18 Ağustos 2011 Perşembe

Yeni Bir Kulübe İçin Dilekçe Örneği

Pek rüya görmem; gördüğüm zaman da beni mutluluğa götürecek imgelerden öte gerçek, huzursuz hislerimi bana daha önce bakmadığım bir yandan gösteren rahatsız kurgular görürüm –o da yanlış pozisyonda uyuduysam. Daha önce hiç olduğum yaştan çıkmamıştım rüyalarımda; bu kez çok eskilerden, koruyuculuğundan hâlâ zaman zaman vazgeçemediğim annem olmadan parka gidemediğim günlerden kalma, izleyiciliğini daha aşağıdan, daha sessizce ve daha tecrübesizce yapan bir ben vardı göremediğim ancak tüysüz ayak parmaklarına kadar hissettiğim özlenmiş bedenimde. Çocukluk sevdam, bir daha asla tatmadığım özgünlükte oyuncaklara sahip üstün renk uyumlu o büyük park, neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan gelip kondurmuştu kendine küçülmüş vücudumu. Her şey o kadar tanıdıktı ki yerden annelerimizin boyu kadar yükseklikteki çatılı plastik kulübeye beraber doluştuğumuz herkesle yakın olduğumu, onları at gözlüğü takmışçasına göremiyor olsam da biliyordum; uzun zaman önce, tamamıyla olmasa da çoğuyla neredeyse her akşamüstü annelerin bıkkın izleyişleri eşliğinde bu benzerlerine nazaran büyükçe parkta buluşuyor ve akşam ezanına kadar da ayrılmamakta ısrarı tokat yeme boyutuna taşıyacak kadar inatçı oluyorduk.

Kulübeye zar zor sığardık ancak şikayetçi olduğumuz yoktu; bu kırmızı çatılı iki plastik duvar arası, kapalılıkta biraz eksik kalsa da, evde koltuk yastıklarından yaptığımız sığınaklardan daha güven vericiydi –vücut sıcaklıklarımızdan olsa gerek. Merdivenle kolayca çıktığımız bu sığınağın ulaşılmaz bir yanı yoktu; sağa sola vurarak, birbirimize veya etrafa bağırarak gürültüyle donattığımız alışıldık yuvamıza parka gelen herkes girebilir, herkes ilişki kurma zorluğu yaşamadan bize veya aşağıda kalanlara bağırabilirdi. Hâtta zaman zaman az kişi olduğumuzda zemine oturarak yaptığımız ertesi gün hatırlanmayacak kısa sohbetlere bile katılabilirdi. Yine de yenileri doğrudan aramıza alıyorduk diyemem; ilk zamanlar bir yabancılık hissi elbette oluyordu fakat hiçbirimizin aklına herhangi birini buraya kabul etmemek gibi bir şey de gelmiyordu; gelse bile, kendi aralarında sohbete dalsalar dahi gözlerini üzerimizden pek çekmeyen annelerin müdahalesiyle onları kulübeye kabul etmek zorunda kalırdık. Yenilerin çıkardığı ve artık bize bıkkınlık veren tek problem, kulübemizin duvarsız diğer tarafından uzanan demir köprü ve o köprüye bağlanan, geçilmesi daha uğraştırıcı, sadece dört ipten oluşan diğer bir köprü sayesinde ulaşılabilen kulübeydi; her yeni gelen daha ilk gününden o kulübeye geçmeyi öneriyor, kendisini oraya geçmenin zorluğunu –veya bazılarımıza göre gereksizliğini- öne sürerek reddetmemizin ardından tek başına oraya geçmeye çalışıyor ve bir şekilde yapamayacağını anlayarak, bazen korkmuş, bazen neredeyse ağlayacak kadar yıpranmış hâlde geri dönüyorlardı. İlk köprüyü geçmenin pek zor olduğunu söyleyemem; elleri ve bacakları tutan, mantığı biraz olsun yerinde herkes bu köprünün sağ ve solundan ritmik tutuşlar ile alt edileceğini anlayabilirdi. Asıl zorluk, uzaktan gözlendiğinde hiç belli etmese de, ip köprüde ortaya çıkıyordu. Birbirinden boyumuz kadar ayrı iki ipe aynı anda bacaklarımızın uzanabilmesinin imkânsızlığı bir yana, diğer kulübeye kadar o ince iplerin üzerinde yürüyebilmek, aşağıdan sertliğini belli ederek bakan kum havuzunu da düşününce her anne sahibinin harcı değildi. Yaşıtlarımızdan orayı geçerek karşı kulübeye ulaşabilen kimseyi de görememiştik henüz; kulübede büyüklerden her daim birileri oluyordu fakat hem güneşin bizim parkta bulunduğumuz saatlerde karşıdan gelmesi, hem de kulübenin kendiliğinden oluşmuş yüksek güvenliği yüzünden kim olduklarını anlayamıyorduk. Dışarıdan bakıldığında bizimkiyle aynı yükseklikteydi, yalnızca bir tane daha –köprü bağlantısının ters tarafında- duvarı vardı ve çatısı tıpkı bizimki gibi kırmızıydı; fakat ne hikmetse içindekileri görmek bir türlü mümkün olmuyor, hâtta siluetleri bazen bağırışır gibi bir izlenim uyandırsa da seslerini duymak dahi kısmet olmuyordu. Gerçekten de, rüya yaratıcımın aniden, artık yalnızca anılarımda varolan parkı yaşatmaya devam eden pasifleşmiş algılarımı değiştirme girişimini savuşturduğunu varsayarsak, tanışıklığımızın uzaktan görmeyle oluşmuş göz aşinalığının ötesine geçtiği kimse çıkamamıştı oraya; kulübedeki yetişkin görünümlü siluetleri tanıyamamamızın bir nedeni de buydu belki de. İçimizden birinin oraya en çok yaklaştığı zaman, parktaki en yakın arkadaşım diyebileceğim –hatta demem gereken; mütevazi ve samimi kulübemizde en fazla yalnız kaldığım, en çok zaman geçirdiğim çocuk oydu ne de olsa- Serol’un kendisinden dört yaş büyük ağabeyi Coşkun’un her trajik olay gibi aniden ve henüz tanık olanlar tarafından idrak edilemeden gelişip sonuçlanan jübilesinin gerçekleştiği gündü. Aramıza oldukça seyrek uğrayan, uğradığı zamanlar da sohbetlerimize yukarıdan tavırlarla kıyısından dahil olan bu küçük abi, yine bir kulübe uğrayışının daha başlarında, henüz mum dikilecek kaleyi kimin kuracağı hakkındaki şiddetli tartışmamıza fikrini dahil etmeden diğer kulübeye doğru fırlamış, daha biz nasıl becerdiğini göremeden gizemli zirveye girivermişti; biz tartışmayı tamamen unutmuş ve merakla diğer kulübeyi gözlemeye koyulmuş, içerideki siluetleri seçmeye çalışıyorken, daha tek bir kişi bile siyah şeklini göstermeden Coşkun kulübenin bize göre sağ tarafına açılan kapıda heyecanla sırıtarak göründü ve yerinde duramayan ellerini sallayarak kapıya bağlanan demir el köprüsüne atlayıverdi. Köprünün sonu aşağıdan çıkılmasına imkân tanımayan, dik, uzun ve ince bir direğe bağlanıyordu ve direk ve köprünün son birkaç tutamaçı çalıların arkasında kaldığından bizim kulübeden görülemiyordu; tam biz gözlerimize inanamadan Coşkun’u oraya ulaştığında nasıl göreceğimizin telaşına düşmüşken Coşkun bir anda yere, kuma düşüverdi ve neredeyse tüm park onun zaten ince olan sol kol kemiğinin çatırdamasıyla inleyiverdi. Bu çabuk çabuk gelişip uzaklaşan heyecan dakikalarının ardından birkaç gün daha merakımızı yitirmeden olanlar hakkında konuştuk ve Coşkun’un dönüp bize orayı anlatmasını bekledik; ancak bırakın onu, kardeşi Serol’dan bile tüm diretmelerimize rağmen hiçbir şey öğrenemedik –dediğine göre Coşkun ona da hiçbir şey söylemiyor, hatta herkese karşı, olaydan önce olduğundan daha suskun bir tavır takınıyordu. Biz Coşkun’u bir daha asla yakından görmedik; hatıramda yalnızca çok uzaklarda, başını öne eğmiş yürüyen kolu alçıda bir Coşkun var. Çok geçmeden, biz Serol’u yeteri kadar sıkıştıramadan, bir sabah aniden taşınıverdiler. Tüm gelişmeler gibi bizim heyecanımız da onların temelli gidişiyle çabucak terk etti ufak, meraklı beyinlerimizi.

Rüyam böylesine geçmişte, böylesine yarım kalmış bir hikâyenin ortasına, o zamanlar algıladığım gizemi daha da güçlendirerek ve taze beynime uyarlayarak bırakıverdi beni; ufalmış az tüylü vücudumda, arkamda annemin gözleri ve yanımda hafif kilolu Serol dışında görünüşlerine tanık olmadığım arkadaşlarım, efsanevi kulübeye bakarken buldum kendimi kenarsız köşesiz çocuk parkında. Yılların aklımı geçmişimle hesaplaşmaya bilediğinden olacak, bu kez içimde oraya ulaşmaya yönelik büyük bir arzu vardı; bir an önce demir köprüye atlamak ve gözüm kara, kulübeye doğru hızla ilerlemek istiyordum. (Hatırladığım kadarıyla yola çıkmadan önce Serol’la ve diğer birkaç çocukla konuşmuştum ancak rüyanın geri kalanının içimde yarattığı geçmişe ait heyecan, bu kısmı tamamen unutmama yol açmış olmalı. O yüzden, hemen yola çıktım diyerek kahramanlığa özenen bir yalanı önünüze atmak istemiyorum, ancak sizi rüyaya o noktadan dahil etmekten başka şansım yok.)

Gerçek deneyimlerimde olduğu gibi, demir köprüyü geçmek, bacaklarım belki o yaşlarda sahip olduğumdan daha kısa verilmesine rağmen pek zorlayıcı değildi; demir zincirlere ikişer ikişer basarak, içimden taşan zirveye ulaşma arzusunun verdiği coşkuyla hızımı her adımda arttırarak ip köprüye kısa sürede vardım. Çocukluğumda özgüven yitimi ve geride bırakılanların alaylarından saklanmaya çalışan dolu gözlerle sonuçlanan başarısız bir girişimde bulunmuş olmam cesur rüya kahramanını bile korkutuverdi tam demir köprünün verdiği hızla ip köprüye geçecekken. İplerin arası bacaklarımın daha uzun olduğunu hissettiğim zamanlardan bile daha açık geliyordu gözüme, ancak bu yüzden oluşan korkumu bastırmaya niyetli bir de rüya cesareti vardı arkamdan sanki tramplen sırasında bekliyormuş gibi itekleyip duran. Fazla düşünmeden sağ ayağımı atıverdim sağ taraftaki ipe ve aynı anda sol taraftaki üst ipe de sol elimle sıkı sıkı tutundum. Ayrılabileceği kadar ayrılan dört uzvumla dört ipi en ufak bir beceriksizlikte tüm hayatım eriyip gidecekmiş gibi kavrayarak, hızlı olmayı arzulayan ancak titrekliğimden yavaşlayan bir tempoyla ilerlemeye başladım. Her adımımda üzerime daha fazla baskı biniyor, alnımdaki nüfusu çoğalan ter damlaları bu baskıyı temsil eder gibi gözlerime girmeye çalışıyordu ve geride bıraktığım suretsiz eski arkadaşlar sanki haset içinde beni gözlüyorlarmış gibi çıt çıkarmıyorlardı. Parkın geri kalanını görmezden gelen yoğun sessizliğin de olumsuzluk katkılarıyla canım çıka çıka yarıladım köprüyü. Başlangıçta hissettiğim tüm özgüven, ip köprünün zorluğu yüzünden kararsızlığa bırakmıştı yerini; arkamdan ufacık bir ses bile duysam beraber büyüdüğüm, tüm kültürel aidiyet duygumun yaratıcısı insanları hatırlayacak ve korku, daha fazla çaba harcama üşengeçliği ve varolan şartları daha sonra özleme kuşkusuyla karışık bir duygu kolajıyla geri dönmeye karar verecektim, biliyordum. Bir şekilde ait olduğum, zaman zaman hoşlanmasam da kokusuyla ve düşüklük hissinin samimiyetle çatıştığı ebeveynsel sahipleniciliğiyle yoğrulduğum kulübeden kurtulmaya, gözlerim eşit görse de yüreğimle yukarıda olduğunu hissettiğim diğer kulübeye ulaşarak beni ben yapanları parkın bir kenarına itmeye bu kadar meraklı mıyım, diye düşünüyordum attığım her kararsız, çekingen ve henüz oraya girmek için yeterli yetkinliğe ulaşamamış adımda. Bazı adımlarda biraz daha yetkinleştiğimi hissederek mutlu oluyor, bazı adımlarda geçiş fikrimi yeniden sorguluyor ve bazı adımlarda da ulaşmaya çalıştığım yerin olumlu ve olumsuz yanlarını sıralıyordum bilgisiz fakat kulübeye yaklaştıkça çoğalan tahminlerle biraz olsun aydınlanan aklımda. Rüyalar, içerisindeki konuşmaların tek bir kelimesinin dahi hatırlanmasına izin vermeyecek kadar akıllı, kısacık bir anında düşünülenleri tüm derinliğiyle uyanıklığa işleyecek kadar sinsidir. Sahibine yalnızca önemli olanı, en büyük etkiyle verir.

Her ne kadar bir daha asla kendimle bırakılmayacağımı tahmin etsem de geri dönebileceğimi bilmek seçtiği kulvarda gittikçe ustalaşan adımlarımın kararsızlığının örtülmesinde büyük bir rahatlatıcılık rolü oynuyordu. Yetkinliği özgüvenle pekiştirilen son birkaç adımın ardından, sahibini bilmediğim güçlü bir elin de yardımıyla, bir anda, ne olduğunu anlamadan, yıllardır içini görmeyi beklediğim kulübede buluverdim kendimi. İlk girdiğimde içerideki insanlarla ilgilenmeye fırsat bulamadım; onlara bakmışsam da hiçbirinin suratını tam olarak çözememiştim; o sırada tek düşündüğüm, gizemini sergilemek üzere olan kulübenin içinde ne var ne yok tamamen görmekti. Diğer kulübeden daha büyük değildi burası; hatta biraz daha küçük olduğu bile söylenebilirdi –zaten içindeki insan sayısı da çok daha azdı-. Ancak diğer kulübenin aksine içinde bir sürü ayrıntı, daha önce bir parkta rastlamadığım bir sürü farklı ufak oyalanma aygıtı ve kulübenin görünüşünü güzelleştiren, kaliteli maddeden yapılma işlevsiz süs yapıları vardı. İlk saniyelerden sonra kulübenin bu yönüyle çok fazla ilgilendiğim söylenemez; benim esas ilgilendiğim nokta buradan parkın nasıl gözüktüğü, parktaki diğer insanların buraya nasıl bakışlar fırlattığı ve buradaki insanların aşağıdaki insanlardan farkıydı. Aşağıdaki dedim, çünkü kulübenin, Coşkun’un hemen saldırdığı demir el köprüsüne açılan kapısından dışarıya baktığımda buranın diğer kulübeden daha yüksekte olduğunu fark ettim; dışarıdan baktığımda öyle görmemiş olsam da, buradayken, parktaki diğer bütün insanlardan daha yukarıdaydım. Duyduğum bu yükseklik hissi, bana yalnızca düşünce boyutunda ayıplayıp utanabildiğim bir göğüs kabartısı verdi. Uzun zamandır peşinde koştuğum bu duyguyu biraz daha hissedebilmek için, kendime kıza kıza, orada bir süre daha durdum. Coşkun’un hevesle dışarı fırlama nedenini sonunda anlamıştım; aşağıda gördüklerinin, ona yukarıda olduğunu onaylamasına ihtiyacı vardı.

Gurura doyduktan ve hissettiklerim yüzünden kendimi yeterince ayıpladıktan sonra, yüzümü içerideki diğer insanlara döndüm ve yaptıklarını gözlemeye başladım. Birbirleriyle pek az konuşuyor, konuştukları ender vakitlerdeyse suratlarında ani sırıtma değişimleri gerçekleşiyordu. Gördüğüm kadarıyla gelip geçip kulübenin ortasına konulmuş beyaz örtülü bir masadan ufak krakerler alıyorlar ve yavaş ve zarif adımlarla kulübede gezinmeye koyuluyorlardı. Bu bana bir hayli anlamsız geldi, ancak onların benden daha tecrübeli olduğunu düşünerek yaptıklarını sorgulamamaya çalıştım. Hem kulübedeki herkesin aynı şeyleri yaptığı da söylenemezdi; yalnız başına bir köşede ayakta durmuş takılanlar, duvar dibine çöküp sade şapkalarını burunlarına kadar indirerek yalnızca içkisiyle meşgul olanlar da vardı. İlk anda hissettim ki, eğer burada kalacaksam, zamanımın büyük kısmını demir el köprüsüne açılan kapının yanında geçirecektim. Belki arada sırada masaya uğrar, birkaç kişiyle konuşmaya da çalışırdım.

Rüyamın bu kısmında ufak bir boşluk var; hafızam önüme orada durup uzun uzun düşüncelere daldığım aksiyonsuz bir zaman aralığı koysa da, sanırım ya yeniden dışarıyı izlemeye başlamış, ya da birileriyle konuşmaya çalışmıştım –her ne olduysa, yeniden hatırlamaya başladığım kısım itibariyle, kendimi bir anda arkadaşlarımın yanına, eski kulübeme hızla dönerken buldum. Zorlanmadan ip köprüyü de demir köprüyü de geçtim ve gülümseyerek –sanırım mütevazılığın en gözde cebine gizlediği, kendine yalancı ukalalığı barındırıyordu bu gülümseme- bizim çocukların yanına girdim. Suratlarını göremesem de, birkaçı hariç hepsinin bana imrenme ve gurur dolu bakışlar attığını hissedebiliyordum. Bana yıllarca sürmüş gibi gelse de, onlara göre çabucak ulaşıvermiştim gizemli kulübeye. Neler gördüğümü anlatmam konusunda beni sıkıştırmaya başladılar ancak hiçbir şey anlatamadım; bana özenmelerine onların adına üzüleceğimden değil, kıskançlıktan bana zarar vermek isteyeceklerinden korkmuştum. Özellikle, benimle konuşmaya çalışmayanların, görüntüsünü hatırlayamadığım kızgın bakışlarıydı buna neden olan. İstemeye istemeye, hepsini oraya götürmeyi ve gördüklerimi gelip kendi gözleriyle görmelerini teklif ettim. Hatırladığım kadarıyla kimi hevesli olmasına rağmen yükseklik farkını öne sürerek açık açık korktuğunu söyledi, kimi o kulübenin de bizim kulübeyle aynı yükseklikte, aynı biçimde olduğunu suratsızca ifade ederek arkasını döndü –bunların çoğu bana kızgın olanlardı-. Teklifimin ardından bütün gülümseyişler soğuk uzaklaşmalar eşliğinde kaybolmuş, herkes kulübenin farklı köşelerine dağılmış ve silikleşmişti. Bu noktada rüyada olduğumu fark etmeliydim; gerçekte böyle bir durum olsa hepsi heyecanla peşime takılıverirdi çünkü.

Arkadaşlarım da olsalar bana musallat olmamalarından memnundum –bir kişi hariç: İsteksizliği korkaklığına örtü etmiş Serol’u ite kaka ikna ettim ve hevesle, bir şekilde demir köprüye itiverdim iri vücutlu arkadaşımı. Onun da benim gibi demir köprüde hiç zorlanmadığını biliyordum fakat ip köprüye gelmek istemediğinden fazlasıyla yavaş adımlarla ilerliyordu arkamdan. İp köprüde ona ihtiyacı olmayacağı kadar çok yardım edeceğimi söyleye söyleye beni belki de hayatımın mutluluğuna ulaştıracak son köprüye getirmiştim eski dostumu. Onu yukarıya çıkarmaya çalışmam tamamen kendim içindi; ilişki kuramadığım insanlarla yalnız kalmak, her akşamüstü parka çıkışları tek başıma aşağıyı izleyerek geçirmek istemiyordum. Bu arzumun verdiği motivasyon ve güçle, Serol’u neredeyse sırtıma alarak ip köprüden geçirmeye koyuldum; o yalnızca elleriyle çekingen tutuşlar yapıyordu üst taraftaki iplere. Pek zor olduğunu söyleyemem; kulübeye girene kadar Serol yüzü bulanık, sesi kapalı, ağırlığı ortadan kalkmış bir klon gibiydi zaten. Yalnızca son aşamada, onu omuzlarıma çıkarmış kulübeye yükseltirken biraz zorlandığımı hatırlıyorum.

Kulübeye girer girmez ilk işim onu abisinin kaza yerine açılan kapıya götürmek oldu. O aşağıya bakarken, rüyada ilk defa bir suratı tam olarak, bütün ayrıntılarıyla görebildim –ya da şimdi yalnızca onun o andaki suratını hatırlayabiliyorum-; yukarıda olduğunu fark ettiğinde mutlu olmasını bekleyerek yüzüne bakmıştım ancak beklediğimin aksine mutsuz, belki hayal kırıklığıyla dolu, rahatsız bir ifade vardı yüzünde ve bilhassa gözlerinde. Ben sanki sabitlenmiş bir kameraya dönüşmüş, hiçbir şey yapmadan onu izliyordum artık. Arkasına döndü, kulübenin geri kalanına, masaya, masanın etrafındaki insanlara ve onların dışındaki insanlara birer birer, gözlerini ağır ağır gezdirerek baktı. Yüzündeki huzursuz ifade değişmemişti. Sonunda kıpırdamayı başararak kulübenin ortasına doğru döndüm, masanın üzerine bakarak kraker yemeyi teklif ettim. Yüzümü yeniden ona döndüğümde benden metrelerce uzağa gittiğini ve yanaklarının her zamankinden daha şişkin olduğunu, geçen her saniyede de tombullaşmaya devam ettiğini gördüm. Teklifimi reddetmeye bile tenezzül etmeden, elleri şişen yanaklarının altında, boynunun üst tarafında, kaş göz hareketleriyle girdiğimiz kapıyı işaret ediyor ve acilen gitmek istiyordu.

Şaşkınlık ve gelecek akşamüstlerine yönelik umutsuzluk içerisinde Serol’u demir köprüye kadar getirdim. Hiç konuşmadan, süratle benden ayrıldı ve ilk sığınağımıza dönmek üzere çabuk adımlarla demir köprüden geçmeye koyuldu. Giderken dönüp bakmıyordu bile; uyanmadan önce son gördüğüm, yanaklarının sönerek arkasına saklanmayı başardığı kalın, terli ensesiydi.

Hiç yorum yok: