22 Ekim 2010 Cuma

Gidiş

Zaman üstüme üstüme gelse de körpe kalmakta dirençli yaşamımın, geri dönüşsüzlüğün gölgesinden korkarak, verilen karardan emin olamadığı ilk büyük değişikliği. İletişim kurmaksızın besleyiciliğimi yapan ev yöneticisinin rahmine denk gelen odadan, saklandığım yerden çıkarak, tüm o insanlarla, suçlanmalarına imkân olmaksızın saçmalaşmış, saçma olmaya bir şekilde, belki yine suçlanmasına imkân olmayan diğer insanlarca itilmiş insanlarla –zorunlu olarak- hayatı paylaşmaya çalıştıktan sonra, rahatlamak için, ertesi sabah yeniden içi boş günaydınlara kucak açmadan önce biraz olsun günü gerçekten aydın kılmak için koşturabileceğim yeni bir sığınağın garantisine sahip olmadan çıkışım. Yumuşak faturalar ve gevşek yüzler tarafından karşılanmak üzere yuvadan uçuşum. Bu kez çıktığım rahme dönüp bakabilirken pek yaygara koparmayacağım; aynayla karşılaşmam yıllar önce gerçekleşti ve artık göbek bağımı koparmaya gelecek kamyoncunun yaygarama üreteceği düşünce hayli umrumda.

Aniden, geniş zamana yayılmış bir panikle, düşünmeden bir taksiye atlamanın açıklamasını yapmak zor. İnsanlarla bir masada otururken o masada oturmayı farkında olmadan bırakıp, masada oturup konuşanları sanki orada değilmişçesine izlemeye başlayan bir yaşamaktan öte izlemeyi seçmişten beklenemeyecek şekilde bir karar vermiş ben, ayrıma maruz kalmış zavallı eşyaların aksine elektronik eşyaların karar ortağım tarafından önden götürülmesi üzerine, içinden çıkmamakta son dakika ısrarında bulunduğum rahmin boşluğuyla karşı karşıya, kararın verilmesinden sonra ilk kez bu kadar yalnız, bu kadar kendimle baş başa kalıyordum. Beynim küçük su dökmeye gitmişti, kendimi tanımadığım bir adamın yanında buldum: “Nereye götürüyorum dostum?” Dost. Yeşilköy sahili.

Holden’laştığım ilk zaman değildi, ancak Seymour’laştığım, bu kez, öncekilerden, en hoşnut olduğum zamanlarımdan farklı olarak, sorumluluklardan, hem de bir şekilde değer vermeyi başarabildiğim ender insanlardan birine karşı sorumluluğumdan kaçtığım ilk zamandı; diğerlerinin hafızalarında kayda geçme yetisi bulunan davranışların dünyasındaki cesaretsizliğimi, bu yetiyi kullandırma niyeti taşımaksızın safdışı bıraktığım ilk zamandı.

Daha önce de, çok defa kaçtım buraya. Daha da tazeyken, henüz dondurucuya koyulmam gerekmezken, yağmur çağırdığında veya insanlar ittiğinde, o itmeyi farkında olmadan çok seven insanlar ittiğinde, onlarca defa kaçtım. Kendime yaşadığımı fark ettirmeye çalışırcasına soğuğu iliklerimde hissederek, ellerimi ceplerime sokup cebin altında kalan bacaklarıma yumruklaşmış ellerimi dayayıp buna rağmen yavaş yavaş yürüyerek, soludum durdum bu sahili. Birçok kez, tüm bunlara yol açan, ne nasıl geçtiğini, ne ne kadar sürdüğünü bilmediğim çiftleşmeyi sonlandırmış babamı uzakta, arkadaşlarıyla, benimkilerden hayli farklılaşmış ancak yakın hüzünlere yol açan dertleşmeleri dostları eşliğinde, o konuşan arkadaşlarının yanında asıl dostluğu icra eden şişelerin eşliğinde yaparken gördüm, onu uzaktan izledim, izledim.

Oturduğum yarım ay şeklindeki, insanlardan çok çekirdek kabuklarının kullandığı sahil bankının sırt dayama kısmına topuklarımı, önce ışık çıkan topuklarımı, sonra deriyle kaplanmış topuklarımı, bazen yine sportifliğe dönen topuklarımı vura vura, karşımdaki deniz gök çiftleşmesinin hiç biçim değiştirmeyecek bir döl parçasıymışım gibi, kaçma nedenimi düşünmemeye çalışarak kayalıklara çıkıp çıkmamayı düşündüm. Ortaokulda hoşlandığım kız bir akşamüstü bilmem ne kadar metre ötemdeyken düşündüğümü babamı izlediğim zamanlarda da, hiçbir şeyi izlemediğim zamanlarda da, ağladığım zamanlarda da, ağlayamadığım zamanlarda da düşündüm. Şimdi de düşünüyor, cesaret edemiyordum. Cesaret etmek istemiyordum. Neden cesaret etmem gerektiğini bilmiyor, kayalıklardan itilmeyi değil, kayalıklara itilmeyi dert ediyordum. Yaşadıklarım, okuduklarım artsa da, ilk kaçışım ile bu kaçışım arasında yıllar olsa da, düşüncelerimde, büyümeyi reddetmiş, aynayla arkadaş olmayı reddetmiş, değişmeyi reddetmiş, hâlâ, on üç yaşında kurduğum cümleleri kuruyordum. Kayalıklara çıkmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmamıştı, ancak onlara çıkmadan bir dede gelip bana isim vermiyordu. İsme ihtiyaç olmadığı düşüncesi, itekleyen ellere karşı koyacak fiziksel yetiye sahip değildi. Ferit Edgü gibi taş atsam; ölü, kendiliğinden ölmesinden daha olası olarak öldürülmüş, aynada kendini tanımadığı ve iteni olmadığı için kayalıklara çıkmamış, yaşam hakkını elde edebilmesi için sevimli olması ve etinin insan damağına hitap etmemesi gereken bir hayvan hücreliye değil de, doğrudan kayalıklara atsam… Başaramadım. Bir daha, başaramadım –bir daha- başaramadım bir daha-başaramadım… oh hayır, başaramadım-başaramadım- bir daha –başaramadım… Elim büyüdükçe avuçlayabildiğim taş da büyüyordu, ancak koca bir kayayı denize düşürmeyi başarabilmek? Her aklı başında insan kayanın üzerine çıkmayı tercih ederdi elbette. Hem, sen istemiyorsun da, kaya istiyor mu acaba iteklenmeyi? Bir dakika. Olmaz! Gireceksin! Bir daha. Daha fazla taş lütfen. Hakkında düşünmeye bile kalkışamadığım yok oluşla yüz yüze gelene kadar ne yapacağım ben hayatımla? Şimdi nasıl döneceğim, sonra nasıl kaçacağım, yeniden nasıl döneceğim, ...

Ellerim ceplerimde, kapüşonum takılı, altı yaşındaymışım da gitmek zorunda bırakıldığım yere gitmek istemediğim için kaldırım kenarına oturup ellerimi yumruk şeklinde çeneme dayadığımda bağıra bağıra uzaklaşmaya başlayan anneme, sonra dönüp beni almaz diye yetişmek için, tavrımı da korumaya çalışarak, ağır fakat büyük adımlarla yürüyormuşum gibi yürümeye başladım. Ana yola, kalabalıklara (yeniden merhaba, insan ırkı) çıktım, gelen ilk otobüse bindim. Kapüşonumu çıkarmadan, yağmurun kovaladığı insanları izleyerek, kendime eli kolu bağlı bir şefkat duyarak, kendime eli kolu bağlı ancak son derece kendini beğenmiş bir şefkat duyarak, kaçtıklarımla doğrudan yüzleşmekten korktuğum için, tepkiyi şimdiden azaltmaya başlamak adına telefonumu açtım. Kulağımda, beklediğim gibi, bağırış değil ağlayış vardı. Değer verdiği tek arkadaşını üzdüğünü, onun kendi doğasına dönse daha iyi olacağını bilen ancak ondan ayrılmak istemeyen –böceğin de ondan ayrılmak gibi bir düşüncesi yokmuş söylediğine göre- çocuğu bilir misin? Uç uç böceğim şarkısını yazmıştır sonunda, boğaz düğümünü tutarak.

Kamyon çoktan gitmiş, bağ kesilmiş. Kayalıklara çağrıldım. Çağrıya uygun otobüsteydim; binerken de farkındaydım bunun. Şoför yüzüme bile bakmamıştı.

2 yorum:

Anıl.B dedi ki...

Üstat
Epey uzun bir aradan sonra sana ait düşlerin harflerle beraber canlanabilmesine çok sevindiğimi söylemek isterim.Yazmış olduğun metin oldukça sen'den,oldukça samimi,okuduğum zaman yüzümde yer yer tebessüme yer yer gözlerimin harflerde kayboluşuna şahit olmamı sağladı.Her zaman ki gibi haklılığımı anımsadım,insanların gerçeklerini ve kelime babında ''doğru'' dediklerini ölçtüm tarttım.Bir kere daha soğudum onlardan,bir kere daha elimi uzatmamam gerektiğini düşündüm.Kendi yalnızlığımı gördüm yer yer,kendi kaçışlarıma rastladım,yağmurun altında ıslanmaktan korkan insanlar kaçışırken,en yavaş adımları atarak onlara tebessüm eden hınzır delikanlı olarak bir kere daha mutlu oldum bugün.Böylesi insanın içinden kopan ifadeler her daim sarsıcıdır hele de güçlü anlatım tekniğine sahipse ... Ben çok çok beğendim,ileri adım atarken bir metre geride de diğer ayağımızı ne olur ne olmaz diyerek tuttuğumuzu anımsadım ve hepsinden önemlisi çok kıymetli gördüğüm bir dostumu sanki dertleşiyoruz gibi dinlemiş olmam,okumuş olmam.Bunu eksik etme bizlerden demeyeceğim diğerleri umrumda değil ama benden eksik etme.Bu kaçış,bu ''basit yaşamak'' eylemleri seni güçlü kılıyor,harflerin daha sağlam basıyor,düş gücün ve yansımaların kaçtığın aynalar kadar kuvvetli ... daha ne söylesem bilemiyorum,kısaca ve sade bir söylem olarak ; sen üstat'sın !

yasin dedi ki...

iyi pişmiş yumurta seviyorum. üzerine kan sıçratılmış tercihim.
damar damar kırbaç kırbaç!

neden yahu?
neden yazıyoruz?

gelecektim değil mi...