidiyorsun. Gördüm seni. Masanın altından Vincent’ı tekmelediğini gördüm bir kere. Onun ayakkabı bağcıklarını bağlarken. Gördüm seni.”

Babe Mattie’ye doğru geri döndü ve yeniden yatağın kenarına oturdu, yüzü ciddiydi. “Mattie, anneye bir şey söyleme,” dedi ona.

“Babe, yaralanayım deme! Yaralanayım deme!”

“Hayır. Yaralanmam, Mattie. Yaralanmam,” diye söz verdi Babe. “Mattie, dinle. Anneye söylememelisin. Belki ona trende söyleme şansım olur. Ama sen ona söyleme, Mat.”

“Söylemem. Babe! Yaralanayım deme!”

“Yaralanmam, Mattie. Yemin ederim yaralanmam. Şanslıyım ben,” dedi Babe. Diz çöktü ve ona iyi geceler öpücüğü verdi. “Uyumaya devam et,” dedi ona ve odadan çıktı.

Kendi odasına geri döndü, ışıklarını yaktı. Penceresine gitti ve orada, sigara içerek durdu. Çok kar yağıyordu yine, pencere bölmesinde büyük ve ıslak şekilde patlayana kadar sahiden göremediğiniz iri kar taneleri. Ama taneler gece bitmeden kuruyacak ve sabaha, kar tüm Valdosta’da derin, bozulmamış ve taze olacaktı.

Bu benim evim, diye düşündü Babe. Burası benim çocuk olduğum yer. Mattie’nin büyümekte olduğu ev. Annemin bir zamanlar piyano çaldığı yer. Babamın başlangıç vuruşunu*(3) yaptığı yer. Frances’in yaşadığı ve bana kendi usulüyle mutluluk verdiği yer. Ama burası Mattie’nin uyuduğu yer. Kapımıza vuran, onu uyandıran, korkutan düşman yok. Ama çıkıp onunla silahımla karşılaşmazsam olabilir. Ve buluşacak, ve onu öldüreceğim. Geri dönmek de isterim. Geri dönmek harika olurdu. Geri dönmek—

Babe kim olduğunu merak ederek döndü. “Girin,” dedi.

Annesi, sabahlığıyla içeri girdi. Babe’in yanına geldi ve onun kolunu kendine doladı.

“Pekala, Bayan Gladwaller,” dedi Babe, memnunca, “kazı departmanı tam şurada—

“Babe,” dedi annesi, “tekrar gözden geçiriyorsun, değil mi?”

Babe, “Ne söyletti bunu sana?” dedi.

“Söyleyebilirim.”

“Yaşlı Hawkshaw,”*(4) dedi Babe, sıradan olmaya çalışarak.

“Endişeli değilim,” dedi annesi –sakince- Babe’i şaşırtarak. İşini yapacak ve döneceksin. Hissediyorum.”

“Öyle mi, anne?”

“Evet, hissediyorum, Babe.”

“Güzel.”

Annesi onu öptü ve kapıdan dönerek ayrılmaya koyuldu. “Buzlukta biraz soğuk tavuk var. Neden Vincent’ı uyandırmıyorsun da ikiniz mutfağa inmiyorsunuz?”

“Belki uyandırırım,” dedi Babe mutluca.


Saturday Evening Post, Temmuz 1944


--------------------------------------------------

*1: newsreel: Dünya haberlerini veren kısa filmler.

*2: cin rumi (gin rummy): Eldeki kartların bitirilmesi tabanına kurulu bir tür kart oyunu.

*3: başlangıç vuruşu: Golfte “tee shot”.

*4: Dedektif Hawkshaw: Gus Mager tarafından yaratılmış bir çizgi roman karakteri.

#Furlough, izin anlamına gelir.


3 yorum:

Amanita dedi ki...

teşekkürler çevirdiğin için.

piktobet dedi ki...

çevirmensiniz de herhalde. romanlarla boğuşuyor musunuz, yalnızca öyküler mi çeviriyorsunuz yoksa. uzun yazılar, siyah fon üzerine beyaz yazıyla. gözleri yormaz mı sizce de.

Yiğit Tokgöz dedi ki...

çevirmen değilim, sadece daha önce çevrilmemiş Salinger öykülerini kendim için çeviriyorum ve varsa hatalarımın da hoşgörülmesi dileğiyle onları okumak isteyecek diğer insanlarla da paylaşıyorum.

siyah fon üzerine beyaz yazı göz yorabilir, bunu düşünmemiştim. yakın zamanda kurcalayacağım renkleri.

ilginiz için teşekkür ederim.