25 Mart 2010 Perşembe

Ve İnsan, Bir Giriş

Çocukluklar, özellikle geride kalmalarıyla, ister büyük Kierkegaard olun, ister muhteşem Seymour Glass, ister sıradışı kulak adam, hiçbirimizi korkutucu derinlikleriyle en azından bir defalığına kara duman tarafından on metre yukarıya kaldırılıp yere vurulmuş etkisi yaratmadan evimizin en rahat koltuğuna oturup, bu etkiyi F'den okumamıza izin vermezler. Sahibinin kim olduğu önemli olmaksızın, fark edilen bilinçaltı hizmetkârı gözün etkisi altına girmeden olağan eylemi sürdürebilmek sağlam bir yüzeysel vurdumduymazlık ister. Hizmetkâr fazlalığı kadar yüzeysel vurdumduymaz da olması, bu cümle kişisel bir yargı içermiyor ancak, korkutuculuğun boyutunu daha da arttırıyor.

Bilinçsiz cinsellikli hoşlaşmaların yoğunlaştığı bir yaz akşamı, boyutlar itibariyle ayıboğan birkaçı dışındaki tüm erkek akrabalarla güreş tutabilecek -hiçbir zaman öğrenmemiş olsam da, en azından tuş olmadan önce bir süre direnebilecek kıvama varmış olmama rağmen, karanlıkta yer alan tek bir loş ışığın ışıksızlıktan daha ürkütücü göründüğü elli metre uzaklıkta gördüğüm beyaz bir nesnenin, belki çalışmayan bir sokak lambasının, namaz kılan yaşlı bir kadın olarak algılanması, bu alnımda yazsaydı şayet, elbette hoşlaşmaların fiziksel oyunlarda mimikler yoluyla dile gelmesinin önüne geçerdi. Bunun geç çocukluk, ergenlik öncesi dönemde yol açacağı sorunlar telafi edilemez olacağı gibi, bunun olmamasının da daha aşağı kalır bir nevroz yaratma potansiyeli olduğunu söylemek zor. Kakamı zevk için tuttuğumu sandığım günlerin de aynı zamanlara denk gelmesi, bir gün renkli saçlı bir kadının beynimden fırlayarak "Beni utancına sakla," demesi gerekmedikçe pek işe yarar bir anı dizisi görüntüsü vermiyor.

Dünyam siz gelmedikçe nasıldı bilemiyorum; pire bilinç, bamya bilinç, karpuz bilinç ve şimdiki bilince sahip olma sürecim boyunca, her zaman tarafınızca çevriliydim ve hiçbir zaman sizsizliğin üzerimdeki etkisini gözlemleyemedim -bu konuda kendime acıyorum, ancak doğal ki, neden acıdığım hakkında da fikir sahibi olma şansım yüksek değil. Annelerimizin göğüslerini ağızlarımıza aldık -az sayıdaki sıradışı küçük yaratıklar haricinde, ve bilinç kazandığımız günden itibaren bu konu üzerinde düşünmedik; belki düşünmenin niteliksizliğini, kaos arzusuyla yanıp tutuşan bakış açısını gördük, belki henüz onun üzerinde bile düşünmedik, nihayetinde saf ve doğal güdülerle çeyrek birleşme yaşadığımız annelerimiz üzerinde de fazla düşünmedik. Beşte bir hayatımıza kadar, etrafımızdaki hiçbir bireyle, kendimizi görmezden gelmeden ilgilenmedik ve birçoğumuz hâlâ ilgilenebilmiş değil. Her şey bizle ilgiliyken, bu yazdıklarım bile, varlığımızı masanın ortasından biraz kenara iterek ortadaki diğer görünmezlerle nasıl ilgilenebilirdik? Hangi üstün bakış açısı, beşte bir hayatına kadar bilinçsiz kâr mücadelesi vermenin ardından geri kalan hayatına bilinçli kâr mücadelesiyle devam eden sürüngen (canlı grubuyla ilişki kurmuyorum burda, kelimenin tam anlamını kullanıyorum) karakterlerimize kendimizden kurtulabilmemizi, noktacıklığımızı görebilmemizi sağlayabilirdi? Biri sağlasa bile, bu sürecin ardından gelen sevginin de çaresiz bir tutunma çabası olduğunu fark etmemizi isteyecek kadar cesur olabilir miydi?

Üçer dörder defa yamalanmış eşofman dizlerimi sevdiğim günlerin, son çocukluk günlerimin geri geleceğini arzu ettiğim zamanlar artık farkındalık farkındalığından başka bir nitelik taşımıyor; varışsız koşumun huzurlu akşamüstleri bile, egemen boşluk duygusunun bir hatırlatıcısından başka bir şey değil. Mutluluğumun nedeni elbette başlamadan salıvermişliğimdi, tıpkı yetişkin hayatlarının bazen, özellikle soğuk ve yoğun insan ilişkili çalışma günlerinin akşamüstlerinde sığındığı hafif çim ve sessiz müzik kokulu mola dakikaları gibi; sen yoksun, SEN, o meme emmelerin ardından merkezde sarhoşlukla sallanan masa ortası bireyi, o dakikalarda, gülümseyen bir HİÇsin; SEN'e indirgediğin ve beğenmeye mecbur kaldığın zavallı beynin ve eksenindeki varoluş izleri, aslına vardığında bir HİÇ'e dönüşüyor gözünde, ve bu, mutsuzluk en büyük katsayı olmak üzere, boşluk duygusunun kutsallığından kaçmana bilinçsiz bahanen oluyor. Bunu söylediğim için hiç üzgün değilim ki, kaçışların koşu bandında gerçekleşiyor ve zaman, şu yok oluşla sonsuz bir işbirliğindeki, bandın hızını sen koştukça arttırıyor.

Babadan yenilen tokat, ya da annenin babadan yediği tokat, üçle dörtle sınırlıysa, eksenlerimizdeki hasarlardan kesilecek sorumluluk faturalarında o kadar, hani babaya üzerine romanlar yazdıracak derecede nefret besleyecek kadar büyük bir yere sahip değil. En kafa karıştırıcısı, faturadaki hasarların hasar olup olmadığını bilebilmenin zorluğu. Birbirimizsiz hiç günümüz olmadı.