16 Eylül 2010 Perşembe

Yabancı (The Stranger) - J.D. Salinger

(Çeviri)

Daire kapısındaki hizmetçi kadın genç ve kibirliydi ve yarı-zamanlı bir görünümü vardı. “Kimi görmek istiyosun?” diye sordu düşmanca.

“Bayan Polk,” dedi genç adam. Kimi görmek istediğini ciyaklayan ev telefonundan dört defa söylemişti.

Ev telefonlarına ve kapılara bakacak herhangi bir gerzeğin olmayacağı bir günde gelmeliydi. Kendini saman nezlesinden kurtarmak için gözlerini oyup çıkarıyormuş gibi hissetmediği bir günde gelmeliydi. Öyle bir günde gelmeliydi ki –hiçbir şekilde gelmemeliydi. Kardeşi Mattie’yi doğruca sevgili, samimiyetsiz chop suey* buluşmasına, ardından bir matineye*, ardından da trene götürmeliydi –karışık duygularını dökmek için olur olmaz durmadan, onları yabancılara itelemeden. Hey! Belki moron gibi gülüp, yalan söyleyip gitmek için çok geç değildi.

Hizmetçi kadın küvetten çıktığına dair veya değil bir şeyler mırıldanarak yoldan çekildi ve kırmızı gözlü genç adam ve onunla olan uzun bacaklı küçük kız daireye girdiler.

Çoğunlukla yeni evli çiftlere –muhtemelen gelinin ayaklarının onu son emlakçıda öldürmeye başladığından veya kadın yeni kocasının kol saatini takış şeklini çıldırasıya sevdiğinden- kiraya verilenlere benzeyen türden çirkin, pahalı, küçük bir New York dairesiydi.

Genç adamın ve küçük kızın beklemesi emredilen oturma odasında çok fazla Morris sandalye* vardı ve sanki gece, okuma lambaları türemiş gibi görünüyordu. Ah, ama çılgın sunî şöminenin üstünde birkaç iyi kitap vardı.

Genç adam sözgelimi Rainer Maria Rilke, Güzel ve Lanetlenmiş* ve Jamaika’da Bir Fırtına* ile kimin ilgilendiğini ve onlara sahip olduğunu merak etti. Vincent’ın sevgilisine mi aitlerdi yoksa Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı?

Genç adam hapşırdı, ilgi çekici, dağınık fonografi plağı yığınına doğru yürüdü ve en üstteki plağı aldı. Eski –Howard ticarileşmeden önce- bir Bakewell Howard, Fat Boy’du. Kime aitti? Vincent’ın sevgilisine mi, Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı? Plağın arkasını çevirdi ve sızdıran gözleriyle, başlık etiketine yapıştırılmış beyaz, kirli selobant yamasına baktı. Banta yeşil mürekkeple hüviyet ve uyarı yazılmıştı: Helen Beebers - Oda 202, Rudenweg –Dur Hırsız!

Genç adam arka cep mendiline el attı ve yine hapşırdı; sonra plağı Fat Boy tarafına geri çevirdi. Beyni eski Bakewell Howard’ın haşin, güzel saksofon çalışını duymaya başladı. Sonra geri getirilemez yılların müziğini duymaya başladı: 12. Alay’daki tüm ölü askerlerin yaşadığı ve kayıp dans pistlerindeki diğer ölü askerlerin arasına karıştığı küçük, tarihsel olmayan, oldukça iyi yıllar: Hatrı sayılır derecede dans edebilen kimsenin Cherbourg’u, Saint Locirc’i, Hürtgen Ormanını veya Lüksemburg’u* duymadığı yıllar.

Arkasındaki küçük kız kardeşi geğirme antrenmanına başlayana kadar bu müziği dinledi; sonra arkasına döndü ve “Kes şunu, Mattie,” dedi.

O sırada yetişkin bir kızın şiddetli, çocuksu, keskin şekilde sevimli sesi, kızın kendisi tarafından takip edilerek odaya girdi.

“Hey,” dedi. “Beklettiğim için üzgünüm. Ben Bayan Polk. Onları bu odaya nasıl getireceksiniz bilmiyorum. Camlar çok gülünç. Şu karşıdaki kirli, eski –artık ona ne derseniz- binayı görmeye dayanamıyorum.” Fazladan Morris sandalyelerden birinde bacak bacak üstüne atmış oturan küçük kız gözüne ilişti. “Ah!” diye haykırdı kendinden geçerek. “Bu kim? Küçük kızınız mı? Kedicik!

Genç adam cebindeki mendile bir acil durum kapışı yapmak durumunda kaldı ve cevap vermeden önce dört defa hapşırdı. “Bu kardeşim Mattie,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Ben camcı değilim, eğer b—“

“Siz perdeci değil misiniz?... Gözlerinize ne oldu?”

“Bahar nezlesi oldum. Adım Babe Gladwaller. Vincent Caulfield ile ordudaydım.” Hapşırdı. “Çok iyi arkadaştık… Hapşırırken bana bakmayın, lütfen. Mattie ve ben şehre öğle yemeği yiyip bir oyun izlemeye geldik ve sizi görmeye uğrarım diye düşündüm; evdeyseniz diye şansımı denedim. Telefon falan açmalıydım.” Tekrar hapşırdı, yukarı baktığında Vincent’ın sevgilisi gözlerini ona dikmişti. İyi görünüyordu. Muhtemelen bir sigara yakmış olabilirdi ve iyi görünüyordu.

“Hey,” dedi kendisine göre sessizce; yaygaracıydı. “Bu oda iç bayıltıcı derecede* karanlık. Benim odama gidelim.” Arkasına döndü ve yolu göstermeye koyuldu. Arkası dönük, “Bana yazdığı mektupta varsınız. ‘V’ ile başlayan bir yerde oturuyorsunuz,” dedi.

“Valdosta, New York.”

Daha aydınlık, daha iyi bir odaya girdiler; belli ki Vincent’ın sevgilisinin ve onun kocasının odasına.

“Dinleyin. O oturma odasından nefret ediyorum. Sandalyeye oturun. O haltı* yere atın. Kedicik, bebeğim, sen yatakta benimle otur –ah, tatlım, ne güzel elbise! Ah, neden beni görmeye geldiniz? Yo, memnunum. Devam edin. Hapşırdığınızda bakmayacağım.”

Bir adamın şans eseri kendini güzelin öldürücü bedenine, formuna ve ezgisine karşı şartlandırmasının hiçbir zaman, daha başlangıçta bile bir yolu yoktu. Vincent onu uyarabilirdi. Vincent onu uyarmıştı. Elbette uyarmıştı.

Babe konuştu, “Pekala, düşündüm ki—“

“Baksanıza, neden orduda değilsiniz?” dedi Vincent’ın sevgilisi. “Orduda değil misiniz? Hey? O yeni puan şeyiyle* mi ayrıldınız?”

“Yüz yedi puan aldı,” dedi Mattie. “Beş savaş madalyası var ama beş tanen varsa sadece küçük bir gümüş takıyorsun. Kurdela şeyinde küçük altın olanlarından beş tane alamıyorsun. Beş tane daha iyi görünürdü. Daha çok görünürlerdi. Ama zaten giymiyor üniformasını artık. Bende. Bir sandığa koydum onu.”

Babe çoğu uzun adamın yaptığı gibi, bileğini dizine koyarak bacak bacak üstüne attı. “Orduda değilim. Ayrıldım,” dedi. Yeni, savaş-botsuz dünyanın en alışılmadık şeylerinden biri olan, çorabındaki ajura*, ardından yukarı, Vincent’ın sevgilisine baktı. Gerçek miydi? “Geçen hafta ayrıldım,” dedi.

“Vay, çok güzel.”

Hiçbir şekilde umursamadı. Neden umursamalı? Babe de sadece kafa salladı ve “Siz, ee… Vincent’ın—onun öldürüldüğünü biliyorsunuz, değil mi?” dedi.

“Evet.”

Babe tekrar kafa salladı ve diğer bileğini diğer dizine koyarak bacaklarının pozisyonunu tersine çevirdi.

“Babası aradı ve söyledi,” dedi Vincent’ın sevgilisi; “olduğunda. Bana Bayan Iıı dedi. Beni hayatım boyunca tanıyordu ve adımı hatırlayamadı. Sadece Vincent’ı sevdiğimi ve Howie Beeber’ın kızı olduğumu hatırladı. Hâlâ nişanlı olduğumuzu sandı, sanırım. Vincent’la benim.

Elini Mattie’nin boyun arkasına koydu ve Mattie’nin kendisine en yakın olan, sağ omzuna gözlerini dikti. Çıplak, esmer ve körpeydi.

“Bunun hakkında bir şeyler bilmek istersiniz belki diye düşündüm,” dedi Babe ve yaklaşık altı defa hapşırdı. Mendilini kaldırdığında Vincent’ın sevgilisi ona bakıyordu ancak hiçbir şey söylemedi. Oldukça mahcup edici ve sinir bozucu. Belki Babe’in giriş kısmını bitirmesini istedi. Bunu düşündü Babe, ve “Öldüğünde mutlu falan olduğunu söyleyemem. Üzgünüm. Size bütün meseleyi anlatmak istesem de herhangi iyi bir şey gelmiyor aklıma,” dedi.

“Hiçbir şekilde yalan söylemeyin bana. Bilmek istiyorum,” dedi Vincent’ın sevgilisi. Mattie’nin boynunu bıraktı. Sonra yalnızca oturdu ve özel olarak hiçbir şeye bakmadı, veya hiçbir şey yapmadı.

“Ee, sabahleyin öldü. O, diğer dört asker ve ben yaktığımız bir ateşin etrafında duruyorduk. Hürtgen Ormanında. Aniden bir havan topu düştü –ses falan çıkarmadı- ve Vincent’la diğer askerlerden üçünü vurdu. Vurulduğunun üzerinden üç dakikadan fazla geçmeden, sağlık çadırında, yaklaşık otuz metre uzakta öldü.” Babe bu noktada birkaç defa hapşırmak zorunda kaldı. Devam etti, “Bence siyahlıktan başka bir şey fark edemeyecek kadar büyük bir yarası vardı vücudunun büyük bir bölgesinde. Acıttığını sanmıyorum. Yemin ederim. Gözleri açıktı. Sanırım beni fark etti ve konuştuğumda duydu ama bana hiçbir şekilde hiçbir şey söylemedi. Söylediği son şey dandik ateş için birimizin odun bulması gerekeceği hakkındaydı –tercihen en gençlerden biri, dedi- nasıl konuştuğunu bilirsin.” Babe burada durdu zira Vincent’ın sevgilisi ağlıyordu, ve Babe ne yapacağını bilemedi.

Mattie Vincent’ın sevgilisine açık konuştu: “Esprili adamdı. Bizim evdeydi. Yaa!”
Vincent’ın sevgilisi yüzü bir elinin içinde ağlamaya devam etti, ama Mattie’yi duydu. Babe ayağındaki dekolte ayakkabıya baktı ve sessiz, mantıklı ve daha olası –Vincent’ın sevgilisinin, Vincent’ın harika sevgilisinin artık ağlamaması gibi- bir şeyin gerçekleşmesini bekledi.

Gerçekleştiğinde –ki çabucak gerçekleşti- yeniden konuştu. “Evlisiniz, size işkence etmeye gelmedim. Sadece, Vincent’ın anlattıklarından dolayı düşündüm ki, onu çok severdiniz ve bunları duymak isterdiniz. Öğle yemeğine ve bir matineye gidecek saman nezleli bir yabancı olmam gerektiği için üzgünüm. İyi olur diye düşünmemiştim, ama yine de geldim. Döndüğümden beri ne var bende bilmiyorum.

“Havan topu nedir? Top gibi mi?” dedi Vincent’ın sevgilisi.

Kızların ne söyleyeceğini veya ne yapacağını nereden bilebilirsiniz ki? “Ee, bir nevi. Bomba ses çıkarmadan düşer. Üzgünüm.” Çok fazla özür diliyordu, fakat havan topu ses çıkarmadı diye sevgilisi havan topu parçaları tarafından vurulan, dünyadaki bütün kızlardan özür dilemek istedi. Şimdiyse, Vincent’ın sevgilisine fazla soğukça, çok şey anlattı diye hayli endişelendi. Saman nezlesinin, pis saman nezlesinin de hiç yardımı yoktu. Ama asıl korkunç olansa aklınızın bu şeyleri sivillere nasıl anlatmayı istediğiydi –bu sesinizin söylediğinden çok daha korkunçtu.

Aklın, asker aklın, doğruluğu diğer her şeyin üzerinde tuttu. Detaya girdikçe, tam isabet olsun istedin evlat: Hiçbir sivilin, hikâye bittiğinde rahatlatıcı yalanlarla ayrılmasına izin verme. Tüm yalanları vur. Vincent’ın sevgilisinin Vincent’ın ölmeden önce bir sigara istediğini düşünmesine izin verme. Vincent’ın cesaretle sırıttığını veya birkaç seçilmiş son söz söylediğini düşünmesine izin verme.

Bunlar olmadı. Bunlar filmler ve kitaplar dışında, son düşüncelerini hayatta olmanın tüketilen keyfine bağlayamayan az, çok az adam haricinde yapılmadı. Vincent’ın sevgilisinin kendini Vincent hakkında, onu ne kadar severse sevsin kandırmasına izin verme. En yakın, en büyük yalana nişan al. Bunun için döndün, bunun için şanslıydın. Hiçbir iyiyi hayal kırıklığına uğratma. Ateş! Ateş, ahbap! Şimdi!

Babe bacağını indirdi, ellerinin arkasıyla alnını kısa bir süre için sıkıştırdı ve yaklaşık bir düzine kadar hapşırdı. Dördüncü bir, taze mendili yanan, sulu gözlerinde kullandı, kaldırdı ve “Vincent sizi müthiş derecede sevdi. Neden ayrıldığınızı tam olarak bilmiyorum ama bunun kimsenin hatası olmadığını biliyorum. Bu hisse –ayrılmanızın kimsenin hatası olmadığı hissine- sizden bahsettiğinde kapıldım. Birinin hatası mıydı? Size bunu sormamalıyım. Evli olmanız. Birinin hatası mıydı?” dedi.

“Onun hatasıydı.”

“Bay Polk’la nasıl evlendiniz öyleyse?” diye sordu Mattie.

“Onun hatasıydı. Dinleyin. Vincent’ı sevdim. Evini sevdim, kardeşlerini sevdim, annesini ve babasını sevdim. Her şeyi sevdim. Dinle, Babe. Vincent hiçbir şeye inanmadı. Yaz olsa inanmadı, kış olsa inanmadı. Küçük Kenneth Caulfield öldü öleli hiçbir şeye inanmadı. Kardeşi.”

“O ufak olan, düşkün olduğu genç olan?”

“Evet. Her şeyi sevdim. Yemin ederim,” dedi Vincent’ın sevgilisi, Mattie’nin koluna neredeyse belli belirsiz dokunarak.

Babe kafa salladı. Hapşırmadan önce, ceketinin iç cebine uzandı ve bir şey çıkardı. “Ah,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Bu yazdığı bir şiir. Şaka etmiyorum. Ondan biraz havayolu postası zarfı ödünç aldım ve bu birinin arkasına yazılıydı. İsterseniz sizde kalabilir.” Uzun kolunu, gömleğinin kolundaki parlak düğmelerce büyülenmekten kurtulamayarak ileri uzattı ve ona çamur kirlisi, asker havayolu postası zarfını verdi. Kısa tarafından bir defa katlanmış ve biraz yırtılmıştı.

Vincent’ın sevgilisi zarfın önüne baktı ve dudaklarını oynatarak başlığı okudu. Babe’e baktı. “Ah, tanrım! Bayan Beebers! Bana Bayan Beebers demiş!”

Tekrar şiire döndü ve dudaklarını oynatarak, içinden okudu. Sonuna geldiğinde kafasını salladı, ancak sanki bir şeyi inkâr ediyormuş gibi değil. Ardından şiiri tekrar okudu. Sonra şiiri çok küçük bir boyuta, gizlemek gerekiyormuş gibi katladı. İçinde şiir, elini mont cebine götürdü ve orada bıraktı.

“Bayan Beebers,” dedi, odaya biri mi geldi diye yukarı bakarak.

Yeniden bacak bacak üstüne atmış olan Babe bacağını, kalkışa bir uvertür olarak indirdi. “Pekala,” dedi. “Şiir sondu.” Ayağa kalktı –Mattie de. Ardından Vincent’ın sevgilisi ayağa kalktı.

Babe Vincent’ın sevgilisinin usule uygun sıkacağı elini uzattı. “Muhtemelen gelmemeliydim,” dedi. “En iyi ve en kötü gerekçelere sahiptim… ve çok acayip şekilde davranıyorum. Sorun ne bilmiyorum. Hoşça kalın.”

“Geldiğinize çok sevindim, Babe.”

Bu Babe’i ağlattı ve arkasına dönüp ön kapıya doğru, odadan dışarıya hızlıca yürüdü. Mattie onun arkasından dışarıya çıktı ve Vincent’ın sevgilisi yavaşça takip etti. Babe dairenin dışında, holde arkasına döndüğünde, yeniden iyiydi.

“Taksi falan çağırabilir miyiz?” diye sordu Vincent’ın sevgilisine. Burdan taksi geçiyor mu? Fark etmedim bile.”

“Belki bir tane bulabilirsiniz. İyi bir saat.”

“Bizimle yemeğe ve tiyatroya gelmek ister misiniz?” diye sordu ona Babe.

“Gelemem. Şey yapmalıy-gelemem. ‘Yukarı’yı çal, Mattie. ‘Aşağı’ olan çalışmıyor.”
Babe yeniden onun elini tuttu. “Hoşça kal, Helen,” dedi ve bıraktı elini. Yürüdü ve kapalı asansör kapısının önünde, Mattie’nin yanında durdu.

“N’apacaksınız şimdi?” Vincent’ın sevgilisi neredeyse bağırdı ona.

“Dedim ya, yemeğ—“

“Yani, döndünüz artık.”

“Ha!” Hapşırdı. “Bilmiyorum. Yapılacak işiniz var mı? Hayır, şaka yapıyorum. Bir şeyler yapacağım. Muhtemelen yüksek lisans* yapıp öğretmen olacağım. Babam öğretmen.”

“Hey. Büyük baloncuklarla falan dans eden kızları izlemeye gidin bu gece, ha?”

“Büyük baloncuklarla dans eden hiç kız bilmiyorum. Tekrar çal zili, Mattie.”

“Dinle, Babe,” dedi Vincent’ın sevgilisi hararetle. “Arada bir ara beni, arar mısın? Lütfen. Telefon rehberinde varım.”

“Tanıdığım kızlar var,” dedi Babe.

“Biliyorum, ama yemek falan yiyip oyun izleyebiliriz. Ona ne dersen artık – bilet falan bulabilir. Bob. Kocam. Veya yemeğe gel.”

Babe kafasını salladı ve asansör zilini kendi çaldı.

“Lütfen.”

“İyiyim ben. Böyle olmayın. Henüz işlere alışamadım sadece.”

Asansör kapısı gürültüyle açıldı. Mattie “Hoşça kal,” diye haykırdı ve abisini asansöre doğru izledi. Kapı gürültüyle kapandı.

Sokaktan hiç taksi geçmiyordu. Batıya, parka doğru yürüdüler. Lexington ve Beşinci Sokak arasındaki üç uzun blok, ancak ağustos sonunda bu kadar uzun olabilecek kadar sönük ve öğlensiydi. Şişman bir apartman kapıcısı, elinde bir sigara yuvarlayarak, park ve Madison arasındaki kaldırım boyunca bir fırça tüylüyle yürüyordu.

Babe tüm Bulge* boyunca, adamın köpekle bu sokakta her gün yürüdüğünü hayal etti. İnanamadı buna. İnanabilirdi, ama yine de imkânsızdı. Mattie’nin elini tuttuğunu hissetti. Çenesi düşmüştü.

“Annem o oyunu görmemiz gerektiğini söyledi, Harvey’i*. Senin Frank Fay’i sevdiğini söyledi. Bir tavşanla konuşan o adam hakkında. Sarhoş falanken, tavşanla konuşuyor. Veya Oklahoma!* Annem Oklahoma!’yı da seveceğini söyledi. Roberta Cochran görmüş ve müthiş olduğunu söyledi. Dedi ki—“

“Kim görmüş?”

“Roberta Cochran. Bizim sınıfta. Dansçı. Babası komik olduğunu zannediyor. Onlardaydım da bir sürü şaka yapmaya çalışıyordu. Budala.” Mattie bir saniyeliğine sessiz kaldı. “Babe,” dedi.

“Ne?”

“Döndüğüne memnun musun?”

“Evet, bebek.”

“Ov. Elimi acıtıyorsun.”

Kavrayışını gevşetti. “Neden soruyorsun bunu?”

“Bilmiyorum. Hadi otobüsün üstünde oturalım. Açık bir tanenin.”

“Tamam.”

Beşinci Bulvarın park tarafına geçerlerken güneş ışıl ışıl ve sıcaktı. Otobüs durağında, Babe bir sigara yaktı ve şapkasını çıkardı. Uzun, sarışın bir kız sokağın diğer tarafından, bir şapka kutusu taşıyarak, hayat dolu yürüyordu. Geniş bulvarın ortasında, mavi elbiseli küçük bir çocuk, küçük, gevşemiş, muhtemelen Theodore veya Waggy isimli köpeğinin, adı Rex, Prince veya Jim olan biri gibi kalkıp, karşıdan karşıya yürümeyi bitirmesini sağlamaya çalışıyordu.

“Çubukla yiyebiliyorum,” dedi Mattie. "O adam gösterdi bana. Vera Weber’in babası. Sana göstereceğim.”

Güneş Babe’in soluk yüzünü sıcacık yapıyordu. “Evlat,” dedi Mattie’ye omzuna vurarak, “bu görmem gereken bir şey.”

“Tamam. Göreceksin,” dedi Mattie. Ayakları bitişik, kaldırımdan yola, ardından yeniden tersine, küçük bir zıplayış yaptı. Neden bu kadar görülmeye değer güzellikte bir şeydi?



J.D. Salinger

Collier’s, Aralık 1945



-------------------------------------

1: Chop suey: Bir Çin yemeği.
2: matinee: Gündüz yapılan tiyatro ya da film gösterimi.
3: Morris sandalye: Kolçaklı, geniş ve rahat, koltuğa kaçan sandalye.
4: Güzel ve Lanetlenmiş: “The Beautiful and The Damned”, F. Scott Fitzgerald, 1922
5: Jamaika’da Bir Fırtına: “A High Wind in Jamaica”, Richard Hughes, 1929
6: Cherbourg, Saint Locirc, Hürtgen Ormanı, Lüksemburg: II. Dünya Savaşı kapsamında gerçekleşen bazı savaşlar.
7: İç bayıltıcı derecede, halt: Karakter iki ifade için de “glop” kelimesini kullanıyor.
8: Puan sistemi (“Point System”): İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusu tarafından uygulanan ve askerlerin hizmetlerine göre puan toplayarak belli bir puana ulaşanların terhis edildiği sistem.
9: Ajur: Delikli örgü, gözenek.
10: Yüksek lisans: “m.a.”, master of arts.
11: Bulge Savaşı: İkinci Dünya Savaşı dahilinde bir savaş.
12: Harvey, Mary Chase, 1944. Orijinal oyunda Frank Fay oynamıştır.
13: Oklahoma!, Richard Rodgers-Oscar Hammerstein II, 1943. Müzikal Lynn Riggs’in 1931’de yazdığı oyunu Green Grow the Lilacs’ten uyarlama.

3 Eylül 2010 Cuma

Son Furlough'un Son Günü (The Last Day of the Last Furlough) - J.D. Salinger

(Çeviri)

Astsubay Üstçavuş John F. Gladwaller Jr., ASN 3225200, gri flanel pantolon, yakası açık beyaz bir tişört, baklava dilimli çorap, kahverengi kundura ve siyah şeritli koyu kahverengi bir şapka giyiyordu. Elinde çikolatalı kek ve bir bardak sütle annesi içeriye girdi girecek, erişebileceği mesafede bir sigara paketi, ayaklarını masaya uzatmıştı.

Kitaplar bütün yeri kaplamıştı –açık kitaplar, kapalı kitaplar, çok satanlar, az satanlar, klasikler, demode kitaplar, Noel hediyesi kitaplar, kütüphane kitapları, ödünç kitaplar.

O sırada çavuş, ressam Mihailov’un atölyesinde, Anna Karenina ve Kont Vronsky ile birlikteydi. Birkaç dakika önce Peder Zossima ve Alyosha Karamazov’la birlikte manastırın aşağısındaki sundurmada duruyordu. Bir saat önce –doğum ismi James Gatz olan- Jay Gatsby’ye ait muhteşem kasvetli çayırdan geçmişti. Şimdi çavuş, Beşinci ve Kırk Altıncı Sokakların köşesinde durmaya vakit kalsın diye Mihailov’un atölyesine hızlıca göz atmaya çalıştı. O ve Ben Collins isimli cüsseli bir polis arabayla geçmek için Edith Dole isimli bir kızı bekliyorlardı. Çavuşun tekrar görmek istediği pek çok insan, pek çok mekân–

“İşte geldik!” dedi annesi, kek ve sütle içeri girerek.

Çok geç, diye düşündü. Vakit tamam. Belki onları yanıma alabilirim. Efendim, kitaplarımı getirdim. Henüz kimseyi vurmadım. Siz devam edin arkadaşlar. Ben burda kitaplarla bekleyeceğim.

“Ah sağol, anne,” dedi, Mihailov’un atölyesinden çıkarak. “Harika görünüyor.”

Annesi tepsiyi masasına koydu. “Süt buz gibi,” dedi, oğlunu her zaman eğlendiren şekilde abartarak. Sonra oğlunun yüzünü izleyerek, tanıdık, zayıf elinin kaşığı alışını izleyerek, izleyip izleyip severek, onun sandalyesinin yanındaki ayak taburesine oturdu.

Kekten bir ısırık aldı ve sütle ıslattı. Buz gibiydi. Fena değil. “Fena değil,” diye yorumladı.

“Bu sabahtan beri buzdaydı,” dedi annesi, olumsuz iltifattan memnun hâlde. “Corfield çocuk ne zaman geliyor, canım?”

“Caulfield. Çocuk değil o, anne. Yirmi dokuz yaşında. Saat altı trenini karşılamaya gideceğim. Hiç benzinimiz var mı?”

“Yok, sanmıyorum, ama baban kuponların gözde olduğunu söyleyin dedi. Altı galon benzine yetecek kadar var, dedi.” Bayan Gladwaller aniden yerin hâlini keşfetti. “Babe, çıkmadan önce şu kitapları kaldıracaksın, değil mi?”

“Hıhı,” dedi Babe isteksizce, ağız dolusu kekle. Yutkundu ve bir daha süt içti –of, soğuktu. “Mattie okuldan ne zaman çıkıyor?” diye sordu.

“Üç civarı, sanırım. Ah Babe, lütfen ara onu. Tam anlamıyla bayılacak sana. Üniformanın içinde falan.”

“Üniformayı giyemem,” dedi Babe gürültüyle çiğnerken. “Kızağı alacağım.”

“Kızağı?”

“Hıhı.”

“Ay yarabbi! Yirmi dört yaşındaki delikanlı!

Babe ayağa kalktı, bardağını aldı ve kalan sütü içti –sahiden soğuktu. Ardından yerdeki kitaplarının arasından, sahte ağır çekimde bir orta saha oyuncusu gibi yana yürüdü ve penceresine gitti. Pencereyi yukarı kaldırdı.

“Babe, üşüteceksin.”

“Yook.”

Eşikten bir avuç kar topladı ve top yaptı; tam kıvamındaydı, fazla kuru değildi.

“Mattie’ye karşı çok tatlıydın,” diye belirtti annesi, düşünceli bir şekilde.

“İyi çocuk,” dedi Babe.

“Corfield çocuğu orduya girmeden önce ne yapıyordu?”

“Caulfield. Üç radyo programı yönetti: Ben Lydia Moore, Hayatı Aramak ve M.D. Marcia Steele.”

“Ben Lydia Moore’yi hep dinlerim,” dedi Bayan Gladwaller heyecan içinde. “Veteriner bir kız.”

“Caulfield ayrıca bir yazar.”

“Vay, bir yazar! Bu senin için iyi. Felaket bilgiç mi?”

Ellerindeki kartopu damlatmaya başlıyordu. Babe onu pencereden dışarı fırlattı. “İyi adamdır,” dedi. “Orduda bir sürü okuldan atılmış küçük bir kardeşi var. Onun hakkında çok konuşur. Onu hep çatlak bir çocuk olarak göstermeye çalışır.”

“Babe, kapa camı. Lütfen,” dedi Bayan Gladwaller.

Babe camı kapattı ve gardırobuna yürüdü. Gelişigüzelce açtı gardırobu. Bütün elbiseleri asılıydı ancak katranlı kağıda sarılı olduklarından onları göremedi. Onları bir daha hiç giyecek mi diye merak etti. Kibirle, senin adın Gladwaller, diye düşündü. Doktor Weber ve Bayan Weber’in Bermuda’dan ona getirdiği o beyaz ceketi giyerken onu hiç görmemiş bir milyon otobüsteki, bir milyon sokaktaki, bir milyon gürültülü partideki bütün kızlar. Frances bile görmemişti. Onun olduğu bir odaya o ceketi giyerek girme şansına sahip olmalıydı. Onun etrafındayken her zaman kendini çok kaba saba, burnunu olduğundan daha büyük ve uzun hissederdi. Ama o beyaz ceket. O beyaz ceketi giyerken bitirirdi onu.

“Beyaz ceketini kaldırmadan önce yıkayıp ütüledim,” dedi annesi düşüncelerini okumuş gibi –bu onu biraz rahatsız etti.

Bluzunun üstüne kolsuz lacivert kazağını, ardından yağmurluğunu giydi. “Kızak nerde, anne?” diye sordu.

“Babe annesinin hâlâ oturduğu, hâlâ izleyip severek oturduğu ayak taburesini geçti. Kolunun üstüne nazikçe vurdu. “Görüşürüz sonra. Uslu dur,” dedi.

“Uslu dur!”


Ekim sonunda cama yazı yazabilirsiniz ve şimdi, kasım bitmeden önce, Valdosta, New York, beyazdı –pencereye-koş beyazı, derin-bir-nefes-al beyazı, kitaplarını-hole-fırlat-ve-dışarı-çık beyazı. Ama yine de, bu öğlenlerde, saat üçte, okul zili çaldığında tutkulu birçoğu -tüm kızlar- tapılası Bayan Galtzer’ın Uğultulu Tepeler’den bir diğer bölümü okuyuşunu dinlemek için geride kalırdı. Babe de kızağa oturdu, bekledi. Saat neredeyse üç otuzdu. Hadi çık, Mattie, diye düşündü. Çok vaktim yok.

Ansızın, büyük çıkış kapısı kendiliğinden açıldı ve yaklaşık on iki veya on dört küçük kız çene çalıp bağırarak, birbirlerini itip kakarak açık havaya çıktılar. Babe onların güç bela entelektüel bir grup gibi göründüklerini düşündü. Belki Uğultulu Tepeler’i sevmediler. Belki sırf derece için uğraşıyorlardı, dalkavuklar. Mattie değil ama. Bahse girerim deli olmuştur ona, diye düşündü Babe. Bahse girerim Cathy’nin Linton yerine Heathcliff’le evlenmesini ister.

Sonra Mattie’yi gördü ve aynı anda Mattie de onu gördü. Mattie onu gördüğünde, yüzü Babe’in daha önce hiç görmediği bir şey gibi ışıldadı, elli savaşa denkti. Babe’e doğru, diz boyu bakire karda çılgınca koştu.

“Babe!” dedi. “Vay be!”

“Hey, Mat. Hey, çocuk,” dedi Babe alçak sesle ve sakince. “Belki gezmek istersin diye düşündüm.”

“Vay!”

“Kitap nasıldı?” diye sordu Babe.

“Güzel! Sen okudun mu?”

“Evvet.”

“Cathy’nin Heathcliff’le evlenmesini istiyorum. Diğer sarkıntı, Linton’la değil. Bana çok büyük acı veriyor,” dedi Mattie. “Vay be! Geleceğini bilmiyordum! Annem kaçta çıktığımı söyledi mi?”

“Evet. Kızağa bin de gezdireyim seni.”

“Hayır. Seninle yürüyeceğim.”

Babe eğildi ve kızağın çekme ipini tuttu; sonra karların arasından caddeye doğru, yanındaki Mattie’yle birlikte yürüdü. Diğer çocuklar, Uğultulu Tepeler topluluğunun geri kalanı, uzun uzun baktı. Babe düşündü; Bu benim için. Hayatımda hiç olmadığım kadar mutluyum. Bu kitaplardan daha iyi, Frances’tan daha iyi, kendimden daha iyi ve büyük. Tamam. Vurun beni, aktüalite filmlerinde*(1) gördüğüm tüm o alçak Japon nişancıları. Kimin umrunda?

Şimdi caddedeydiler. Babe çekme ipinin fazlalık ucunu kaldırdı, ortadan bağladı ve bacaklarını ayırarak kızağının üzerinde durdu.

“İlk ben bineceğim,” dedi. Pozisyonunu aldı. “Tamam. Arkama bin, Mat.”

“Spring Street’ten aşağıya olmaz,” dedi Mattie gergince. “Spring Street’ten aşağıya olmaz, Babe.” Spring Street’ten aşağı gittiyseniz tam Locust’un içine kaymışsınızdır ve Locust’ta bütünüyle araba ve kamyon olur.

Sadece büyük, sert, çirkin-laf çocukları Spring’den aşağıya kaydı. Bobby Earhardt geçen yıl bunu yaparken öldürüldü, babası onu kucağına aldı, Bayan Earhardt ağlıyordu, vesaire.

Babe kızağın burnunu Spring’den aşağıya doğrulttu ve hazırlandı. “Arkama bin,” diye yeniden Mattie’ye talimat verdi.

“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya inemem, Babe. Babama bir defasında söz verdim. Sinirlenir. Yani sinirlenmekten çok kırılır.

“Bir şey olmaz, Mattie,” dedi Babe. “Benimleyken bir şey olmaz. Ona benimle olduğunu söyleyebilirsin.”

“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya olmaz, Babe. Randolph Bulvarı’na ne dersin? Randolph müthiş!”

“Bir şey olmaz. Seni kandırmam, Mattie. Benimleyken bir şey olmaz.”

Mattie aniden, kitaplarını midesinin altına bastırarak arkasına dayandı.

“Hazır mısın?” dedi Babe.

Kız cevap veremedi.

“Titriyorsun,” dedi Babe sonunda fark ederek.

“Hayır.”

“Evet! Titriyorsun. Kaymak zorunda değilsin, Mattie.”

“Hayır, titremiyorum. Sahiden.”

“Evet,” dedi Babe. Titriyorsun. Ayağa kalkabilirsin. Tamamdır. Ayağa kalk, Mat.”

“İyiyim ben!” dedi Mattie. “Sahiden iyiyim, Babe. Sahiden! Bak!”

“Hayır. Ayağa kalk, tatlım.”

Mattie ayağa kalktı.

Babe de ayağa kalktı ve kızağın ayaklarındaki karı vurarak söktü.

“Seninle Spring’den ineceğim, Babe. Sahiden. Seninle Spring’den ineceğim,” dedi Mattie gergince.

“Biliyorum bunu,” dedi abisi. “Biliyorum bunu.” Hiç olmadığım kadar mutluyum, diye düşündü. “Hadi,” dedi. “Randolph da iyi. Daha iyi.” Kızın elini tuttu.


Babe ve Mattie eve vardıklarında kapı onlar için üniformalı Piyade Vincent Caulfield tarafından açılmıştı. Boynundaki, bir çocukluk operasyonundan kalma ağarmış bir yarayla ve büyük kulaklarla, solgun, genç bir delikanlıydı. Nadiren kullandığı harika bir gülümseyişi vardı. “Memnun oldum,” dedi kapıyı açarken, sönükçe. “Gaz sayacını okumak için geldiyseniz, siz ikiniz, yanlış eve geldiniz. Gaz kullanmıyoruz. Isınmak için çocukları yakıyoruz. Hep böyle. İyi günler.”

Kapıyı kapamaya başladı. Babe misafirinin şiddetle tekmelemeye girişeceği ayağını kapı aralığına koydu.

“Ah! Saat altıda geleceksin sanıyordum!”

Vincent kapıyı açtı. “Girin,” dedi. “Burda ikinize de bir parça ağır kek verecek bir kadın var.”

“Bizim Vincent!” dedi Babe elini sıkarak.

“Bu kim?” diye sordu Vincent biraz korkmuş görünen Mattie’ye bakarak. “Matilda,” diye cevapladı kendini. “Matilda, evlenmeyi beklememizin faydası yok. Monte Carlo’daki o gecede son bezini Çift-0’a koyduğundan beri seviyorum seni. Bu sonsuza kadar-“

“Mattie,” dedi Babe sırıtarak, “bu Vincent Caulfield.”

“Selam,” dedi Mattie ağzını açarak.

Bayan Gladwaller şöminenin yanında şaşkınca durdu.

“Tam senin yaşında bir kız kardeşim var,” dedi Vincent Mattie’ye. “Senin kadar güzel değil ama muhtemelen daha zekidir.”

“Notları nasıl?” diye sordu Mattie.

“Aritmetikte otuz, dilbilgisinde yirmi, tarihte on beş ve coğrafyada sıfır. Coğrafya notlarını diğerlerine yaklaştırabileceğe benzemiyor,” dedi Vincent.

Babe Mattie’yle Vincent’ı dinlerken çok mutluydu. Vincent’ın onunla uyumlu olacağını biliyordu.

“Bunlar berbat notlar,” dedi Mattie kıkırdayarak.

“Tamam, sen çok akıllısın,” dedi Vincent. “Eğer A’nın üç elması varsa ve B saat üçte giderse, C’nin Şili’nin kuzeyine akıntıya karşı beş bin mil kürek çekmesi ne kadar sürer? Sakın söyleme, çavuş. Çocuk işleri kendi yapmayı öğrenmek zorunda.”

“Hadi yukarı çıkalım,” dedi Babe, Vincent’ın sırtına vurarak. “Hey anne! Kekine ağır dedi.”

“İki dilim yedi.”

“Çantaların nerde?” diye sordu Babe misafirine.

“Yukarıda, güzeller,” dedi Vincent Babe’i merdivenlerden yukarı takip ederken.

“Anlıyorum ki yazarsın, Vincent!” Bayan Gladwaller onlar yukarı varmadan seslendi.

Vincent trabzanların üzerinden eğildi. “Hayır, hayır. Opera şarkıcısıyım, Bayan Gladwaller. Tüm şarkılarımı getirdim, dinlediğinize memnun olacaksınız.”

“Sen Ben Lydia Moore’deki adam mısın?” diye sordu Mattie.

“Ben Lydia Moore’yim. Bıyıklarımı kestim.”


"New York nasıldı, Vince?” Odasında rahatlamış, sigara içiyorlarken, öğrenmek istedi Babe.

“Neden sivil kıyafetlesin, çavuş?”

"Spora bulaşmıştım. Mattie’yle kızakla kaymaya gittim. Ciddiyim. New York nasıldı?”

“At arabaları yok artık. Ben yazıldığımdan beri at arabalarını kaldırdılar.” Vincent yerden bir kitap aldı ve kapağını inceledi. “Kitaplar,” dedi aşağılarcasına. “Eskiden hepsini okurdum. Standish, Alger, Nick Carter. Kitaplar hiçbir zaman işime yaramadı. Unutma bunu, genç dostum.”

“Unutmam. Son kez soruyorum, New York nasıldı?”

“İyi değil, çavuş. Kardeşim Holden kayıp. Ben evdeyken mektup geldi.

“Hayır, Vincent!” dedi Babe ayaklarını masadan kaldırarak.

“Evet,” dedi Vincent. Elindeki kitabın sayfalarına bakıyormuş gibi yaptı. “Onunla On Sekizinci Sokak’la Üçüncü Bulvar’daki eski Joe Üniversite Kulübü’nde karşılaşırdım. Üniversite ve hazırlık çocukları için bir buluşma mekânı. Evde olduğu Noel ve Paskalya tatillerinde, sırf onu aramak için giderdim oraya. Ajandamı buluşmaya göre ayarlar, onu arar ve arkada bulurdum. Mekândaki en gürültülü, en sarhoş çocuk. Skoç içerdi ve ortamdaki diğer tüm çocuklar biraya sadık kalırdı. Ona ‘İyi misin, seni moron? Eve gitmek ister misin? Para lazım mı?’ derdim. ‘Yook. Bana değil. Bana değil, Vince. Hey evlat. Hey. Bebek olan kim?’ derdi o da. Orda bırakırdım onu, ama delinin mayolarını asmak yerine merdivenlerin başında ıslak bir topak olarak bıraktığı tüm o çılgın, kayıp yaz günlerini hatırladığımdan endişelenirdim. Mayolarını kaldırırdım çünkü o benim baştan tekrarımdı.” Vincent bakıyormuş gibi yaptığı kitabı kapadı. Sirksel gösterişte bir hareketle bluz cebinden bir törpü çıkardı ve tırnaklarını törpülemeye başladı. “Baban misafirleri tırnakları temiz değilse masadan kaldırıyor mu?”

“Evet.”

“Ne öğretiyor? Söylemiştin de unuttum.”

“Biyoloji… Kaç yaşındaydı, Vincent?”

“Yirmi,” dedi Vincent.

“Senden dokuz yaş genç,” diye hesapladı Babe anlamsızca. “Sizinkiler –yani, sizinkiler haftaya kıta dışına gittiğini biliyor mu?”

“Hayır,” dedi Vincent. “Sizinkiler?”

“Hayır. Sanırım sabah tren kalkmadan söylemek zorunda kalacağım. Anneme nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Biri ‘silah’ kelimesini bile kullansa gözleri doluyor.”

“İyi vakit geçirdin mi, Babe?” diye sordu Vincent ciddiyetle.

“Evet, çok,” diye cevapladı Babe. “Sigaralar arkanda.”

Vincent sigaralara uzandı. “Frances’ı gördün mü çokça?” diye sordu.

“Evet. O harika, Vince. Bizimkiler sevmiyor, ama benim için mükemmel.”

“Belki de evlenmeliydin onunla,” dedi Vincent. Sonra, sertçe, “Yirmi yaşında bile değildi, Babe. Önümüzdeki aya kadar değildi. Çok fena öldürmek istiyorum, doğru duramıyorum. Komik değil mi? Herkes beni korkak bilir. Hayatım boyunca yumruk kavgalarından bile her seferinde hızlı konuşup kaçarak sakındım. Şimdi insanlarla çatışmak istiyorum. Ne diyorsun buna?”

Babe bir anlığına hiçbir şey söylemedi. Sonra, “İyi vakit geçirdiniz mi –yani, o mektup gelene kadar?”

“Hayır. Yirmi beş yaşından beri iyi vakit geçirmedim. Yirmi dört yaşındayken evlenmeliydim. Yeni kızlarla barlarda sohbet etmek veya taksilerde yiyişmek için çok yaşlıyım.”

“Helen’ı hiç gördün mü?” diye sordu Babe.

“Hayır. Öğrendim ki onun ve evlendiği beyefendinin küçük bir yabancıları olacak.”

“Güzel,” dedi Babe kuru kuru.

Vincent gülümsedi. “Seni görmek güzel, Babe. Çağırdığın için sağol. Askerler –özellikle arkadaş olan askerler- birbirlerine ait bugünlerde. Artık sivillerle olmak iyi değil. Bildiklerimizi bilmiyorlar ve biz de artık onların bildiklerine alışık değiliz. Pek iyi yürümüyor.”

“Babe kafa salladı ve düşünceli bir şekilde sigarasından bir fırt çekti.

“Orduya girmeden önce arkadaşlıkla ilgili hiçbir şey bilmezdim gerçekten. Sen, Vince?”

“Tek şey bile. Ordaki en iyi şey bu. Hemen hemen.”

Bayan Gladwaller’ın tiz sesi merdivenlerden yukarıyı ve odayı tırmaladı, “Babe! Baban geldi! Yemeğe!”

İki asker ayağa kalktı.


Yemek bittiğinde, Profesör Gladwaller yemek masasında söylev verdi. “Sonuncu”da bulunmuştu ve Vincent’ı “sonuncu”daki adamların başından geçen tecrübelerden haberdar ediyordu. Vincent, bir oyuncunun oğlu, yıldızla sahneyi paylaşan bir oyuncunun yetenekli ifadesiyle dinledi. Babe sigarasının alevlenişine bakarak, ara sıra kahve bardağını kaldırarak, arkasına yaslanmış oturdu. Bayan Gladwaller kocasını dinlemeden, oğlunun suratını keşfederek, yuvarlak ve pembe olduğu zamanları hatırlayarak, uzun, koyu ve yoğun olmaya başladığı yazı hatırlayarak Babe’i izledi. En iyi surattı, diye düşündü. Babasınınki kadar yakışıklı değildi ama ailedeki en iyi surattı. Mattie masanın altında, Vincent’ın ayakkabılarını çözüyordu. Vincent fark etmemiş gibi yaparak ona izin veriyor, ayaklarını sabit tutuyordu.

“Hamamböcekleri,” dedi Profesör Gladwaller etkileyici bir şekilde. “Nereye baksan, hamamböceği.”

“Lütfen, Jack,” dedi Bayan Gladwaller ilgisizce. “Masadayız.”

“Nereye baksan,” diye tekrarladı kocası. “Kurtulamıyorsun.”

“Rahatsız edici olmalılar,” dedi Vincent.

Vincent’ın babasını eğlendirmek için formaliteden yorumlar serisi yapmak zorunda kalmasına sinirlenerek, aniden konuştu Babe, “Baba, ahkâm kesiyormuş gibi olmak istemem ama bazen son savaştan –siz milletin bütün yaptıklarından- sanki sizin zamanınızın toplumunun ayıkladığı adamların bir çeşit sert, paragöz oyunuymuş gibi bahsediyorsun. Sinir bozucu olmak istemem ama siz sonuncudaki askerler, hepiniz savaşın cehennem olduğunu kabul ediyorsunuz ama, bilmiyorum, hepiniz katkıda bulunduğunuz için kendinizi biraz üstün görüyor gibisiniz. Bana öyle geliyor ki Almanya’da, sonuncuda olanlar muhtemelen aynı şekilde konuştu veya aynı şekilde düşündü ve Hitler bunu kışkırttığı zaman, Almanya’daki genç nesil kendilerini babaları gibi veya onlardan daha iyi oldukları yönünde kanıtlamaya hazırdı.” Babe hâlini düşünerek durakladı. “Bu savaşa inanıyorum. İnanmasaydım vicdani retçiler kampına gider savaş boyu balta sallardım. Nazileri, faşistleri, Japonları öldürmeye inanıyorum çünkü bildiğim başka yol yok. Ama daha önce hiçbir şeye inanmadığım kadar inanıyorum ki, bittiğinde, bir daha hiçbir şekilde sözünü etmemek üzere çenemizi kapalı tutmak, savaşmış ve bu savaşta savaşacak herkesin manevi görevi. Ölülerin nafile ölmesine izin verdiğimiz zaman bu. Diğer türlüsü işlemedi, Tanrı bilir.” Babe masanın altında sol elini sıktı. “Ama biz dönüp, Alman askerleri dönüp, İngiliz askerleri dönüp, ve Japonlar, ve Fransızlar, ve tüm diğer askerler, hepimiz kahramanlık, hamamböcekleri, siperler ve kan hakkında konuşur, yazar, çizer, filmler yaparsak, o zaman gelecek nesiller her zaman gelecek Hitlerler olmaya mahkûm edilecekler. Çocukların aklına hiçbir zaman savaşları küçük görmek, tarih kitaplarındaki asker resimlerini işaret ederek onlara gülmek gelmedi. Eğer Alman çocuklar şiddeti küçük görmeyi öğrenselerdi, Hitler egosunu sıcak tutmak için örgü örmek durumunda kalırdı.”

Babe, kendini babasının ve Vincent’ın gözünde fena aptal durumuna düşürdüğünden korkarak konuşmayı kesti. Babası ve Vincent yorum yapmadılar. Mattie aniden masanın altından çıktı, kendisiyle işbirliği içinde sandalyesine kıvrıldı. Vincent ona suçlarcasına bakarak ayaklarını kıpırdattı. Bir ayakkabının bağcığı diğerinin bağcığına bağlıydı.

“Sence abuk sabuk mu konuşuyorum, Vincent?” diye sordu Babe, oldukça utangaçça.

“Yo. Ama bence insan doğasından fazla şey bekliyorsun.”

Profesör Gladwaller sırıttı. “Hamamböceklerimi romantikleştirmek istememiştim,” dedi.

Güldü ve oldukça içten hislerinin bir şakaya indirgenmesine biraz gücenen Babe dışında, diğerleri de onunla güldüler.

Vincent ona, arkadaşını son derece sevdiğini anlayarak baktı. “Gerçekten bilmek istediğim,” dedi Vincent, “bu gece kiminle randevum olduğu. Kiminle?”

“Jackie Benson,” diye cevapladı Babe.

“Ah, o hoş bir kız, Vincent,” dedi Bayan Gladwaller.

“Söyleyişinizden eminim ki, Bayan Gladwaller, günah kadar sadedir,” dedi Vincent.

“Hayır, hoş… Değil mi, Babe?”

Babe , söylediklerini hâlâ düşünerek kafa salladı. Kendini toy ve tam bir aptal gibi hissetti. Geveze ve basmakalıp olmuştu.

“A, şimdi hatırladım ismi,” diye anımsadı Vincent. “Senin eski sevgililerinden biri değil miydi?”

“Babe onunla iki yıl çıktı,” dedi Bayan Gladwaller şefkatle, sahip çıkarak. “Asil bir kız. Onu seveceksin, Vincent.”

“Hoş olacak. Bu hafta aşk yaşamadım… Sen kimi alıyorsun, Vincent, sanki bilmiyormuşum gibi.”

Bayan Gladwaller güldü ve ayağa kalktı. Diğerleri de ayağa kalktılar.

“Biri ayakkabı bağcıklarımı birbirine bağladı,” diye duyurdu Vincent. “Bayan Gladwaller. Bu yaşta!”

Mattie neredeyse fenalık geçirdi. Az kalsın histeri geçirene kadar gülerek Vincent’ın sırtına vurdu. Vincent ifadesizce onu izledi ve Babe masanın etrafında, yeniden gülümseyerek dolaştı, kardeşini kaldırdı ve onu omzuna oturttu. Sağ eliyle Mattie’nin ayakkabılarını çıkardı ve ceketinin yan kapağını açarak ayakkabıları cebine koyan Vincent’a verdi. Mattie katıla katıla haykırdı, abisi onu aşağı indirerek salona gitti.

Babasının durduğu pencereye gitti ve bir elini onun omzuna koydu. “Yine kar yağıyor,” dedi.


Gece geç saatte, Babe uyuyamadı. Karanlıkta dönüp durdu, sonra sırtüstü yatarken, aniden rahatladı. Vincent’ın Frances’a nasıl tepki vereceğini biliyordu, fakat nasıl hissettiğini söylemeyeceğini umuyordu. Birine zaten bildiği bir şeyi söylemenin nesi iyiydi? Ama Vincent söylemişti. Otuz dakika önce değil, bu hususi odada söylemişti. “Oğlum, kafanı kullan,” demişti. “Jackie Frances’dan iki kat daha kız. Pabucundan çıkarır onu. Jackie Frances’tan daha iyi görünümlü, daha sıcak, daha zeki; Frances’ın sana verip verebileceği anlayışı on defa verir. Frances seni anlayamaz. Ve anlayışa ihtiyaç duyan bir adam varsa, o da sensindir, kardeşim.”

Kardeşim. “Kardeşim” lafı, Babe’in canını hiçbir şeyin sıkmadığı kadar sıkmıştı. Vincent’tan gelmiş olsa bile.

Bilmiyor, diye düşündü Babe, karanlıkta yatarken. Frances bana ne yapar, hep ne yaptı, bilmiyor. Trende gelirken, yabancı bir askere ondan bahsettim. Hep yaparım. Ona aşkım daha karşılıksız, sevgim daha uzun, şapşal kalbim manyak röntgen resimlerindeki gibi yerinden daha sık fırlayıveren, çürükleri takip etme zorunluluğum daha büyük hâle gelir: “Bak, yabancı, bu on yedi yaşındayken Joe Mackay’in Ford’unu ödünç aldığım ve onu günübirlik Womo Gölüne götürdüğüm zaman… Burada, tam burada, büyük filler ve küçük filler hakkında söylediklerini söylediği zaman… Burada, burada, Rye plajında cin rumide*(2) Bunny Haggerty’ye hile yapmasına izin verdiğim zaman; karo serisinde kupa vardı ve bunu biliyordu… Burada, ah, burada, beni Bobby Teemers’a birli verirken görünce “Babe!” diye bağırdığı zaman. Açmak için bir birliyi vermem gerekti ama açtığımda kupam –burda görebilirsin- parti değiştirdi ve bir daha aynı olmadı… Ve bu –bundan nefret ediyorum-, bu, ben yirmi bir yaşındayken, onu Waddell’la eczanedeki bölmelerden birinde gördüğüm zaman, parmaklarını elindeki eklem yarıklarında ileri geri kaydırıyordu.”

Frances bana ne yapar, bilmiyor, diye düşündü Babe. Beni acınası yapar, bana kendimi rezalet hissettirir, beni anlamaz –neredeyse hiçbir zaman. Ama bazen, bazen, dünyadaki en mükemmel kızdır ve bu başka kimsenin olmadığı bir şey. Jackie beni asla acınası yapmaz ama Jackie zaten beni hiçbir şey yapmaz. Jackie mektuplarımı aldığı gün cevaplar. Frances cevaplamayı iki haftadan iki aya kadar götürür ve bazen hiç cevaplamaz ve cevapladığında, asla okumak istediklerimi yazmaz. Ama onun mektuplarını yüz defa, Jackie’ninkileri yalnızca bir defa okurum. Frances’ın mektuplarının zarfındaki el yazısını –gülünç, yapay el yazısı- görünce dünyadaki en mutlu adam olurum.

Yedi yıldır böyleyim, Vincent. Bilmediğin şeyler var. Bilmediğin şeyler var, kardeşim.

Babe sol tarafına döndü ve uyumaya çalıştı. On dakikalığına sola dönük yattı, sonra sağ tarafına döndü. Bu da iyi değildi. Kalktı. Karanlıkta, odasında dolaştı, bir kitabın üzerinde gezdi, ama sonunda bir sigara ve bir kibrit buldu. Sigarasını yaktı, neredeyse canını yakana kadar içti ve nefes verirken Mattie’ye söylemek istediği bir şeyler olduğunu biliyordu. Ama ne? Yatağının kenarına oturdu ve robdöşambrını giymeden önce sesli düşündü.

“Mattie,” dedi odadaki kimseye sessizce, “sen küçük bir kızsın. Ama kimse uzun süre küçük bir kız veya küçük bir oğlan olarak kalmaz –beni düşün, mesela. Birdenbire küçük kızlar ruj sürer, küçük oğlanlar tıraş olup sigara içer. Hızlı iştir yani, çocuk olmak. Bugün on yaşındasın, benimle buluşmak için karda koşuyorsun, benimle Spring Street’ten aşağı kaymaya hazır, çok hazırsın; yarın, seni dışarı çıkarmak için salonda oturup bekleyen adamlarla beraber yirmi olacaksın. Birdenbire kapı görevlilerine bahşiş vermen gerekecek, pahalı kıyafetler hakkında endişelenecek, öğle yemeği için kızlarla buluşacak, neden sana göre bir oğlan bulamadığını merak edeceksin. Ve olması gereken de bu. Ama demek istediğim, Mattie –bir demek istediğim varsa, Mattie- şu: İçindeki en iyiye ulaşmaya çalışmak tarzı şeyler. Eğer insanlara söz verirsen, en iyi sözü aldıklarını bilmelerini sağla. Üniversitede sersem kızlarla kalırsan, onları daha az sersem yapmaya çalış. Bir tiyatronun dışında duruyorsan ve sakız satan yaşlı bir kadın gelirse, ona bir doların varsa bir dolar ver –fakat sadece bunu ona tepeden bakmadan yapabilirsen. Püf noktası bu, bebek. Sana çok şey anlatabilirim, Mat, ama haklı olduğuma emin olamam. Küçük bir kızsın ama beni anlarsın. Büyüdüğünde akıllı olacaksın. Ama eğer akıllı ve harika bir kız olamazsan da, o zaman büyüdüğünü görmek istemiyorum. Harika bir kız ol, Mat.”

Babe odadaki kimseye konuşmayı kesti. Aniden Mattie’nin kendisine söylemek istedi. Yatağının kenarından kalktı, robdöşambrını giydi, sigarasını kül tablasında söndürdü ve arkasındaki oda kapısını kapattı.

Mattie’nin odasının dışında yanan bir hol ışığı vardı ve Babe kapıyı açtığında, oda yeterli derecede aydınlandı. Mattie’nin kolu battaniyenin dışındaydı, Babe onu ileri geri nazikçe fakat Mattie’yi uyandırmaya yetecek kadar güçlü şekilde salladı. Mattie gözlerini açtı, irkildi ancak odadaki ışık etkileyecek kadar güçlü değildi.

“Babe,” dedi.

“Merhaba, Mat,” dedi Babe münasebetsizce. “N’apıyorsun?”

“Uyuyorum,” dedi Mattie mantıklıca.

“Seninle konuşmak istedim yalnızca,” dedi Babe.

“Ne, Babe?”

“Seninle konuşmak istedim yalnızca. İyi bir kız olmanı söylemek istedim.”

“Olacağım, Babe.” Şimdi uyanık, onu dinliyordu.

“Güzel,” dedi Babe baskınca. “Tamam. Uyumaya devam et.”

Ayağa kalktı, odadan çıkmaya koyuldu.

“Babe!”

“Şşş!”

“Savaşa gidiyorsun. Gördüm seni. Masanın altından Vincent’ı tekmelediğini gördüm bir kere. Onun ayakkabı bağcıklarını bağlarken. Gördüm seni.”

Babe Mattie’ye doğru geri döndü ve yeniden yatağın kenarına oturdu, yüzü ciddiydi. “Mattie, anneye bir şey söyleme,” dedi ona.

“Babe, yaralanayım deme! Yaralanayım deme!”

“Hayır. Yaralanmam, Mattie. Yaralanmam,” diye söz verdi Babe. “Mattie, dinle. Anneye söylememelisin. Belki ona trende söyleme şansım olur. Ama sen ona söyleme, Mat.”

“Söylemem. Babe! Yaralanayım deme!”

“Yaralanmam, Mattie. Yemin ederim yaralanmam. Şanslıyım ben,” dedi Babe. Diz çöktü ve ona iyi geceler öpücüğü verdi. “Uyumaya devam et,” dedi ona ve odadan çıktı.

Kendi odasına geri döndü, ışıklarını yaktı. Penceresine gitti ve orada, sigara içerek durdu. Çok kar yağıyordu yine, pencere bölmesinde büyük ve ıslak şekilde patlayana kadar sahiden göremediğiniz iri kar taneleri. Ama taneler gece bitmeden kuruyacak ve sabaha, kar tüm Valdosta’da derin, bozulmamış ve taze olacaktı.

Bu benim evim, diye düşündü Babe. Burası benim çocuk olduğum yer. Mattie’nin büyümekte olduğu ev. Annemin bir zamanlar piyano çaldığı yer. Babamın başlangıç vuruşunu*(3) yaptığı yer. Frances’in yaşadığı ve bana kendi usulüyle mutluluk verdiği yer. Ama burası Mattie’nin uyuduğu yer. Kapımıza vuran, onu uyandıran, korkutan düşman yok. Ama çıkıp onunla silahımla karşılaşmazsam olabilir. Ve buluşacak, ve onu öldüreceğim. Geri dönmek de isterim. Geri dönmek harika olurdu. Geri dönmek—

Babe kim olduğunu merak ederek döndü. “Girin,” dedi.

Annesi, sabahlığıyla içeri girdi. Babe’in yanına geldi ve onun kolunu kendine doladı.

“Pekala, Bayan Gladwaller,” dedi Babe, memnunca, “kazı departmanı tam şurada—

“Babe,” dedi annesi, “tekrar gözden geçiriyorsun, değil mi?”

Babe, “Ne söyletti bunu sana?” dedi.

“Söyleyebilirim.”

“Yaşlı Hawkshaw,”*(4) dedi Babe, sıradan olmaya çalışarak.

“Endişeli değilim,” dedi annesi –sakince- Babe’i şaşırtarak. İşini yapacak ve döneceksin. Hissediyorum.”

“Öyle mi, anne?”

“Evet, hissediyorum, Babe.”

“Güzel.”

Annesi onu öptü ve kapıdan dönerek ayrılmaya koyuldu. “Buzlukta biraz soğuk tavuk var. Neden Vincent’ı uyandırmıyorsun da ikiniz mutfağa inmiyorsunuz?”

“Belki uyandırırım,” dedi Babe mutluca.


Saturday Evening Post, Temmuz 1944


--------------------------------------------------

*1: newsreel: Dünya haberlerini veren kısa filmler.

*2: cin rumi (gin rummy): Eldeki kartların bitirilmesi tabanına kurulu bir tür kart oyunu.

*3: başlangıç vuruşu: Golfte “tee shot”.

*4: Dedektif Hawkshaw: Gus Mager tarafından yaratılmış bir çizgi roman karakteri.

#Furlough, izin anlamına gelir.