19 Temmuz 2011 Salı

Kısmet

Salondan başladı. İyice sıcaklamış havaya bana mısın demeden, eşyaları iteleye çekeleye ulaşılması en zor, en ücra kısımları bile süpürdü, önceki doğum gününde oğlunun hediye ettiği yalancı ağacın küçük turuncu yaprakları dahil her ufak sergileme ünitesi elemanının tozunu aldı. Salondan sonra küçük odayı ve holü de iyice süpürdükten sonra yatak odalarına geçti. Yatak çarşaflarını değiştirdi, uyuma öncesi ağız şapırdatışlarına bakılırsa kocasının da kendisi gibi favori gördüğü nevresimi kullanıma hazır hâle getirdi. Oğlanın yatağını da tertemiz bir uykunun emrine sunduktan sonra yatağın altına sokuşturulmuş çorapları toplayıp kirliye atmak üzere tuvalete yönlendi. Hazır tuvalete girmişken beyazlara el attı ve çoğu fanila ve külotlardan oluşan, oğlanın artık yalnızca evde giydiği son birkaç beyaz çorabının da dahil olduğu kirlileri beyaz, lüks, içi gibi dışı da temiz çamaşır makinesine teslim etti. Makine hafif yürüyüş denemeleriyle işine başlarken kocasının emekli pijama altıyla tuvaletin yerlerini silmeye başladı; zaten darken çamaşır makinesinin gelmesiyle iyice darlaşmış tuvaletin yerlerini silmekte bir şey yoktu ancak klozetin etrafındaki haftalık sidik izleri hayli zaman ve vücut suyu tüketiyordu. Klozeti, lavaboyu ve küveti cifledikten sonra pijamayı bir daha suya batırıp klozetin çevresini bir kez daha sildi. Şimdiden buruşmaya başlayan ellerinin öyle bir açlığı yoktu ama, entarisinden sıyrılıp yere değen etli, yer yer mor dizleri ve sırılsıklam olmuş, siyah saçlara tel tel kucak açmış alnı ile konukseverlikten öte ev sahipliği yapan koltukaltları, küvetin, kirinden sıyrılıp kendilerine kucak açmasını –muhtemelen bıkkınlıkla- bekliyorlardı.

Daha temiz, daha kuru, daha ayrıntısız hâli yenilenmiş bir enerjiyle mutfağa daldı, ocağı yakarken bir yandan da haftaiçi yemek seanslarının değişilmez moral destek programını dinlemek üzere radyoyu açtı. İkili bugün pek formda olmasa da yemekler onlarla daha çabuk yapılıyordu; zaten bugün pek bir yemek işi de yoktu, önceki gün bol bol yaptığı mercimeği ısıtıp yanına da bir pilav attırdı mı, geriye sadece domates ve hıyar doğramak kalıyordu –biber acı çıkmıştı-.

Baba-oğul yine beraber geldiler ancak diğer günlerden farklı olarak, oğul bu kez babası gibi suratsız değildi. Raporlar ve devamsızlık hakkı sayesinde bugün son kez gitmişti okula; bundan sonrası testlere gömülü koca bir ay ve arada sırada yapılacak olağan kaçamaklar demekti. “Hadi geçmiş olsun,” dedi annesi. “Karneyi vermediler mi?”
“Ne karnesi anne daha okul bitmedi ki; bizi bıraktılar sadece, kaç kere söyleyeceğim? ”

Oğlan tuvalete giderken, konuşmayı evliliğin ikinci ayında rafa kaldıran enine çizgili kırmızı bluzlu, dünya mesai saatleri içinde çay içme şampiyonluğu adayı aile reisi, doğrudan salonun kapıya yakın kısmına yolu en az engelleyecek şekilde yerleştirilmiş masanın, televizyonu en iyi gören yerine oturdu ve tencereleri salona taşımaya çoktan koyulmuş karısından sehpanın üzerindeki kumandayı istedi.

Ana haber bülteni açıldı, yemekler konuldu, aralık tuvalet kapısının arkasından yüklüce işeme sesi iletmiş ve ardından bilgisayarıyla hasret gidermeye girişmiş oğlan sofraya çağrıldı ve dört kişinin katıldığı akşam yemeği başladı. “Bir daha gitmeyecek misin sen şimdi okula?” diye sordu anne, her zamanki gibi bol sirkeli yaptığı salataya ilk yabancı uzanmayı gerçekleştirirken.
“Yok işte, bir tek karne almaya giderim sınavdan önce. Hep dersane artık.”
“Orospu çocukları doymuyor zama!” Baba mercimeğe daldırdığı kaşığı henüz kaldırmamışken yaptı ilk resmi saldırıyı.
“Sabahları kalkmayacaksın o zaman artık. Gömleklerini falan da kaldırayım yarın.”

Mercimeğin yoğun istek üzerine pilavın üstüne de eklenerek sahneye bir kez daha teşrif etmesiyle tencerelerden biri mutfağa boş dönmek durumunda kaldı, ancak emektar dişinin mutfağa geliş gidişleri ve boş tabak taşıyışları sayesinde üzülmeye fırsat bulamayacak kadar hızlı bir seyirliğe sahipti. Sofra yalnızca çatallar kalana kadar boşaldı, erkeklerin huzuruna yeni, küçük tatlı tabakları getirildi ve pasta mumları ateşlerini gösterene kadar televizyon masayı terk etmek bilmedi. Salonun temizliğinden önce özenle yapılmış muzlu ve vanilyalı pasta televizyonun yerine masaya getirilirken oğlan ışıkları kapadı ve anne, eş, ev hanımı gülümserken kocası yarım gülümseyişle, ağır tempoda el çırpmaya başladı: “İyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki-“
Oğlan son aşamada babasının sesini bastırarak düzeltmede bulundu: “... mutlu yıllar sana!”

Kısa bir alkışın ardından ışıklar açıldı, Kısmet pastayı kesmeye girişirken oğlan odasından ufak bir torba getirdi. “Pek okumazsın biliyorum ama başka bir şey bulamadım,” diyerek torbayı masanın annesine yakın bir tarafına koydu ve yerine oturdu.
“Niye okumayayım, okurum oğlum.” İlk dilimi kocasına, ikinci dilimi oğluna verdi. Ardından pastanın dörtte üçünü dilimlere ayırdıktan sonra kendine ince dilimlerden birini aldı, yerine oturmadan torbadan D&R yazılı paketi çıkardı ve özenle açıp içindeki öykü kitabının kapağına bakıp gülümsedi. “Sağol Mertçim.”
“Makineden memnun musun?” diye sordu kocası kendi hediyesini hatırlatmak ister gibi.
“Memnunum da biraz yürüyor gibi, bir baktırmak lazım.”

Kekinin hazır alınması ve iyi ıslatılması ile malzeme seçimi sayesinde, yumuşak, hafif olmuş pastanın kesilmiş bütün dilimleri Mert ve özellikle babası tarafından tüketildi. Mert biraz daha yeme sevdalısı, kilolu bir çocuk olsaydı pasta sabah kahvaltısında tamamlayıcı unsur olarak kullanılmak üzere bile kalmayacaktı.

Mert birkaç günlüğüne rahatlamıştı rahatlamasına ancak en azından üniformadan ve sinir bozucu derecede muallak okul sınavlarından kurtulmanın verdiği bu yarım yamalak rahatlama, etkisini dersane temposunun yükselmesiyle birlikte kaybedecekti; okula gidişlerinin yerini dersane gidişleri almıştı ve mesafe daha kısa olsa da, babasının dönüşlerde yolun tersliği yüzünden onu alamamasından dolayı daha fazla sıkıntı çekmeye başlamıştı. Kendini tekrar eden sorularla boğuşmaktan ve dersanedeki ilişki kuramadığı, daha doğrusu kurmaya çalışmadığı insanların gelecek kaygılarıyla dolup taşan bunaltıcı çabalarıyla iç içe yaşamaktan sıyrılıp nefes alabildiği tek vakit bolca zaman geçirdiği, lisenin ona verdiği ender armağanlardan olan yakın arkadaşı Önder’di; yarışmalara bulanmış kendisi ve tanıdığı tüm akranlarının tersine, sınava yalnızca ufak bir puan için girip zevklerine uygun, kendisi için hafif bir de yetenek sınavından geçtikten sonra, elbette zorlanacağı yanları olsa da, sanatıyla, fotoğraflarıyla yaşamaya başlayacaktı. Mert’in çeyrek-özgür istekleri ve nereden çıktığı belli olmayan yetenekleri farklıydı belki fakat yine de, zaman zaman onu ve tüm karışıklıktan, bıkkınlıktan sıyrılma olasılığı olan riskli ancak kısmen farklı bir yol seçmesini kıskanmıyor değildi; bunda biraz da sınav gelip çatmasına rağmen kurtulamadığı kararsızlığının ve kalan az vaktin yarattığı ağır baskının etkisi vardı tabii.

Dersanenin ve dersane ötesi testlerin izin verdiği zamanlarda, nefes alma seanslarını havanın iyice terlettiği şu günlerde dışarıdaki masraflı buluşmaları eve taşıyor ve çalışmaları kısmen daha rahat geçen Önder’i bilgisayarbaşı muhabbetlerine davet ediyordu; en iyi olduğu işlerden biri de nabza göre sosyalleşmek olan Önder bu davetlerden çekinmek gibi bir benmerkezcilik göstermiyor ve gerçekten meşgul olmadığı, yani başka birine söz vermediği sürece kapalı kapılar ardı genç erkek sevgileşmesine hayır demiyordu.

Kısmet’in bu durumdan rahatsız olduğu söylenemezdi; tüm yiyecek taşımaları, içecek teklifleri ve evde bir yabancının olmasının doğurduğu dikenüstülük hissi hak ettiği gerçek rahatsızlık değerini misafirperverliğin içe dönük okşamaları sayesinde kaybediyor ve Kısmet’in olağan, yalnızlığını radyodaki ikili ve televizyondaki evlilik avcıları ile giderdiği günlerden daha fazla gülümsemesine sebep oluyordu -bunu fark etseydi belki kayınbiraderinin kahkaha atanlara yedirdiği pirzolaları düşünecek ve ömrü uzadı diye mutlu bile hissedecekti-. Evle özel bir işi yoksa ve çocuklara sunabileceği başka bir şey kalmadıysa, diğer günlerde olduğu gibi televizyona gömülmek yerine kendini sunmak adına kanepeye uzanıp oğlunun doğum gününde hediye ettiği kitabı okumaya başlamasını bile sağlamıştı bu gidip gelmeler; üstelik oğlu kitabın yalnızca Önder’in geldiği günler okunduğunu fark edip yanlış düşüncelere kapılmasın diye artık diğer günlerde de günortası okumalarına girişiyordu ancak hem her iki üç sayfada bir uyuklamaya başladığından, hem de bulduğu sunum tarzında kitapsız kalmak istemediğinden ağır ağır ilerliyor, fazla kalın olmamasına rağmen kitabı bitmek konusunda çaresiz bırakıyordu.

Başlarda öyle olmasa da, Önder’in son gelişlerinde Kısmet yalnızca kalan ev işleriyle uğraşmak, ütü yaparken bahaneyle kısık sesli televizyon izleme kaçamakları yapmak ve kanepede kitap okuma uyuklamaları gerçekleştirmekle yetinemez oldu; yıllardır oğlunun ne demeye kapandığını anlayamadığı o güneş almayan, havasız odası onu akıl ermez şekilde kendine davet ediyor, gençlerin gülüşmelerle dolu sohbetlerini çizgi film karakterini kendine doğru çeken kek kokusu gibi kullanıyordu. Kısmet bu arzusunu anlamakta güçlük çekiyordu; aklına bile getirmekten korkacağı, ahlâksızlık göreceği ihtimalleri beyninin ucuyla tartmaya cesaret edebilse de bunda pek ileri gitmedi: Söz konusu oğlan sıska, becermekte zorlanmayacak olsa da sohbetini kendisine açmaya pek girişmeyen, arzu sınırlarının içerisine girme ihtimali olmayan bir tipti. Öyle olmasa bile, Kısmet’in böyle bir çılgınlığa kendini kaptıracak kanatları yoktu; sırrını anlayamadığı oda çekiciliğinin ardını sınır tanımadan keşfetme isteğinden üzerinde durmuştu bu ihtimalin. Şüphesiz öykü kitabı sunum dışında da fayda sağlıyordu.

Mert çalışmalarını gevşetmeden Önder’le daha fazla vakit geçirmenin ve bunalmalarından orta yol bularak kaçabilmenin bir yöntemini bularak Önder’le ortak sorumluluk alanlarına çalışacağı günlerde onu birlikte çalışmak üzere eve çağırmaya başladı; Önder de arkadaşının izole odası ve evin nefis ağız tadı ile konukseverliği sayesinde bu tekliflerin bolluğundan pek rahatsız olmuyor ve sınav öncesi son ayının neredeyse yarısını burada geçirmekte üzerindeki çalışma baskısının hafifliğinin de etkisiyle bir sakınca görmüyordu. Mert belki bu rahatlatıcı arkadaşlık adına esas zorlu sorumluluk alanlarından biraz kaçış yapıyordu ancak kendi kendine, bunu yapmazsa sıkıntıdan daha kötü duruma düşeceğini söyleyerek içini rahatlatıyordu.

Kısmet odanın çağrılarının saçma gizemini çözemese de, kendini durdurmaktan da kaçınıyor ve Önder’in iyice sıklaşan bu geliş gidişlerine kekler, kurabiyeler yapıyor, yalnızca sabahları ve akşamları kendini gösteren niteliksiz memuruna farklı içecek siparişlerinde bulunuyordu. Servis vakitlerini özellikle sohbet seslerinin yoğunlaştığı kısımlara denk getiriyordu ki odaya ani giriş yaptığı zamanlar biraz olsun içinden taşan odaya katılma isteğini doyurabilsin. Çoğu seferin tersine, ki iki günde bire kadar inmişti bu seferler, bir seferde odaya girip neşeli servis yapma merasiminin ardından odada kalıp ufak bir sohbet girişiminde bulunmaya karar verdi. Bu kararı önceden vermesinin de etkisiyle yapabileceği en güzel, en bol üzümlü keki yaptı, oğlu gibi Önder’in de seveceğini tahmin ederek tepsiye iki de bol Nesquick’li süt koydu ve hevesle odaya yöneldi.

“Benim favorim Sasha Grey valla.”
“Oo sert işlerdesin.”
Kısmet elindeki tepsiden sağ elini sıyırıp işaret parmağıyla odanın kapısını zar zor açtıktan sonra kesildi sohbet.
“Kek getirdim size,” dedi Kısmet ve çocukların yaprak testler ve kitaplarla dolu masayı boşaltmasını bekledikten sonra tepsiyi masaya koydu, sonra her zamanki gibi doğruca odadan çıkmaya yönelmek yerine çocukların arkasında dikilip gülümseyerek bilgisayar ekranına bakmaya başladı. Bakıyordu ancak herhangi bir şey görmeye çalıştığı yoktu; bakışlarını oyalıyordu sadece.
“Ellerinize sağlık Kısmet Abla,” dedi Önder çatalla kendisine en yakın kek dilimini kurcalamaya başlarken. “Zahmet etmeseydiniz.”
“Ne zahmeti canım, afiyet olsun. Süt sever miydin, Nesquick de koydum ama...” Kısmet bakışlarını Önder’e kaydırmış, gelecek cevabı merakla gözlüyordu. Mert umursamazca ikinci ısırığını almıştı bile.
“Severim severim, teşekkür ederim.” Önder’in yemeye girişmesi için Kısmet’in odadan çıkması gerekiyordu öncelikle.
Çekingen, cümle sonuna doğru yükselen bir ses önceden plânlandığı belli bir girişimde bulundu: “Resim çekiyor musun şimdiden, getirip göstersene bazılarını?”
“Deviantart’ta var, göstereyim isterseniz?” Önder fareye doğru hamle yaptı, Mert ona ters ters bakıp ağzındaki lokmayı konuşmak üzere iyice yana itti:
“Boşver şimdi ya; anne sağol hadi...”
“Devi... O ne? Göster göster.”
“Anne boşver sen anlamazsın, İngilizce bir site adı işte.” Sesini arttırarak “Eline sağlık çok güzel olmuş,” dedi ve annesine gitme imasında bulundu Mert.
Kısmet “Amaan Mert,” derken gülümsemesine rağmen alıngan bir çıkış yaparken Önder ne yapacağını bilemez hâlde elini yeniden çatalına yöneltti.

Etkilenmenin kuvveti cevapsızlıkta gizlidir. Düşünceli bir akşamın ardından, ertesi gün aylık olağan hava alma günlerinden biriydi ve Kısmet birkaç eksik gediğe, özellikle banyoya yeni halı takımı bakmak üzere iki hafif metro durağı uzaklıktaki büyük çarşıya gitti. Sidik sıçramalarıyla ciddi bir problemi vardı; klozet halısını neredeyse haftada bir yıkamasının yanı sıra, hemen hemen altı ayda bir de halı takımını değiştirmeye çabalar ve büyük çarşının ucuzluğundan faydalanarak bu takıntısını en az maddi kayıpla gidermeye çalışırdı. Bu kez tercihini yeşilden yana kullanarak halı takımını aldı, hazır gelmişken diğer acil olmayan eksikleri de tamamlayıp geri dönmeye koyuldu. Normalde daha uzun gezer, artık vitrin yazılarının yarısını anlamamaya başlasa da alakalı alakasız her şeye uzun uzun bakardı ancak sıcak onu alıkoydu, bu az bulunur dışarı çıkışını kısa kıldı. Dönüş metrosunu beklerken karşıdaki ters istikamet istasyonunun duvarında ağzı kapatılmış, sahte bir panik bakışı fırlatan genç bir kızın fotoğrafı vardı. “İngilizce bilmiyor musunuz?” diyordu belirsiz biri; numarasını bırakmıştı.

Evi artık ona çekici gelmiyor, odanın çağrılarında kompleksleriyle karşılaşıyor ve günü tüketmeye yardımcı olacak eş yolunu gözlemelere neden bulamıyordu; kocasının da kavga dövüş üyeliğini devam ettirdikleri Lig Tv ve güzel yemeklerin yol boyu süren hayali olmasa eve gelmeye pek hevesleneceğini düşünmüyordu –bunu bilmek olası bir şevkin çıkış yolunu da tamamen kapıyordu-. İletişim kurabildiği tek komşusu Mühibe Ablanın da yılın neredeyse yarısını yazlıkta geçirmesi sıcakları daha da katlanılmaz yapıyordu.

Öğleye kadar süren zorunlu dersane saatlerinin dışını evde geçiren oğluna babasına söylememesini iyice tembihledikten ve yastıkaltı parasını denkleştirdikten sonra kendisinden beklemeyeceği, onun gibi olup ancak sahiden zararlı bir yalnızlığa gömülmüş bir kadının kalkışabileceği kimi için ufak, onun için büyük çılgınlığa cesaret etti: Haftaiçi her gün üç saat, daha önce çok duyduğu, ancak anlamını yarım yamalak bildiği kelimelerle haşır neşir olmaya başladı. Metro durağındaki gergin genç kıza şüphe ve tatmin arasında gidip gelen bakışlar ata ata onu akrabası bellemişti artık.

Henüz ilk haftasında olmasına rağmen hocasından ve sınıftaki diğer insanlardan memnundu; korktuğunun aksine sınıftaki hemen hemen herkes kendisine yakın yaşlardaydı ve özellikle hoş sohbet bir beyefendi olarak gördüğü, henüz kelleşmekte ileriye gitmemiş sıra arkadaşı Hüseyin (Bey) her geçen saat ona evini, oğlanın odasını, hâtta evin işlerini unutturuyordu. Her fırsatta onunla bol gülümsemeli ufak konuşmalar yapıyor, küçük esprilerine pek aşina olmasa da onun kendisine gösterdiği bu ilgiye karşı şefkatin ve saygının birbirine karıştığı aşksız ancak arzulu bir duygu hissediyordu.Üst düzey bir kararsızlık, vicdan azabı ve heyecanın ardından kabul ettiği pastane daveti kendisine ne yaptığını sormaya bir daha kalkışmadan, yalnızca yorgun kollarını suyun akışına bırakacağı bir belirsizlik cenneti olacaktı belki de.

Ücra bir pastane seçtiler ve sonu gelmez gülümsemeler ve yer bulamayan ellerin düştüğü zor durumlar eşliğinde birer keşkül söylediler menü üzerinde fazla düşünemeden.
“Şu dil engelim de olmasa yönetici bile olmuştum şimdiye, ama işte çok önemli bu dil meselesi artık, olmuyor İngilizce olmadan,” diye ani bir giriş yaparak, sessiz gülümsemelere son verme girişiminde bulundu Hüseyin Bey kılçıksız konuşmasıyla.
Kısmet yüzünde bir gülümseyiş daha oluşturarak başıyla onayladı Hüseyin Beyi, peçeteye sarılı kaşığı eline alırken. Yeniden sessizliğe gömülür gibi olduklarında önlerine birer de su geldi, afiyet dilendi ve iki kişilik sahnelerinde baş başa bırakıldılar. Keşküllerden ilk kaşıkları aldılar, birbirlerine tat onaylama bakışları attılar ve ardından aşağı bakarken belki uyumlarına, belki sessizliklerine gülümsediler.
“Kocanız iyi İngilizce biliyor mu ki aşağılıyor sizi? Neden sizin gibi birini kursa gitmeye zorlar anlamadım. Yanlış anlamayın, size yakışmayacağından falan değil. Yani, bir adamın karısından böyle bir şey istemesi zaten yeteri kadar acayip.”
Kısmet üç yıl önce gazeteden kupon biriktirerek aldığı koca telefonu kullanarak boşta kalan elini oyalıyor, bir yandan da çabuk bitmemesi için uğraşarak, yavaş yavaş yiyordu keşkülü. Aynı zamanda ilgisiz görünmek de istemiyordu, ancak içinde bulunduğu hâl sınıftaki durumlarından çok daha farklıydı. Kocasıyla bir bahar akşamı yine ne yaptıklarını tam olarak bilemeden gerçekleştirdikleri ilk buluşmalarından beri bu kadar gerildiğini hatırlamıyordu ve bunu düşündüğünde gerginliği mide bulantısıyla birleşerek daha da arttı. “Bakmayın o kadar da değil; biraz da ben istedim gelmek.” Sesi titriyor mu diye kontrol ede ede, yavaş yavaş konuşuyordu. “Sıkılıyordum evde. Bıktım her gün aynı şeyleri yapmaktan kaç yıldır. Tatile de gitmeyeceğiz belli ki bu yıl.”
“Ah, tatiller. İyi nefes aldırırlar bize ama tabii yanımızda memnun olduğumuz biri varsa.” Kısmet bazen Hüseyin Beyin televizyondan fırlamış gibi konuştuğunu düşünmüyor değildi, fakat mesafeli ve etkilemeye dayalı durumlarını göz önünde bulundurarak bunu normal karşılıyordu. Ancak dokundurmaları ve varmaya çalıştığı noktayı belli eden yönlendirici ifadeleri biraz rahatsız ediciydi; son günlerde dozunu iyice arttırdığı bu ifade görünümlü sorular kendisini korkutuyor, aynı zamanda da kışkırtıyordu.
“Tıpkı oğlunuz gibi, ben de kendimi evde bir yerlere kapamaya çalışır buluyorum artık. Karımın anlayışsızlığından, bitmek bilmez taleplerinden gına geldi, anlatabiliyor muyum?”
Kısmet yeni arkadaşlığının oluşturduğu resim hakkındaki yorumlarında düştüğü şüpheleri gidermek için daha iyi bir cümleyle karşılaşamazdı herhalde.

Sınıftaki hâlinin aksine suskun kaldığı pastane macerasını çok az pas vererek erken sonlandırdıktan sonra ertesi gün kurs olsaydı bile, gitmeye muhtemelen cesaret edemeyecekti Kısmet. Vicdanını rahatsız edenin evin biriken işleri olduğunu düşünerek haftasonunda işleri en azından hafifletmeye karar verdi; yürüyüşsever çamaşır makinesi, yaz mevsiminin her güne yeni bir kıyafet talep eden yüksek kaprisliliği yüzünden günaşırı çalışıyordu yine ancak Kısmet’in bizzat ilgilenmesi gereken işler iyice birikmişti; bir ara temizlik de yapmak gerekiyordu üstelik.

O haftanın en sıcak, en yapış yapış günüydü cumartesi; kocası son iş gününde, yine her gün olduğu gibi kahvaltıdan sonra hızlıca içtiği ikinci çayın ardından büyük tuvaletini yaptı ve tuvaletini yaptığı sırada askıya aldığı acelesine yeniden kavuşarak hızlı hızlı boyası eskimiş ayakkabılarını giydi. Dersaneye gitmek üzere hazırlanırken bir yandan da gidip gelip klavyenin tuşlarına vuran oğluna “Hadi konuştuğumuz gibi akşam ben alırım seni Mert, geç kalmazsın maça,” diye seslendi ve aceleyle evden çıktı. Hemen arkasından Mert de tuvalete girdi, bir süre çıkmadı, çıktığında da koştura koştura ayakkabılarını giydi ve kapıyı açarken salondaki kanepede uzanmış, kahvaltıyı hazırladıktan sonra onlar gidene kadar kitap okumaya girişmiş annesine seslendi: “Anne ya şeyler gitmedi tuvaletten, tekrar çekersin sifonu daha sonra.”

Önder vesilesiyle okuduğu zamanlarda pek sürüklenemediği, uyuklamaktan kendini alamadığı kitap bu kez ilgi çekici gelmişti ona; belki bu sabahki umutsuz uyuşukluğundan, belki de sıradaki öyküyle ilişki kurabildiğinden, evden çıkan erkeklere kayıtsız kalarak okumasını sürdürdü. Bir kadın kaşıkla duvarı oyuyor, yan daireye ulaşıyor ve yan dairede çıktığı odada karısından kaçmak için oraya sığınan bir adamla arkadaşlık kuruyordu. Kısmet öyküyü bitirdikten sonra bir süre, boş bakışlarla tavanı izledi. Tavana baktığı süre boyunca göğüslerinin üzerinde tuttuğu kitabı kapatarak sehpaya koydu, doğrularak ağır adımlarla ev telefonuna gitti, telefonun altındaki çekmeceden bir kağıt çıkarıp kağıttaki sert kalem darbeleriyle yazılmış numarayı çevirdi. Karşıdaki genç kız sesine adını ve soyadını söyleyerek kursa devam etmeyeceğini bildirdi.

Gün boyu, kendisinin bile alışmadığı şekilde, tembel, ağır hareketlerle gördü işleri; önce yemekleri yaptı, ardından hiç köşelere inmeye çalışmadan, kabaca süpürdü salonu ve diğer tüm önem vermediği odaları. Yarım yamalak toz aldıktan sonra televizyonu açtı, rastgele bir magazin programı buldu ve televizyonun hemen karşısına ütü masasını kurup dağ gibi olmuş ütüye girişti. Sırasını düşünmeden, gelişine yapıyordu bugün bütün işleri; kursa artık gitmeyeceği için hiç acelesi de yoktu; yavaş yavaş, uyuşuk hareketlerle yapıyordu ütüyü. Kendi kıyafetlerini de, oğlunun ve kocasının kıyafetlerini de dikkatsizce ütüledi. Bir program bitti, başka bir program başladı o bütün kırışıklıkları bitirene kadar.

Çamaşır makinesini ütüye girişmeden önce kurması gerektiğini tuvalete girdiğinde fark etti. Neredeyse akşam olmuştu bile, erkeklerin gelmesine çok yoktu. Sığdığı kadar renkli kirliyi makineye sokuşturup kurdu aleti, sonra kocasının eski pijamasını ıslatıp yerleri silmeye başladı. Yine sidik izlerini silmeye çalışırken yorulduğu için işi yarıda bırakıp küveti ve lavaboyu cifledi, aynı işlemi klozete de uygulamak için kapağı açtı ve tuvalet kağıtları ile boklarla neredeyse dolup taşmış, suyu yarıya kadar çıkmış bir klozetle karşılaştı. Lanet okuyarak sifonu çekti, fakat sifon suyu klozetten taştı ve tuvalet kağıtları ile boklar bir anda yere yüzüverdi; Kısmet panik içinde tüm tembelliğini üzerinden atarak hızla tuvalet kapısını kapattı ve birkaç hafif dozlu küfrü yüksek sesle tekrarlayıp durarak elini lavabonun altındaki pompaya attı.

Yaz sıcağında hiç sevmediği bir işi her gün her gün yapan bir adamın ve onun test sorularına gömülmekten ve kaygı hissetmekten iyice bunalmış oğlunun ligin son maçını kaçırmamak için çiğnemeyec eği trafik kuralı yoktur; o gün dersanede etüte kalan oğlunu yol ters olmasına rağmen sırf maçı beraber izlemek için alan baba, bıkkın hayatından uzaklaşma fırsatı bulacağı son doksan dakikanın tek bir saniyesini dahi kaçırmaya tahammül edemezdi. Devre arasında yiyeceği güzel bir yemekle şampiyonluk maçını taçlandırırken, geçmek bilmeyecek ekşi kokulu yaza en azından güzel bir bitirişle girecekti.

Pompa fayda etmeyince iğrene iğrene eldivenlere uzandı Kısmet; çamaşır makinesi de neredeyse yürümekten koşmaya geçerek sinirine sinir katıyordu zaten. Eldivenleri eline geçirdi, sol elini yerin henüz silmediği, sidik izleriyle dolu kısmına koyarak sağ elini klozet deliğine kadar soktu ve oraları boynunu gerdikçe geren bir surat ifadesiyle kurcalamaya başladı. Tam fayda sağlamaya başlamış gibiydi ki kapı zili sertçe çaldı. Kısmet’in boklar ve tuvalet kağıtlarıyla dolu tuvalette yere oturmuş, elini klozetin derinliklerine kadar sokmuşken kapıya gitmek gibi bir şansı yoktu. Elini daha derine, daha da derine daldırdı. Elinden geldiğince dibe girmeye çalışıyordu ancak dirseğine kadar batmıştı. Biraz bekleyebileceklerini düşünerek işine devam ediyordu fakat kapı zilinin çalınma aralıkları da gittikçe kısalıyordu. Zilin uzunluğu biriken şiddeti hatırlatıp duruyor ve paniklemesine sebep oluyordu. Çamaşır makinesi yürüye yürüye Kısmet’in yorulmuş beline kadar dayandı ve durmaya da niyetli değildi; Kısmet bir yandan klozeti bu hâle getiren oğluna, bir yandan ala ala ikinci el makine alan kocasına, bir yandan sifonu yeniden çektiği için kendisine ve aklına gelen diğer her şeye, hayatını oluşturan tüm gerçeklere bela okuyarak boştaki sol eliyle makineyi itmeye çalıştı ama mümkünatı yok, makine arkasından çekilmeyecekti artık. Fiyatıyla ters orantılı ses yüksekliğine sahip telefonu sevgilisinin saçının telini cennete değişmeyeceğini söyleyen bir adamın sesiyle bağırmaya başladı, aynı anda kapı zili de patlayacak gibi çalmaya devam ediyordu. Sifonun suyu nedense akmayı kesmiyor, makine yürüdükçe yürüyordu.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sığ Bir Ukalanın Zayıf İnsanlık Haritası

Öğretmenin kendini göstermeye niyeti yoktu ve yerine kimse de gönderilmedi; kızı erkeği, sarışını esmeri, zayıfı şişmanı, bağıranı susanı alabildiğine halı bomboş sınıfta bütün gün görünmez itekleyenin arzulattıklarını yaptı. Kimi kırık dökük kutularla evler kuleler kurdu, kimi uyumsuz renkli kalemlerle yazdı çizdi ve bazıları yazıp çizdiklerini diğerlerine de gösterdi, kimi ufak topları tekmeleyip durdu, kimi nesneleri boşverip diğerleriyle uğraştı, kimi bir minder bulup biri kendisine bulaşana kadar öylece yattı, kimi kilitli kapıyı açmak için çalışmalar yaptı. Zaman geçtikçe sıkılmaya, sıkıldıkça bağrışmaya başladılar fakat bütün yerler kapıldığı için yer değiştiremiyor, değiştirseler de yine sıkılacaklarını biliyorlardı. Oyalanmak için öpüştüler, dövüştüler, dolapta buldukları bisküvilerden yediler. Hava karardı, aydınlandı, tekrar karardı ve tekrar aydınlandı ve her yeni ışık değişimi sabır yenileme etkisi vermeye başladı. Kuleler gelişti, kağıtlar büyüdü, kuvvetler çoğaldı. Birleştiler, ayrıldılar, bölündüler. Kapıyı açmaya çalışanlar da kapı koluyla farklı işler yapmaya koyuldular. Kazanıp kaybetmeye, üste çıkıp geride kalmaya başladılar. Tekrar birleştiler, tekrar ayrıldılar, tekrar bölündüler...

Sonra öldüler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Ufak Mavi Umut Kırıntısı

“Dikkat et, ısırgan otları var,” dedi Aysel önden yürüyen sevgilisine. “Kırk yılda bir şort giydin onda da bunlar bulmasın seni.”
Çatırdatmalarla, eğilip bükülerek mangal kokularından uzak bir köşe bulma çabası içinde yarı-kayıp ilerliyorlardı.
“Annenleri bulabiliriz inşallah dönüşte,” dedi Merih keskin gözlerle ağaçların azaldığı tarafa doğru bakarken.
“Merak etme, bu sıcakta hiçbir yere kıpırdayamazlar.”

Ağır ağır kendini gösteren ufak deniz parçası, algı sahibi yeteri kadar iyimserse yılların özlemini giderebilecek kuvvete sahipti. Kilim yokluğunu dert etmeden, etrafa iştahla saldıran dev bacaklı karıncaların ve boyutları sayesinde iğrenilmeyen ancak aynı zamanda önemsenmeyenlerin arasına katıldılar. Aysel hamlığı yalnızca okula yürürken ve insanlar için tasarlanmamış küvetinde banyo yapmaya çalışırken yenmeye çalışan vücuduna rağmen, otururken bile parıldayan mavi su kırıntısından gözlerini ayırmamıştı.
“Şuraya bak, çok güzel ya,” dedi belli belirsiz bir sesle.
Oturmuş, esneyerek ensesini kaşıyan Merih “Deniz işte,” dedi.

Tam o sırada görüş açılarına bir yük gemisi girdi ancak onlar için olup olmadığı belli değildi. Aysel o tarafa doğru hayran hayran bakmaya devam ederken Merih derin bir of çekerek kendini arkaya, sırtlardan muzdarip çimlere bıraktı.

Güneş yakıcılığını geri çekmemişti belki ama deniz hızlı hızlı parlıyor ve arkada bıraktıkları ağaçlıktan cıvıldama sesleri geliyordu. Soluk alma mavisinin daha geniş bir alandan kendini göstermesini engelleyen beton bir kulübe vardı sağ taraflarında; soldan, Aysel’in olduğu taraftan taşan ışığın aksine dökülen duvarları, ucuz boyası ve çürümüş pencereleriyle –en azından Aysel için- görüntüyü bozuyor, ancak bir yandan da neden orda olduğu konusunda merak uyandırıyordu.
“Bekçinin falandır herhalde,” diye cevap verdi Merih yattığı yerden. Beş yapraklı bir yonca koparmış, iki parmağı arasında döndürüp duruyordu. “İnsanlar bir saçmalık falan yaparsa diye koymuşlardır.”
“Ne saçmalık yapacaklar ki?”
“Ne bileyim. Sağı solu yakarlarsa falan diye herhalde.”

Aysel kısa bir süre kulübeyi inceledikten sonra küçük fakat güzel bir gün için yeterli, düz desenli basit çantasından ince, şöyle kırk sayfalık falan bir kitap çıkardı ve öne uzattığı bacaklarını kendine doğru çekip açıkta kalan fazlasıyla beyaz, ufak bir değişiklik için azıcık güneş ışığı bekleyen, Merih’e göre ince bileklerini ortada birleştirdi. Dudaklarını bükerek, her iki paragrafta bir etrafa bakarak iki üç sayfa okudu, sayfa çevirirken yüzüne vuran güneşe cevap olarak gözlerini kapamış bacak sallayan Merih’e dönerek saati sordu.
“Dört gibi dönelim. Bakarsın annemlerin sıkılacağı tutar.”
“Dört mü? Onları bilmem ama ben o saate kadar burda yaşlanırım herhalde.” Merih saate bir kez daha baktı.
“Takmayacaksan güneş gözlüğünü versene bana. Canım acımaya başladı.”
Aysel çantasından kahverengi, hacimli bir gözlük çıkardı ve sıra arkadaşına teslim etti.
“Bari üçe doğru gidelim de kardeşinle top falan oynayalım. Hiç düşünmedim ki kitap falan getireyim.”
Aysel yeniden giriştiği kitaptan gözlerini ayırmadan “Ne çok falan demeye başladın,” dedi.
“Ne?”
“Fark ettiysen sabahki maç teklifine karşılık kafasını telefondan kaldırmadı kendisi.”

Merih tam cevap verecekti ki kulübenin kapısı gürültüyle açıldı ve kahverengi şapkalı, varsayılanın aksine iyi giyimli bir bekçi onları şöyle bir süzdükten, özellikle Aysel’in ayrık bacaklarına keskin bir bakış attıktan sonra şapkasını düzelterek ağaçlık alana doğru yürümeye başladı. Kapının açık kaldığı kısa zamanda görülebildiği kadarıyla kulübenin içi dışının aksine eşyalar bir orduyu oluşturuyormuş gibi düzenli ve bir bekçi kulübesinden beklenmeyecek kadar lükstü.
“Artık sıkılmıştır, telefondaki bir oyunu kaç saat oynayabilir ki?”
“Tahmin bile edemezsin. Bu bekçi ne ayak yahu?”

Aysel kitap okuyordu okumasına ancak satırlar fazla sabitti artık. Deniz hararetle dans ediyordu belki ancak bu hararet, her akşamını yirmi santimetre ötesine bakarak geçiren biri için fazla uzak ve tekdüzeydi. Güneş ısıtıyordu, ama yeni yaşayanlar için bu sıcaklık artık fazlaydı; güzelliklerin algılanma süresini kısaltıyor, yerine hiçbir şey koymuyordu.

Merih kulübeye, gelecek evine doğru bir kez daha döndü ve dönmesiyle, kendisinden öncekilerin hızlı, sonrakilerin yavaş bulacağı bir fırlamayla kulübeye koştu. Kapının önünden aldığı kağıdı kaldırarak kitabı okumaktan vazgeçmek üzere olan Aysel’e doğru salladı ve sırıtarak “Beş lira,” dedi.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Damao ve Laçesis

Hasbelkader salonuma atılmıştı zavallı kuş; edinebildiğim tek uzun süreli ilişkinin basit bir samimi itirafla en azından mekân boyutunda sona erdiğini bilen düşünceli kapıcı, yarım çocuk yuvası nitelikli akraba evinden kurtarıp getirmişti onu. Teklifi zorla kabul ettiğim de söylenemez; özellikle gecenin sessizliğinde insanın yalnızca kendi nefesini duyması, kendi canlılığını tecrübe etmesi dayanılır şey değil.

İşten aldığım kısa süreli izin sayesinde her akşamüstü, kitap okuma uyuklamalarım sırasında gözlemleme fırsatı buldum şanssız hayvanı. Şimdiye dek gördüğüm muhabbet kuşlarına göre daha ufak kalmış, ağzını açarak hırıltılı nefes alıp veren, yürüyüşümden bile korkan zayıf mı zayıf bir hayvandı. Altın sarısı kafesinin içinde büzüşerek, fazla hareket etmeden, dişi başına dikilip duruyordu tüneğin üstünde. Yalnızlaşmış hayatımın birkaç günde hedef varlığı hâline gelen Laçesis’e ilaçlar, vitaminli krakerler aldım ancak o hâlâ benden korkmamaya bir sebep bulamıyor gibiydi.

Henüz salonuma geleli bir hafta olmuştu ki keskin duyularının geceleri kendi sesini duymasına dayanamadım ve iyi bir eş adına masraftan da kaçınmayıp ona rengine, boyutuna uygun güzel bir erkek aldım. Cinsinden biriyle olmak, tıpkı benim tecrübe ettiğim gibi, yara izlerini unutmasını ve yeniden muhabbet edebilmesini sağlar diye düşünüyordum ancak ilk birkaç günün heyecanlı, çekingen kur girişimlerinin ardından erkeğin huzursuzlaşmaya başlamasıyla umutsuzluğa sürükleyici bir kafes yaşamına doğru ilerlediklerine dair gözlemler yapmaya başladım. Kanepede yatarak okuduğum kitabı tam kafeslerinin hizasında tutmamın da payıyla, uyuklamalarımdan kalan zamanlarda okumaktan öte onları izliyordum –yemleri dışında verdiğim krakerlerden, marullardan, darı dallarından ve aldığım bunca oyuncaktan sonra bu kadarı da hakkımdı artık-.

Laçesis rutinden şikayetçi değil gibiydi; her yaptığını bir yandan erkeğini gözleyerek yapması hayatından memnuniyetine dahi yorulabilirdi hâtta. Tek olduğu zamanlardan daha fazla yiyor, daha çok ötüyor, hâtta bazen kafasını aşağı yukarı oynatarak dans bile ediyordu. Eşinin öncülüğüyle, daha önce kullanamadığı gaga taşını bile kullanıyordu artık; varsın banyo yapmasın. Eşi bir tek banyo yapmayı bilmiyordu herhalde, aldığım yerde ona iyi bakmışlardı belli ki. Laçesis’e tüm öğrettiklerinin yanısıra, hayvanı aynanın zaptından da kurtarmıştı. Kendisi Laçesis’ten daha hareketli olmasına rağmen biraz moralsiz görünüyordu ancak bunu mekân değişikliğine bağlıyordum; ayna sevdasında Laçesis’in yerini alması da bundandı diye umuyordum.

Hayvanlar gözlerine bakmadığınız sürece sevimli ve mutlu görünürler. Laçesis, gözlerindeki boş ifade değişmemiş olsa da, eşi geldiğinden beri kafeste yapacak bir şey daima buluyor, çiftleşme girişimlerine karşılık bulamamasına aldırış etmeden gün boyu bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Mutsuz eşini umursamıyordu diyemem, neşesinin kaynağı oydu ne de olsa. Dişilik gereği zaman zaman hayvanı ısırmaya çalışıyor, canlılığı yerindeyse kafesi dar ediyordu ona. Bir haftalık mutsuzun adı, Laçesis’e uyguladığım cesur isimlendirme girişimimin de etkisiyle belli oldu.

Damao huzursuzdu belki ancak çenesini tür bağlamından koparmaya pek niyetli değildi. Gece olmadığı ve yorulmadığı sürece, eğer ayna karşısındaysa veya açık camdan yabancı kuş sesleri geliyorsa, Laçesis’in tüm çabalarına rağmen yanına yaklaşamadığı farklılık ve güzellikte ezgiler yaratarak sesini diğerlerine duyurmaya çalışıyordu. Kolay kolay yorulmak da bilmiyordu; bazen karşılık alamadığı, aynadakinin ve diğerlerinin ilgisini çekemediği için şevki kırılır gibi olsa da, sularına vitamin katmayı unutmamışsam –ki yarattığım uğraşlarla çok haşır neşir olmadığım sürece unutmuyordum- hava kararana kadar, hâtta bazen ben salonun ışığını kapatana kadar odayı, bencil bakışlı eşini ve çok yakın dış dünyayı şenlendiriyordu.

(Düşününce, şenlendirme bölümünden pek de emin olmadığımı fark ettim; tamam, hem benim için hem Laçesis için başta tüm o farklı, duyarlı sesler ilgi çekici ve ilham verici oluyordu ancak çok geçmeden, çıkardığı sesler karmaşıklaştığı ve zorlama bir hâl aldığı anda artık kafa şişirmeye, yoruculaşmaya başlıyordu –pahalıya mal olduğu için olumlu önyargı sahibi olmanın gereği yok-. Yakın dış dünyanın da onun sesine özellikle bayıldığı yoktu; zaten birkaç bitkiden ibaret renksiz dış dünya, onu dinlemeye girişmeyecek kadar yorgun ve kendiyle meşguldü.)

Zaman geçtikçe Damao’nun Laçesis’e seyrek de olsa gösterdiği, en azından arada sırada öpüşmeyi ve aynı anda yemek yemeyi kabul eden ilgisi de kaybolmaya başladı ve gittikçe daha da hareketlenen hayvan sesini duyurma çalışmalarını arttırdı. Sesi gürleşti, şarkıları karmaşıklaştı ve üretme aralığı sıklaştı. Laçesis eşinin içi içini yiyen değişimlerini fark ediyor olmalıydı ancak Damao’nun yanında olmasını yeterli görüyor olsa gerek, belki de benim yüzümden krakerlere ve darı dallarına gömülerek, algılarını diğerlerine kapatmıştı. Damao’nun cıvıldamalarını tıpkı kelimenin bize algılattığı gibi olumlu algılıyor ve kendi sönük ötüşleriyle ona yeterli karşılığı verdiğini sanıyordu belli ki. Hem Damao değil miydi çiftleşme girişimlerine cevap vermeyen, bir sıkıntı fark etse de üstüne hiç mi hiç alınmıyordu o yüzden.

İznimin son günlerine yaklaşıyordum ve işlerimin çokluğundan olanları göremeyecek kadar körleşecektim yine. Şimdi öyle olmadığını bilsem de, düzenlerinin oturduğunu ve artık benim gözlemlerime ihtiyaç duymadıklarını düşünmüştüm. Gözlemlerimin zaten kimseye faydası yoktu ancak en azından Damao’yu algılıyor, devirdiği ağaçların sesini duyuyordum. Yavaş yavaş tüm meşgullüğünü bilmeme rağmen dış dünyanın nasıl olup da onu duymadığını anlamamaya başladım; hayvan artık kızışan beyni yüzünden aynayı gagasıyla kenarından tutarak sarsmaya, aynanın çanını kafes tellerine vurmaya başlamıştı. Gün doğumları dışında yabancı kuşların pek ses verdiği yoktu, Laçesis de zaten onun ilgi alanında değildi.

En azından yeni soluklar alabilmesi için, işe yeniden başladığım günlerde evden çıkmadan önce kafesin kapısını açık bırakmaya başladım. Ben yokken olanları bilemiyordum ancak geldiğimde Laçesis’i kafesinde olağan hâlinde otururken, Damao’yuysa salonun köşesindeki kalorifer borularını kemirirken buluyordum. Damao özellikle duvarın tam köşesinden üst kata doğru çıkan boruyu kafaya takmıştı belli ki. Onu her akşam eve dönüşümde salonun köşesini kurcalar bulduğumdan acaba dışarıya geçit kazma çalışmaları mı yapıyor diye şüpheleniyor ancak o niyette olsa bile, başarılı olabileceğini düşünmediğimden bunu önemsemiyordum.

İşe yeniden başlamamdan sonraki ilk haftasonunda, hem yeniden yorulmaya başlamış zihnimi sakinleştirmek hem de gariban mahkûmlara, özellikle de Damao’ya nefes aldırmak adına elimde kafesle kendimi sahile attım. Denize girenlerden uzağa, arka taraftaki çimlere oturduk, özgür görünen kuşların ve insanların sesleri eşliğinde cıvıldadık –daha doğrusu, Damao ustalık işlerinden birine imza atarken biz de ondan rol kapmaya çalıştık-. Sahnede silik kalmasından olsa gerek, Laçesis Damao’nun ve benim tersimize hâlinden pek memnun görünmüyordu. Ötmeyi kesmiyor, ancak devamlı karnını kaşıyor ve Damao’yu ısırmaya çalışıyordu.

Ertesi gün karşılaşacağım, komşu ofiste işe başlayan güzeller güzelinin o günden kalma huzurla birleşerek yüzüme konduracağı tebessüm bu kadar kısa soluklu olmayı hak etmiyordu. Mekânsal birlikteliğimizi sonlandırmayı başarabildiğimiz geçmiş sevgiliyle ilişkimizi henüz tamamen bitirememiş olmamızın, tebessümü kafesi zorlamak kılacağına ihtimal vermemiştim.

Aklımda yeni komşum hakkında hevesli düşünceler, elimde neşemin getirileriyle dolu bir alışveriş torbası, anahtarı bulmak ve kilide sokmakta çoğu zamanın aksine hiç zorlanmadan kapıyı açtım. Huyum olmamasına rağmen ıslık çalarak ev arkadaşlarıma seslendim ancak cevap gelmedi. Islığı kesmeden elimdeki torbayı mutfağa bıraktım, içinden ballı krakeri alıp salona yöneldim. Yine Damao’yu kalorifer borularının orada bulurum diye o tarafa bakarak içeriye girdim ancak bu kez boruların üstünde duran Damao değil, Laçesis’ti. Şaşkınlıkla kafese baktım, kafes boştu. Kalbimin yükselen temposu kalorifer borularının altında, yerde, yıllardır temizlemeyi ertelediğim bokların üzerinde, yolunmuş tüylerin arasında, kafasında darbe izleriyle yatan Damao’yu gördüğümde yerini boşluğa bıraktı. Laçesis sakince kafesine dönüp aynayı kurcalamaya koyuldu.