15 Ağustos 2010 Pazar

Sabit

Salonlarındaki tavana bütün gün yapışmış duran, annesinin göz zevkini koyvermesine yol açmış balonların varlığını –annesinin az sonra desen detaylarını dahi vererek yapacağı tüm hatırlatmalara rağmen- neredeyse tamamen unutmuşçasına, parktaki çılgın koşucu arkadaşlarından sıyrılmış, yoldan gün boyu kaybolmayacağını bildiği istikrarlı bir sıkıntıyla geçen baloncuya doğru, annesine de sesiyle ulaşarak koştu ıslak pancar suratlı çocuk: “ANNE BALON ANNE BALON ANNE BALON ANNE BALON ANne balo…”

Yaz sezonunun üçüncü helyumlu balonunun keyfini yüzüne yerleştirmiş olmasına rağmen, dikkatinin balondan çok keyfine yoğunlaşmış olması şanssızlık değil tecrübesizlikti. Hele ayağına çarpan kumandalı kırmızı çizgili beyaz arabanın sürücüsünün kendisinden iki yaş küçük olması ve daha önceki gün aralarında göze kum atma mevzusu dolayısıyla bir münakaşa yaşanmış olması birdenbire tüm ilgisini arabaya vermesine ve onu sürmek istemesine engel hiç değildi. Küçük ellerin günün yapışkanlığını nüfusuna geçirmişliğine rağmen, işe yaramaz incelikte ipin de azizliğiyle üçüncü göz bebeği gökyüzüne doğru yükselmeye başladı. Araba da yerinde duracak değildi –pilleri daha yeni takılmıştı. Onlar gidince, pancar surattaki keyif de gitmeye karar verdi. Şımarık göz yaşları ve çocuk gürültüsü tahta çıktı.

***

Sıcak havanın nemle işbirliği, mesajla ayrılmaya çalışan işleri-ağırdan-alalım-daha-yeni-tanıştık tipi sevgiliden daha gelip geçici intihar meyillendiricisi değildi yarı zamanlı iş uzmanı genç delikanlı için. Ana durağa doğru yürürken başlıca meşguliyeti dünya hızlı mesaj yazma kraliçesi kız arkadaşıymış gibi görünse de, basit işlere bilince fazla belli etmeden öncelik tanıyan beyin yöneticisi, motivasyonu sıradaki otobüsün klimalı olup olmamasına daha çok bağlı duruma getirmişti. Terli dolma parmakları araları sıkışık küçük telefon tuşları arasında zor anlar yaşamaya başlayınca bir tiyatro oyununu veya seyirciye kolaylık sağlamadan duramayan bir televizyon dizisini andırırcasına sesli sesli ve usturubunu da bozmadan isyan ederek, “Eeh başlarım böyle işe be!” dedi ve güç bela rehbere girerek hemen A harfindeki kız arkadaşını buldu, arama tuşuna bastı, telefonu, üzerindeki duymayı engelleyecek olası terleri aslında telefondan daha kuru olmayan sarı tişörtüne sildikten sonra kulağına götürdü.

“Alo! Gül! Ne demek ya olmayacak, hiçbir şey olmadı ki zaten daha başka bir şey olmasın!”

Söylenecekler önemli değildi, mesele esas gerçeklik düzeyinde kapanmıştı. Genç delikanlının suratı, çocukluğunu andırmaya başladı.

***

Çocuk ağlamasına, şöyle esaslı, özgüvenli bir çocuk ağlamasına dayanma üzerine bir yarışma düzenlenseydi ve kıstas yarışmacıların birbirleriyle yarışması değil belli bir düzeye varmak olsaydı ortaya bir kazananın çıkması mümkün olmazdı. Pancar surat bazı yaşıtları gibi ne istediğini bilen bir stratejiyle hareket etmiyordu ancak bu defa şanslıydı ki, annesinin başı bu kez, babası yanlarında olmadığına göre buna kesinlikle inanmak gerekir ki, esaslıca ağrıyordu ve istikrarlı sıkıntısının işinin bazı taktiklerini yutmasına izin vermeyecek kadar tecrübeli baloncu henüz parktan çıkmamıştı. Yeni bir balon büyük, kirli ellerin tuttuğu ince ip aracılığıyla aşağı doğru inerken pancar surat ufak bir renk değişimine yol açacak kadar parladı, pancar yanak üstleri birer kanat gibi yukarı doğru açıldı ve gözler sularından sıyrılarak, şimdiden arabayı aramaya başladı.

***

Otobüs klimalıydı ve delikanlının favori koltuğu boştu ki gün henüz öğle saatlerinden -en azından tamamen- zehir olmasın. Duraklar akarken, delikanlı bir yandan geçici işinde ne kadar dayanabileceğini, bir yandan muhtemelen kendisine berbat bir işte çalışmaktan bile daha az dayanabilecek sevgili-olur-gibi-olup-son-anda-olmayan yeni eskimiş kız arkadaşını, bir yandan da kendisinin karşıt cam kenarında oturan ve sıcağın tasvirini bedenleriyle yapabilen insanların hâlini düşünüyordu. Sinir bozukluğuna antikor olur umuduyla müzik dinlemeye karar verdi, kendisinden yer bekleyen, gençliklerinden daha beyaz ancak aynı zamanda daha kahverengi iki yaşlıyla göz göze gelmemeye çalışarak kulaklıklarını taktı.

Henüz çok fazla şarkı dinlememişti, önce biraz iyileşmiş, sonra müziğin ne kadar büyülü, etkileyici olabildiğini –hemen hemen iki üç günde bir yaptığı gibi- düşünmüş ve yavaş yavaş gözlerini yol sonuna kadar sakin bir şarkıyı tekrar tekrar dinleyerek uyumayı plânlarcasına kaydırmaya başlamıştı. Ancak her plânın olduğu gibi, bu plânın da, istediği kadar kısa vadeli olsun, en önemli özelliği gerçekleştirilmeye pek meraklı olmamasıydı. Delikanlı, gözlerini etrafa bakmak için son gezdirişlerinin birinde, az önce tüm ilişkisinin kesildiği yarı kız arkadaşıyla o sıralarda yakınlaşmaya başladıkları için kendisi adına güzel –aslında harika, ancak zavallı bilinç seviyesi için güzel bile değil, kayıtsız- haberi aldığında bir yönelme gerçekleştiremediği, billur yüzlü, dikkat çekmeyen ancak görünenin ardını fark edebilen için göz alıcı dudaklı, uzun süreli sevgilisinden yeni ayrılmış komşusunu fark etti. Sıkkın yüzü ufak bir renk değişimine yol açacak kadar parladı, terli yanak üstleri belli belirsiz yukarı doğru açıldı ve gözleri kasvetinden sıyrılarak, şimdiden yeni plânlara yelken açtı.