13 Ocak 2011 Perşembe

Dünyalı

Her şey, salıncaktan düşebilecek kadar küçük bir çocukken, hoşlanmakla tiksinmek arasında gidip geldiği, bir gün at kuyruklu, bir gün aslan yeleli bal saçlı kızın oyun parkının uzak köşesindeki papatyaları toplamaya girişmesiyle ortaya çıkmaya başladı. Katliamı hissediyor ancak ne adını koyabiliyor, ne neden böyle hissettiğini anlayabiliyordu. Birbirine kum tekmeleyen, park oyuncaklarının zirvesi çatılı tepeye çıkıp aşağıdakilere elindeki rengarenk tüfekle nişan alan, kendisini güldüren karşı cinsin sırtına bir şaplak patlatan çocuklara katılma güdüsü, o bilincinde olmaksızın biraz daha eksiliyordu sadece.

Eksilmeler, türdeşlerine büyük saygı duymak gerekir, gün atlamaksızın birikiyordu. Nedeni için anne babasıyla oturup imkânsız bir sohbete girişmeli ki, hiçbir zaman bir ata sarılıp ağlayacak kadar dramatik çıkışlarda da bulunamadı. Parmaklarıyla uzansa tutup çıkarabilecekmiş gibi somutça boğazına dayanan bir topak hissettiğinde dahi yapabildiği, henüz cümlenin ortasında susmaya başlamalara yol açacak kızgın sorular yöneltmekten ibaretti. Sinekle örümceği pet şişeye kapatıp sonucun ne olacağını izleyen gizli bilim sevdalısının gözlerini oyma arzusunu daha düşünce aşamasında bile kendine kabul ettiremedi veya uyandığında, arkadaş olduğunu düşündüğü yünlü yaratık afiyet aşkına servise hazırlanırken lavabonun içine bırakılmış üzgün bıçağı –en azından yöneltilmiş bir tepki göstererek- takvim kartonunu kesmekte kullanamadı. Sessizce oturdu, şişe sahibinin ortamdan ayrılış anını kolladı. Sessizce oturdu, kavurmayla tanışıp seni gözüm bir yerlerden ısırıyor sohbetine girişme talihsizliğini yaşamamış yoğurdun, akrabalık ilişkisi olmaksızın, temiz bir ilişki kurduğu pilavı çatalladı. Kaşıklayamazdı da o; durumuna üzüldüğü bütün nesneleri fırlatılıp atılmasınlar diye yatağının altına sakladıktan sonra, onlara ihanet edip iddialı nesnelerle ilişki kuramazdı; ne o serçe parmağı boyundaki soyulmuş kurşun kalemi sınıfın köşesindeki vişne suyu kokulu kırık çöpe fırlatıp çantasına zorla koyulmuş yeni kalemi kullanabilir, ne de sağ arka tekeri onun hatası olmaksızın kopmuş ucuz arabayı görmezden gelmeye başlayıp uzak bir akrabanın getirdiği pırıl pırıl itfaiye arabasına kendini verebilirdi. Zaten nesneleri hiçbir zaman sahiplenmemişti; hasbelkader kendini aynı kutunun içinde bulduğu diğer varlıkları otomatik olarak sahip olduğu gücü iyi niyetle kullanarak eşit şartlarda yaşatmaya çalışmıştı farkında olmadan.

Hortumdan kurtulup zemine inmeye çalışan kısmına rağmen, beyninin hortumun çekim kuvvetiyle desteklenmiş diğer kısmıysa bağlı olduğu beden büyüdükçe uyum sağlamaya daha da meyilleniyordu. Önce eskiyen oyuncaklarını annesinin talebiyle çöpe attı, sonra önceki senenin ders kitaplarını kendi arzusuyla sobaya armağan etti ve son aşamada, giyinirken ne giydiğinin farkında bile olmadı. Nesneleri birer fiyat etiketinden ibaret görmeye başlamamıştı ancak etiketler sadece üzerlerinde fiyat yazıyorsa değerliydi. Hâlâ akraba eliyle kesilmiş dünyalıları yemiyordu ancak dahil oldukları hayvan grubunun tertemiz paketlenmiş, artık yaşamayan üyelerini pazarlayan çizgi hayvanların sıcak gülümseyişlerini geri çevirmiyordu. Hâlâ çiçek toplayan küçük bir kız gördüğünde içinde anlam veremediği –kızın saflığının yarattığı kafası karışık sevecenliğe baskın gelen- bir öfke hissediyordu belki ama, bu öfke kendini akşam yedi haberlerinin karşısındaki tahta masaya kurulan sofradayken hiçbir zaman göstermiyordu. Gözü ekranda tuza uzananlardan biriydi.

Ta ki, katliamlardan övgüyle bahsedilen bir başka dersin çıkışında, elemanlarının bazılarının birbirleriyle tek kelime dahi konuşma gerekliliği hissetmeyeceği kadar kalabalık bir grubun içinde yer alarak, gün ışığı gösterilmeksizin topluca harcanmış ve karışık olarak kutulara bölüştürülmüş bacakları aynı mekâna doluşarak topluca tüketen başka insanlarla lades fırsatını kolladığı bir akşamüstünde, gözü aniden uzaklardaki bir adama takılana kadar. Muhtemelen uzun zaman önce alınmasına rağmen o günden bu yana taş çatlasa iki veya üç defa giyilmiş lacivert kare gömlekli adam, bir yandan karşısındakine kahkahalarıyla cevap verirken, bir yandan da başka bir dünyalının iki kemiğinin arasından geçirdiği dilini dans ettiriyordu.

Yağ kokulu tuvalete kusmuk baskısı altında koşmaya koyuldu. Bu ani değişimi bir filmde görse kesinlikle abartılı bulurdu; ancak ışık akıl almaz derecede hızlıdır. Beyninin, zemine inebilmek için uzun zamandır çırpınıp duran kısmı, çırpınışların bu seferki başgösterişinde tırnaklarını diğer kısmın camını koruyan perdeye taktı.

Türdeşlerinden uzaklaşmaya, küçüklüğünü daha sık hatırlamaya başladı. Her sokağa çıkış çok geçmeden dışarıya kokular sızdıracak bir kebapçının veya kasabın müdahalesiyle baş dönmelerine dönüşüyordu; günler öncesindeki hâline inanamazken, uzun zamandır birlikte hortumda yukarıya doğru çıktığı kişiler de onun şimdiki hâline inanamıyordu. Ani değişimin inandırıcı bulunmaması normaldi; gözlemci olsa, kendisi de öyle düşünürdü. Kaldı ki, artık diğer hayvan türlerini yiyemediğini duyanların verdikleri neredeyse dehşete düşmüş tepkiler, başkalarından inanç veya anlayış beklemesinin boşunalığını göstermişti ona zaten. Yine de, düşünmeden yürümeyi çok sevmesine rağmen artık sokakta düşünmeden yürüyemese de, karşı cinsten türdeşlerine dokunmayı çok sevmesine rağmen biraz önce afiyetle –ne yediğinin farkında bile olmadan- bir dostu mideye indirmiş ağızları artık öpemese de, tüm türdeşlerini sevmeye çabalamaya devam etti, onlarla vakit geçirmeye çalıştı; ancak karşısında gidip gelen kemikleri görmezden gelmek, canın çekmiyor mu sorularına karşılık gülümsemek gün geçtikçe zorlaşıyordu. Bir zaman sonra, elde sallanan anahtarlardan, giyilen gömleklerden, kullanılan ve sürekli yerini yenisine bırakan telefonlardan başka hiçbir şeye dikkat etmez oldu. Ne anlatılan palavralara, ne göz renklerine bakıyordu. Tabaklara, yağlanmış ellerin uzandığı nesnelere ve sonra içinden bir yerlerden kendisine doğru sessizce bakan çocuğa gözünü dikiyordu.

Son denemesinde, et yemediğini duyunca kahrolarak mantarlı dürüm öneren kebapçının ilkbahardan nasibini almış havadar, oksijen kokulu bahçesinde, beyni yine ani bir perde oyununa hazırlanıyordu. Mantarlar karşısındakilerden daha nitelikli konuşuyorlardı.

Günaşırı kendini gösteren ve zarar görmeyeceğini bilerek rahat rahat gezinen birkaç böceğin dışında, evde bir kedi, iki de -hediye olarak gelmiş- sardunyayla birlikte yaşıyordu. Sardunyaları yalnızca sulamakla yetinmiyor, aynı zamanda onların yapraklarını okşuyor, eline toz gelmişse çiçeklerin üzerinde temizliğe girişiyor ve eylem süresince, artık iletişim kurmayı kestiği insanların yerine onlarla sohbet ediyordu –daha önce de türdeşleriyle sohbet ettiği söylenemezdi gerçi-. Evden çıkmadan geçirdiği bugünlerde diğer varlıklarla arasında rutine bağlayan bu ilişkide zamanla kendisini fazlalık olarak görmeye başladı. Türdeşleri tavanı ve duvarları inşa etmeseydi, bu canlılar onun dokunuşlarına ihtiyaç duymayacaklardı. Zemine indi. Dokunuşlarını sorguladı. Kediyi özgür kılmak için bir camı daima açık tutmaya başladı; nesneleri rahatça durdukları yerde dursunlar diye birbirlerinden bağımsız olarak, daimi yerlerine, son dokunuşlarını gerçekleştirerek yerleştirdi; sardunyaları uygun bulduğu, iyi yağmur alan bir bahçeye bıraktı.

Kendini zorlaya zorlaya dokunduğu mutfak nesnelerinin yardımıyla yaptığı, her gün yiyebilecek kadar sevdiği ıspanağı bu defaki yiyişinde, parkın köşesindeki papatyaları koparan bal saçlı kız da çocuğun yanından, beynin derinliklerinden, gittikçe aydınlanan ücra köşeden, bir şeyi dank ettirmeye çalışıyormuş gibi dik dik bakmaya başladı. Camdan içeriye, gücünü kudretle birleştirmeyi başarabilen bir ışık girdi. Tabaktaki dünyalıları, türdeşleriyle ortak bir yaşama sahip olmak adına yaptığı son girişimde önüne konulan dünyalıları bıraktığı gibi yarıda bıraktı, ağzını son kez kapattı.

Yüzyıllar önce yaşamış bilinmez bir türdeş dostu gibi, postu, az önce kanları koklayıp susuzluktan kıvranmasına rağmen tüketmeyen ağacın dalına asılmadı belki ama, tıpkı onun gibi, uzun süre şişenin içine farklı varlıklarla beraber atılıp izlendi.

8 Ocak 2011 Cumartesi

100

Beynime belki de en yakın adam bile yazdıklarımı fazla kapalı buluyorsa açık olmakta fayda var.
(Yetişemezseniz diye tir tir titriyorum.)

İMDAT!