4 Temmuz 2011 Pazartesi

Ufak Mavi Umut Kırıntısı

“Dikkat et, ısırgan otları var,” dedi Aysel önden yürüyen sevgilisine. “Kırk yılda bir şort giydin onda da bunlar bulmasın seni.”
Çatırdatmalarla, eğilip bükülerek mangal kokularından uzak bir köşe bulma çabası içinde yarı-kayıp ilerliyorlardı.
“Annenleri bulabiliriz inşallah dönüşte,” dedi Merih keskin gözlerle ağaçların azaldığı tarafa doğru bakarken.
“Merak etme, bu sıcakta hiçbir yere kıpırdayamazlar.”

Ağır ağır kendini gösteren ufak deniz parçası, algı sahibi yeteri kadar iyimserse yılların özlemini giderebilecek kuvvete sahipti. Kilim yokluğunu dert etmeden, etrafa iştahla saldıran dev bacaklı karıncaların ve boyutları sayesinde iğrenilmeyen ancak aynı zamanda önemsenmeyenlerin arasına katıldılar. Aysel hamlığı yalnızca okula yürürken ve insanlar için tasarlanmamış küvetinde banyo yapmaya çalışırken yenmeye çalışan vücuduna rağmen, otururken bile parıldayan mavi su kırıntısından gözlerini ayırmamıştı.
“Şuraya bak, çok güzel ya,” dedi belli belirsiz bir sesle.
Oturmuş, esneyerek ensesini kaşıyan Merih “Deniz işte,” dedi.

Tam o sırada görüş açılarına bir yük gemisi girdi ancak onlar için olup olmadığı belli değildi. Aysel o tarafa doğru hayran hayran bakmaya devam ederken Merih derin bir of çekerek kendini arkaya, sırtlardan muzdarip çimlere bıraktı.

Güneş yakıcılığını geri çekmemişti belki ama deniz hızlı hızlı parlıyor ve arkada bıraktıkları ağaçlıktan cıvıldama sesleri geliyordu. Soluk alma mavisinin daha geniş bir alandan kendini göstermesini engelleyen beton bir kulübe vardı sağ taraflarında; soldan, Aysel’in olduğu taraftan taşan ışığın aksine dökülen duvarları, ucuz boyası ve çürümüş pencereleriyle –en azından Aysel için- görüntüyü bozuyor, ancak bir yandan da neden orda olduğu konusunda merak uyandırıyordu.
“Bekçinin falandır herhalde,” diye cevap verdi Merih yattığı yerden. Beş yapraklı bir yonca koparmış, iki parmağı arasında döndürüp duruyordu. “İnsanlar bir saçmalık falan yaparsa diye koymuşlardır.”
“Ne saçmalık yapacaklar ki?”
“Ne bileyim. Sağı solu yakarlarsa falan diye herhalde.”

Aysel kısa bir süre kulübeyi inceledikten sonra küçük fakat güzel bir gün için yeterli, düz desenli basit çantasından ince, şöyle kırk sayfalık falan bir kitap çıkardı ve öne uzattığı bacaklarını kendine doğru çekip açıkta kalan fazlasıyla beyaz, ufak bir değişiklik için azıcık güneş ışığı bekleyen, Merih’e göre ince bileklerini ortada birleştirdi. Dudaklarını bükerek, her iki paragrafta bir etrafa bakarak iki üç sayfa okudu, sayfa çevirirken yüzüne vuran güneşe cevap olarak gözlerini kapamış bacak sallayan Merih’e dönerek saati sordu.
“Dört gibi dönelim. Bakarsın annemlerin sıkılacağı tutar.”
“Dört mü? Onları bilmem ama ben o saate kadar burda yaşlanırım herhalde.” Merih saate bir kez daha baktı.
“Takmayacaksan güneş gözlüğünü versene bana. Canım acımaya başladı.”
Aysel çantasından kahverengi, hacimli bir gözlük çıkardı ve sıra arkadaşına teslim etti.
“Bari üçe doğru gidelim de kardeşinle top falan oynayalım. Hiç düşünmedim ki kitap falan getireyim.”
Aysel yeniden giriştiği kitaptan gözlerini ayırmadan “Ne çok falan demeye başladın,” dedi.
“Ne?”
“Fark ettiysen sabahki maç teklifine karşılık kafasını telefondan kaldırmadı kendisi.”

Merih tam cevap verecekti ki kulübenin kapısı gürültüyle açıldı ve kahverengi şapkalı, varsayılanın aksine iyi giyimli bir bekçi onları şöyle bir süzdükten, özellikle Aysel’in ayrık bacaklarına keskin bir bakış attıktan sonra şapkasını düzelterek ağaçlık alana doğru yürümeye başladı. Kapının açık kaldığı kısa zamanda görülebildiği kadarıyla kulübenin içi dışının aksine eşyalar bir orduyu oluşturuyormuş gibi düzenli ve bir bekçi kulübesinden beklenmeyecek kadar lükstü.
“Artık sıkılmıştır, telefondaki bir oyunu kaç saat oynayabilir ki?”
“Tahmin bile edemezsin. Bu bekçi ne ayak yahu?”

Aysel kitap okuyordu okumasına ancak satırlar fazla sabitti artık. Deniz hararetle dans ediyordu belki ancak bu hararet, her akşamını yirmi santimetre ötesine bakarak geçiren biri için fazla uzak ve tekdüzeydi. Güneş ısıtıyordu, ama yeni yaşayanlar için bu sıcaklık artık fazlaydı; güzelliklerin algılanma süresini kısaltıyor, yerine hiçbir şey koymuyordu.

Merih kulübeye, gelecek evine doğru bir kez daha döndü ve dönmesiyle, kendisinden öncekilerin hızlı, sonrakilerin yavaş bulacağı bir fırlamayla kulübeye koştu. Kapının önünden aldığı kağıdı kaldırarak kitabı okumaktan vazgeçmek üzere olan Aysel’e doğru salladı ve sırıtarak “Beş lira,” dedi.

Hiç yorum yok: