17 Aralık 2011 Cumartesi

6

Yarat(a)mıyor ve nedensizlikten ötürü harekete geçemiyorsan, intihar etmeye de dilin dahi varmıyorsa, katatonik uzağa dalmalarla doldurulmuş sosyal oturmalar ve temel ihtiyaç pineklemeleri dışında yaşayamıyorsun. Hobiler ve bağımlılıklar yaşayamamaya bahane; onlar, sebep temelleri çürümüş bir beynin zamanla başa çıkmak adına bulduğu kırıntılar. Nesnesinden sıyrılan, bitmez bilmek kanepe uyuklamalarına gömüyor kendini.

Yemek bulmak için deliğinden çıkıp hayatta kalma çabası içinde koşturan böceklerin bol vakitli ve kendini ciddiye alan sürümleriyiz hepimiz.

2 Kasım 2011 Çarşamba

5

Israrla uyumaya çabalıyordum ancak tavan burnuma kadar alçalmıştı artık. İndi, indi, domates kabukları ve yumurta beyazıyla dolu bir çamur birikintisi hâlinde odamın dışına doğru akmama neden oldu. Oluşan yuvarlak şekillerden yüzümü çıkarmaya, sokak kapısına doğru uzanmaya çalıştım fakat mide bölgemdeki çamur topluluğu hareket etmemi zorlaştırıyor, üstelik dış kapının altından da katılaştırıcı bir soğuk vuruyordu. Kendi kendime bir şeyler anlatarak boğuldum sonra.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Yeni Bir Kulübe İçin Dilekçe Örneği

Pek rüya görmem; gördüğüm zaman da beni mutluluğa götürecek imgelerden öte gerçek, huzursuz hislerimi bana daha önce bakmadığım bir yandan gösteren rahatsız kurgular görürüm –o da yanlış pozisyonda uyuduysam. Daha önce hiç olduğum yaştan çıkmamıştım rüyalarımda; bu kez çok eskilerden, koruyuculuğundan hâlâ zaman zaman vazgeçemediğim annem olmadan parka gidemediğim günlerden kalma, izleyiciliğini daha aşağıdan, daha sessizce ve daha tecrübesizce yapan bir ben vardı göremediğim ancak tüysüz ayak parmaklarına kadar hissettiğim özlenmiş bedenimde. Çocukluk sevdam, bir daha asla tatmadığım özgünlükte oyuncaklara sahip üstün renk uyumlu o büyük park, neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan gelip kondurmuştu kendine küçülmüş vücudumu. Her şey o kadar tanıdıktı ki yerden annelerimizin boyu kadar yükseklikteki çatılı plastik kulübeye beraber doluştuğumuz herkesle yakın olduğumu, onları at gözlüğü takmışçasına göremiyor olsam da biliyordum; uzun zaman önce, tamamıyla olmasa da çoğuyla neredeyse her akşamüstü annelerin bıkkın izleyişleri eşliğinde bu benzerlerine nazaran büyükçe parkta buluşuyor ve akşam ezanına kadar da ayrılmamakta ısrarı tokat yeme boyutuna taşıyacak kadar inatçı oluyorduk.

Kulübeye zar zor sığardık ancak şikayetçi olduğumuz yoktu; bu kırmızı çatılı iki plastik duvar arası, kapalılıkta biraz eksik kalsa da, evde koltuk yastıklarından yaptığımız sığınaklardan daha güven vericiydi –vücut sıcaklıklarımızdan olsa gerek. Merdivenle kolayca çıktığımız bu sığınağın ulaşılmaz bir yanı yoktu; sağa sola vurarak, birbirimize veya etrafa bağırarak gürültüyle donattığımız alışıldık yuvamıza parka gelen herkes girebilir, herkes ilişki kurma zorluğu yaşamadan bize veya aşağıda kalanlara bağırabilirdi. Hâtta zaman zaman az kişi olduğumuzda zemine oturarak yaptığımız ertesi gün hatırlanmayacak kısa sohbetlere bile katılabilirdi. Yine de yenileri doğrudan aramıza alıyorduk diyemem; ilk zamanlar bir yabancılık hissi elbette oluyordu fakat hiçbirimizin aklına herhangi birini buraya kabul etmemek gibi bir şey de gelmiyordu; gelse bile, kendi aralarında sohbete dalsalar dahi gözlerini üzerimizden pek çekmeyen annelerin müdahalesiyle onları kulübeye kabul etmek zorunda kalırdık. Yenilerin çıkardığı ve artık bize bıkkınlık veren tek problem, kulübemizin duvarsız diğer tarafından uzanan demir köprü ve o köprüye bağlanan, geçilmesi daha uğraştırıcı, sadece dört ipten oluşan diğer bir köprü sayesinde ulaşılabilen kulübeydi; her yeni gelen daha ilk gününden o kulübeye geçmeyi öneriyor, kendisini oraya geçmenin zorluğunu –veya bazılarımıza göre gereksizliğini- öne sürerek reddetmemizin ardından tek başına oraya geçmeye çalışıyor ve bir şekilde yapamayacağını anlayarak, bazen korkmuş, bazen neredeyse ağlayacak kadar yıpranmış hâlde geri dönüyorlardı. İlk köprüyü geçmenin pek zor olduğunu söyleyemem; elleri ve bacakları tutan, mantığı biraz olsun yerinde herkes bu köprünün sağ ve solundan ritmik tutuşlar ile alt edileceğini anlayabilirdi. Asıl zorluk, uzaktan gözlendiğinde hiç belli etmese de, ip köprüde ortaya çıkıyordu. Birbirinden boyumuz kadar ayrı iki ipe aynı anda bacaklarımızın uzanabilmesinin imkânsızlığı bir yana, diğer kulübeye kadar o ince iplerin üzerinde yürüyebilmek, aşağıdan sertliğini belli ederek bakan kum havuzunu da düşününce her anne sahibinin harcı değildi. Yaşıtlarımızdan orayı geçerek karşı kulübeye ulaşabilen kimseyi de görememiştik henüz; kulübede büyüklerden her daim birileri oluyordu fakat hem güneşin bizim parkta bulunduğumuz saatlerde karşıdan gelmesi, hem de kulübenin kendiliğinden oluşmuş yüksek güvenliği yüzünden kim olduklarını anlayamıyorduk. Dışarıdan bakıldığında bizimkiyle aynı yükseklikteydi, yalnızca bir tane daha –köprü bağlantısının ters tarafında- duvarı vardı ve çatısı tıpkı bizimki gibi kırmızıydı; fakat ne hikmetse içindekileri görmek bir türlü mümkün olmuyor, hâtta siluetleri bazen bağırışır gibi bir izlenim uyandırsa da seslerini duymak dahi kısmet olmuyordu. Gerçekten de, rüya yaratıcımın aniden, artık yalnızca anılarımda varolan parkı yaşatmaya devam eden pasifleşmiş algılarımı değiştirme girişimini savuşturduğunu varsayarsak, tanışıklığımızın uzaktan görmeyle oluşmuş göz aşinalığının ötesine geçtiği kimse çıkamamıştı oraya; kulübedeki yetişkin görünümlü siluetleri tanıyamamamızın bir nedeni de buydu belki de. İçimizden birinin oraya en çok yaklaştığı zaman, parktaki en yakın arkadaşım diyebileceğim –hatta demem gereken; mütevazi ve samimi kulübemizde en fazla yalnız kaldığım, en çok zaman geçirdiğim çocuk oydu ne de olsa- Serol’un kendisinden dört yaş büyük ağabeyi Coşkun’un her trajik olay gibi aniden ve henüz tanık olanlar tarafından idrak edilemeden gelişip sonuçlanan jübilesinin gerçekleştiği gündü. Aramıza oldukça seyrek uğrayan, uğradığı zamanlar da sohbetlerimize yukarıdan tavırlarla kıyısından dahil olan bu küçük abi, yine bir kulübe uğrayışının daha başlarında, henüz mum dikilecek kaleyi kimin kuracağı hakkındaki şiddetli tartışmamıza fikrini dahil etmeden diğer kulübeye doğru fırlamış, daha biz nasıl becerdiğini göremeden gizemli zirveye girivermişti; biz tartışmayı tamamen unutmuş ve merakla diğer kulübeyi gözlemeye koyulmuş, içerideki siluetleri seçmeye çalışıyorken, daha tek bir kişi bile siyah şeklini göstermeden Coşkun kulübenin bize göre sağ tarafına açılan kapıda heyecanla sırıtarak göründü ve yerinde duramayan ellerini sallayarak kapıya bağlanan demir el köprüsüne atlayıverdi. Köprünün sonu aşağıdan çıkılmasına imkân tanımayan, dik, uzun ve ince bir direğe bağlanıyordu ve direk ve köprünün son birkaç tutamaçı çalıların arkasında kaldığından bizim kulübeden görülemiyordu; tam biz gözlerimize inanamadan Coşkun’u oraya ulaştığında nasıl göreceğimizin telaşına düşmüşken Coşkun bir anda yere, kuma düşüverdi ve neredeyse tüm park onun zaten ince olan sol kol kemiğinin çatırdamasıyla inleyiverdi. Bu çabuk çabuk gelişip uzaklaşan heyecan dakikalarının ardından birkaç gün daha merakımızı yitirmeden olanlar hakkında konuştuk ve Coşkun’un dönüp bize orayı anlatmasını bekledik; ancak bırakın onu, kardeşi Serol’dan bile tüm diretmelerimize rağmen hiçbir şey öğrenemedik –dediğine göre Coşkun ona da hiçbir şey söylemiyor, hatta herkese karşı, olaydan önce olduğundan daha suskun bir tavır takınıyordu. Biz Coşkun’u bir daha asla yakından görmedik; hatıramda yalnızca çok uzaklarda, başını öne eğmiş yürüyen kolu alçıda bir Coşkun var. Çok geçmeden, biz Serol’u yeteri kadar sıkıştıramadan, bir sabah aniden taşınıverdiler. Tüm gelişmeler gibi bizim heyecanımız da onların temelli gidişiyle çabucak terk etti ufak, meraklı beyinlerimizi.

Rüyam böylesine geçmişte, böylesine yarım kalmış bir hikâyenin ortasına, o zamanlar algıladığım gizemi daha da güçlendirerek ve taze beynime uyarlayarak bırakıverdi beni; ufalmış az tüylü vücudumda, arkamda annemin gözleri ve yanımda hafif kilolu Serol dışında görünüşlerine tanık olmadığım arkadaşlarım, efsanevi kulübeye bakarken buldum kendimi kenarsız köşesiz çocuk parkında. Yılların aklımı geçmişimle hesaplaşmaya bilediğinden olacak, bu kez içimde oraya ulaşmaya yönelik büyük bir arzu vardı; bir an önce demir köprüye atlamak ve gözüm kara, kulübeye doğru hızla ilerlemek istiyordum. (Hatırladığım kadarıyla yola çıkmadan önce Serol’la ve diğer birkaç çocukla konuşmuştum ancak rüyanın geri kalanının içimde yarattığı geçmişe ait heyecan, bu kısmı tamamen unutmama yol açmış olmalı. O yüzden, hemen yola çıktım diyerek kahramanlığa özenen bir yalanı önünüze atmak istemiyorum, ancak sizi rüyaya o noktadan dahil etmekten başka şansım yok.)

Gerçek deneyimlerimde olduğu gibi, demir köprüyü geçmek, bacaklarım belki o yaşlarda sahip olduğumdan daha kısa verilmesine rağmen pek zorlayıcı değildi; demir zincirlere ikişer ikişer basarak, içimden taşan zirveye ulaşma arzusunun verdiği coşkuyla hızımı her adımda arttırarak ip köprüye kısa sürede vardım. Çocukluğumda özgüven yitimi ve geride bırakılanların alaylarından saklanmaya çalışan dolu gözlerle sonuçlanan başarısız bir girişimde bulunmuş olmam cesur rüya kahramanını bile korkutuverdi tam demir köprünün verdiği hızla ip köprüye geçecekken. İplerin arası bacaklarımın daha uzun olduğunu hissettiğim zamanlardan bile daha açık geliyordu gözüme, ancak bu yüzden oluşan korkumu bastırmaya niyetli bir de rüya cesareti vardı arkamdan sanki tramplen sırasında bekliyormuş gibi itekleyip duran. Fazla düşünmeden sağ ayağımı atıverdim sağ taraftaki ipe ve aynı anda sol taraftaki üst ipe de sol elimle sıkı sıkı tutundum. Ayrılabileceği kadar ayrılan dört uzvumla dört ipi en ufak bir beceriksizlikte tüm hayatım eriyip gidecekmiş gibi kavrayarak, hızlı olmayı arzulayan ancak titrekliğimden yavaşlayan bir tempoyla ilerlemeye başladım. Her adımımda üzerime daha fazla baskı biniyor, alnımdaki nüfusu çoğalan ter damlaları bu baskıyı temsil eder gibi gözlerime girmeye çalışıyordu ve geride bıraktığım suretsiz eski arkadaşlar sanki haset içinde beni gözlüyorlarmış gibi çıt çıkarmıyorlardı. Parkın geri kalanını görmezden gelen yoğun sessizliğin de olumsuzluk katkılarıyla canım çıka çıka yarıladım köprüyü. Başlangıçta hissettiğim tüm özgüven, ip köprünün zorluğu yüzünden kararsızlığa bırakmıştı yerini; arkamdan ufacık bir ses bile duysam beraber büyüdüğüm, tüm kültürel aidiyet duygumun yaratıcısı insanları hatırlayacak ve korku, daha fazla çaba harcama üşengeçliği ve varolan şartları daha sonra özleme kuşkusuyla karışık bir duygu kolajıyla geri dönmeye karar verecektim, biliyordum. Bir şekilde ait olduğum, zaman zaman hoşlanmasam da kokusuyla ve düşüklük hissinin samimiyetle çatıştığı ebeveynsel sahipleniciliğiyle yoğrulduğum kulübeden kurtulmaya, gözlerim eşit görse de yüreğimle yukarıda olduğunu hissettiğim diğer kulübeye ulaşarak beni ben yapanları parkın bir kenarına itmeye bu kadar meraklı mıyım, diye düşünüyordum attığım her kararsız, çekingen ve henüz oraya girmek için yeterli yetkinliğe ulaşamamış adımda. Bazı adımlarda biraz daha yetkinleştiğimi hissederek mutlu oluyor, bazı adımlarda geçiş fikrimi yeniden sorguluyor ve bazı adımlarda da ulaşmaya çalıştığım yerin olumlu ve olumsuz yanlarını sıralıyordum bilgisiz fakat kulübeye yaklaştıkça çoğalan tahminlerle biraz olsun aydınlanan aklımda. Rüyalar, içerisindeki konuşmaların tek bir kelimesinin dahi hatırlanmasına izin vermeyecek kadar akıllı, kısacık bir anında düşünülenleri tüm derinliğiyle uyanıklığa işleyecek kadar sinsidir. Sahibine yalnızca önemli olanı, en büyük etkiyle verir.

Her ne kadar bir daha asla kendimle bırakılmayacağımı tahmin etsem de geri dönebileceğimi bilmek seçtiği kulvarda gittikçe ustalaşan adımlarımın kararsızlığının örtülmesinde büyük bir rahatlatıcılık rolü oynuyordu. Yetkinliği özgüvenle pekiştirilen son birkaç adımın ardından, sahibini bilmediğim güçlü bir elin de yardımıyla, bir anda, ne olduğunu anlamadan, yıllardır içini görmeyi beklediğim kulübede buluverdim kendimi. İlk girdiğimde içerideki insanlarla ilgilenmeye fırsat bulamadım; onlara bakmışsam da hiçbirinin suratını tam olarak çözememiştim; o sırada tek düşündüğüm, gizemini sergilemek üzere olan kulübenin içinde ne var ne yok tamamen görmekti. Diğer kulübeden daha büyük değildi burası; hatta biraz daha küçük olduğu bile söylenebilirdi –zaten içindeki insan sayısı da çok daha azdı-. Ancak diğer kulübenin aksine içinde bir sürü ayrıntı, daha önce bir parkta rastlamadığım bir sürü farklı ufak oyalanma aygıtı ve kulübenin görünüşünü güzelleştiren, kaliteli maddeden yapılma işlevsiz süs yapıları vardı. İlk saniyelerden sonra kulübenin bu yönüyle çok fazla ilgilendiğim söylenemez; benim esas ilgilendiğim nokta buradan parkın nasıl gözüktüğü, parktaki diğer insanların buraya nasıl bakışlar fırlattığı ve buradaki insanların aşağıdaki insanlardan farkıydı. Aşağıdaki dedim, çünkü kulübenin, Coşkun’un hemen saldırdığı demir el köprüsüne açılan kapısından dışarıya baktığımda buranın diğer kulübeden daha yüksekte olduğunu fark ettim; dışarıdan baktığımda öyle görmemiş olsam da, buradayken, parktaki diğer bütün insanlardan daha yukarıdaydım. Duyduğum bu yükseklik hissi, bana yalnızca düşünce boyutunda ayıplayıp utanabildiğim bir göğüs kabartısı verdi. Uzun zamandır peşinde koştuğum bu duyguyu biraz daha hissedebilmek için, kendime kıza kıza, orada bir süre daha durdum. Coşkun’un hevesle dışarı fırlama nedenini sonunda anlamıştım; aşağıda gördüklerinin, ona yukarıda olduğunu onaylamasına ihtiyacı vardı.

Gurura doyduktan ve hissettiklerim yüzünden kendimi yeterince ayıpladıktan sonra, yüzümü içerideki diğer insanlara döndüm ve yaptıklarını gözlemeye başladım. Birbirleriyle pek az konuşuyor, konuştukları ender vakitlerdeyse suratlarında ani sırıtma değişimleri gerçekleşiyordu. Gördüğüm kadarıyla gelip geçip kulübenin ortasına konulmuş beyaz örtülü bir masadan ufak krakerler alıyorlar ve yavaş ve zarif adımlarla kulübede gezinmeye koyuluyorlardı. Bu bana bir hayli anlamsız geldi, ancak onların benden daha tecrübeli olduğunu düşünerek yaptıklarını sorgulamamaya çalıştım. Hem kulübedeki herkesin aynı şeyleri yaptığı da söylenemezdi; yalnız başına bir köşede ayakta durmuş takılanlar, duvar dibine çöküp sade şapkalarını burunlarına kadar indirerek yalnızca içkisiyle meşgul olanlar da vardı. İlk anda hissettim ki, eğer burada kalacaksam, zamanımın büyük kısmını demir el köprüsüne açılan kapının yanında geçirecektim. Belki arada sırada masaya uğrar, birkaç kişiyle konuşmaya da çalışırdım.

Rüyamın bu kısmında ufak bir boşluk var; hafızam önüme orada durup uzun uzun düşüncelere daldığım aksiyonsuz bir zaman aralığı koysa da, sanırım ya yeniden dışarıyı izlemeye başlamış, ya da birileriyle konuşmaya çalışmıştım –her ne olduysa, yeniden hatırlamaya başladığım kısım itibariyle, kendimi bir anda arkadaşlarımın yanına, eski kulübeme hızla dönerken buldum. Zorlanmadan ip köprüyü de demir köprüyü de geçtim ve gülümseyerek –sanırım mütevazılığın en gözde cebine gizlediği, kendine yalancı ukalalığı barındırıyordu bu gülümseme- bizim çocukların yanına girdim. Suratlarını göremesem de, birkaçı hariç hepsinin bana imrenme ve gurur dolu bakışlar attığını hissedebiliyordum. Bana yıllarca sürmüş gibi gelse de, onlara göre çabucak ulaşıvermiştim gizemli kulübeye. Neler gördüğümü anlatmam konusunda beni sıkıştırmaya başladılar ancak hiçbir şey anlatamadım; bana özenmelerine onların adına üzüleceğimden değil, kıskançlıktan bana zarar vermek isteyeceklerinden korkmuştum. Özellikle, benimle konuşmaya çalışmayanların, görüntüsünü hatırlayamadığım kızgın bakışlarıydı buna neden olan. İstemeye istemeye, hepsini oraya götürmeyi ve gördüklerimi gelip kendi gözleriyle görmelerini teklif ettim. Hatırladığım kadarıyla kimi hevesli olmasına rağmen yükseklik farkını öne sürerek açık açık korktuğunu söyledi, kimi o kulübenin de bizim kulübeyle aynı yükseklikte, aynı biçimde olduğunu suratsızca ifade ederek arkasını döndü –bunların çoğu bana kızgın olanlardı-. Teklifimin ardından bütün gülümseyişler soğuk uzaklaşmalar eşliğinde kaybolmuş, herkes kulübenin farklı köşelerine dağılmış ve silikleşmişti. Bu noktada rüyada olduğumu fark etmeliydim; gerçekte böyle bir durum olsa hepsi heyecanla peşime takılıverirdi çünkü.

Arkadaşlarım da olsalar bana musallat olmamalarından memnundum –bir kişi hariç: İsteksizliği korkaklığına örtü etmiş Serol’u ite kaka ikna ettim ve hevesle, bir şekilde demir köprüye itiverdim iri vücutlu arkadaşımı. Onun da benim gibi demir köprüde hiç zorlanmadığını biliyordum fakat ip köprüye gelmek istemediğinden fazlasıyla yavaş adımlarla ilerliyordu arkamdan. İp köprüde ona ihtiyacı olmayacağı kadar çok yardım edeceğimi söyleye söyleye beni belki de hayatımın mutluluğuna ulaştıracak son köprüye getirmiştim eski dostumu. Onu yukarıya çıkarmaya çalışmam tamamen kendim içindi; ilişki kuramadığım insanlarla yalnız kalmak, her akşamüstü parka çıkışları tek başıma aşağıyı izleyerek geçirmek istemiyordum. Bu arzumun verdiği motivasyon ve güçle, Serol’u neredeyse sırtıma alarak ip köprüden geçirmeye koyuldum; o yalnızca elleriyle çekingen tutuşlar yapıyordu üst taraftaki iplere. Pek zor olduğunu söyleyemem; kulübeye girene kadar Serol yüzü bulanık, sesi kapalı, ağırlığı ortadan kalkmış bir klon gibiydi zaten. Yalnızca son aşamada, onu omuzlarıma çıkarmış kulübeye yükseltirken biraz zorlandığımı hatırlıyorum.

Kulübeye girer girmez ilk işim onu abisinin kaza yerine açılan kapıya götürmek oldu. O aşağıya bakarken, rüyada ilk defa bir suratı tam olarak, bütün ayrıntılarıyla görebildim –ya da şimdi yalnızca onun o andaki suratını hatırlayabiliyorum-; yukarıda olduğunu fark ettiğinde mutlu olmasını bekleyerek yüzüne bakmıştım ancak beklediğimin aksine mutsuz, belki hayal kırıklığıyla dolu, rahatsız bir ifade vardı yüzünde ve bilhassa gözlerinde. Ben sanki sabitlenmiş bir kameraya dönüşmüş, hiçbir şey yapmadan onu izliyordum artık. Arkasına döndü, kulübenin geri kalanına, masaya, masanın etrafındaki insanlara ve onların dışındaki insanlara birer birer, gözlerini ağır ağır gezdirerek baktı. Yüzündeki huzursuz ifade değişmemişti. Sonunda kıpırdamayı başararak kulübenin ortasına doğru döndüm, masanın üzerine bakarak kraker yemeyi teklif ettim. Yüzümü yeniden ona döndüğümde benden metrelerce uzağa gittiğini ve yanaklarının her zamankinden daha şişkin olduğunu, geçen her saniyede de tombullaşmaya devam ettiğini gördüm. Teklifimi reddetmeye bile tenezzül etmeden, elleri şişen yanaklarının altında, boynunun üst tarafında, kaş göz hareketleriyle girdiğimiz kapıyı işaret ediyor ve acilen gitmek istiyordu.

Şaşkınlık ve gelecek akşamüstlerine yönelik umutsuzluk içerisinde Serol’u demir köprüye kadar getirdim. Hiç konuşmadan, süratle benden ayrıldı ve ilk sığınağımıza dönmek üzere çabuk adımlarla demir köprüden geçmeye koyuldu. Giderken dönüp bakmıyordu bile; uyanmadan önce son gördüğüm, yanaklarının sönerek arkasına saklanmayı başardığı kalın, terli ensesiydi.

19 Temmuz 2011 Salı

Kısmet

Salondan başladı. İyice sıcaklamış havaya bana mısın demeden, eşyaları iteleye çekeleye ulaşılması en zor, en ücra kısımları bile süpürdü, önceki doğum gününde oğlunun hediye ettiği yalancı ağacın küçük turuncu yaprakları dahil her ufak sergileme ünitesi elemanının tozunu aldı. Salondan sonra küçük odayı ve holü de iyice süpürdükten sonra yatak odalarına geçti. Yatak çarşaflarını değiştirdi, uyuma öncesi ağız şapırdatışlarına bakılırsa kocasının da kendisi gibi favori gördüğü nevresimi kullanıma hazır hâle getirdi. Oğlanın yatağını da tertemiz bir uykunun emrine sunduktan sonra yatağın altına sokuşturulmuş çorapları toplayıp kirliye atmak üzere tuvalete yönlendi. Hazır tuvalete girmişken beyazlara el attı ve çoğu fanila ve külotlardan oluşan, oğlanın artık yalnızca evde giydiği son birkaç beyaz çorabının da dahil olduğu kirlileri beyaz, lüks, içi gibi dışı da temiz çamaşır makinesine teslim etti. Makine hafif yürüyüş denemeleriyle işine başlarken kocasının emekli pijama altıyla tuvaletin yerlerini silmeye başladı; zaten darken çamaşır makinesinin gelmesiyle iyice darlaşmış tuvaletin yerlerini silmekte bir şey yoktu ancak klozetin etrafındaki haftalık sidik izleri hayli zaman ve vücut suyu tüketiyordu. Klozeti, lavaboyu ve küveti cifledikten sonra pijamayı bir daha suya batırıp klozetin çevresini bir kez daha sildi. Şimdiden buruşmaya başlayan ellerinin öyle bir açlığı yoktu ama, entarisinden sıyrılıp yere değen etli, yer yer mor dizleri ve sırılsıklam olmuş, siyah saçlara tel tel kucak açmış alnı ile konukseverlikten öte ev sahipliği yapan koltukaltları, küvetin, kirinden sıyrılıp kendilerine kucak açmasını –muhtemelen bıkkınlıkla- bekliyorlardı.

Daha temiz, daha kuru, daha ayrıntısız hâli yenilenmiş bir enerjiyle mutfağa daldı, ocağı yakarken bir yandan da haftaiçi yemek seanslarının değişilmez moral destek programını dinlemek üzere radyoyu açtı. İkili bugün pek formda olmasa da yemekler onlarla daha çabuk yapılıyordu; zaten bugün pek bir yemek işi de yoktu, önceki gün bol bol yaptığı mercimeği ısıtıp yanına da bir pilav attırdı mı, geriye sadece domates ve hıyar doğramak kalıyordu –biber acı çıkmıştı-.

Baba-oğul yine beraber geldiler ancak diğer günlerden farklı olarak, oğul bu kez babası gibi suratsız değildi. Raporlar ve devamsızlık hakkı sayesinde bugün son kez gitmişti okula; bundan sonrası testlere gömülü koca bir ay ve arada sırada yapılacak olağan kaçamaklar demekti. “Hadi geçmiş olsun,” dedi annesi. “Karneyi vermediler mi?”
“Ne karnesi anne daha okul bitmedi ki; bizi bıraktılar sadece, kaç kere söyleyeceğim? ”

Oğlan tuvalete giderken, konuşmayı evliliğin ikinci ayında rafa kaldıran enine çizgili kırmızı bluzlu, dünya mesai saatleri içinde çay içme şampiyonluğu adayı aile reisi, doğrudan salonun kapıya yakın kısmına yolu en az engelleyecek şekilde yerleştirilmiş masanın, televizyonu en iyi gören yerine oturdu ve tencereleri salona taşımaya çoktan koyulmuş karısından sehpanın üzerindeki kumandayı istedi.

Ana haber bülteni açıldı, yemekler konuldu, aralık tuvalet kapısının arkasından yüklüce işeme sesi iletmiş ve ardından bilgisayarıyla hasret gidermeye girişmiş oğlan sofraya çağrıldı ve dört kişinin katıldığı akşam yemeği başladı. “Bir daha gitmeyecek misin sen şimdi okula?” diye sordu anne, her zamanki gibi bol sirkeli yaptığı salataya ilk yabancı uzanmayı gerçekleştirirken.
“Yok işte, bir tek karne almaya giderim sınavdan önce. Hep dersane artık.”
“Orospu çocukları doymuyor zama!” Baba mercimeğe daldırdığı kaşığı henüz kaldırmamışken yaptı ilk resmi saldırıyı.
“Sabahları kalkmayacaksın o zaman artık. Gömleklerini falan da kaldırayım yarın.”

Mercimeğin yoğun istek üzerine pilavın üstüne de eklenerek sahneye bir kez daha teşrif etmesiyle tencerelerden biri mutfağa boş dönmek durumunda kaldı, ancak emektar dişinin mutfağa geliş gidişleri ve boş tabak taşıyışları sayesinde üzülmeye fırsat bulamayacak kadar hızlı bir seyirliğe sahipti. Sofra yalnızca çatallar kalana kadar boşaldı, erkeklerin huzuruna yeni, küçük tatlı tabakları getirildi ve pasta mumları ateşlerini gösterene kadar televizyon masayı terk etmek bilmedi. Salonun temizliğinden önce özenle yapılmış muzlu ve vanilyalı pasta televizyonun yerine masaya getirilirken oğlan ışıkları kapadı ve anne, eş, ev hanımı gülümserken kocası yarım gülümseyişle, ağır tempoda el çırpmaya başladı: “İyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki-“
Oğlan son aşamada babasının sesini bastırarak düzeltmede bulundu: “... mutlu yıllar sana!”

Kısa bir alkışın ardından ışıklar açıldı, Kısmet pastayı kesmeye girişirken oğlan odasından ufak bir torba getirdi. “Pek okumazsın biliyorum ama başka bir şey bulamadım,” diyerek torbayı masanın annesine yakın bir tarafına koydu ve yerine oturdu.
“Niye okumayayım, okurum oğlum.” İlk dilimi kocasına, ikinci dilimi oğluna verdi. Ardından pastanın dörtte üçünü dilimlere ayırdıktan sonra kendine ince dilimlerden birini aldı, yerine oturmadan torbadan D&R yazılı paketi çıkardı ve özenle açıp içindeki öykü kitabının kapağına bakıp gülümsedi. “Sağol Mertçim.”
“Makineden memnun musun?” diye sordu kocası kendi hediyesini hatırlatmak ister gibi.
“Memnunum da biraz yürüyor gibi, bir baktırmak lazım.”

Kekinin hazır alınması ve iyi ıslatılması ile malzeme seçimi sayesinde, yumuşak, hafif olmuş pastanın kesilmiş bütün dilimleri Mert ve özellikle babası tarafından tüketildi. Mert biraz daha yeme sevdalısı, kilolu bir çocuk olsaydı pasta sabah kahvaltısında tamamlayıcı unsur olarak kullanılmak üzere bile kalmayacaktı.

Mert birkaç günlüğüne rahatlamıştı rahatlamasına ancak en azından üniformadan ve sinir bozucu derecede muallak okul sınavlarından kurtulmanın verdiği bu yarım yamalak rahatlama, etkisini dersane temposunun yükselmesiyle birlikte kaybedecekti; okula gidişlerinin yerini dersane gidişleri almıştı ve mesafe daha kısa olsa da, babasının dönüşlerde yolun tersliği yüzünden onu alamamasından dolayı daha fazla sıkıntı çekmeye başlamıştı. Kendini tekrar eden sorularla boğuşmaktan ve dersanedeki ilişki kuramadığı, daha doğrusu kurmaya çalışmadığı insanların gelecek kaygılarıyla dolup taşan bunaltıcı çabalarıyla iç içe yaşamaktan sıyrılıp nefes alabildiği tek vakit bolca zaman geçirdiği, lisenin ona verdiği ender armağanlardan olan yakın arkadaşı Önder’di; yarışmalara bulanmış kendisi ve tanıdığı tüm akranlarının tersine, sınava yalnızca ufak bir puan için girip zevklerine uygun, kendisi için hafif bir de yetenek sınavından geçtikten sonra, elbette zorlanacağı yanları olsa da, sanatıyla, fotoğraflarıyla yaşamaya başlayacaktı. Mert’in çeyrek-özgür istekleri ve nereden çıktığı belli olmayan yetenekleri farklıydı belki fakat yine de, zaman zaman onu ve tüm karışıklıktan, bıkkınlıktan sıyrılma olasılığı olan riskli ancak kısmen farklı bir yol seçmesini kıskanmıyor değildi; bunda biraz da sınav gelip çatmasına rağmen kurtulamadığı kararsızlığının ve kalan az vaktin yarattığı ağır baskının etkisi vardı tabii.

Dersanenin ve dersane ötesi testlerin izin verdiği zamanlarda, nefes alma seanslarını havanın iyice terlettiği şu günlerde dışarıdaki masraflı buluşmaları eve taşıyor ve çalışmaları kısmen daha rahat geçen Önder’i bilgisayarbaşı muhabbetlerine davet ediyordu; en iyi olduğu işlerden biri de nabza göre sosyalleşmek olan Önder bu davetlerden çekinmek gibi bir benmerkezcilik göstermiyor ve gerçekten meşgul olmadığı, yani başka birine söz vermediği sürece kapalı kapılar ardı genç erkek sevgileşmesine hayır demiyordu.

Kısmet’in bu durumdan rahatsız olduğu söylenemezdi; tüm yiyecek taşımaları, içecek teklifleri ve evde bir yabancının olmasının doğurduğu dikenüstülük hissi hak ettiği gerçek rahatsızlık değerini misafirperverliğin içe dönük okşamaları sayesinde kaybediyor ve Kısmet’in olağan, yalnızlığını radyodaki ikili ve televizyondaki evlilik avcıları ile giderdiği günlerden daha fazla gülümsemesine sebep oluyordu -bunu fark etseydi belki kayınbiraderinin kahkaha atanlara yedirdiği pirzolaları düşünecek ve ömrü uzadı diye mutlu bile hissedecekti-. Evle özel bir işi yoksa ve çocuklara sunabileceği başka bir şey kalmadıysa, diğer günlerde olduğu gibi televizyona gömülmek yerine kendini sunmak adına kanepeye uzanıp oğlunun doğum gününde hediye ettiği kitabı okumaya başlamasını bile sağlamıştı bu gidip gelmeler; üstelik oğlu kitabın yalnızca Önder’in geldiği günler okunduğunu fark edip yanlış düşüncelere kapılmasın diye artık diğer günlerde de günortası okumalarına girişiyordu ancak hem her iki üç sayfada bir uyuklamaya başladığından, hem de bulduğu sunum tarzında kitapsız kalmak istemediğinden ağır ağır ilerliyor, fazla kalın olmamasına rağmen kitabı bitmek konusunda çaresiz bırakıyordu.

Başlarda öyle olmasa da, Önder’in son gelişlerinde Kısmet yalnızca kalan ev işleriyle uğraşmak, ütü yaparken bahaneyle kısık sesli televizyon izleme kaçamakları yapmak ve kanepede kitap okuma uyuklamaları gerçekleştirmekle yetinemez oldu; yıllardır oğlunun ne demeye kapandığını anlayamadığı o güneş almayan, havasız odası onu akıl ermez şekilde kendine davet ediyor, gençlerin gülüşmelerle dolu sohbetlerini çizgi film karakterini kendine doğru çeken kek kokusu gibi kullanıyordu. Kısmet bu arzusunu anlamakta güçlük çekiyordu; aklına bile getirmekten korkacağı, ahlâksızlık göreceği ihtimalleri beyninin ucuyla tartmaya cesaret edebilse de bunda pek ileri gitmedi: Söz konusu oğlan sıska, becermekte zorlanmayacak olsa da sohbetini kendisine açmaya pek girişmeyen, arzu sınırlarının içerisine girme ihtimali olmayan bir tipti. Öyle olmasa bile, Kısmet’in böyle bir çılgınlığa kendini kaptıracak kanatları yoktu; sırrını anlayamadığı oda çekiciliğinin ardını sınır tanımadan keşfetme isteğinden üzerinde durmuştu bu ihtimalin. Şüphesiz öykü kitabı sunum dışında da fayda sağlıyordu.

Mert çalışmalarını gevşetmeden Önder’le daha fazla vakit geçirmenin ve bunalmalarından orta yol bularak kaçabilmenin bir yöntemini bularak Önder’le ortak sorumluluk alanlarına çalışacağı günlerde onu birlikte çalışmak üzere eve çağırmaya başladı; Önder de arkadaşının izole odası ve evin nefis ağız tadı ile konukseverliği sayesinde bu tekliflerin bolluğundan pek rahatsız olmuyor ve sınav öncesi son ayının neredeyse yarısını burada geçirmekte üzerindeki çalışma baskısının hafifliğinin de etkisiyle bir sakınca görmüyordu. Mert belki bu rahatlatıcı arkadaşlık adına esas zorlu sorumluluk alanlarından biraz kaçış yapıyordu ancak kendi kendine, bunu yapmazsa sıkıntıdan daha kötü duruma düşeceğini söyleyerek içini rahatlatıyordu.

Kısmet odanın çağrılarının saçma gizemini çözemese de, kendini durdurmaktan da kaçınıyor ve Önder’in iyice sıklaşan bu geliş gidişlerine kekler, kurabiyeler yapıyor, yalnızca sabahları ve akşamları kendini gösteren niteliksiz memuruna farklı içecek siparişlerinde bulunuyordu. Servis vakitlerini özellikle sohbet seslerinin yoğunlaştığı kısımlara denk getiriyordu ki odaya ani giriş yaptığı zamanlar biraz olsun içinden taşan odaya katılma isteğini doyurabilsin. Çoğu seferin tersine, ki iki günde bire kadar inmişti bu seferler, bir seferde odaya girip neşeli servis yapma merasiminin ardından odada kalıp ufak bir sohbet girişiminde bulunmaya karar verdi. Bu kararı önceden vermesinin de etkisiyle yapabileceği en güzel, en bol üzümlü keki yaptı, oğlu gibi Önder’in de seveceğini tahmin ederek tepsiye iki de bol Nesquick’li süt koydu ve hevesle odaya yöneldi.

“Benim favorim Sasha Grey valla.”
“Oo sert işlerdesin.”
Kısmet elindeki tepsiden sağ elini sıyırıp işaret parmağıyla odanın kapısını zar zor açtıktan sonra kesildi sohbet.
“Kek getirdim size,” dedi Kısmet ve çocukların yaprak testler ve kitaplarla dolu masayı boşaltmasını bekledikten sonra tepsiyi masaya koydu, sonra her zamanki gibi doğruca odadan çıkmaya yönelmek yerine çocukların arkasında dikilip gülümseyerek bilgisayar ekranına bakmaya başladı. Bakıyordu ancak herhangi bir şey görmeye çalıştığı yoktu; bakışlarını oyalıyordu sadece.
“Ellerinize sağlık Kısmet Abla,” dedi Önder çatalla kendisine en yakın kek dilimini kurcalamaya başlarken. “Zahmet etmeseydiniz.”
“Ne zahmeti canım, afiyet olsun. Süt sever miydin, Nesquick de koydum ama...” Kısmet bakışlarını Önder’e kaydırmış, gelecek cevabı merakla gözlüyordu. Mert umursamazca ikinci ısırığını almıştı bile.
“Severim severim, teşekkür ederim.” Önder’in yemeye girişmesi için Kısmet’in odadan çıkması gerekiyordu öncelikle.
Çekingen, cümle sonuna doğru yükselen bir ses önceden plânlandığı belli bir girişimde bulundu: “Resim çekiyor musun şimdiden, getirip göstersene bazılarını?”
“Deviantart’ta var, göstereyim isterseniz?” Önder fareye doğru hamle yaptı, Mert ona ters ters bakıp ağzındaki lokmayı konuşmak üzere iyice yana itti:
“Boşver şimdi ya; anne sağol hadi...”
“Devi... O ne? Göster göster.”
“Anne boşver sen anlamazsın, İngilizce bir site adı işte.” Sesini arttırarak “Eline sağlık çok güzel olmuş,” dedi ve annesine gitme imasında bulundu Mert.
Kısmet “Amaan Mert,” derken gülümsemesine rağmen alıngan bir çıkış yaparken Önder ne yapacağını bilemez hâlde elini yeniden çatalına yöneltti.

Etkilenmenin kuvveti cevapsızlıkta gizlidir. Düşünceli bir akşamın ardından, ertesi gün aylık olağan hava alma günlerinden biriydi ve Kısmet birkaç eksik gediğe, özellikle banyoya yeni halı takımı bakmak üzere iki hafif metro durağı uzaklıktaki büyük çarşıya gitti. Sidik sıçramalarıyla ciddi bir problemi vardı; klozet halısını neredeyse haftada bir yıkamasının yanı sıra, hemen hemen altı ayda bir de halı takımını değiştirmeye çabalar ve büyük çarşının ucuzluğundan faydalanarak bu takıntısını en az maddi kayıpla gidermeye çalışırdı. Bu kez tercihini yeşilden yana kullanarak halı takımını aldı, hazır gelmişken diğer acil olmayan eksikleri de tamamlayıp geri dönmeye koyuldu. Normalde daha uzun gezer, artık vitrin yazılarının yarısını anlamamaya başlasa da alakalı alakasız her şeye uzun uzun bakardı ancak sıcak onu alıkoydu, bu az bulunur dışarı çıkışını kısa kıldı. Dönüş metrosunu beklerken karşıdaki ters istikamet istasyonunun duvarında ağzı kapatılmış, sahte bir panik bakışı fırlatan genç bir kızın fotoğrafı vardı. “İngilizce bilmiyor musunuz?” diyordu belirsiz biri; numarasını bırakmıştı.

Evi artık ona çekici gelmiyor, odanın çağrılarında kompleksleriyle karşılaşıyor ve günü tüketmeye yardımcı olacak eş yolunu gözlemelere neden bulamıyordu; kocasının da kavga dövüş üyeliğini devam ettirdikleri Lig Tv ve güzel yemeklerin yol boyu süren hayali olmasa eve gelmeye pek hevesleneceğini düşünmüyordu –bunu bilmek olası bir şevkin çıkış yolunu da tamamen kapıyordu-. İletişim kurabildiği tek komşusu Mühibe Ablanın da yılın neredeyse yarısını yazlıkta geçirmesi sıcakları daha da katlanılmaz yapıyordu.

Öğleye kadar süren zorunlu dersane saatlerinin dışını evde geçiren oğluna babasına söylememesini iyice tembihledikten ve yastıkaltı parasını denkleştirdikten sonra kendisinden beklemeyeceği, onun gibi olup ancak sahiden zararlı bir yalnızlığa gömülmüş bir kadının kalkışabileceği kimi için ufak, onun için büyük çılgınlığa cesaret etti: Haftaiçi her gün üç saat, daha önce çok duyduğu, ancak anlamını yarım yamalak bildiği kelimelerle haşır neşir olmaya başladı. Metro durağındaki gergin genç kıza şüphe ve tatmin arasında gidip gelen bakışlar ata ata onu akrabası bellemişti artık.

Henüz ilk haftasında olmasına rağmen hocasından ve sınıftaki diğer insanlardan memnundu; korktuğunun aksine sınıftaki hemen hemen herkes kendisine yakın yaşlardaydı ve özellikle hoş sohbet bir beyefendi olarak gördüğü, henüz kelleşmekte ileriye gitmemiş sıra arkadaşı Hüseyin (Bey) her geçen saat ona evini, oğlanın odasını, hâtta evin işlerini unutturuyordu. Her fırsatta onunla bol gülümsemeli ufak konuşmalar yapıyor, küçük esprilerine pek aşina olmasa da onun kendisine gösterdiği bu ilgiye karşı şefkatin ve saygının birbirine karıştığı aşksız ancak arzulu bir duygu hissediyordu.Üst düzey bir kararsızlık, vicdan azabı ve heyecanın ardından kabul ettiği pastane daveti kendisine ne yaptığını sormaya bir daha kalkışmadan, yalnızca yorgun kollarını suyun akışına bırakacağı bir belirsizlik cenneti olacaktı belki de.

Ücra bir pastane seçtiler ve sonu gelmez gülümsemeler ve yer bulamayan ellerin düştüğü zor durumlar eşliğinde birer keşkül söylediler menü üzerinde fazla düşünemeden.
“Şu dil engelim de olmasa yönetici bile olmuştum şimdiye, ama işte çok önemli bu dil meselesi artık, olmuyor İngilizce olmadan,” diye ani bir giriş yaparak, sessiz gülümsemelere son verme girişiminde bulundu Hüseyin Bey kılçıksız konuşmasıyla.
Kısmet yüzünde bir gülümseyiş daha oluşturarak başıyla onayladı Hüseyin Beyi, peçeteye sarılı kaşığı eline alırken. Yeniden sessizliğe gömülür gibi olduklarında önlerine birer de su geldi, afiyet dilendi ve iki kişilik sahnelerinde baş başa bırakıldılar. Keşküllerden ilk kaşıkları aldılar, birbirlerine tat onaylama bakışları attılar ve ardından aşağı bakarken belki uyumlarına, belki sessizliklerine gülümsediler.
“Kocanız iyi İngilizce biliyor mu ki aşağılıyor sizi? Neden sizin gibi birini kursa gitmeye zorlar anlamadım. Yanlış anlamayın, size yakışmayacağından falan değil. Yani, bir adamın karısından böyle bir şey istemesi zaten yeteri kadar acayip.”
Kısmet üç yıl önce gazeteden kupon biriktirerek aldığı koca telefonu kullanarak boşta kalan elini oyalıyor, bir yandan da çabuk bitmemesi için uğraşarak, yavaş yavaş yiyordu keşkülü. Aynı zamanda ilgisiz görünmek de istemiyordu, ancak içinde bulunduğu hâl sınıftaki durumlarından çok daha farklıydı. Kocasıyla bir bahar akşamı yine ne yaptıklarını tam olarak bilemeden gerçekleştirdikleri ilk buluşmalarından beri bu kadar gerildiğini hatırlamıyordu ve bunu düşündüğünde gerginliği mide bulantısıyla birleşerek daha da arttı. “Bakmayın o kadar da değil; biraz da ben istedim gelmek.” Sesi titriyor mu diye kontrol ede ede, yavaş yavaş konuşuyordu. “Sıkılıyordum evde. Bıktım her gün aynı şeyleri yapmaktan kaç yıldır. Tatile de gitmeyeceğiz belli ki bu yıl.”
“Ah, tatiller. İyi nefes aldırırlar bize ama tabii yanımızda memnun olduğumuz biri varsa.” Kısmet bazen Hüseyin Beyin televizyondan fırlamış gibi konuştuğunu düşünmüyor değildi, fakat mesafeli ve etkilemeye dayalı durumlarını göz önünde bulundurarak bunu normal karşılıyordu. Ancak dokundurmaları ve varmaya çalıştığı noktayı belli eden yönlendirici ifadeleri biraz rahatsız ediciydi; son günlerde dozunu iyice arttırdığı bu ifade görünümlü sorular kendisini korkutuyor, aynı zamanda da kışkırtıyordu.
“Tıpkı oğlunuz gibi, ben de kendimi evde bir yerlere kapamaya çalışır buluyorum artık. Karımın anlayışsızlığından, bitmek bilmez taleplerinden gına geldi, anlatabiliyor muyum?”
Kısmet yeni arkadaşlığının oluşturduğu resim hakkındaki yorumlarında düştüğü şüpheleri gidermek için daha iyi bir cümleyle karşılaşamazdı herhalde.

Sınıftaki hâlinin aksine suskun kaldığı pastane macerasını çok az pas vererek erken sonlandırdıktan sonra ertesi gün kurs olsaydı bile, gitmeye muhtemelen cesaret edemeyecekti Kısmet. Vicdanını rahatsız edenin evin biriken işleri olduğunu düşünerek haftasonunda işleri en azından hafifletmeye karar verdi; yürüyüşsever çamaşır makinesi, yaz mevsiminin her güne yeni bir kıyafet talep eden yüksek kaprisliliği yüzünden günaşırı çalışıyordu yine ancak Kısmet’in bizzat ilgilenmesi gereken işler iyice birikmişti; bir ara temizlik de yapmak gerekiyordu üstelik.

O haftanın en sıcak, en yapış yapış günüydü cumartesi; kocası son iş gününde, yine her gün olduğu gibi kahvaltıdan sonra hızlıca içtiği ikinci çayın ardından büyük tuvaletini yaptı ve tuvaletini yaptığı sırada askıya aldığı acelesine yeniden kavuşarak hızlı hızlı boyası eskimiş ayakkabılarını giydi. Dersaneye gitmek üzere hazırlanırken bir yandan da gidip gelip klavyenin tuşlarına vuran oğluna “Hadi konuştuğumuz gibi akşam ben alırım seni Mert, geç kalmazsın maça,” diye seslendi ve aceleyle evden çıktı. Hemen arkasından Mert de tuvalete girdi, bir süre çıkmadı, çıktığında da koştura koştura ayakkabılarını giydi ve kapıyı açarken salondaki kanepede uzanmış, kahvaltıyı hazırladıktan sonra onlar gidene kadar kitap okumaya girişmiş annesine seslendi: “Anne ya şeyler gitmedi tuvaletten, tekrar çekersin sifonu daha sonra.”

Önder vesilesiyle okuduğu zamanlarda pek sürüklenemediği, uyuklamaktan kendini alamadığı kitap bu kez ilgi çekici gelmişti ona; belki bu sabahki umutsuz uyuşukluğundan, belki de sıradaki öyküyle ilişki kurabildiğinden, evden çıkan erkeklere kayıtsız kalarak okumasını sürdürdü. Bir kadın kaşıkla duvarı oyuyor, yan daireye ulaşıyor ve yan dairede çıktığı odada karısından kaçmak için oraya sığınan bir adamla arkadaşlık kuruyordu. Kısmet öyküyü bitirdikten sonra bir süre, boş bakışlarla tavanı izledi. Tavana baktığı süre boyunca göğüslerinin üzerinde tuttuğu kitabı kapatarak sehpaya koydu, doğrularak ağır adımlarla ev telefonuna gitti, telefonun altındaki çekmeceden bir kağıt çıkarıp kağıttaki sert kalem darbeleriyle yazılmış numarayı çevirdi. Karşıdaki genç kız sesine adını ve soyadını söyleyerek kursa devam etmeyeceğini bildirdi.

Gün boyu, kendisinin bile alışmadığı şekilde, tembel, ağır hareketlerle gördü işleri; önce yemekleri yaptı, ardından hiç köşelere inmeye çalışmadan, kabaca süpürdü salonu ve diğer tüm önem vermediği odaları. Yarım yamalak toz aldıktan sonra televizyonu açtı, rastgele bir magazin programı buldu ve televizyonun hemen karşısına ütü masasını kurup dağ gibi olmuş ütüye girişti. Sırasını düşünmeden, gelişine yapıyordu bugün bütün işleri; kursa artık gitmeyeceği için hiç acelesi de yoktu; yavaş yavaş, uyuşuk hareketlerle yapıyordu ütüyü. Kendi kıyafetlerini de, oğlunun ve kocasının kıyafetlerini de dikkatsizce ütüledi. Bir program bitti, başka bir program başladı o bütün kırışıklıkları bitirene kadar.

Çamaşır makinesini ütüye girişmeden önce kurması gerektiğini tuvalete girdiğinde fark etti. Neredeyse akşam olmuştu bile, erkeklerin gelmesine çok yoktu. Sığdığı kadar renkli kirliyi makineye sokuşturup kurdu aleti, sonra kocasının eski pijamasını ıslatıp yerleri silmeye başladı. Yine sidik izlerini silmeye çalışırken yorulduğu için işi yarıda bırakıp küveti ve lavaboyu cifledi, aynı işlemi klozete de uygulamak için kapağı açtı ve tuvalet kağıtları ile boklarla neredeyse dolup taşmış, suyu yarıya kadar çıkmış bir klozetle karşılaştı. Lanet okuyarak sifonu çekti, fakat sifon suyu klozetten taştı ve tuvalet kağıtları ile boklar bir anda yere yüzüverdi; Kısmet panik içinde tüm tembelliğini üzerinden atarak hızla tuvalet kapısını kapattı ve birkaç hafif dozlu küfrü yüksek sesle tekrarlayıp durarak elini lavabonun altındaki pompaya attı.

Yaz sıcağında hiç sevmediği bir işi her gün her gün yapan bir adamın ve onun test sorularına gömülmekten ve kaygı hissetmekten iyice bunalmış oğlunun ligin son maçını kaçırmamak için çiğnemeyec eği trafik kuralı yoktur; o gün dersanede etüte kalan oğlunu yol ters olmasına rağmen sırf maçı beraber izlemek için alan baba, bıkkın hayatından uzaklaşma fırsatı bulacağı son doksan dakikanın tek bir saniyesini dahi kaçırmaya tahammül edemezdi. Devre arasında yiyeceği güzel bir yemekle şampiyonluk maçını taçlandırırken, geçmek bilmeyecek ekşi kokulu yaza en azından güzel bir bitirişle girecekti.

Pompa fayda etmeyince iğrene iğrene eldivenlere uzandı Kısmet; çamaşır makinesi de neredeyse yürümekten koşmaya geçerek sinirine sinir katıyordu zaten. Eldivenleri eline geçirdi, sol elini yerin henüz silmediği, sidik izleriyle dolu kısmına koyarak sağ elini klozet deliğine kadar soktu ve oraları boynunu gerdikçe geren bir surat ifadesiyle kurcalamaya başladı. Tam fayda sağlamaya başlamış gibiydi ki kapı zili sertçe çaldı. Kısmet’in boklar ve tuvalet kağıtlarıyla dolu tuvalette yere oturmuş, elini klozetin derinliklerine kadar sokmuşken kapıya gitmek gibi bir şansı yoktu. Elini daha derine, daha da derine daldırdı. Elinden geldiğince dibe girmeye çalışıyordu ancak dirseğine kadar batmıştı. Biraz bekleyebileceklerini düşünerek işine devam ediyordu fakat kapı zilinin çalınma aralıkları da gittikçe kısalıyordu. Zilin uzunluğu biriken şiddeti hatırlatıp duruyor ve paniklemesine sebep oluyordu. Çamaşır makinesi yürüye yürüye Kısmet’in yorulmuş beline kadar dayandı ve durmaya da niyetli değildi; Kısmet bir yandan klozeti bu hâle getiren oğluna, bir yandan ala ala ikinci el makine alan kocasına, bir yandan sifonu yeniden çektiği için kendisine ve aklına gelen diğer her şeye, hayatını oluşturan tüm gerçeklere bela okuyarak boştaki sol eliyle makineyi itmeye çalıştı ama mümkünatı yok, makine arkasından çekilmeyecekti artık. Fiyatıyla ters orantılı ses yüksekliğine sahip telefonu sevgilisinin saçının telini cennete değişmeyeceğini söyleyen bir adamın sesiyle bağırmaya başladı, aynı anda kapı zili de patlayacak gibi çalmaya devam ediyordu. Sifonun suyu nedense akmayı kesmiyor, makine yürüdükçe yürüyordu.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sığ Bir Ukalanın Zayıf İnsanlık Haritası

Öğretmenin kendini göstermeye niyeti yoktu ve yerine kimse de gönderilmedi; kızı erkeği, sarışını esmeri, zayıfı şişmanı, bağıranı susanı alabildiğine halı bomboş sınıfta bütün gün görünmez itekleyenin arzulattıklarını yaptı. Kimi kırık dökük kutularla evler kuleler kurdu, kimi uyumsuz renkli kalemlerle yazdı çizdi ve bazıları yazıp çizdiklerini diğerlerine de gösterdi, kimi ufak topları tekmeleyip durdu, kimi nesneleri boşverip diğerleriyle uğraştı, kimi bir minder bulup biri kendisine bulaşana kadar öylece yattı, kimi kilitli kapıyı açmak için çalışmalar yaptı. Zaman geçtikçe sıkılmaya, sıkıldıkça bağrışmaya başladılar fakat bütün yerler kapıldığı için yer değiştiremiyor, değiştirseler de yine sıkılacaklarını biliyorlardı. Oyalanmak için öpüştüler, dövüştüler, dolapta buldukları bisküvilerden yediler. Hava karardı, aydınlandı, tekrar karardı ve tekrar aydınlandı ve her yeni ışık değişimi sabır yenileme etkisi vermeye başladı. Kuleler gelişti, kağıtlar büyüdü, kuvvetler çoğaldı. Birleştiler, ayrıldılar, bölündüler. Kapıyı açmaya çalışanlar da kapı koluyla farklı işler yapmaya koyuldular. Kazanıp kaybetmeye, üste çıkıp geride kalmaya başladılar. Tekrar birleştiler, tekrar ayrıldılar, tekrar bölündüler...

Sonra öldüler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Ufak Mavi Umut Kırıntısı

“Dikkat et, ısırgan otları var,” dedi Aysel önden yürüyen sevgilisine. “Kırk yılda bir şort giydin onda da bunlar bulmasın seni.”
Çatırdatmalarla, eğilip bükülerek mangal kokularından uzak bir köşe bulma çabası içinde yarı-kayıp ilerliyorlardı.
“Annenleri bulabiliriz inşallah dönüşte,” dedi Merih keskin gözlerle ağaçların azaldığı tarafa doğru bakarken.
“Merak etme, bu sıcakta hiçbir yere kıpırdayamazlar.”

Ağır ağır kendini gösteren ufak deniz parçası, algı sahibi yeteri kadar iyimserse yılların özlemini giderebilecek kuvvete sahipti. Kilim yokluğunu dert etmeden, etrafa iştahla saldıran dev bacaklı karıncaların ve boyutları sayesinde iğrenilmeyen ancak aynı zamanda önemsenmeyenlerin arasına katıldılar. Aysel hamlığı yalnızca okula yürürken ve insanlar için tasarlanmamış küvetinde banyo yapmaya çalışırken yenmeye çalışan vücuduna rağmen, otururken bile parıldayan mavi su kırıntısından gözlerini ayırmamıştı.
“Şuraya bak, çok güzel ya,” dedi belli belirsiz bir sesle.
Oturmuş, esneyerek ensesini kaşıyan Merih “Deniz işte,” dedi.

Tam o sırada görüş açılarına bir yük gemisi girdi ancak onlar için olup olmadığı belli değildi. Aysel o tarafa doğru hayran hayran bakmaya devam ederken Merih derin bir of çekerek kendini arkaya, sırtlardan muzdarip çimlere bıraktı.

Güneş yakıcılığını geri çekmemişti belki ama deniz hızlı hızlı parlıyor ve arkada bıraktıkları ağaçlıktan cıvıldama sesleri geliyordu. Soluk alma mavisinin daha geniş bir alandan kendini göstermesini engelleyen beton bir kulübe vardı sağ taraflarında; soldan, Aysel’in olduğu taraftan taşan ışığın aksine dökülen duvarları, ucuz boyası ve çürümüş pencereleriyle –en azından Aysel için- görüntüyü bozuyor, ancak bir yandan da neden orda olduğu konusunda merak uyandırıyordu.
“Bekçinin falandır herhalde,” diye cevap verdi Merih yattığı yerden. Beş yapraklı bir yonca koparmış, iki parmağı arasında döndürüp duruyordu. “İnsanlar bir saçmalık falan yaparsa diye koymuşlardır.”
“Ne saçmalık yapacaklar ki?”
“Ne bileyim. Sağı solu yakarlarsa falan diye herhalde.”

Aysel kısa bir süre kulübeyi inceledikten sonra küçük fakat güzel bir gün için yeterli, düz desenli basit çantasından ince, şöyle kırk sayfalık falan bir kitap çıkardı ve öne uzattığı bacaklarını kendine doğru çekip açıkta kalan fazlasıyla beyaz, ufak bir değişiklik için azıcık güneş ışığı bekleyen, Merih’e göre ince bileklerini ortada birleştirdi. Dudaklarını bükerek, her iki paragrafta bir etrafa bakarak iki üç sayfa okudu, sayfa çevirirken yüzüne vuran güneşe cevap olarak gözlerini kapamış bacak sallayan Merih’e dönerek saati sordu.
“Dört gibi dönelim. Bakarsın annemlerin sıkılacağı tutar.”
“Dört mü? Onları bilmem ama ben o saate kadar burda yaşlanırım herhalde.” Merih saate bir kez daha baktı.
“Takmayacaksan güneş gözlüğünü versene bana. Canım acımaya başladı.”
Aysel çantasından kahverengi, hacimli bir gözlük çıkardı ve sıra arkadaşına teslim etti.
“Bari üçe doğru gidelim de kardeşinle top falan oynayalım. Hiç düşünmedim ki kitap falan getireyim.”
Aysel yeniden giriştiği kitaptan gözlerini ayırmadan “Ne çok falan demeye başladın,” dedi.
“Ne?”
“Fark ettiysen sabahki maç teklifine karşılık kafasını telefondan kaldırmadı kendisi.”

Merih tam cevap verecekti ki kulübenin kapısı gürültüyle açıldı ve kahverengi şapkalı, varsayılanın aksine iyi giyimli bir bekçi onları şöyle bir süzdükten, özellikle Aysel’in ayrık bacaklarına keskin bir bakış attıktan sonra şapkasını düzelterek ağaçlık alana doğru yürümeye başladı. Kapının açık kaldığı kısa zamanda görülebildiği kadarıyla kulübenin içi dışının aksine eşyalar bir orduyu oluşturuyormuş gibi düzenli ve bir bekçi kulübesinden beklenmeyecek kadar lükstü.
“Artık sıkılmıştır, telefondaki bir oyunu kaç saat oynayabilir ki?”
“Tahmin bile edemezsin. Bu bekçi ne ayak yahu?”

Aysel kitap okuyordu okumasına ancak satırlar fazla sabitti artık. Deniz hararetle dans ediyordu belki ancak bu hararet, her akşamını yirmi santimetre ötesine bakarak geçiren biri için fazla uzak ve tekdüzeydi. Güneş ısıtıyordu, ama yeni yaşayanlar için bu sıcaklık artık fazlaydı; güzelliklerin algılanma süresini kısaltıyor, yerine hiçbir şey koymuyordu.

Merih kulübeye, gelecek evine doğru bir kez daha döndü ve dönmesiyle, kendisinden öncekilerin hızlı, sonrakilerin yavaş bulacağı bir fırlamayla kulübeye koştu. Kapının önünden aldığı kağıdı kaldırarak kitabı okumaktan vazgeçmek üzere olan Aysel’e doğru salladı ve sırıtarak “Beş lira,” dedi.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Damao ve Laçesis

Hasbelkader salonuma atılmıştı zavallı kuş; edinebildiğim tek uzun süreli ilişkinin basit bir samimi itirafla en azından mekân boyutunda sona erdiğini bilen düşünceli kapıcı, yarım çocuk yuvası nitelikli akraba evinden kurtarıp getirmişti onu. Teklifi zorla kabul ettiğim de söylenemez; özellikle gecenin sessizliğinde insanın yalnızca kendi nefesini duyması, kendi canlılığını tecrübe etmesi dayanılır şey değil.

İşten aldığım kısa süreli izin sayesinde her akşamüstü, kitap okuma uyuklamalarım sırasında gözlemleme fırsatı buldum şanssız hayvanı. Şimdiye dek gördüğüm muhabbet kuşlarına göre daha ufak kalmış, ağzını açarak hırıltılı nefes alıp veren, yürüyüşümden bile korkan zayıf mı zayıf bir hayvandı. Altın sarısı kafesinin içinde büzüşerek, fazla hareket etmeden, dişi başına dikilip duruyordu tüneğin üstünde. Yalnızlaşmış hayatımın birkaç günde hedef varlığı hâline gelen Laçesis’e ilaçlar, vitaminli krakerler aldım ancak o hâlâ benden korkmamaya bir sebep bulamıyor gibiydi.

Henüz salonuma geleli bir hafta olmuştu ki keskin duyularının geceleri kendi sesini duymasına dayanamadım ve iyi bir eş adına masraftan da kaçınmayıp ona rengine, boyutuna uygun güzel bir erkek aldım. Cinsinden biriyle olmak, tıpkı benim tecrübe ettiğim gibi, yara izlerini unutmasını ve yeniden muhabbet edebilmesini sağlar diye düşünüyordum ancak ilk birkaç günün heyecanlı, çekingen kur girişimlerinin ardından erkeğin huzursuzlaşmaya başlamasıyla umutsuzluğa sürükleyici bir kafes yaşamına doğru ilerlediklerine dair gözlemler yapmaya başladım. Kanepede yatarak okuduğum kitabı tam kafeslerinin hizasında tutmamın da payıyla, uyuklamalarımdan kalan zamanlarda okumaktan öte onları izliyordum –yemleri dışında verdiğim krakerlerden, marullardan, darı dallarından ve aldığım bunca oyuncaktan sonra bu kadarı da hakkımdı artık-.

Laçesis rutinden şikayetçi değil gibiydi; her yaptığını bir yandan erkeğini gözleyerek yapması hayatından memnuniyetine dahi yorulabilirdi hâtta. Tek olduğu zamanlardan daha fazla yiyor, daha çok ötüyor, hâtta bazen kafasını aşağı yukarı oynatarak dans bile ediyordu. Eşinin öncülüğüyle, daha önce kullanamadığı gaga taşını bile kullanıyordu artık; varsın banyo yapmasın. Eşi bir tek banyo yapmayı bilmiyordu herhalde, aldığım yerde ona iyi bakmışlardı belli ki. Laçesis’e tüm öğrettiklerinin yanısıra, hayvanı aynanın zaptından da kurtarmıştı. Kendisi Laçesis’ten daha hareketli olmasına rağmen biraz moralsiz görünüyordu ancak bunu mekân değişikliğine bağlıyordum; ayna sevdasında Laçesis’in yerini alması da bundandı diye umuyordum.

Hayvanlar gözlerine bakmadığınız sürece sevimli ve mutlu görünürler. Laçesis, gözlerindeki boş ifade değişmemiş olsa da, eşi geldiğinden beri kafeste yapacak bir şey daima buluyor, çiftleşme girişimlerine karşılık bulamamasına aldırış etmeden gün boyu bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Mutsuz eşini umursamıyordu diyemem, neşesinin kaynağı oydu ne de olsa. Dişilik gereği zaman zaman hayvanı ısırmaya çalışıyor, canlılığı yerindeyse kafesi dar ediyordu ona. Bir haftalık mutsuzun adı, Laçesis’e uyguladığım cesur isimlendirme girişimimin de etkisiyle belli oldu.

Damao huzursuzdu belki ancak çenesini tür bağlamından koparmaya pek niyetli değildi. Gece olmadığı ve yorulmadığı sürece, eğer ayna karşısındaysa veya açık camdan yabancı kuş sesleri geliyorsa, Laçesis’in tüm çabalarına rağmen yanına yaklaşamadığı farklılık ve güzellikte ezgiler yaratarak sesini diğerlerine duyurmaya çalışıyordu. Kolay kolay yorulmak da bilmiyordu; bazen karşılık alamadığı, aynadakinin ve diğerlerinin ilgisini çekemediği için şevki kırılır gibi olsa da, sularına vitamin katmayı unutmamışsam –ki yarattığım uğraşlarla çok haşır neşir olmadığım sürece unutmuyordum- hava kararana kadar, hâtta bazen ben salonun ışığını kapatana kadar odayı, bencil bakışlı eşini ve çok yakın dış dünyayı şenlendiriyordu.

(Düşününce, şenlendirme bölümünden pek de emin olmadığımı fark ettim; tamam, hem benim için hem Laçesis için başta tüm o farklı, duyarlı sesler ilgi çekici ve ilham verici oluyordu ancak çok geçmeden, çıkardığı sesler karmaşıklaştığı ve zorlama bir hâl aldığı anda artık kafa şişirmeye, yoruculaşmaya başlıyordu –pahalıya mal olduğu için olumlu önyargı sahibi olmanın gereği yok-. Yakın dış dünyanın da onun sesine özellikle bayıldığı yoktu; zaten birkaç bitkiden ibaret renksiz dış dünya, onu dinlemeye girişmeyecek kadar yorgun ve kendiyle meşguldü.)

Zaman geçtikçe Damao’nun Laçesis’e seyrek de olsa gösterdiği, en azından arada sırada öpüşmeyi ve aynı anda yemek yemeyi kabul eden ilgisi de kaybolmaya başladı ve gittikçe daha da hareketlenen hayvan sesini duyurma çalışmalarını arttırdı. Sesi gürleşti, şarkıları karmaşıklaştı ve üretme aralığı sıklaştı. Laçesis eşinin içi içini yiyen değişimlerini fark ediyor olmalıydı ancak Damao’nun yanında olmasını yeterli görüyor olsa gerek, belki de benim yüzümden krakerlere ve darı dallarına gömülerek, algılarını diğerlerine kapatmıştı. Damao’nun cıvıldamalarını tıpkı kelimenin bize algılattığı gibi olumlu algılıyor ve kendi sönük ötüşleriyle ona yeterli karşılığı verdiğini sanıyordu belli ki. Hem Damao değil miydi çiftleşme girişimlerine cevap vermeyen, bir sıkıntı fark etse de üstüne hiç mi hiç alınmıyordu o yüzden.

İznimin son günlerine yaklaşıyordum ve işlerimin çokluğundan olanları göremeyecek kadar körleşecektim yine. Şimdi öyle olmadığını bilsem de, düzenlerinin oturduğunu ve artık benim gözlemlerime ihtiyaç duymadıklarını düşünmüştüm. Gözlemlerimin zaten kimseye faydası yoktu ancak en azından Damao’yu algılıyor, devirdiği ağaçların sesini duyuyordum. Yavaş yavaş tüm meşgullüğünü bilmeme rağmen dış dünyanın nasıl olup da onu duymadığını anlamamaya başladım; hayvan artık kızışan beyni yüzünden aynayı gagasıyla kenarından tutarak sarsmaya, aynanın çanını kafes tellerine vurmaya başlamıştı. Gün doğumları dışında yabancı kuşların pek ses verdiği yoktu, Laçesis de zaten onun ilgi alanında değildi.

En azından yeni soluklar alabilmesi için, işe yeniden başladığım günlerde evden çıkmadan önce kafesin kapısını açık bırakmaya başladım. Ben yokken olanları bilemiyordum ancak geldiğimde Laçesis’i kafesinde olağan hâlinde otururken, Damao’yuysa salonun köşesindeki kalorifer borularını kemirirken buluyordum. Damao özellikle duvarın tam köşesinden üst kata doğru çıkan boruyu kafaya takmıştı belli ki. Onu her akşam eve dönüşümde salonun köşesini kurcalar bulduğumdan acaba dışarıya geçit kazma çalışmaları mı yapıyor diye şüpheleniyor ancak o niyette olsa bile, başarılı olabileceğini düşünmediğimden bunu önemsemiyordum.

İşe yeniden başlamamdan sonraki ilk haftasonunda, hem yeniden yorulmaya başlamış zihnimi sakinleştirmek hem de gariban mahkûmlara, özellikle de Damao’ya nefes aldırmak adına elimde kafesle kendimi sahile attım. Denize girenlerden uzağa, arka taraftaki çimlere oturduk, özgür görünen kuşların ve insanların sesleri eşliğinde cıvıldadık –daha doğrusu, Damao ustalık işlerinden birine imza atarken biz de ondan rol kapmaya çalıştık-. Sahnede silik kalmasından olsa gerek, Laçesis Damao’nun ve benim tersimize hâlinden pek memnun görünmüyordu. Ötmeyi kesmiyor, ancak devamlı karnını kaşıyor ve Damao’yu ısırmaya çalışıyordu.

Ertesi gün karşılaşacağım, komşu ofiste işe başlayan güzeller güzelinin o günden kalma huzurla birleşerek yüzüme konduracağı tebessüm bu kadar kısa soluklu olmayı hak etmiyordu. Mekânsal birlikteliğimizi sonlandırmayı başarabildiğimiz geçmiş sevgiliyle ilişkimizi henüz tamamen bitirememiş olmamızın, tebessümü kafesi zorlamak kılacağına ihtimal vermemiştim.

Aklımda yeni komşum hakkında hevesli düşünceler, elimde neşemin getirileriyle dolu bir alışveriş torbası, anahtarı bulmak ve kilide sokmakta çoğu zamanın aksine hiç zorlanmadan kapıyı açtım. Huyum olmamasına rağmen ıslık çalarak ev arkadaşlarıma seslendim ancak cevap gelmedi. Islığı kesmeden elimdeki torbayı mutfağa bıraktım, içinden ballı krakeri alıp salona yöneldim. Yine Damao’yu kalorifer borularının orada bulurum diye o tarafa bakarak içeriye girdim ancak bu kez boruların üstünde duran Damao değil, Laçesis’ti. Şaşkınlıkla kafese baktım, kafes boştu. Kalbimin yükselen temposu kalorifer borularının altında, yerde, yıllardır temizlemeyi ertelediğim bokların üzerinde, yolunmuş tüylerin arasında, kafasında darbe izleriyle yatan Damao’yu gördüğümde yerini boşluğa bıraktı. Laçesis sakince kafesine dönüp aynayı kurcalamaya koyuldu.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Serseri

Her yazın her pazarında denizi için geldiğim bu semtte rastladığım güzel bacaklı potansiyel dizi oyuncusunun ufak, şirin, tatlı, sevimli, her görenin kısılarak okşamaya giriştiği -kazananlardan- köpeği, şortumda cep olsa da giremeyeceğim yeni -daha yeni, yanındaki beyaz masalıdan bir aylık daha yeni, denizime varana kadar gelecek yeniliklerin en yenisi- kafede, o güzel bacakların tam karşısındaki konforlu sandalyeye kurulmuş, mağazasına giremeyeceğim pahalılıkta kıyafetlerinin teniyle teması yüzünden benden ve gürültülü arkadaşlarımdan korkuyordu. Sahiplerinin henüz tren yolunu taşıyacak kadar susamadıklarına şükrederek haftaboyu rastlayamayacağım çekicilikte bacaklara ekrana ihtiyaç duymadan bakayım dedim, gözüm yandı.

16 Haziran 2011 Perşembe

Vâris

Tüy okşayıcı serin bir yaz akşamüstünde babasıyla markete kadar çıkan yeni karneli dünya sahibi, avlu yanındaki yavru kedileri okşamak için babasından izin isterken, sıcak bir eski dostu yad ediyordu: "Oh! Mis gibi tavuk kokuyo!"

26 Nisan 2011 Salı

Son Basamaktan Önce

Kapı komşusu Madam, avukat oğlunun doğum gününün hemen ertesinde öldüğünden beri her katına üç daire düşen çalışan nüfuslu apartmanın alt katında yalnız kalan Ayten, hayatındaki canlı eksikliğini Maviş’le de dolduramamıştı. Belki birkaç kez, giriş katının iki kat, Ayten’in bir kat aşağısındaki küçük kapıcı dairesinde apartman işlerinden kalan zamanını televizyon karşısında saç yağlayarak değerlendiren Efkan’a veteriner sormalarla, buldurduğu veterinerlere gitmelerle, rotasyonlu ilişkiye girdiği gündelik uğrakların dışında bir temas fırsatı bulmuştu ancak güven kendini evde arzulatırken, genç olmasına rağmen hastalıklarla boğuşan hayvanın henüz kendine bir canlılık verdiği yoktu ki Ayten’in uyku kaçıran göçme korkularını gidermekte yardımcı olsun. Üst kattaki alzheimerlı yaşıt belki yeni bir aşk olabilirdi, fakat geri gelmeyen tatlı kaplarının cevabı Maviş’i cevherleştiriyordu. Üstüne üstlük, simgesinden geçti fiziksel olarak elde etsin, ışık eve uğramakta yan apartmana takılıyor ve apartmana giren çıkan da Ayten’in dairesinin bulunduğu arka tarafa ancak ayaklarından bileklerine kadar pas veriyordu.

Kattaki yalnızlığın ömrü yarım yıla yaklaşmış, sonbaharın gelmesiyle ufacık bahçedeki tek tük çiçeksiz ot da Madam’dan halliceleşmişken, belki Madam’ın dairesinde miras meseleleri uzadığından henüz bir hareket yoktu ancak, iki yıldır boş olan diğer daireye uzun bir aradan sonra bir talip çıktı. Tüm gününü evinin içe kapanık huzruyla boğuşarak geçiren Ayten apartmanda olan biten toz hareketlerinden bile habersiz kalmaya niyetli değilken, yanı başına yaklaşmakta olan umuda kulaklarını tıkayacak değildi. Şansını iteklememek, şeytanı çağırmamak adına kiralık daireye taşınma çalışmalarındaki genç kıza başlarda fazla yanaşmadı; kapı deliği onun yakınlarda okuyan orta halli (babası yırtmayan ve yırtılmayan) bir kız olduğunu anlatmakta yeterliydi.

Geçtiğimiz haftaki kemalpaşanın gözde kaptaki yerini alan ev yapımı tel kadayıfı resmi bir nihai kurtarıcılık teklifiydi: Dolu dönecek bir kap, Ayten’i kanatları altına alacak plastik pembe saçlı, dev, beyaz bir kuştan farksız olacaktı.

Sürgüsü açılmamış kapının gerisinden bakan tedirgin, genç gözler, sabahları kapıcıya seslenmelerinden aşina olduğu sesi algılayamazdı belki ancak, kapı komşusu kulaklar yardımına koştu ve sürgüyü, hazır harekete geçmişken yine komşusu olduğu kaşlara da el atarak indirdi. Sürgü indi belki ancak, Ayten’in canayakın yaklaşımı karşılığını çekingen, umutsuzluk veren, oyunculuk yoksunu, açık mavi bir teşekkürle buldu. Neyse ki vasat tanışmayı zihnin ön plânında tutmayacak iki uğrak daha vardı Ayten’in taze çalışmasında; sevişerek ortaya çıkardığı yemi tek balıkta kullanacak değildi.

Kapların hiçbiri dolu dönmedi ama genç kızın kabı daha boş döndü. Ayten’in üst komşularından, uzun zamandır tecrübe ettiği gibi, ciddi bir beklentisi yoktu ancak çaresizliğini gizlemeye de çalışmıyordu; Madam’ın bıraktığı dairenin tam üstüne denk gelen, civardaki tekstil dükkanlarından birinin sahibinin depo olarak kullandığı dairenin karşısında oturan ve zihniyle bir türlü barışamayan saçları dökülmüş kadının henüz ayakkabılarını kapı önü pas pasına gezmeye çıkarmaya bile hâli yokken Ayten’in imdadına koşması zordu, Ayten yemi neredeyse iğne kullanmadan salıyordu; evleneli uzunca süre geçmesine rağmen tam altlarına denk gelen Ayten’in yıllar sonra karanlıktan korkmaya başlayan uyku girişimlerini imkânsızlığa sürükleyen çılgın yatak çalgıcılarının da, yan komşularının sönük enerjilerini tümleyen birikimlerine rağmen elindekileri zavallı alt komşularıyla paylaşmaya niyetleri yoktu –Ayten kapları teslim ettiği gece kadayıfta ceviz kullandığına pişman oldu-.

Kapları, evvelsi geceki pırasadan arta kalan hüzünlendirici tabağı ve günlerdir zar zor çıkarılmış üç bardağı yıkamak sabit gözlerin sayesinde neredeyse yarım saat sürdükten sonra, kulağı kapıda, kader arkadaşının altlık gazetesini, yemlerini ve suyunu özenle yeniledi Ayten. Kafese yeni koyacağı gazete sayfasını bilhassa kontrol etti ki, akşamüstünün robotik dostu çengel bulmaca, yaşlı dışkılara kurban gitmesin. Tam yeni doldurduğu su kabını Maviş’in sıkkın yan bakışları arasında kafese geçiriyordu ki apartmandan bir ses duydu. Koşa koşa kapıya çıktı, yeni komşusuna hâl hatır sordu. Kız kendisi için tehlike çanlarının çaldığını fark edebilecek kapasitedeydi, güzel bir selamlaşmanın ardından okula yürürken, uzun yolun da Ayten’e ihanetiyle, tüm kendini herkese beğendirme sıkıntısına rağmen yaşlı kadına kayıtsız kalmaya ve soğuk davranmaya kesinkes karar verdi.

Ayten öyle kolay vazgeçecek türden bir kadın değildi; Amerikan lisesine de bu sayede girmişti, kocasını da bu sayede kazanmış ve kendisinden evvel kaybetmişti. Ne disiplin göbek adlı babasını sevip sevmediği konusunda odasına kapanıp –ama kapısını kapatamayıp- gitgeller yaşadığı dönemde, ne gelecek kararı verirken ve saadete gidecek yolu belirlerken karşı karşıya kaldığı yalnızlık dolu ayrımda, ne de kocasının son araba yolculuğunda onunla beraber mezarlığa gitmeye cesaret edemeyişinde, sonlanma hissini evin her kuytu köşesinde, havanın her karardığı vakitte hissettiği şu son zamanlar kadar zorlanmamıştı belki ama, hâlâ yalnızca devamlı gördüklerinden medet uman ve sucuya, tüpçüye, yanlış gelenlere ve tanımaksızın rastgeldiklerine gençliğinden beri huy edindiği başı otuz derece çevirme hareketiyle bakıyor olması, en azından bunu da aşacağına dair inancının formunda olduğunu kanıtlıyordu.
İnancı azaltan, gözde umudun kararlı içe kapanıklığı oldu. Tanımadıklarına takındığı gururu ona –ve gerektiğinde diğer apartman sakinlerine- karşı göstermeyen, hâtta apartman boşluğunda her tanıdık ses duyuşunda kapı aralamalar, genç kızın yolunu kesip hal hâtır sormalarla o yılların eskitmeyip geliştirdiği gururu ayaklar altına alan kadın, bundan en sonunda, kapıyı uygun bulup iyi yerleştin mi bakalım kontrolü için bir şekilde genç kızın dairesine girebildiği vakit vazgeçti. Tüm bu çabasına, geçmiş günlerde defalarca -hissettirmemeye çalışarak da olsa- neredeyse yalvararak yaptığı kahveye gelme tekliflerine rağmen, kız taşındıktan neredeyse üç hafta sonra nihayet kutsal parkelere ayak basabilmişken, etrafı toplamak üzere hızlı hızlı sağa sola koşturan kızın Ayten’i görmezden gelen, sorulara yanıt vermeyen, ayağına bir şey giymesi öğüdünü kısık sesle tersleyen tavrı Ayten’in genelde sadece akşamüstleri varlığını hissettiği üst kafa bölgesinde bir sıcaklık yarattı. Kadın kapının önündeki, önceki kiracıdan kalma pis paspasın üzerinde baştan savma çıkararak tekini ters bıraktığı terliklerini tıpkı girerken olduğu gibi hızla giydi, o sırada kattan yayık bakışlar ve tembel adımlarla geçmekte olan Efkan’ı görmezden gelerek, belki de kocasız son dört yılı üzerinde toplamış ve nihayet dışavurmuş suratının yarattığı rüzgârla hafifçe arkaya itilerek açılan kapısını bir de iyice zayıflamış sol eliyle iterek tamamen açtı ve içeri girdiğinde, bu kez en az sol eli kadar zayıflamış, ancak kullanım sıklığı yüzünden aynı zamanda yaşlanmış sağ eliyle, uygulayabildiği tüm kuvveti kullanarak kapattı. Bu kapatış yeterli sertliğe ulaşmadı belki ancak, verdiği özgüven on dört yıldır, Ayten’in aziz evladını E-5’e kurban verdiği yıldan veri dolabın derinliklerinden çıkmayan elbiseye nefes aldırdı.

Zamanelik kaygısından sıyrılındığında şıklığından hiçbir şey kaybetmediği anlaşılan elbise ve çok da uzun sürmeyen ancak ustalıkla yapılmış makyajı, gençliğinin Fransız havasını anıştıran şapkası ve yokuş çıkmanın zor olacağı ancak ihtiyaç duymadan edemediği topuklu ayakkabılarla kendini yeni açılan bol yürüyen merdivenli, yüzlerce dükkanlı, ışık ve insan seli çarşıya attı. Mağazalar gezdi, çıkmadan yatağının altından tereddütsüz aldığı kağıtla mutluluk umuduyla değiş tokuş etti, çözüm ruhsal değil de fizikseldir diye birbirinin aynı sandviçlerden yedi, görüp geçirdiklerini tekrar, sadece fazladan ekranların mekânları çevrelemesi farkıyla yaşayacak gençleri gözlemledi. Kat komşusu gibi, kendi geçmişi gibi, beğenme ve beğenilme konusunda sadece vitrinde olabilen; yaşı uygunları dikkate alan; gezmeleri, gülmeleri ve nihayet sevişmeleri onlarla yapan az değişmiş benzerlerine baktı.

Gökyüzü güçlenecek korkunun habercisi olmaya başlarken, karşılaştığı son ayrımı mağlup kapayacağını en azından bugünlüğüne kabullenen güçlü ancak zavallı kadın, durağan toprağına inmeye koyulurken, baş dönmelerine önlem olsun diye yürüyen merdivenleri kullanmamaya karar verdi fakat muhtaç oldukları, artık alıştığı merdivenleri yapmaya bile tenezzül etmiyordu.

3 Mart 2011 Perşembe

4

Hayır efendim... Biter miyim. Matruşka tabanlı züppelerin beyin akıntılarını temizliyorum kendi beynimden.

Ya da temizleyemiyorum.

Kılıç da, para da keskindir ondan.

Amman bre! Götüme kalem kaçtı.

Beynim kaktüs açtı.

13 Ocak 2011 Perşembe

Dünyalı

Her şey, salıncaktan düşebilecek kadar küçük bir çocukken, hoşlanmakla tiksinmek arasında gidip geldiği, bir gün at kuyruklu, bir gün aslan yeleli bal saçlı kızın oyun parkının uzak köşesindeki papatyaları toplamaya girişmesiyle ortaya çıkmaya başladı. Katliamı hissediyor ancak ne adını koyabiliyor, ne neden böyle hissettiğini anlayabiliyordu. Birbirine kum tekmeleyen, park oyuncaklarının zirvesi çatılı tepeye çıkıp aşağıdakilere elindeki rengarenk tüfekle nişan alan, kendisini güldüren karşı cinsin sırtına bir şaplak patlatan çocuklara katılma güdüsü, o bilincinde olmaksızın biraz daha eksiliyordu sadece.

Eksilmeler, türdeşlerine büyük saygı duymak gerekir, gün atlamaksızın birikiyordu. Nedeni için anne babasıyla oturup imkânsız bir sohbete girişmeli ki, hiçbir zaman bir ata sarılıp ağlayacak kadar dramatik çıkışlarda da bulunamadı. Parmaklarıyla uzansa tutup çıkarabilecekmiş gibi somutça boğazına dayanan bir topak hissettiğinde dahi yapabildiği, henüz cümlenin ortasında susmaya başlamalara yol açacak kızgın sorular yöneltmekten ibaretti. Sinekle örümceği pet şişeye kapatıp sonucun ne olacağını izleyen gizli bilim sevdalısının gözlerini oyma arzusunu daha düşünce aşamasında bile kendine kabul ettiremedi veya uyandığında, arkadaş olduğunu düşündüğü yünlü yaratık afiyet aşkına servise hazırlanırken lavabonun içine bırakılmış üzgün bıçağı –en azından yöneltilmiş bir tepki göstererek- takvim kartonunu kesmekte kullanamadı. Sessizce oturdu, şişe sahibinin ortamdan ayrılış anını kolladı. Sessizce oturdu, kavurmayla tanışıp seni gözüm bir yerlerden ısırıyor sohbetine girişme talihsizliğini yaşamamış yoğurdun, akrabalık ilişkisi olmaksızın, temiz bir ilişki kurduğu pilavı çatalladı. Kaşıklayamazdı da o; durumuna üzüldüğü bütün nesneleri fırlatılıp atılmasınlar diye yatağının altına sakladıktan sonra, onlara ihanet edip iddialı nesnelerle ilişki kuramazdı; ne o serçe parmağı boyundaki soyulmuş kurşun kalemi sınıfın köşesindeki vişne suyu kokulu kırık çöpe fırlatıp çantasına zorla koyulmuş yeni kalemi kullanabilir, ne de sağ arka tekeri onun hatası olmaksızın kopmuş ucuz arabayı görmezden gelmeye başlayıp uzak bir akrabanın getirdiği pırıl pırıl itfaiye arabasına kendini verebilirdi. Zaten nesneleri hiçbir zaman sahiplenmemişti; hasbelkader kendini aynı kutunun içinde bulduğu diğer varlıkları otomatik olarak sahip olduğu gücü iyi niyetle kullanarak eşit şartlarda yaşatmaya çalışmıştı farkında olmadan.

Hortumdan kurtulup zemine inmeye çalışan kısmına rağmen, beyninin hortumun çekim kuvvetiyle desteklenmiş diğer kısmıysa bağlı olduğu beden büyüdükçe uyum sağlamaya daha da meyilleniyordu. Önce eskiyen oyuncaklarını annesinin talebiyle çöpe attı, sonra önceki senenin ders kitaplarını kendi arzusuyla sobaya armağan etti ve son aşamada, giyinirken ne giydiğinin farkında bile olmadı. Nesneleri birer fiyat etiketinden ibaret görmeye başlamamıştı ancak etiketler sadece üzerlerinde fiyat yazıyorsa değerliydi. Hâlâ akraba eliyle kesilmiş dünyalıları yemiyordu ancak dahil oldukları hayvan grubunun tertemiz paketlenmiş, artık yaşamayan üyelerini pazarlayan çizgi hayvanların sıcak gülümseyişlerini geri çevirmiyordu. Hâlâ çiçek toplayan küçük bir kız gördüğünde içinde anlam veremediği –kızın saflığının yarattığı kafası karışık sevecenliğe baskın gelen- bir öfke hissediyordu belki ama, bu öfke kendini akşam yedi haberlerinin karşısındaki tahta masaya kurulan sofradayken hiçbir zaman göstermiyordu. Gözü ekranda tuza uzananlardan biriydi.

Ta ki, katliamlardan övgüyle bahsedilen bir başka dersin çıkışında, elemanlarının bazılarının birbirleriyle tek kelime dahi konuşma gerekliliği hissetmeyeceği kadar kalabalık bir grubun içinde yer alarak, gün ışığı gösterilmeksizin topluca harcanmış ve karışık olarak kutulara bölüştürülmüş bacakları aynı mekâna doluşarak topluca tüketen başka insanlarla lades fırsatını kolladığı bir akşamüstünde, gözü aniden uzaklardaki bir adama takılana kadar. Muhtemelen uzun zaman önce alınmasına rağmen o günden bu yana taş çatlasa iki veya üç defa giyilmiş lacivert kare gömlekli adam, bir yandan karşısındakine kahkahalarıyla cevap verirken, bir yandan da başka bir dünyalının iki kemiğinin arasından geçirdiği dilini dans ettiriyordu.

Yağ kokulu tuvalete kusmuk baskısı altında koşmaya koyuldu. Bu ani değişimi bir filmde görse kesinlikle abartılı bulurdu; ancak ışık akıl almaz derecede hızlıdır. Beyninin, zemine inebilmek için uzun zamandır çırpınıp duran kısmı, çırpınışların bu seferki başgösterişinde tırnaklarını diğer kısmın camını koruyan perdeye taktı.

Türdeşlerinden uzaklaşmaya, küçüklüğünü daha sık hatırlamaya başladı. Her sokağa çıkış çok geçmeden dışarıya kokular sızdıracak bir kebapçının veya kasabın müdahalesiyle baş dönmelerine dönüşüyordu; günler öncesindeki hâline inanamazken, uzun zamandır birlikte hortumda yukarıya doğru çıktığı kişiler de onun şimdiki hâline inanamıyordu. Ani değişimin inandırıcı bulunmaması normaldi; gözlemci olsa, kendisi de öyle düşünürdü. Kaldı ki, artık diğer hayvan türlerini yiyemediğini duyanların verdikleri neredeyse dehşete düşmüş tepkiler, başkalarından inanç veya anlayış beklemesinin boşunalığını göstermişti ona zaten. Yine de, düşünmeden yürümeyi çok sevmesine rağmen artık sokakta düşünmeden yürüyemese de, karşı cinsten türdeşlerine dokunmayı çok sevmesine rağmen biraz önce afiyetle –ne yediğinin farkında bile olmadan- bir dostu mideye indirmiş ağızları artık öpemese de, tüm türdeşlerini sevmeye çabalamaya devam etti, onlarla vakit geçirmeye çalıştı; ancak karşısında gidip gelen kemikleri görmezden gelmek, canın çekmiyor mu sorularına karşılık gülümsemek gün geçtikçe zorlaşıyordu. Bir zaman sonra, elde sallanan anahtarlardan, giyilen gömleklerden, kullanılan ve sürekli yerini yenisine bırakan telefonlardan başka hiçbir şeye dikkat etmez oldu. Ne anlatılan palavralara, ne göz renklerine bakıyordu. Tabaklara, yağlanmış ellerin uzandığı nesnelere ve sonra içinden bir yerlerden kendisine doğru sessizce bakan çocuğa gözünü dikiyordu.

Son denemesinde, et yemediğini duyunca kahrolarak mantarlı dürüm öneren kebapçının ilkbahardan nasibini almış havadar, oksijen kokulu bahçesinde, beyni yine ani bir perde oyununa hazırlanıyordu. Mantarlar karşısındakilerden daha nitelikli konuşuyorlardı.

Günaşırı kendini gösteren ve zarar görmeyeceğini bilerek rahat rahat gezinen birkaç böceğin dışında, evde bir kedi, iki de -hediye olarak gelmiş- sardunyayla birlikte yaşıyordu. Sardunyaları yalnızca sulamakla yetinmiyor, aynı zamanda onların yapraklarını okşuyor, eline toz gelmişse çiçeklerin üzerinde temizliğe girişiyor ve eylem süresince, artık iletişim kurmayı kestiği insanların yerine onlarla sohbet ediyordu –daha önce de türdeşleriyle sohbet ettiği söylenemezdi gerçi-. Evden çıkmadan geçirdiği bugünlerde diğer varlıklarla arasında rutine bağlayan bu ilişkide zamanla kendisini fazlalık olarak görmeye başladı. Türdeşleri tavanı ve duvarları inşa etmeseydi, bu canlılar onun dokunuşlarına ihtiyaç duymayacaklardı. Zemine indi. Dokunuşlarını sorguladı. Kediyi özgür kılmak için bir camı daima açık tutmaya başladı; nesneleri rahatça durdukları yerde dursunlar diye birbirlerinden bağımsız olarak, daimi yerlerine, son dokunuşlarını gerçekleştirerek yerleştirdi; sardunyaları uygun bulduğu, iyi yağmur alan bir bahçeye bıraktı.

Kendini zorlaya zorlaya dokunduğu mutfak nesnelerinin yardımıyla yaptığı, her gün yiyebilecek kadar sevdiği ıspanağı bu defaki yiyişinde, parkın köşesindeki papatyaları koparan bal saçlı kız da çocuğun yanından, beynin derinliklerinden, gittikçe aydınlanan ücra köşeden, bir şeyi dank ettirmeye çalışıyormuş gibi dik dik bakmaya başladı. Camdan içeriye, gücünü kudretle birleştirmeyi başarabilen bir ışık girdi. Tabaktaki dünyalıları, türdeşleriyle ortak bir yaşama sahip olmak adına yaptığı son girişimde önüne konulan dünyalıları bıraktığı gibi yarıda bıraktı, ağzını son kez kapattı.

Yüzyıllar önce yaşamış bilinmez bir türdeş dostu gibi, postu, az önce kanları koklayıp susuzluktan kıvranmasına rağmen tüketmeyen ağacın dalına asılmadı belki ama, tıpkı onun gibi, uzun süre şişenin içine farklı varlıklarla beraber atılıp izlendi.

8 Ocak 2011 Cumartesi

100

Beynime belki de en yakın adam bile yazdıklarımı fazla kapalı buluyorsa açık olmakta fayda var.
(Yetişemezseniz diye tir tir titriyorum.)

İMDAT!