2 Temmuz 2011 Cumartesi

Damao ve Laçesis

Hasbelkader salonuma atılmıştı zavallı kuş; edinebildiğim tek uzun süreli ilişkinin basit bir samimi itirafla en azından mekân boyutunda sona erdiğini bilen düşünceli kapıcı, yarım çocuk yuvası nitelikli akraba evinden kurtarıp getirmişti onu. Teklifi zorla kabul ettiğim de söylenemez; özellikle gecenin sessizliğinde insanın yalnızca kendi nefesini duyması, kendi canlılığını tecrübe etmesi dayanılır şey değil.

İşten aldığım kısa süreli izin sayesinde her akşamüstü, kitap okuma uyuklamalarım sırasında gözlemleme fırsatı buldum şanssız hayvanı. Şimdiye dek gördüğüm muhabbet kuşlarına göre daha ufak kalmış, ağzını açarak hırıltılı nefes alıp veren, yürüyüşümden bile korkan zayıf mı zayıf bir hayvandı. Altın sarısı kafesinin içinde büzüşerek, fazla hareket etmeden, dişi başına dikilip duruyordu tüneğin üstünde. Yalnızlaşmış hayatımın birkaç günde hedef varlığı hâline gelen Laçesis’e ilaçlar, vitaminli krakerler aldım ancak o hâlâ benden korkmamaya bir sebep bulamıyor gibiydi.

Henüz salonuma geleli bir hafta olmuştu ki keskin duyularının geceleri kendi sesini duymasına dayanamadım ve iyi bir eş adına masraftan da kaçınmayıp ona rengine, boyutuna uygun güzel bir erkek aldım. Cinsinden biriyle olmak, tıpkı benim tecrübe ettiğim gibi, yara izlerini unutmasını ve yeniden muhabbet edebilmesini sağlar diye düşünüyordum ancak ilk birkaç günün heyecanlı, çekingen kur girişimlerinin ardından erkeğin huzursuzlaşmaya başlamasıyla umutsuzluğa sürükleyici bir kafes yaşamına doğru ilerlediklerine dair gözlemler yapmaya başladım. Kanepede yatarak okuduğum kitabı tam kafeslerinin hizasında tutmamın da payıyla, uyuklamalarımdan kalan zamanlarda okumaktan öte onları izliyordum –yemleri dışında verdiğim krakerlerden, marullardan, darı dallarından ve aldığım bunca oyuncaktan sonra bu kadarı da hakkımdı artık-.

Laçesis rutinden şikayetçi değil gibiydi; her yaptığını bir yandan erkeğini gözleyerek yapması hayatından memnuniyetine dahi yorulabilirdi hâtta. Tek olduğu zamanlardan daha fazla yiyor, daha çok ötüyor, hâtta bazen kafasını aşağı yukarı oynatarak dans bile ediyordu. Eşinin öncülüğüyle, daha önce kullanamadığı gaga taşını bile kullanıyordu artık; varsın banyo yapmasın. Eşi bir tek banyo yapmayı bilmiyordu herhalde, aldığım yerde ona iyi bakmışlardı belli ki. Laçesis’e tüm öğrettiklerinin yanısıra, hayvanı aynanın zaptından da kurtarmıştı. Kendisi Laçesis’ten daha hareketli olmasına rağmen biraz moralsiz görünüyordu ancak bunu mekân değişikliğine bağlıyordum; ayna sevdasında Laçesis’in yerini alması da bundandı diye umuyordum.

Hayvanlar gözlerine bakmadığınız sürece sevimli ve mutlu görünürler. Laçesis, gözlerindeki boş ifade değişmemiş olsa da, eşi geldiğinden beri kafeste yapacak bir şey daima buluyor, çiftleşme girişimlerine karşılık bulamamasına aldırış etmeden gün boyu bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Mutsuz eşini umursamıyordu diyemem, neşesinin kaynağı oydu ne de olsa. Dişilik gereği zaman zaman hayvanı ısırmaya çalışıyor, canlılığı yerindeyse kafesi dar ediyordu ona. Bir haftalık mutsuzun adı, Laçesis’e uyguladığım cesur isimlendirme girişimimin de etkisiyle belli oldu.

Damao huzursuzdu belki ancak çenesini tür bağlamından koparmaya pek niyetli değildi. Gece olmadığı ve yorulmadığı sürece, eğer ayna karşısındaysa veya açık camdan yabancı kuş sesleri geliyorsa, Laçesis’in tüm çabalarına rağmen yanına yaklaşamadığı farklılık ve güzellikte ezgiler yaratarak sesini diğerlerine duyurmaya çalışıyordu. Kolay kolay yorulmak da bilmiyordu; bazen karşılık alamadığı, aynadakinin ve diğerlerinin ilgisini çekemediği için şevki kırılır gibi olsa da, sularına vitamin katmayı unutmamışsam –ki yarattığım uğraşlarla çok haşır neşir olmadığım sürece unutmuyordum- hava kararana kadar, hâtta bazen ben salonun ışığını kapatana kadar odayı, bencil bakışlı eşini ve çok yakın dış dünyayı şenlendiriyordu.

(Düşününce, şenlendirme bölümünden pek de emin olmadığımı fark ettim; tamam, hem benim için hem Laçesis için başta tüm o farklı, duyarlı sesler ilgi çekici ve ilham verici oluyordu ancak çok geçmeden, çıkardığı sesler karmaşıklaştığı ve zorlama bir hâl aldığı anda artık kafa şişirmeye, yoruculaşmaya başlıyordu –pahalıya mal olduğu için olumlu önyargı sahibi olmanın gereği yok-. Yakın dış dünyanın da onun sesine özellikle bayıldığı yoktu; zaten birkaç bitkiden ibaret renksiz dış dünya, onu dinlemeye girişmeyecek kadar yorgun ve kendiyle meşguldü.)

Zaman geçtikçe Damao’nun Laçesis’e seyrek de olsa gösterdiği, en azından arada sırada öpüşmeyi ve aynı anda yemek yemeyi kabul eden ilgisi de kaybolmaya başladı ve gittikçe daha da hareketlenen hayvan sesini duyurma çalışmalarını arttırdı. Sesi gürleşti, şarkıları karmaşıklaştı ve üretme aralığı sıklaştı. Laçesis eşinin içi içini yiyen değişimlerini fark ediyor olmalıydı ancak Damao’nun yanında olmasını yeterli görüyor olsa gerek, belki de benim yüzümden krakerlere ve darı dallarına gömülerek, algılarını diğerlerine kapatmıştı. Damao’nun cıvıldamalarını tıpkı kelimenin bize algılattığı gibi olumlu algılıyor ve kendi sönük ötüşleriyle ona yeterli karşılığı verdiğini sanıyordu belli ki. Hem Damao değil miydi çiftleşme girişimlerine cevap vermeyen, bir sıkıntı fark etse de üstüne hiç mi hiç alınmıyordu o yüzden.

İznimin son günlerine yaklaşıyordum ve işlerimin çokluğundan olanları göremeyecek kadar körleşecektim yine. Şimdi öyle olmadığını bilsem de, düzenlerinin oturduğunu ve artık benim gözlemlerime ihtiyaç duymadıklarını düşünmüştüm. Gözlemlerimin zaten kimseye faydası yoktu ancak en azından Damao’yu algılıyor, devirdiği ağaçların sesini duyuyordum. Yavaş yavaş tüm meşgullüğünü bilmeme rağmen dış dünyanın nasıl olup da onu duymadığını anlamamaya başladım; hayvan artık kızışan beyni yüzünden aynayı gagasıyla kenarından tutarak sarsmaya, aynanın çanını kafes tellerine vurmaya başlamıştı. Gün doğumları dışında yabancı kuşların pek ses verdiği yoktu, Laçesis de zaten onun ilgi alanında değildi.

En azından yeni soluklar alabilmesi için, işe yeniden başladığım günlerde evden çıkmadan önce kafesin kapısını açık bırakmaya başladım. Ben yokken olanları bilemiyordum ancak geldiğimde Laçesis’i kafesinde olağan hâlinde otururken, Damao’yuysa salonun köşesindeki kalorifer borularını kemirirken buluyordum. Damao özellikle duvarın tam köşesinden üst kata doğru çıkan boruyu kafaya takmıştı belli ki. Onu her akşam eve dönüşümde salonun köşesini kurcalar bulduğumdan acaba dışarıya geçit kazma çalışmaları mı yapıyor diye şüpheleniyor ancak o niyette olsa bile, başarılı olabileceğini düşünmediğimden bunu önemsemiyordum.

İşe yeniden başlamamdan sonraki ilk haftasonunda, hem yeniden yorulmaya başlamış zihnimi sakinleştirmek hem de gariban mahkûmlara, özellikle de Damao’ya nefes aldırmak adına elimde kafesle kendimi sahile attım. Denize girenlerden uzağa, arka taraftaki çimlere oturduk, özgür görünen kuşların ve insanların sesleri eşliğinde cıvıldadık –daha doğrusu, Damao ustalık işlerinden birine imza atarken biz de ondan rol kapmaya çalıştık-. Sahnede silik kalmasından olsa gerek, Laçesis Damao’nun ve benim tersimize hâlinden pek memnun görünmüyordu. Ötmeyi kesmiyor, ancak devamlı karnını kaşıyor ve Damao’yu ısırmaya çalışıyordu.

Ertesi gün karşılaşacağım, komşu ofiste işe başlayan güzeller güzelinin o günden kalma huzurla birleşerek yüzüme konduracağı tebessüm bu kadar kısa soluklu olmayı hak etmiyordu. Mekânsal birlikteliğimizi sonlandırmayı başarabildiğimiz geçmiş sevgiliyle ilişkimizi henüz tamamen bitirememiş olmamızın, tebessümü kafesi zorlamak kılacağına ihtimal vermemiştim.

Aklımda yeni komşum hakkında hevesli düşünceler, elimde neşemin getirileriyle dolu bir alışveriş torbası, anahtarı bulmak ve kilide sokmakta çoğu zamanın aksine hiç zorlanmadan kapıyı açtım. Huyum olmamasına rağmen ıslık çalarak ev arkadaşlarıma seslendim ancak cevap gelmedi. Islığı kesmeden elimdeki torbayı mutfağa bıraktım, içinden ballı krakeri alıp salona yöneldim. Yine Damao’yu kalorifer borularının orada bulurum diye o tarafa bakarak içeriye girdim ancak bu kez boruların üstünde duran Damao değil, Laçesis’ti. Şaşkınlıkla kafese baktım, kafes boştu. Kalbimin yükselen temposu kalorifer borularının altında, yerde, yıllardır temizlemeyi ertelediğim bokların üzerinde, yolunmuş tüylerin arasında, kafasında darbe izleriyle yatan Damao’yu gördüğümde yerini boşluğa bıraktı. Laçesis sakince kafesine dönüp aynayı kurcalamaya koyuldu.

5 yorum:

buster dedi ki...

O kadar hissettim ki... Kelime bulamıyorum çok beğendim. Elimde veterinere giderken birkaç ay önce ölen (belki de intihar eden), ailecek baktığımız sakat, uçamayan güvercini (güvercinimi desem çok bencilce olur) anımsattı bana; içim buruldu bi.

Not: Ayrıca yeni çevirilerinizi de bekliyoruz. Kıyıda köşede kalsın bu da eheh.

Teşekkür ederim.

Yiğit Tokgöz dedi ki...

Ölümlerin gerçekliği -tabii ki- kurgulardan daha etkili.

Ben teşekkür ederim.

Çevirilerimi beğendiğim söylenemez fakat kendimi durdurabileceğimi de garanti edemem.

buster dedi ki...

Şey, akıl vermek gibi olmasın (ki hiç sevmem) ama bence güzel çevirileriniz öyle düşünmeyin; en azından çevrilmeyenleri çeviriyorsunuz ve bizim gibiler bundan yararlanıyor. Kendim de birkaç bir şey çevirmeyi denediğimden çok zor bir iş, kabul ediyorum; ancak bence hiç durmayın aksın o, eheh. İyi günler dilerim, hoşça kalın.

phoebe dedi ki...

damao umudunu mu kaybetti yoksa çok mu sinirlendi de kendini öldürdü acaba? ya da laçesis'in başının altından çıkmış olabilir bu ölüm.kayıtsızlığına daha fazla tahammül edemedi belki de

Yiğit Tokgöz dedi ki...

kim bilir phoebe.

bu ufak, kararsız tarlaya uğramaya devam et lütfen.