26 Temmuz 2010 Pazartesi

Çocukluktan Sahneler

S., annesiyle beraber anneannesinin yanına taşındığından beri anneannesinin domatesli çiçek ekmeklerine karşı koyamadığı için iyiden iyiye tombullaşmış ilkokul üçüncü sınıf kurbanı, büyüdüğü, artık sadece babasının -eğer yalnızca uyumak için geceleri uğramak bu kapsama giriyorsa- yaşadığı zemin kat eve uzun bir aradan sonra yeniden gelmişti. Babasıyla, çoğunluğu sessizliğin oluşturduğu ilişkilerinin bu yaşanmakta olan yeni kısmında, S., altındaki ışıkları artık yanmayan cırt cırtlı ayakkabısını evin sessizliğini bozmak istemiyormuş gibi yavaş ve dikkatlice çıkardı, eve girer girmez soğuk su içmek için mutfağa gitmeyi alışkanlık hâline getirmiş babasıyla ilgilenmeden odasına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Buzdolabını açmakta olan baba koridorda yürüyen oğlunu o kısa iki saniyede izledi, ancak izleyişi beyninde, bütün bir gün çocuğu sıkmadan neler yapabileceği düşüncesi eşliğinde devam etti.

S.’nin oda kapısı, alışık olmadığı şekilde kapalıydı ve üstündeki “yakışıklı oğlumun düzenli odası” tabelası, unutulmak istenircesine ters çevrilmişti. S. niyeti anlayamayacak kadar küçük değildi, az sonra tam olarak oluşacak hüznünün ilk etkisini yürek civarında bir yerlerde hissetmiş hâlde kapıyı itip içeri girdi.

Oda özellikle kokusu itibariyle fazla değişmemişti; artık biraz yankılıydı ancak S.’nin yıllarca soyut varlıklardan korkma tabanı olan yatağı, yerde hareketsiz yatışlarının kayıtsız kokulu halısı ve içindekiler boşalmış olsa bile her açtığında heyecan hissedeceği duvar dolabı, anı dolu sessiz varlıklarını koruyorlardı. S.’nin gözleri şu sıralar sık sık olduğu gibi yine doldu ve o da -artık tecrübeliydi elbette, hareket etmemeye çalışarak yatağının ucuna, arkası kapıya dönük olarak oturdu. Tam Casper temalı giysisinin nezlelerden ötürü kalıplaşmış ve parlayan koluyla gözlerini silecekti ki babası odaya girdi, gülümsüyordu. “Özlemiş misin odanı?”

“Eh,” dedi S. ve burnunu çekti. Neyse ki anlık bir güçsüzleşmeydi, gözleri kızarmamıştı. O bir ucunda babası bir ucunda, yatakta bir süre sessizce oturdular. Gerçekten, bütün bir sokak cansız varlıklarıyla birlikte öğle uykusuna yatmışçasına sessizdi ve ne baba, ne de S. bu sessizliği bozma niyetindeydi. En sonunda, yere bakarak, zorlanarak, sesi belki yalnızca kulakları duyarlı hayvanların anlayabileceği kadar hafif titreyerek “Özür dilerim S.,” dedi baba, “bilmiyorum, anlarsın belki çok da kolay değil bu işler, ben ister miyim üzmek seni,” burda sesinin titrekliği insan algı eşiğinin sınırları içerisine girdi, “bir tanecik evladımsın sen benim, senden başkası yok benim için artık. Anla beni oğlum, sen anla bari kimse anlamıyor.”

Pekala, tahmin edersiniz ki, sessizliğin ardından gelen bu kısa, duygusal konuşmayı S. arkası dönük, özellikle de gözleri özenle saklanmış dinliyordu. Neyse ki babası ender de olsa gururunu yenebileceğini gösterdikten sonra doğruldu, bir şey söylemeden, tıpkı odaya gelişi gibi yavaş yürüyerek, S.’nin odasının hemen karşısındaki tuvalete gitti. S., kalıplaşmış kısımlarla canını yakmamaya dikkat ederek giysisinin kollarıyla gözlerini sildi, kapıya doğru dönüp, daha rahat bir pozisyon alarak tuvaletin buzlu camını izlemeye başladı. Çok geçmeden, su sesinden ve babasının ritüel lavabo başı öksürüğünden babasının tuvaletten çıkmak üzere olduğunu anladı, ilgisiz davranmaya çalışıyormuş gibi kafasını diğer tarafa, cama doğru çevirdi. Tam babası tuvaletten çıktı ve ışığı söndürdü ki sesi sonuna kadar açılmış telsiz telefon bağırmaya başladı. Babası doğrultu değiştirmeden, koşar adım koridordaki telefonu aldı ve açtı, birkaç saniye sessizce dinledikten sonra yine koşar adım, bu kez sessiz olmaya çalışarak S.’nin odasına gitti ve “Annen,” diyerek aleti S.’ye uzattı.

“S., hani bizim odada beyaz gardırop var ya… Git sen bir odaya, gidince haber ver.”

S. annesiyle babasının eski, babasının şimdiki odasına giderken babası da arkasından geliyordu. Odaya girdi ve bunu annesine bildirdi.

“Sağ en alttaki çekmeceyi aç. Sağ güçlü olan tarafın. Açtın mı?”

S. çekmeceyi açtı, en üstte kırmızı, onun altında beyaz donlar vardı; daha altta farklı renkte olanlar varsa da görünmüyorlardı. S. göz ucuyla babasına baktı -sık sık izleyici olarak katıldığı insan ilişkilerinin katkısıyla empati konusunda yaşına göre oldukça gelişmişti. Babasının yutkunmayla karışık nefes alış verişinin sesi yükselmişti.

“O donları getirsene bana gelirken be S., hiç yok bende boşuna durmasınlar ord-"

Baba bir anlığına gözlerine götürdüğü elini bu kez S.’nin, belinin biraz yukarısında kalan sağ kulağına doğru götürdü ve telefonu oğlunun gevşek ellerinden aldı, keskin, kesintisiz ve yüksek sesle, gergin, ancak tam anlamıyla öfkeli bir bağırmaya da kaçmadan konuşmaya başladı: “Bana bak ne yapmaya çalışıyorsun sen de çocuğa donlarını gösteriyorsun; gel buraya kendin al çok istiyorsan pis orospu!”

Az önceki gürültülü nefesini sürdürerek, telefonun açma kapama tuşuna sağ baş parmağıyla, tırnaklarını acıtacak bir kuvvetle bastı. Beş on saniye düşündü, geniş, neredeyse bir oda boyutuna varan holdeki ikili koltuğa oturdu, yeniden, bu kez daha kuvvetsizce telefonun açma kapama tuşuna bastı, çevir sesi duyulurken karşısında öylece dikilen, yere bakan gözlerinde babasıyla buluştuğundan beri taşıdığı anlama motivasyon katılmış oğlunu görmezden gelmeye çalışarak, numaralara basmaya başladı. Dördüncü numaradan sonra telefonu yeniden kapadı, üfledi, “Numarayı unuttum bak,” dedi, sakinleşmeye çalışarak sağdaki camdan bahçeye doğru kısa bir süre baktı, ardından telefonu yeniden açarak numaraları çevirdi.

“Alo anne, ya ben yine dayanamadım sıçtım sıvadım ya. Ya açtırdı çocuğa dolabı, getirsin istiyordu herhalde, gördüm ben de dayanamadım aldım telefonu, sıçtım sıvadım. Donları gördüm donları. Sen gelsene buraya işin yoksa, gelecek şimdi o kesin buraya. Hadi.”

Seyreden on beş dakika boyunca, artık çoğu aile evi için geçerli olduğu gibi televizyonun kapalı olmasının gerginliği arttırıcı etkisiyle, hiç konuşmadan, sessizce oturdu baba ve oğul. Sonunda babanın sıkkın, oğlun çaresizce beklediği zaman geldi ve anne, tıpkı telefon gibi sesiyle ruhu titreten kapı zilini çaldı. Baba kalkmadı, oğluna dur işareti yaptı. Zil bir kez daha çalındı. Baba yine hareket etmedi. S.’nin kalp atışları hızlandı, vücudu titremeye başladı. Salonun camına vuran tırnakların sesi işitildi. Baba ağır hareketlerle kapıya gitti, sokak kapısını açan düğmeye bastı ancak iç kapıyı açmadı. Çok kısa bir süre sonra, S.’ye göre anında, bu kez iç kapıya vuran yumruklar duyuldu. Kapı açıldı, bağırışmalar başladı.

“Ne var benim donlarımı almamda be, ne duruyorsun sanki çocuğun yanında öküz adam! Önyargılısın işte anlamıyor musun elli senedir söylüyorum ben!”

“Hayır sen ikiyüzlüsün ulan!”

Ve daha birçok çırpınış; holdeki koltukların kimin parasıyla alındığı, çocuğa daha çok kimin değer verdiği, çocuğun daha çok kime değer verdiği, kimin daha fazla olumsuz sıfat alabileceği gibi, yalnızca birbirini gerçekten uzun süreli tecrübe etmiş, ayrı sularda boğulmuş çiftlerin üzerinde konuşabileceği, daha doğrusu bağrışabileceği konular.

S., anne ve babasının aralarında konuşurlarken sarf ettiği kelimelerden en kilit olanların anlamlarını bile bilmiyordu. O yalnızca birbirine yakın durarak, tükürükler saçarak bağrışan iki insanı, seçim hakkı tanınmadan oluşarak beynine yerleşen hayat yalnızca onların ekseninde olduğu için titreyerek, şok hâlinden dolayı gözleri dolmaksızın, kendi varlığının oradalığını unutmuşçasına izliyordu.

Kapı çaldı ve bağrışmalar kesildi. Baba kapıyı açtı, gelen anneanneydi. S. onu görünce anlık bir rahatlama hissetti ancak beyni ona anneannesinin gergin tartışmaların ilk ağlayanı olduğunu hatırlatmış olacak ki bacakları yeniden eski titreyişine kavuştu. Anneanne, hiçbir şey söylemeden, neredeyse tribüne katılmaya gelmiş gibi S.’nin yanına geçti ancak gösteri kısa bir kesintiye uğramıştı; çift mola vermişçesine, neredeyse bir dakikalığına sessiz kaldı.

Molayı bitiren, “Sen hâlâ cevap vermedin bana, kim aldı lan bu koltukları ha!” diye bağırarak, üzerinden çıkarmadığı kabanının zorlaştırıcı etkisine rağmen holdeki sandalye-koltuk kırması oturağa tekme atan anne oldu. Baba, bir kez daha çalan kapıyla ilgilenmeksizin annenin üzerine doğru yürüdü, kadını iki kolundan tuttu ve kırma oturakların karşısındaki ikili koltuğa doğru itti. Anneanne kapıyı açıp “A-ay n’apıyorsun Bülent!” diye bağırırken, baba annenin üstüne çıkmış, kadının boğazına sarılmıştı. Babaanne eve girdi, karşılaştığı manzara karşısında suratının aldığı hâlle S.’nin hayatında filmler ve sahtekâr insan tepkileri dışında tecrübe ettiği en etkileyici yüz ifadesi değişimine imza attı ve kapıyı açan anneanneye ve torununa bakmaksızın, annenin kafasındaki turuncu bereyi almış kadının kafasına üst üste vuran babanın sırtına bir yumruk geçirdi. Yumruk elbette işlemedi, ancak neyse ki baba annenin boğazını sıkmaya devam etmiyor, yalnızca kadına bereyle vuruyordu. Babaanne oğlunun kollarını tutmaya çalışırken, S. için artık zaman durmuş, mekân donmuştu.

S. koşarak salona gitti, sokakla aynı seviyedeki pencereyi açtı. Artık şoktaki gözleri ağlama unutkanlığı yapmıyordu fakat ağlamayı tanım kalıpları içerisinde de icra etmiyordu; orta yola gelmeyi sevmiyorlardı anlaşılan. S. dışarıya baktı, demir parmaklıkların arasından, tıpkı çok daha küçükken, kimi zaman, eğer doğru hareketi yapabilirse başarabildiği gibi, kafasını dışarı çıkarmaya çalıştı. Başaramadı. Sokakta kendisine doğru yürüyen birini görünce, hiçbir düşüncenin kendisini etkilemesine izin vermeksizin “İmdaat! Babam annemi öldürüyor, imdat!” diye bağırmaya başladı. Anneannesi o yaştaki birinden beklenmeyecek bir hızla salona geldi ve çocuğu, eliyle ağzını kapatıp susturarak içeri aldı, pencereyi kapattı ve yeniden içeri, kavga mahaline yollandı. S. yeniden cama döndü. Az önce sokakta gördüğü oğlan camın önüne gelmişti. Kot pantolonunun altına terlik giymişti ve elinde, beyaz naylon poşette iki ekmek vardı –belli ki evden yalnızca bakkala uğramak için çıkmıştı. S. camı açtı, oğlana hiçbir şey söylemeden, ağlayarak baktı. “N’oluyor içerde?” diye sordu oğlan.

“Annemle babam kavga ediyorlar, kurtar beni burdan,” dedi S. ağlayarak, bu kez dingince, bağırmadan.

“Ben bir şey yapamam ki,” dedi oğlan, pasif bir üzüntüyle S.’ye baktı ve yoluna devam etti.

S. camı kapamadan, kendini odasındakiyle, tıpkı hol hariç bütün odalarınkiyle olduğu gibi aynı olan, bütünüyle sakin, rahat ve oyun dolu günlerin hatırlatıcısı, kayıtsız kokulu halıya bıraktı ve gözlerini kapadı.

Gördüğü bir sonraki şey, annesinin sağ omzuna bükük yatırılmış götürülürken bir anlığına, dayanabildiği kadar baktığı, büyüdüğü evin kapısında durmuş ona kollarıyla gel işareti yapan babası ve babaannesiydi. Ardından, annesinin kaçınılmaz sallamalarına rağmen kafasını hareket ettirmemeye çalışarak, yeniden gözlerini kapadı.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Fransa'da Bir Delikanlı (A Boy in France) – J.D. Salinger

(Çeviri)

Yarım konserve domuz ve yumurta sarısı yedikten sonra, delikanlı başını yağmur çekmiş toprağa yatırdı, miğferinden acıyla çekti, gözlerini kapadı, aklını bin delikten boşalttı ve neredeyse anında uyuyakaldı. Uyandığında saat neredeyse 10’du -savaş vakti, çılgın vakit, hiçkimsenin vakti- ve soğuk, nemli, Fransız havası kararmaya başlamıştı. Orada, gözleri açık, o unutulması imkânsız, olası olmayan ve şükürler olsun ki nafile savaş düşüncecikleri yavaş ama emin adımlarla yeniden beynine sızmaya başlayana kadar uzandı. Beyni mutsuzluk kapasitesini doldurunca, keyifsiz bir gecesel meyil tepeye yükseldi: Uyuyacak bir yer bul. Ayağa kalk. Battaniye dürümünü al. Burada uyuyamazsın.

Delikanlı kirli, küfelik, yorgun üst vücudunu kaldırdı ve oturma pozisyonundan, hiçbir şeye bakmaksızın, ayağa kalktı. Mahmurca eğildi, miğferini alıp başına geçirdi. Battaniye kamyonuna sallanarak geri yürüdü ve bir yığın kirli battaniye dürümü arasından kendininkini çekip çıkardı. Hafif, sıcaktan yoksun tomarını sol kolunun altında taşıyarak, alanın çalılık sınırı boyunca yürümeye başladı. Terler içinde bir siper kazan Hurkin’in yanından geçti ve ne o, ne de Hurkin diğerine en ufak bir ilgiyle göz attı. Eeves’in kazdığı yerde durdu ve Eeves’e, “Bu gece ayakta mısın, Eeves?” dedi.

Eeves yukarı baktı ve “Evet,” dedi ve bir damla ter parıldayıp Eeves’in uzun Vermont burnunun sonundan kendini serbest kıldı.

Delikanlı Eeves’e “Bir şeyler kızışırsa veya başka bir şey olursa kaldır beni,” dedi ve Eeves cevap verdi, “Senin nerde olacağını nerden bileceğim ben?” ve delikanlı ona, “Oraya vardığımda sesleneceğim,” dedi.

Bu gece kazmayacağım, diye düşündü delikanlı yürürken. Bu gece o lanet küçük siper kazma aletiyle boğuşup, kazıp yarmayacağım. Vurulmam. Vurulmama izin verme, Biri. Yarın gece kıyak bir siper kazacağım, yemin ederim yapacağım. Ama bu gecelik, sadece şimdilik, her şeyin acıttığı vakitte, alçalacağım bir yer bulmama izin ver sadece. Birdenbire, delikanlı, belli ki birkaç Kraut* tarafından ikindi sırasında, uzun, çürümüş ikindi sırasında tahliye edilmiş bir siper gördü -Alman olanlarından.

Delikanlı ağrıyan bacaklarını ona doğru biraz daha hızlı ilerletti. Oraya vardığında aşağıya, içine baktı ve muntazam katlanmış ve yerleştirilmiş birkaç Amerikan askerinin kirli sahra ceketini görünce, iddia kabul edildi ki, tüm beyni ve vücudu neredeyse sızladı. Delikanlı ilerledi.

Bir başka Kraut siperi gördü. Ona doğru sakarca ivedilendi. Aşağıya, içine bakarak, siperin yaş zemininde yarısı yayılmış yarısı toplu, gri bir yün Kraut battaniyesi gördü. Birkaç Almanın henüz uzandığı, kanadığı ve muhtemelen öldüğü korkunç bir battaniyeydi.

Delikanlı battaniye dürümünü yere, siperin yanına bıraktı ve sonra tüfeğini, gaz maskesini, çantasını ve miğferini çıkardı. Ardından siperin yanında öne doğru eğildi, ufak mesafeyi dizlerine düşürdü, elini sipere uzattı ve ağır, kanlı, yası tutulmamış Kraut battaniyesini dışarı kaldırdı. Siperin dışında, nesneyi gülünç bir topak olarak sardı, kaldırdı ve siperin arkasındaki gür çalı-çitin içine fırlattı. Tekrar aşağıya, siperin içine baktı. Toprak zemin, gördü ki, ağır Kraut battaniyesinin iki bükümünden yayılanla pislenmişti. Delikanlı çantasından siper kazma aletini aldı, sipere girdi ve kirlenmiş yerleri kasvet içinde kazıp çıkarmaya başladı.

Bitirdiğinde siperden dışarı çıktı, battaniye dürümünü çözdü ve battaniyeleri, biri diğerinin üzerinde olmak üzere yatay biçimde serdi. Bir tanelermiş gibi, battaniyeleri uzunlamasına yarım katladı, ardından bu yatak pılıpırtısını sanki bir çeşit omurgası varmış gibi siperin üstüne kaldırdı ve dikkatlice görüş açısının dışına indirdi.

Battaniyelerinin katları arasına kirli çakılların yuvarlanışını izledi. Sonra tüfeğini, gaz maskesini ve miğferini aldı ve zeminin, siperin başındaki dokunulmamış yüzeyine özenle yerleştirdi.

Delikanlı battaniyelerinin üstteki iki katını kaldırdı, çok az kenara yerleştirdi ve ardından çamurlu ayakkabılarıyla yatağına indi. Ayaktayken, sahra ceketini çıkardı, top hâlinde katladı ve sonra kendini gece pozisyonunda yerleştirdi. Siper çok kısaydı. Bacaklarını dizlerinden dik olarak kırmadan uzatamadı. Kendini battaniyelerinin üst katlarıyla örterek, kirli başını daha da kirli sahra ceketinin üzerine koydu. Yukarı, kararan havaya baktı ve gömlek yakasının içinde, bazıları orada kalan, bazıları sırtından aşağıya inmeye devam eden birkaç huysuz kir topağı hissetti. Bu konuda hiçbir şey yapmadı.

Aniden bir karaiğne* bacağından, tam getrinin üzerinden, edepsizce, inatla soktu. Bir elini yaratığı öldürmek için battaniyenin altına sıkıştırdı ancak delikanlı sabah tüm bir tırnağını kaybettiği yerini hatırlayıp yeniden hissederek acıyla tıslayınca hareket kendini kısa kesti.

Acıyan, zonklayan parmağını çabucak göz hizzasına kaldırdı ve zayıflayan ışıkta inceledi. Ardından elinin tamamını, acıyan bir parmaktan çok hasta birine gösteriliyora benzeyen bir dikkatle battaniye katlarının altına yerleştirdi ve kendini hokuspokus türevi, savaştaki askerlere özgü işlere verdi.

“Elimi bu battaniyenin altından çıkardığımda,” diye düşündü, “tırnağım tekrar uzamış olacak, ellerim temiz olacak. Vücudum temiz olacak. Temiz külot, temiz atlet, beyaz bir gömlek giymiş olacağım. Mavi, benekli bir kravat. Çizgili, gri bir takım ve evde olacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ocağa kahve, gramofona plak koyacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Kitaplarımı okuyacak ve kahve içecek ve müzik dinleyeceğim ve kapıyı sürgüleyeceğim. Pencereyi açacağım, hoş, sessiz bir kızı –Frances’i değil, tanıdığım kimseyi değil- içeri alacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ondan bana biraz Emily Dickinson okumasını isteyeceğim –şu rehbersiz olmakla ilgili olanı- ve ondan bana biraz William Blake okumasını isteyeceğim –şu yaratılan küçük kuzuyla ilgili olanı*- ve kapıyı sürgüleyeceğim. Bir Amerikan sesine sahip olacak ve bana çikletim veya bonbonum var mı diye sormayacak ve kapıyı sürgüleyeceğim.”

Delikanlı aniden, değişiklik ve sihir beklemeden, elde etmeden, ızdıraplı elini battaniyelerden çıkardı. Bluz cebinin terle lekelenmiş, çamurdan gevrekleşmiş kapağının düğmesini açtı ve gazete küpürlerinden oluşan vıcık vıcık bir topak çıkardı. Küpürleri göğsüne serdi, en üsttekini aldı ve göz hizzasına çıkardı. Bu bir Broadway köşe yazısıydı ve loş ışıkta okumaya başladı:

“Dün gece -yaklaş ve dokun bana, kardeşim-, yeni filmi Roketlerin Kızıl Parıltısı’nın (sakın kaçırmayın, millet. Muazzam.) galasına katılmak için burada olan Jeanie Powers’ı, güzel genç yıldızı görmek için Waldorf’a uğradım. Sevimli yaşamında ilk defa büyük şehirde olan taşra kızı Iowa güzelliğine buradayken en çok ne yapmak istediğini sorduk. “Pekala,” dedi Canavar’a Güzellik, “trendeyken, New York’tayken tek istediğimin samimi, sade ve basit bir askerle çıkmak olduğuna karar verdim! Ve ne oldu zannedersiniz? Burda olduğum ilk öğleden sonrada, tam Waldorf’un lobisinde Bubby Beamis’le karşılaştım! Şimdi halkla ilişkilerde binbaşı ve tam New York’a tayinli! Nasıl şans bu?” … Pekala, muhabiriniz pek bir şey demedi. Ama şanslı Beamis, diye düşündüm kendi ken-“

Siperdeki delikanlı küpürü vıcık top olarak buruşturdu, geri kalan tüm küpürleri göğsünden kaldırdı ve hepsini siperin yanına, dokunulmamış zemine bıraktı.
Yeniden yukarıya, gökyüzüne baktı; Fransız havası, âşikâr ki Fransız, Amerikan değil. Ve kendi kendine, yüksek sesle, yarı gülüp yarı ağlayarak, “Oo la-la!” dedi.
Ansızın ve aceleyle, cebinden kirli, yeni olmayan bir zarf çıkardı delikanlı. Hızlıca içinden mektubu çıkardı ve otuz küsürüncü defa tekrar okumaya başladı:


MANASQUAN, NEW JERSEY,


5 Temmuz, 1944


Sevgili Babe: Annem hâlâ İngiltere’de olduğunu düşünüyor, ama bence sen Fransa’dasın. Fransa’da mısın? Babam anneme senin hâlâ İngiltere’de olduğunu düşündüğünü söylüyor, ama bence o da senin Fransa’da olduğunu düşünüyor. Fransa’da mısın?

Bensonlar bu yazın başında deniz kıyısına indiler ve Jackie sürekli evde. Annem senin kitaplarını da bizimle getirdi çünkü bu yaz döneceğini düşünüyor. Jackie şu Rus kızla ilgili olanı ve eskiden masanın üzerinde tuttuklarından birini ödünç alıp alamayacağını sordu. Verdim çünkü sayfalarını falan bükmeyeceğini söyledi. Annem ona çok sigara içtiğini söylüyor ve o da bırakacak. Biz gelmeden önce güneş yanığından zehirlendi. Senden çok hoşlanıyor. Belki Wacks’e* girer.

Evden ayrılmadan önce Frances’i bisikletimde gördüm. Ona seslendim ancak beni duymadı. O çok kendini beğenmiş ama Jackie değil. Jackie’nin saçları daha güzel ayrıca.

Bu sene plajda kızlar erkeklerden daha çok. Hiç erkek görmüyorsun. Kızlar bol bol kart oynuyor ve birbirlerinin sırtına güneş yağı sürüp güneşte yatıyorlar fakat eskisinden daha fazla suya giriyorlar. Virginia Hope ve Barbara Geezer bir şey hakkında kavga ettiler ve artık plajda birbirlerinin yanına oturmuyorlar. Lester Brogan Jap’lerin* olduğu yerde, orduda öldürülmüş. Bayan Brogan Pazar günleri Bay Brogan’la gelmesinin dışında plaja artık gelmiyor. Bay Brogan plajda Bayan Brogan’la sadece oturuyor ve suya girmiyor, ne kadar iyi bir yüzücü olduğunu bilirsin. Senin ve Lester’ın beni bir kere şamandıraya götürdüğünüzü hatırlıyorum. Şimdi şamandıraya kendim gidebiliyorum. Diana Schults denizdeki bir askerle evlendi Girt ve o bir haftalığına California’ya geri gittiler, ama Girt şimdi gitti ve Diana döndü. Diana plajda tek başına yatıyor.

Biz evden ayrılmadan, Bay Ollinger öldü. Teemers kardeş Bay Ollinger bisikletini tamir etsin diye dükkana gitti ve Bay Ollinger tezgahın arkasında ölüymüş. Teemers kardeş mahkeme binasına kadar bütün yol boyunca ağlayarak koştu fakat Bay Teemers jüriye konuşmakla falan meşguldü. Kardeş Teemers yine de içeriye koştu ve Baba Baba Bay Ollinger ölmüş diye bağırdı.

Deniz kıyısına gelmek için evden ayrılmadan önce arabanı temizledim. Ön koltuğun arkasında Kanada yolculuğundan kalma bir sürü harita vardı. Onları masana koydum. Bir de bir kız’ın tarağı vardı. Sanırım Frances’indi. Onu da masana koydum. Fransa’da mısın?

Sevgiler,

MATILDA

Not: Bir dahaki gidişinde ben de seninle Kanada’ya gidebilir miyim? Çok konuşmam ve sahiden içmeden sigaralarını yakarım.

Saygılarımla,

MATILDA

Seni özledim. Lütfen eve çabuk gel.

Sevgi ve öpücükler,

MATILDA


Siperdeki delikanlı mektubu kirli, köhne zarfın içine özenle geri yerleştirdi ve zarfı bluz cebine geri koydu. Sonra kendini siperde hafifçe yükseltti ve “Hey, Eeves! Burdayım ben!” diye bağırdı.

Eeves alanın diğer tarafından onu gördü ve başıyla onayladı.

Delikanlı sipere geri çöktü ve hiçkimseye yüksek sesle, “Lütfen eve çabuk gel,” dedi. Ardından keyifsizce, bükük bacaklı, uykuya daldı.


Saturday Evening Post 217, Mart 1945

-------------------------------

*1: Kraut: Amerikalıların İkinci Dünya Savaşı’nda Almanları tanımlamakta kullandıkları argo sözcük.
*2: karaiğne: Kırmızı karınca. İğneli, soktuğunda can yakan ve soktuğu yeri kabartan bir çeşit böcek.
*3: William Blake’in “Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) kitabından “Kuzu” şiiri.
*4: Wack, yedi üyesiyle İkinci Dünya Savaşı’nda mücadele etmiş bir ailenin ismi. Salinger bu aileye atıfta bulunmuş olabileceği gibi, bu bağlantıyı tamamen yanlış kurmuş da olabilirim.
*
5: Amerikalıların Japonlara verdiği aşağılayıcı lakap.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Patlak Balonlar İçin Mükemmel Bir Gün

Güneş kendini hissettirmekte ağustosun diğer günlerine oranla başarısızdı ve bu sabah, Sarpkent sitesinin suları, gizillik dönemi bitirme yazı geçiren Armağan'ın karşı konulamaz rekabet arzusunu doyurur biçimde yan site Şirinkent'in sularından daha berraktı. Hissi olarak binlerce gündür yaptıkları gibi, Armağan ve babaannesi, birbirine denk boylarının tabana basmaya el vermemeye başladığı seviyeden hemen hemen on metre uzaklıktaki yüzer iskeleye kadar üşüyerek yüzecek, iskeleye çıktıktan bir iki dakika sonra, şimdi de rüzgar yüzünden üşümeye devam ettikleri için yeniden suya inecek ve bu kez suya alışıp üşümemeye başladıktan sonra, babaanne-torun ilişkilerinin iyi seyredebildiği son zamanlardan yaklaşık bir saati daha, asıl vedanın bu olduğunun farkına varmadan yaşayacaklardı.

Modern zaman kızlarının aksine, babaannenin bütün dış eklentileri işlevseldi. Ayakları taşların vereceği acıdan korumak için beyaz, boşluklarla çiçek deseni yaratılmış deniz ayakkabısı; fazla kiloyu örtmek adına deseni yoğun seçilmiş siyah bir mayo; küvete gerek kalmadan, ufak bir duşla günü kurtarmayı sağlayacak basit bir lastik toka ve her ne kadar bugün pek kuvvetli görünmese de, güneşin olası şerrine tedbir olarak beyaz, önünde -muhtemelen- bir akrabanın çalıştığı bir kafenin baskısı olan bir kasket. Armağan'ın yuvarlak suratı, suratını ortaya çıkaran hayli kısa saçları ve toparlak görünümünü tamamlayan abartıya kaçmamış fazla kilosu, tabiri çürüten bira göbeğinin de yadsınamaz katkılarıyla ikiliyi gözlemciler açısından basit bir av hâline getiriyordu. Binlerce gündür yaptıkları gibi, berraklığı -şaşırtıcı olarak- bozmayan dalgaların üzerine ellerini önde birleştirerek atladılar, dalgaların dişe dokunur büyüklükte gelmediği zamanlarda ellerini bu kez dikine değil enine birleştirerek karınlarına su itme egzersizi yaptılar ve bunları yaparken, tabii ki, binlerce gündür nasıl olup da tükenmiyorsa malzemeleri, genelde eğlenceli seyreden konularda konuştular. Armağan, binlerce gündür olduğu gibi, gereğinden fazla gülüyor, hâtta zaman zaman kahkahaya varıyor, bazen katılıyor, zararsız miktarda su yutuyordu. Parmaklarının buruşmaya başlaması ve üşümeye başlaması, diğer günlerin aksine bu kez denizden çıkmak isteyen kendisi olmasına rağmen, nadir tecrübe ettiği karar verme gücünün tadını çıkarmasını sağlayamayacaktı: Beline mavi simidi geçirilmiş, kollarına sarı kollukları takılmış, denize girme niyetli görünmeyen annesinin elinden sıyrılmış, koşarak geliyordu bikini üstsüz cadı kuzeni.

"Denize ne zaman geldiniz Armoğan?" diye sordu Agrona sinirli sinirli, soğuk suya yavaş yavaş girmeye çalışırken.
Babaanne ve Armağan onu almak için kıyıya yaklaşmışlardı. "Ohoo çok oldu," dedi Armağan kuzenini kızdırmaya çalışırcasına. "Uyuyordun sen bebek gibi."
"Niye uyandırmadınız ya!" diye bir feryat kopardı Agrona. Hakikaten sinirlenmişti. Babaanne Agrona'yı ellerinden tuttu, "Gel, gel," diyerek küçük kızı iskele istikametinde kendine doğru çekmeye başladı. "Anneannen kalktı mı bakayım ha?"
"Kahyvaltı hazırlıyor bile," diye cevap verdi Agrona. Kuzeninin küçüklüğünün aksine, dalgalara rağmen, denizden zerre korkmuyordu. Şaka olsun diye -biraz da cesaret verme amacıyla, onu denize atmaya çalışan yoktu anlaşılan. Sinirini unutmuş, suyun tadına varmıştı. Simidi ve kolluklarıyla, yanında iki büyüğü, asla çözülemeyecek bir melodiyi mırıldanarak keyifle dans ediyordu.
"Evimize gidelim mi Agrona?" diye sordu babaanne gayet zamansızca. Bu kadar uzun süre suda kalmak ona fazla gelmişti belli ki.
"Hayır!" diye çığırdı Agrona. "Daha yeni girdim bi' kere ben!" Denize yeni gelen iki yaşlı gördü, onlara dönüp baktı, tanıdık olmadıklarını anlayınca babaanneye geri döndü: "Hem orası, benim evim bi' kere."
"Peki peki," dedi babaanne, bu cevabı zaten bekliyordu. "O zaman ben gideyim senin evine, sen de Armağan abinle yüz olur mu?" Agrona etrafa bakıyordu, cevap vermedi. "Ha, Agrona, izin var mı?"
"İyi be git, bane ne," dedi Agrona.
"Pis cadı," dedi babaanne gülerek ve kıyıya doğru yavaş yavaş yüzmeye başladı. Bir yandan da karın egzersizi yapıyordu; bugün az yaptığını fark etti tam dönerken.
"Babam geliyomuş bugü nuçakla," dedi Agrona ve ellerini suya vurmaya başladı.
"Yüzüme geliyor ama bebek," dedi ergen adayı çocuk ve uzanıp kızın el bileklerini tuttu.
Agrona'nın babasından pek de hoşlanmıyordu. "Balık bulmaca oynayalım mı seninle," diye sordu kıza.
"Oluur," dedi Agrona hevesle. Ama hiç balık yok ki."
"Olur mu yok," dedi Armağan. "Var ama sen daha görmemişsindir, hem ne güzel, oyun daha zor olur böylece." Söyledikleri güme gitmesin diye yavaş konuşuyordu. "Ama sadece sarı balıkları sayacağız tamam mı; gördüm diye yalan söylemek de yok, göstereceksin gördüğünü."
"Ama ya kaçarsa?" dedi Agrona endişeli endişeli.
"Bakarız ona," dedi Armağan. Bu oyun fikri kuzenini hem dinginleştirecek hem de biraz olsun susturacaktı. Armağan suda sırtüstü yattı, tıpkı babası gibi ellerini de ensesine koydu ve uyuma pozisyonu aldı. Ayaklarını kıyıdan denize uzatmak ve kumlarla oynamakla yetindiği günlerde tek özendiği buydu.
"Ama sen aramıyorsun Armoğan!" diye bağırdı Agrona. "Yoksa bugün hiç balık yok mu!"
"Olmaz olur mu bebek," dedi Armağan. "Ben hissetmeye çalışıyorum. Çağırıyorum onları."
Agrona -tam anlamıyla olmasa da- ikna olmuş göründü, bakınmaya devam etti. Çok geçmeden, yüzer iskelenin sağ tarafına doğru, biraz uzakta, yüzeyde sarı bir şey gördü. "Bak Armoğan orda bi' şey var! Balık olabilir mi?" diye sordu meraklı meraklı.
Armağan kayıtsızca, pozisyonunu bozmadan, kuzeninin gösterdiği yöne doğru baktı ve ufak, sarı şeyi zar zor fark edebildi. "Hiç olur mu kızım, çöp filandır o, balık suyun altında olur," dedi.
"Yaa gidelim bi' bakalım bi' bakalım!" diye tutturma girişi yaptı Agrona. Kuzenini tanıyan Armağan hiç direnmedi, ellerini ensesinden çekerek -fakat sırtüstü yatışını bozmadan- bir elini küçük kızın lastiğine attı, bir eliyle de sarı şeye doğru yüzmeye başladı.
Yaklaştıkça Agrona'nın bakışları meraklılaşıyordu. "Balık işte o, balık, ben kazanıcam!" dedi.

Sahiden de, biraz daha yaklaştıklarında Armağan da fark etti ki, bu, ölmüş, şişmiş ve yüzeye çıkmış sarı bir balıktı.

***

Arıların gazabına rağmen verandaya kurulan kahvaltı masasına son olarak reçel de gelirken, Agrona'nın annesi hariç herkes masaya kurulmuş, kablosu sonuna kadar gerilerek dışarıya getirilmiş küçük televizyona, sabah haberlerine bakıyordu. "Irak'ın güneyinde bir Danimarkalı asker, Iraklılarla çıkan çatışmada... -"
"Yaa çay çok sıcak!" diye bir yaygara bastı Agrona.
"Tamam kızım dur su koyacağım bekle iki dakika ya allah allah!" diye kızdı annesi.
"... ülkenin güneyinde rutin devriye görevini yapan Danimarka askerlerinin bir Irak kamyonunu durdurmasından sonra, kamyondaki Iraklıların ateş açtığı... -"
"Ne işiniz var orda!" diyerek cıkcıkladı Agrona'nın anneannesi. "Benim kızım bugün sırf çikolata yemeyecek, başka şeyler de yiyecek di mi annesi?"
"Evet nanesi, güzel kızlar biraz peynirle reçel de yemeliymiş ki büyüyüp bisiklete binebilsinlermiş."
Agrona somurtarak tabağına konulanları yemeye başladı. Bir yandan göz ucuyla Armağan'ı kesiyordu. "Ne oynayalım Armoğan? Tetrisine pil almadın mı bakim hâlâ?"
"Almadım," dedi Armağan. Kendi evinde olmamanın verdiği rahatsızlıkla, iki büklüm hâlde, gözüne kestirdiği birkaç kahvaltılıktan azar azar yiyordu. Gerçekten istediği tek besin çikolataysa kuzenine aitti, ona bulaşamazdı bile. "Galiba bozuldu o, pil alsak da işe yaramaz."
"Yaa oof!" Agrona, sıska vücudunu bozmamaya dikkat ediyormuş gibi, daha birkaç parça bir şey yemiş, çikolataya bile geçmemişken, ucuna ancak oturabildiği sandalyeyi zıplayarak geri itip masadan kalktı, koşarak içeriye girdi. Armağan kuzeninin içeriden ne getireceğini bezgin bir çaresizlikle beklerken, alışkanlığı olmamasına rağmen küçük ekmek parçalarına yağ ve reçel sürüyordu. Uğraş gerektiren yiyecekleri, uğraş aşamasını tamamen bitirdikten sonra, biriktirerek yemeyi severdi.
"... Bağdat'ta amcasının sürdüğü arabada bir komşuyla birlikte evine giderken gözaltına alınan 11 yaşındaki... -"
"Başka bir şey açsanıza ya!" dedi aniden babaanne, sesini biraz yükselterek. "Sabah sabah..."
Masaya, Armağan'ın tarafına doğru bir anda küçük, mavi bir balon geldi. "Hadi Armoğan balanlarla oynayalım!"
"Ama önce yemek yeseydik Agrona," dedi Armağan, biraz da kadınların Agrona'yı masaya geri çağırmasını bekleyerek.
"Biraz daha yemezsen alırım o balonları Agrona!" diye kızdı annesi. "İncir reçelinden yesene bak nanen yaptı yeni -"
"Ya doydum ben! Hadi Armoğan!"
Armağan, biraz da masanın sıkıntı vericiliğinden kurtulmak için, denize düşüp yılana sarılarak yerinden kalktı ve bahçeye doğru elinde iki balonla koşan Agrona'nın arkasından gitti.

Sarı balonu bahçeye atılmış iki şezlongdan kendilerine yakın olanın altına sıkıştırdılar, mavi olanı tokatlayarak birbirlerine göndermeye başladılar. Armağan güneşin yükselmesi yüzünden rahatsızdı ve morali de, babaannesiyle denizdeyken sahip olduğunun tersine bir hayli bozuk görünüyordu; Agrona ise balon dışındaki her şeyden habersiz, koşturup zıplıyordu. Çok geçmeden, yani Armağan daha boncuk boncuk terlememiş, sadece sıcaklamışken, Agrona'nın kendinden geçer bir gülüşle, kontrolsüzce -ne sürpriz- vurduğu balon Armağan'ın arka çaprazındaki gül ağaçlarından birinin en azılı dikenlerinden birine geldi ve Agrona'yla uyumlu bir sesle patladı. Agrona giden balona üzülmedi, tam tersine umursamazca gülerek diğer balonu aldı ve eğlenceye ara vermeden tokatlayarak Armağan'a doğru fırlattı. Armağan kendisine gelen balonu tuttu, Agrona'nın gülüşünün dinmesini bekledi ve dindiğinde ciddi bir surat ifadesiyle, küçük kızı azarlarmışçasına konuşmaya başladı: "Bak dikkat et bunu da patlatma; o kadar sert vurma da gitmesin dikenlere. Düzgün oyna."
Agrona "Sana ne be benim balonum!" dedi, balonu beklemeye koyuldu. Armağan sinirli yüz ifadesi dışında umursamış görünmedi, balona zarifçe vurdu.
"Aslında patlatmak çok zevkli!" dedi Agrona, kendisine gelen balonu tutup. "Bunu da patlatalım hadi!"
Armağan suratını buruşturdu, "Ne patlatması Agrona ne güzel oynuyoruz işte! Patlat diye mi yapılmış bunlar!" dedi sesini verandadakilerin duymayacağı derecede yükselterek.
"Bane ne bane ne!" diyerek, gül ağaçlarına doğru koştu ve Armağan'ın da onu engellemek için o tarafa doğru geldiğini görünce az kala balonu dikenlere doğru fırlattı Agrona. Sarı balon patladı.
"Aptal!" diye bağırdı Armağan. "Ver onu bana!" Agrona cesedi almış, iki eliyle gererek Armağan'a gösterip dans ediyor, gülüyordu. Armağan daha önce patlayan mavi balonu aldı, mayosunun cebine koydu ve Agrona'yı sinirle kovalamaya başladı. Agrona küçük bacaklarıyla mümkün olduğunca hızlı koşmaya çalışıyordu ancak Armağan onu çok kısa bir sürede yakalamayı başardı, balonu alabilmek için doğrudan kızın ellerine yöneldi. Agrona balonu avuçlarının içine sıkıştırıp, kahkahadan katılarak yere kapandı. Armağan, "Ver şunu bana aptal, gerizekalı kız," diyerek, sanki kıza vurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi şiddetle kızın ellerini sarsıyordu. Sonunda Agrona'nın kahkahaları ağlamaya döndü, Armağan sarı balonu da alıp cebine koyarak yukarıya, yazlığın üst katına koşar adım, verandadakilerin anlamsız bakışlarını görmezden gelerek çıktı.

Babannesiyle birlikte kaldıkları oda taze deri bavul ve aseton kokuyordu. Ağlamaya başlayarak bavulların önüne çöktü, kendisininkini açtı, don ve fanila yığınlarının altına üzerinde şirket adı dahil hiçbir şey yazmayan balonları özenle yerleştirdi. Bavulu fermuarından kilidine her şeyiyle kapadı, kalktı, yatağa gidip oturdu, dışarıya, parlayan güneşe baktı ve kendini yastığına doğru bıraktı.