16 Eylül 2010 Perşembe

Yabancı (The Stranger) - J.D. Salinger

(Çeviri)

Daire kapısındaki hizmetçi kadın genç ve kibirliydi ve yarı-zamanlı bir görünümü vardı. “Kimi görmek istiyosun?” diye sordu düşmanca.

“Bayan Polk,” dedi genç adam. Kimi görmek istediğini ciyaklayan ev telefonundan dört defa söylemişti.

Ev telefonlarına ve kapılara bakacak herhangi bir gerzeğin olmayacağı bir günde gelmeliydi. Kendini saman nezlesinden kurtarmak için gözlerini oyup çıkarıyormuş gibi hissetmediği bir günde gelmeliydi. Öyle bir günde gelmeliydi ki –hiçbir şekilde gelmemeliydi. Kardeşi Mattie’yi doğruca sevgili, samimiyetsiz chop suey* buluşmasına, ardından bir matineye*, ardından da trene götürmeliydi –karışık duygularını dökmek için olur olmaz durmadan, onları yabancılara itelemeden. Hey! Belki moron gibi gülüp, yalan söyleyip gitmek için çok geç değildi.

Hizmetçi kadın küvetten çıktığına dair veya değil bir şeyler mırıldanarak yoldan çekildi ve kırmızı gözlü genç adam ve onunla olan uzun bacaklı küçük kız daireye girdiler.

Çoğunlukla yeni evli çiftlere –muhtemelen gelinin ayaklarının onu son emlakçıda öldürmeye başladığından veya kadın yeni kocasının kol saatini takış şeklini çıldırasıya sevdiğinden- kiraya verilenlere benzeyen türden çirkin, pahalı, küçük bir New York dairesiydi.

Genç adamın ve küçük kızın beklemesi emredilen oturma odasında çok fazla Morris sandalye* vardı ve sanki gece, okuma lambaları türemiş gibi görünüyordu. Ah, ama çılgın sunî şöminenin üstünde birkaç iyi kitap vardı.

Genç adam sözgelimi Rainer Maria Rilke, Güzel ve Lanetlenmiş* ve Jamaika’da Bir Fırtına* ile kimin ilgilendiğini ve onlara sahip olduğunu merak etti. Vincent’ın sevgilisine mi aitlerdi yoksa Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı?

Genç adam hapşırdı, ilgi çekici, dağınık fonografi plağı yığınına doğru yürüdü ve en üstteki plağı aldı. Eski –Howard ticarileşmeden önce- bir Bakewell Howard, Fat Boy’du. Kime aitti? Vincent’ın sevgilisine mi, Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı? Plağın arkasını çevirdi ve sızdıran gözleriyle, başlık etiketine yapıştırılmış beyaz, kirli selobant yamasına baktı. Banta yeşil mürekkeple hüviyet ve uyarı yazılmıştı: Helen Beebers - Oda 202, Rudenweg –Dur Hırsız!

Genç adam arka cep mendiline el attı ve yine hapşırdı; sonra plağı Fat Boy tarafına geri çevirdi. Beyni eski Bakewell Howard’ın haşin, güzel saksofon çalışını duymaya başladı. Sonra geri getirilemez yılların müziğini duymaya başladı: 12. Alay’daki tüm ölü askerlerin yaşadığı ve kayıp dans pistlerindeki diğer ölü askerlerin arasına karıştığı küçük, tarihsel olmayan, oldukça iyi yıllar: Hatrı sayılır derecede dans edebilen kimsenin Cherbourg’u, Saint Locirc’i, Hürtgen Ormanını veya Lüksemburg’u* duymadığı yıllar.

Arkasındaki küçük kız kardeşi geğirme antrenmanına başlayana kadar bu müziği dinledi; sonra arkasına döndü ve “Kes şunu, Mattie,” dedi.

O sırada yetişkin bir kızın şiddetli, çocuksu, keskin şekilde sevimli sesi, kızın kendisi tarafından takip edilerek odaya girdi.

“Hey,” dedi. “Beklettiğim için üzgünüm. Ben Bayan Polk. Onları bu odaya nasıl getireceksiniz bilmiyorum. Camlar çok gülünç. Şu karşıdaki kirli, eski –artık ona ne derseniz- binayı görmeye dayanamıyorum.” Fazladan Morris sandalyelerden birinde bacak bacak üstüne atmış oturan küçük kız gözüne ilişti. “Ah!” diye haykırdı kendinden geçerek. “Bu kim? Küçük kızınız mı? Kedicik!

Genç adam cebindeki mendile bir acil durum kapışı yapmak durumunda kaldı ve cevap vermeden önce dört defa hapşırdı. “Bu kardeşim Mattie,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Ben camcı değilim, eğer b—“

“Siz perdeci değil misiniz?... Gözlerinize ne oldu?”

“Bahar nezlesi oldum. Adım Babe Gladwaller. Vincent Caulfield ile ordudaydım.” Hapşırdı. “Çok iyi arkadaştık… Hapşırırken bana bakmayın, lütfen. Mattie ve ben şehre öğle yemeği yiyip bir oyun izlemeye geldik ve sizi görmeye uğrarım diye düşündüm; evdeyseniz diye şansımı denedim. Telefon falan açmalıydım.” Tekrar hapşırdı, yukarı baktığında Vincent’ın sevgilisi gözlerini ona dikmişti. İyi görünüyordu. Muhtemelen bir sigara yakmış olabilirdi ve iyi görünüyordu.

“Hey,” dedi kendisine göre sessizce; yaygaracıydı. “Bu oda iç bayıltıcı derecede* karanlık. Benim odama gidelim.” Arkasına döndü ve yolu göstermeye koyuldu. Arkası dönük, “Bana yazdığı mektupta varsınız. ‘V’ ile başlayan bir yerde oturuyorsunuz,” dedi.

“Valdosta, New York.”

Daha aydınlık, daha iyi bir odaya girdiler; belli ki Vincent’ın sevgilisinin ve onun kocasının odasına.

“Dinleyin. O oturma odasından nefret ediyorum. Sandalyeye oturun. O haltı* yere atın. Kedicik, bebeğim, sen yatakta benimle otur –ah, tatlım, ne güzel elbise! Ah, neden beni görmeye geldiniz? Yo, memnunum. Devam edin. Hapşırdığınızda bakmayacağım.”

Bir adamın şans eseri kendini güzelin öldürücü bedenine, formuna ve ezgisine karşı şartlandırmasının hiçbir zaman, daha başlangıçta bile bir yolu yoktu. Vincent onu uyarabilirdi. Vincent onu uyarmıştı. Elbette uyarmıştı.

Babe konuştu, “Pekala, düşündüm ki—“

“Baksanıza, neden orduda değilsiniz?” dedi Vincent’ın sevgilisi. “Orduda değil misiniz? Hey? O yeni puan şeyiyle* mi ayrıldınız?”

“Yüz yedi puan aldı,” dedi Mattie. “Beş savaş madalyası var ama beş tanen varsa sadece küçük bir gümüş takıyorsun. Kurdela şeyinde küçük altın olanlarından beş tane alamıyorsun. Beş tane daha iyi görünürdü. Daha çok görünürlerdi. Ama zaten giymiyor üniformasını artık. Bende. Bir sandığa koydum onu.”

Babe çoğu uzun adamın yaptığı gibi, bileğini dizine koyarak bacak bacak üstüne attı. “Orduda değilim. Ayrıldım,” dedi. Yeni, savaş-botsuz dünyanın en alışılmadık şeylerinden biri olan, çorabındaki ajura*, ardından yukarı, Vincent’ın sevgilisine baktı. Gerçek miydi? “Geçen hafta ayrıldım,” dedi.

“Vay, çok güzel.”

Hiçbir şekilde umursamadı. Neden umursamalı? Babe de sadece kafa salladı ve “Siz, ee… Vincent’ın—onun öldürüldüğünü biliyorsunuz, değil mi?” dedi.

“Evet.”

Babe tekrar kafa salladı ve diğer bileğini diğer dizine koyarak bacaklarının pozisyonunu tersine çevirdi.

“Babası aradı ve söyledi,” dedi Vincent’ın sevgilisi; “olduğunda. Bana Bayan Iıı dedi. Beni hayatım boyunca tanıyordu ve adımı hatırlayamadı. Sadece Vincent’ı sevdiğimi ve Howie Beeber’ın kızı olduğumu hatırladı. Hâlâ nişanlı olduğumuzu sandı, sanırım. Vincent’la benim.

Elini Mattie’nin boyun arkasına koydu ve Mattie’nin kendisine en yakın olan, sağ omzuna gözlerini dikti. Çıplak, esmer ve körpeydi.

“Bunun hakkında bir şeyler bilmek istersiniz belki diye düşündüm,” dedi Babe ve yaklaşık altı defa hapşırdı. Mendilini kaldırdığında Vincent’ın sevgilisi ona bakıyordu ancak hiçbir şey söylemedi. Oldukça mahcup edici ve sinir bozucu. Belki Babe’in giriş kısmını bitirmesini istedi. Bunu düşündü Babe, ve “Öldüğünde mutlu falan olduğunu söyleyemem. Üzgünüm. Size bütün meseleyi anlatmak istesem de herhangi iyi bir şey gelmiyor aklıma,” dedi.

“Hiçbir şekilde yalan söylemeyin bana. Bilmek istiyorum,” dedi Vincent’ın sevgilisi. Mattie’nin boynunu bıraktı. Sonra yalnızca oturdu ve özel olarak hiçbir şeye bakmadı, veya hiçbir şey yapmadı.

“Ee, sabahleyin öldü. O, diğer dört asker ve ben yaktığımız bir ateşin etrafında duruyorduk. Hürtgen Ormanında. Aniden bir havan topu düştü –ses falan çıkarmadı- ve Vincent’la diğer askerlerden üçünü vurdu. Vurulduğunun üzerinden üç dakikadan fazla geçmeden, sağlık çadırında, yaklaşık otuz metre uzakta öldü.” Babe bu noktada birkaç defa hapşırmak zorunda kaldı. Devam etti, “Bence siyahlıktan başka bir şey fark edemeyecek kadar büyük bir yarası vardı vücudunun büyük bir bölgesinde. Acıttığını sanmıyorum. Yemin ederim. Gözleri açıktı. Sanırım beni fark etti ve konuştuğumda duydu ama bana hiçbir şekilde hiçbir şey söylemedi. Söylediği son şey dandik ateş için birimizin odun bulması gerekeceği hakkındaydı –tercihen en gençlerden biri, dedi- nasıl konuştuğunu bilirsin.” Babe burada durdu zira Vincent’ın sevgilisi ağlıyordu, ve Babe ne yapacağını bilemedi.

Mattie Vincent’ın sevgilisine açık konuştu: “Esprili adamdı. Bizim evdeydi. Yaa!”
Vincent’ın sevgilisi yüzü bir elinin içinde ağlamaya devam etti, ama Mattie’yi duydu. Babe ayağındaki dekolte ayakkabıya baktı ve sessiz, mantıklı ve daha olası –Vincent’ın sevgilisinin, Vincent’ın harika sevgilisinin artık ağlamaması gibi- bir şeyin gerçekleşmesini bekledi.

Gerçekleştiğinde –ki çabucak gerçekleşti- yeniden konuştu. “Evlisiniz, size işkence etmeye gelmedim. Sadece, Vincent’ın anlattıklarından dolayı düşündüm ki, onu çok severdiniz ve bunları duymak isterdiniz. Öğle yemeğine ve bir matineye gidecek saman nezleli bir yabancı olmam gerektiği için üzgünüm. İyi olur diye düşünmemiştim, ama yine de geldim. Döndüğümden beri ne var bende bilmiyorum.

“Havan topu nedir? Top gibi mi?” dedi Vincent’ın sevgilisi.

Kızların ne söyleyeceğini veya ne yapacağını nereden bilebilirsiniz ki? “Ee, bir nevi. Bomba ses çıkarmadan düşer. Üzgünüm.” Çok fazla özür diliyordu, fakat havan topu ses çıkarmadı diye sevgilisi havan topu parçaları tarafından vurulan, dünyadaki bütün kızlardan özür dilemek istedi. Şimdiyse, Vincent’ın sevgilisine fazla soğukça, çok şey anlattı diye hayli endişelendi. Saman nezlesinin, pis saman nezlesinin de hiç yardımı yoktu. Ama asıl korkunç olansa aklınızın bu şeyleri sivillere nasıl anlatmayı istediğiydi –bu sesinizin söylediğinden çok daha korkunçtu.

Aklın, asker aklın, doğruluğu diğer her şeyin üzerinde tuttu. Detaya girdikçe, tam isabet olsun istedin evlat: Hiçbir sivilin, hikâye bittiğinde rahatlatıcı yalanlarla ayrılmasına izin verme. Tüm yalanları vur. Vincent’ın sevgilisinin Vincent’ın ölmeden önce bir sigara istediğini düşünmesine izin verme. Vincent’ın cesaretle sırıttığını veya birkaç seçilmiş son söz söylediğini düşünmesine izin verme.

Bunlar olmadı. Bunlar filmler ve kitaplar dışında, son düşüncelerini hayatta olmanın tüketilen keyfine bağlayamayan az, çok az adam haricinde yapılmadı. Vincent’ın sevgilisinin kendini Vincent hakkında, onu ne kadar severse sevsin kandırmasına izin verme. En yakın, en büyük yalana nişan al. Bunun için döndün, bunun için şanslıydın. Hiçbir iyiyi hayal kırıklığına uğratma. Ateş! Ateş, ahbap! Şimdi!

Babe bacağını indirdi, ellerinin arkasıyla alnını kısa bir süre için sıkıştırdı ve yaklaşık bir düzine kadar hapşırdı. Dördüncü bir, taze mendili yanan, sulu gözlerinde kullandı, kaldırdı ve “Vincent sizi müthiş derecede sevdi. Neden ayrıldığınızı tam olarak bilmiyorum ama bunun kimsenin hatası olmadığını biliyorum. Bu hisse –ayrılmanızın kimsenin hatası olmadığı hissine- sizden bahsettiğinde kapıldım. Birinin hatası mıydı? Size bunu sormamalıyım. Evli olmanız. Birinin hatası mıydı?” dedi.

“Onun hatasıydı.”

“Bay Polk’la nasıl evlendiniz öyleyse?” diye sordu Mattie.

“Onun hatasıydı. Dinleyin. Vincent’ı sevdim. Evini sevdim, kardeşlerini sevdim, annesini ve babasını sevdim. Her şeyi sevdim. Dinle, Babe. Vincent hiçbir şeye inanmadı. Yaz olsa inanmadı, kış olsa inanmadı. Küçük Kenneth Caulfield öldü öleli hiçbir şeye inanmadı. Kardeşi.”

“O ufak olan, düşkün olduğu genç olan?”

“Evet. Her şeyi sevdim. Yemin ederim,” dedi Vincent’ın sevgilisi, Mattie’nin koluna neredeyse belli belirsiz dokunarak.

Babe kafa salladı. Hapşırmadan önce, ceketinin iç cebine uzandı ve bir şey çıkardı. “Ah,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Bu yazdığı bir şiir. Şaka etmiyorum. Ondan biraz havayolu postası zarfı ödünç aldım ve bu birinin arkasına yazılıydı. İsterseniz sizde kalabilir.” Uzun kolunu, gömleğinin kolundaki parlak düğmelerce büyülenmekten kurtulamayarak ileri uzattı ve ona çamur kirlisi, asker havayolu postası zarfını verdi. Kısa tarafından bir defa katlanmış ve biraz yırtılmıştı.

Vincent’ın sevgilisi zarfın önüne baktı ve dudaklarını oynatarak başlığı okudu. Babe’e baktı. “Ah, tanrım! Bayan Beebers! Bana Bayan Beebers demiş!”

Tekrar şiire döndü ve dudaklarını oynatarak, içinden okudu. Sonuna geldiğinde kafasını salladı, ancak sanki bir şeyi inkâr ediyormuş gibi değil. Ardından şiiri tekrar okudu. Sonra şiiri çok küçük bir boyuta, gizlemek gerekiyormuş gibi katladı. İçinde şiir, elini mont cebine götürdü ve orada bıraktı.

“Bayan Beebers,” dedi, odaya biri mi geldi diye yukarı bakarak.

Yeniden bacak bacak üstüne atmış olan Babe bacağını, kalkışa bir uvertür olarak indirdi. “Pekala,” dedi. “Şiir sondu.” Ayağa kalktı –Mattie de. Ardından Vincent’ın sevgilisi ayağa kalktı.

Babe Vincent’ın sevgilisinin usule uygun sıkacağı elini uzattı. “Muhtemelen gelmemeliydim,” dedi. “En iyi ve en kötü gerekçelere sahiptim… ve çok acayip şekilde davranıyorum. Sorun ne bilmiyorum. Hoşça kalın.”

“Geldiğinize çok sevindim, Babe.”

Bu Babe’i ağlattı ve arkasına dönüp ön kapıya doğru, odadan dışarıya hızlıca yürüdü. Mattie onun arkasından dışarıya çıktı ve Vincent’ın sevgilisi yavaşça takip etti. Babe dairenin dışında, holde arkasına döndüğünde, yeniden iyiydi.

“Taksi falan çağırabilir miyiz?” diye sordu Vincent’ın sevgilisine. Burdan taksi geçiyor mu? Fark etmedim bile.”

“Belki bir tane bulabilirsiniz. İyi bir saat.”

“Bizimle yemeğe ve tiyatroya gelmek ister misiniz?” diye sordu ona Babe.

“Gelemem. Şey yapmalıy-gelemem. ‘Yukarı’yı çal, Mattie. ‘Aşağı’ olan çalışmıyor.”
Babe yeniden onun elini tuttu. “Hoşça kal, Helen,” dedi ve bıraktı elini. Yürüdü ve kapalı asansör kapısının önünde, Mattie’nin yanında durdu.

“N’apacaksınız şimdi?” Vincent’ın sevgilisi neredeyse bağırdı ona.

“Dedim ya, yemeğ—“

“Yani, döndünüz artık.”

“Ha!” Hapşırdı. “Bilmiyorum. Yapılacak işiniz var mı? Hayır, şaka yapıyorum. Bir şeyler yapacağım. Muhtemelen yüksek lisans* yapıp öğretmen olacağım. Babam öğretmen.”

“Hey. Büyük baloncuklarla falan dans eden kızları izlemeye gidin bu gece, ha?”

“Büyük baloncuklarla dans eden hiç kız bilmiyorum. Tekrar çal zili, Mattie.”

“Dinle, Babe,” dedi Vincent’ın sevgilisi hararetle. “Arada bir ara beni, arar mısın? Lütfen. Telefon rehberinde varım.”

“Tanıdığım kızlar var,” dedi Babe.

“Biliyorum, ama yemek falan yiyip oyun izleyebiliriz. Ona ne dersen artık – bilet falan bulabilir. Bob. Kocam. Veya yemeğe gel.”

Babe kafasını salladı ve asansör zilini kendi çaldı.

“Lütfen.”

“İyiyim ben. Böyle olmayın. Henüz işlere alışamadım sadece.”

Asansör kapısı gürültüyle açıldı. Mattie “Hoşça kal,” diye haykırdı ve abisini asansöre doğru izledi. Kapı gürültüyle kapandı.

Sokaktan hiç taksi geçmiyordu. Batıya, parka doğru yürüdüler. Lexington ve Beşinci Sokak arasındaki üç uzun blok, ancak ağustos sonunda bu kadar uzun olabilecek kadar sönük ve öğlensiydi. Şişman bir apartman kapıcısı, elinde bir sigara yuvarlayarak, park ve Madison arasındaki kaldırım boyunca bir fırça tüylüyle yürüyordu.

Babe tüm Bulge* boyunca, adamın köpekle bu sokakta her gün yürüdüğünü hayal etti. İnanamadı buna. İnanabilirdi, ama yine de imkânsızdı. Mattie’nin elini tuttuğunu hissetti. Çenesi düşmüştü.

“Annem o oyunu görmemiz gerektiğini söyledi, Harvey’i*. Senin Frank Fay’i sevdiğini söyledi. Bir tavşanla konuşan o adam hakkında. Sarhoş falanken, tavşanla konuşuyor. Veya Oklahoma!* Annem Oklahoma!’yı da seveceğini söyledi. Roberta Cochran görmüş ve müthiş olduğunu söyledi. Dedi ki—“

“Kim görmüş?”

“Roberta Cochran. Bizim sınıfta. Dansçı. Babası komik olduğunu zannediyor. Onlardaydım da bir sürü şaka yapmaya çalışıyordu. Budala.” Mattie bir saniyeliğine sessiz kaldı. “Babe,” dedi.

“Ne?”

“Döndüğüne memnun musun?”

“Evet, bebek.”

“Ov. Elimi acıtıyorsun.”

Kavrayışını gevşetti. “Neden soruyorsun bunu?”

“Bilmiyorum. Hadi otobüsün üstünde oturalım. Açık bir tanenin.”

“Tamam.”

Beşinci Bulvarın park tarafına geçerlerken güneş ışıl ışıl ve sıcaktı. Otobüs durağında, Babe bir sigara yaktı ve şapkasını çıkardı. Uzun, sarışın bir kız sokağın diğer tarafından, bir şapka kutusu taşıyarak, hayat dolu yürüyordu. Geniş bulvarın ortasında, mavi elbiseli küçük bir çocuk, küçük, gevşemiş, muhtemelen Theodore veya Waggy isimli köpeğinin, adı Rex, Prince veya Jim olan biri gibi kalkıp, karşıdan karşıya yürümeyi bitirmesini sağlamaya çalışıyordu.

“Çubukla yiyebiliyorum,” dedi Mattie. "O adam gösterdi bana. Vera Weber’in babası. Sana göstereceğim.”

Güneş Babe’in soluk yüzünü sıcacık yapıyordu. “Evlat,” dedi Mattie’ye omzuna vurarak, “bu görmem gereken bir şey.”

“Tamam. Göreceksin,” dedi Mattie. Ayakları bitişik, kaldırımdan yola, ardından yeniden tersine, küçük bir zıplayış yaptı. Neden bu kadar görülmeye değer güzellikte bir şeydi?



J.D. Salinger

Collier’s, Aralık 1945



-------------------------------------

1: Chop suey: Bir Çin yemeği.
2: matinee: Gündüz yapılan tiyatro ya da film gösterimi.
3: Morris sandalye: Kolçaklı, geniş ve rahat, koltuğa kaçan sandalye.
4: Güzel ve Lanetlenmiş: “The Beautiful and The Damned”, F. Scott Fitzgerald, 1922
5: Jamaika’da Bir Fırtına: “A High Wind in Jamaica”, Richard Hughes, 1929
6: Cherbourg, Saint Locirc, Hürtgen Ormanı, Lüksemburg: II. Dünya Savaşı kapsamında gerçekleşen bazı savaşlar.
7: İç bayıltıcı derecede, halt: Karakter iki ifade için de “glop” kelimesini kullanıyor.
8: Puan sistemi (“Point System”): İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusu tarafından uygulanan ve askerlerin hizmetlerine göre puan toplayarak belli bir puana ulaşanların terhis edildiği sistem.
9: Ajur: Delikli örgü, gözenek.
10: Yüksek lisans: “m.a.”, master of arts.
11: Bulge Savaşı: İkinci Dünya Savaşı dahilinde bir savaş.
12: Harvey, Mary Chase, 1944. Orijinal oyunda Frank Fay oynamıştır.
13: Oklahoma!, Richard Rodgers-Oscar Hammerstein II, 1943. Müzikal Lynn Riggs’in 1931’de yazdığı oyunu Green Grow the Lilacs’ten uyarlama.

Hiç yorum yok: