24 Ekim 2012 Çarşamba

Aşağılık Kamyoncunun Utanmaz Savunması


   Oğlumu sevdiğim palavrasını kendime uzun süre yedirdim. Ufacık çocuğu sevmemenin yasak oluşuna direnmediğim için kendimi suçlayamam; kaldı ki, bu sevgisizliğin onunla doğrudan bir ilgisi olduğu da söylenemez. Yani, kendin meydana getirdiğin varlığa sıkıysa kavrayamaz gözle bakma, ama ona olan kayıtsızlığım tamamen kendimle alıp veremediklerimden kaynaklanıyordu. Buna kanıt olarak karımı artık sevmediğimi çok daha önce kabullenmemi gösterebilirim. Hastalık, hamilelik, kopulamaz düzen derken sahiden de yuvarlanıp gidiyorsunuz. Artık sevmediğimi, diyorum ancak, henüz istasyon karşısındaki kıçı kırık pastanedeki ilk buluşmamızda da onu sevdiğimden emin değilim. Aslında buraya tıkılana kadarki hayatım boyunca, herhangi birini sevdim mi onu da bilmiyorum –sevgi nedir? “Sevgi emektir.” Bu yargıç olsanız dahi sadece meslek hayatınızda doğru olabilir. Sanmam ki Asya bir daha hayatı boyunca kendini mutlu hissetmiş olsun. O sadece yetindi. Ha, kamyoncuya varsaydı durum çok mu farklı olacaktı? Kamyoncunun bir yanıp bir sönüşü, üst düzey bir bilinç.

   Böyle olacağını pastanedeki limonatanın acılığından anlamalıydım. Sevgi yoksunluğunuzu bilmek, arayışı bırakmak anlamına gelmiyor –bütün tatmin araçlarının varlığı birbirlerinin yetersizliklerine bağlı ne de olsa. Ben her zaman arayıştaydım –doğduğumdan beri arayıştaydım. Belki bir piyango, bir iğne deliği, evrenki bir açık... Oğlumun doğuşuyla onun da tombala olmadığını anladım –tam tersi, yığılışımın üçüncü çinkosu olacaktı. Birinci çinkoyla  anlamsız kavgalar edip duruyor, ikinci çinkoya gidip saatlerimi nefret ettiğim adamlara bir seri kurallı ve keskin cümle kurarak harcıyor ve gün geçtikçe ölüm sayımın çekilmesini beklemeye başlıyordum. Hayatıma girecek tek bir açığa ihtiyacım vardı; ufacık, incecik, üzerine hemen atılacağım zayıf bir kurtuluş ipi.

   Babamdan kalan saka da muhtemelen böyle düşünüyordu. Babam artık toz almayı bile bıraktığı evinde temizlik namına bir tek onun kafesine yanaşırken, saka –Pele-  ölmüş babaannemin gelininin yılbaşı kasesine kuruyemiş dolduruşunu köşesinden izlemesi gibi tüneğine kurulmuş, boynunu kendinde eritmiş, babama bakardı.  Babam ölünce kurtuluş deliğini bulduğunu sanmış olacak, tüm yaşlılığı, tembelliği birkaç gün için kayboldu gitti. Ta ki ufak bir hava alma seansının ardından bizim arka odayı boylayana kadar. İşler yolunda gitseydi ona minnettar bile olabilirdim; çok yiyordu boyunsuz –sonra da yazdığım kimliksiz cümlelerin üzerine sıçıyordu.

   Gazetenin epey uzağında olsa da, hayallerimin pet shop’una her hafta gidiyordum. Başlarda iki-üç paket kuş yemi birden alıyordum ki öbür hafta tekrar gitmem gerekmesin. Ancak sonra ani bir arzu uyanışı oluştu içimde –ne acayip şeydir- ve kasten her hafta gitmeye başladım oraya. Her Pazartesi mesai bitiminde, şansım yaver giderse on dakikalık bir sohbet adına. Pazartesileri yaşanan ucu açık flört, bütün haftanızı hafifletiveriyor.

   Bacakları tutmuyordu –trafik kazası-. (Karşıdan karşıya koşarken mi olmuş, ne; unuttum. Söylediğinde henüz arzu sinyallerim yanmaya başlamamıştı. Bir daha da soramıyorsunuz böyle şeyleri.) Tekerlekli sandalyesiyle dolanıp duruyordu hayvanların arasında. Hani acır ya, bazı garipler; benim onu ilk gördüğümde hissettiğim şey kıskançlık oldu. Tekrarlarla kaplı dükkanıyla iyi geçinenleri ve bir balığa bakarak gülümseyebilenleri her zaman kıskanırken, ikisinin birleşimini görünce çatlayıp kapı yanındaki çakal papağana kraker olmalıydım. Belki de takıntılı sevdamın –sevgi değil- nedeni budur; her neyse – şu an olduğum yerden de anlayabileceğiniz gibi artık arzularımın nedenlerini sorgulamıyorum. Sadece davranıyorum.

   Belki de şarkılardandı. Kapıdan girdiğim anda talaş kokusuyla karışarak garip bir hoşluk yakalamış varla yok arası parfümle birlikte hayvanseverleri ele geçiren az bulunur şarkılar. Az bulunur dediğim, aslında hep ulaşabildiğin fakat ender denk geldiğin, ender denk geldiğin için güzel kalan şarkılar. O şarkıları eve gidip indirseydim esas ihaneti o zaman yapmış olurdum herhalde.

   Ne zaman kurtuluş ipini bulduğumu düşündüğümü söyleyeyim. “Yine mi en soldaki Garden Mix’ler?” dedi gülerek. Başta sinirlendiğimi hissettim, ama şarkı da başlamıştı, evde kavga vardı, ertesi gün iş, öbür akşam boktan bir maçla yetiniş ve öbür gün de yine aşağılanacağım bir toplantı vardı. Bir daha Garden Mix”ler” olmadı. Bir Garden Mix, birer cümle, bir Garden Mix, ikişer cümle, aynalı bir kuş oyuncağı, üç dakikalık bir sohbet, farklı bir yem markasına geçiş, beş dakikalık bir sohbet... Boyunsuz saka her akşam babaannem gibi bakıp duruyordu bana.

   Daha önce başkalarıyla kur girişimlerim olmadı değil. Konuşacaksam Özge ile de konuşurdum... Bu hatunda bir şeyler vardı. Kendinde olanlardan çok, bende olmayanlar kaynaklı –ne fark eder. Zorlamadan ve değişmeden, fazladan okumadan veya düşünmeden, koyuveriyordu tek cümlelik cevheri önüme. Gazetede veya evde neler yaptığımı hiç sormazdı. “Sabah otobüste neler düşündün?” dedi mesela bir gün. Sadece farklı bir yere gitmediğini bilen hamsterların kafesine fiyakalı çarklardan takardı.

   O gün gazetede Emin beyefendi hazretleri ‘pazubant’ yazışımdan saat 5’e kadar üzerime oynamasaydı belki hâlâ -farkında olmadan- Asya’nın kamyoncusu rolünde kalırdım. “Pazıbant”mış. Otorite sözlüğe baktım, “pazubend” diyordu. O bile benimkinden iyiymiş!.. Salıydı. Ertesi gün Emin yine bana ters köşe sorular soracaktı. Bu herifle rekabet etmeyi bıraktığımda Yiğit yeni doğmuştu, çocuk kreşte kendi rekabetlerini kurmaya başlayacakken Emin hâlâ bu şekilde tatmin olamayacağını anlamadı.

   Şimdi böyle konuşuyorum belki, ancak bunları yeni düşündüm –daha önce fırsatım olmamıştı. Rekabete üşensem de onun üzerime çıktığını görmek kudurtuyordu beni. Sanki çocukluk hayallerime, attığım fantastik gollere, ter içinde tavladığım tüm o büyülenmiş kızlara ihanet ediyor gibi görüyordum kendimi. Böyle bir kapanış, böyle bir yetinişle eve gittiğinizde... “Kısırın içinde ceviz ister misin?” “Kısırın içinde ceviz ister misin?”

   Tahta kaşığı saçmasapan bir surat ifadesiyle vurmaya başladım garibim kadının kafasına. Elli defa da söylemiştim yemekte ceviz sevmem diye aslında. Beni yaptığımdan çok, yapış nedenimden ötürü yerin dibine soktular –halbuki, başka türlü olamazdı; bu kurum böyle işliyor. Kimsede hata yok –bende de yok. O an duygular böyle gelişti yalnızca. Bıçak da tezgahta, tam elimin altındaydı adeta. Biberden Özge’ye geçiverdi mesaisi. Saka haftalar sonra ötüverdi heyecanla.

   Ulan ne yaptım ben, diyordum, ama koşarken gülüyordum da. Uygarlığın sonunu gören çoğu mutsuzun hissedeceği gibi hissediyordum –süblim. Otobüsün en arka köşesine oturdum, hâlâ sarhoş gibi sırıtıyordum. Önlerde birkaç güzel kadın, birkaç yorgun adam vardı. Yaşlı bir kadın babaannemin bakışlarını yöneltmişti bana. Bir tek o ilgileniyordu benimle. Annemi anlayıverdim bir anda. Neredeyse Özge’yi anlamaya geçiyordum ki beynimi tıkadım.

   Şansıma dükkanı daha kapatmamıştı. Sakinleşmeye çalışarak içeriye girdim. Üzerinde kolsuz, hafif bir bluz; kolundan kuvvet alarak doğrulmuş, cinsini bilmediğim siyah balıklara yem atıyordu. İlk defa, müzik yoktu. “Ben geldim!” dedim. ... Hayır. Diyemedim. Ona görünmeden bir tane Garden Mix aldım, titreye titreye kasaya geçiverdim. O beni fark edene kadar dikildim durdum. Beni gördüğüne şaşırmadı. Hiç şaşırmazdı zaten. “Demek Garden Mix’e dönüş.”

   Ödeme yaptım, çıktım. Tenhalaşmış sokakta kendime kızgınca biraz yürüdüm. Evi düşündüm. Korkmaya başladım. Geri döndüm, koştura koştura dükkana vardım. Kepengi indiriyordu. Durdurdum. “Ben sana geldim,” dedim bir anda. Buralar utanç verici.

   Elbette şaşırmadı. Engelinin benim için kıymetli olduğunu söyledim. Benim bütünlük hissim, diğerlerinden sözde eksik olmaktan geliyor, dedim. Yani, tam diyemedim tabii, ama ima ettim. Elimde olmayan bir eksiklik, kendimi tamamlamamın gerçek yolu. Sana asla ulaşamayacak olmak, hayatımın bir köşesinde sandalyeyle gezip duruyor olman, bana uzaktan değen cümlelerin, varolduğu belirsiz bacak aran... Konuşurken başlamıştı çöküşüm. Kamyoncuyu hatırladım (tam da hatırlamadım, ancak duygu aynıydı) –fakat çok geçti. Beni aşağıya çekip öpüverdi. Uyuşmuş vücudumu içeriye soktu, kepengi üzerimize kapattı.

   Bacak arası vardı. Yani, zaten olmadığını düşünmüyordum ama, vardı. Her şey bir anda gerçekleşti ve artık gerçekten oradaydım. Dükkanı, sanki benim olmuş gibi, artık algılayamıyordum –sadece oradaydı. Bizim mutfak gibi.

   Beni içeriye almaları uzun sürmedi –üzerinden birkaç ay geçti, birkaç şey daha kavradım. Burada olduğum için mutsuz değilim. Sadece uyuklayan ve yiyen kedileri de, olduğu yerde kanatlarını esnete esnete aynayla dikleşen kuşları da hep kıskanmışımdır.



9 Eylül 2012 Pazar

Uçurumdaki Çocuk

Aşağısı, ayrıntıları seçilemeyecek kadar uzak; mesafe yüzünden ancak kayalık olduğu seçilebiliyor. Düşersem boylayacağım kısmından sarı kütükler taşıyan, korkutucu koyulukta bir nehir geçiyor. Yolum uzun, biliyorum; sonunu çok kez hissettim. Her daim orada olacağını bildiğim kara tabela, her göz kırpışımda yanıbaşımda.

Dikkatimi kaybedemem, özellikle diğerlerine avantaj sağlayacak şekilde tökezleyemem ve bu bol şeritli ancak düz yolda bir an olsun durup dinlenemem. Aşağıyı görmezden gelmeye ve sağımı solumu sık sık kollamaya çalışarak hedefime odaklanmalıyım.

*

Kaldırımdan kayalıklara diğerlerinden önce indim. Alışıldık birkaç sinsi tehlikeden sıyrıldım, tanıdık hissiyata kucak açtım ve koştura koştura markete girdim.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

İçgörü


     İkinci dönemin ilk okul günü öncesinde krallar gibi banyosunu yapmış, on beş gün aradan sonra yeniden taptaze bir nevresime kavuşmuştu. Bacaklarını gererek yorganına sarıldı, hissettiği soğuktan derin bir memnuniyet duydu ve annesi tatlı uykular dileyip ışığı kapatırken yüzünü duvara döndü. Gözlerini kapatmadı. Yastığının yanında duran ufak, el yapımı, yünden kadına kısaca baktı, üretimden mutsuz görünümlü noktacık gözlerine ve ağzına sağ eliyle üçer kez dokundu. Ardından arkasına döndü ve yatağın ucuna kadar kayıp, ellerini yumruk şeklinde boynunda birleştirerek gözlerini kapattı. Kendini dinlenmeye hazır hissediyordu, ancak kulakları zaten hiçbir zaman yorulmamıştı.

     Kasıtlı olarak sessizliğe bırakılmış ilk beş dakikayı olumlu kullanabilse dahi, uykuya dalabilmesi için sıkıntısız yedi dakika gerekiyordu. Yine de geceyi kurtarmayı neredeyse başarıyordu; ta ki işkolik kulakları soğuk bir ses işitene kadar. Kısa, talibine uzak bir cümle. Daha kısa, talibini iten bir cevap. Ardından en uzun, talibine kırgın, kafası karışık ve talepkâr cümle. Dönüm noktası.
     Karakterler arasında neler döndüğünü tam olarak anlayabilmek her zaman zordu. Biraz olsun anlasa bile, temkinli beyni kesin bir sonuca varmasına izin vermezdi.
     Yeni, dün gecekilerin tonunu taşıyan, garip bir şekilde armoni oluşturan ifadeler. İçeriğine ulaşılamayan, duygusu kopuk cümleler.

     Keyifle yatağa girişinin üzerinden on dakika geçmeden, yaklaşık yarım dakikalık  gözü açık düşünme aşamasının ardından, ağır hareketlerle yorganı üstünden atarak ayağa kalktı. Çıplak ayaklarını taşlara basmamaya çalışarak hole çıktı ve tuvalete doğru yönelirken ters taraftaki salona kaçak bir göz attı. Yalnızca yarım, kel bir kafa görebildi. Tuvalete ilerlerken annesi ve adamın birbirlerine uzak oturdukları kararına vardı.
     
     Tuvalette çok durmadı. Elbette tuvaletini yapmadı. Öylece durup parmak uçlarına çıkarak aynaya baktı, yok yere ellerini yıkadı ve ağır hareketlerle gürültü canlısı kapıyı açıp yatağına döndü. Felaket bir ziyaretti. Yatağına girmesini bekleyen cümleler yeniden yükselmeye başlıyor, okul servisinin geleceği saate ulaşmak üzere vakit daha hırslı ilerliyordu. Bir müddet gözlerini kapattı, içeriyi dinlememeye çalıştı, yardımcı olsun diye yorganı açıkta kalan kulağına bastırmayı denedi ancak kendini kandıramadı. İkinci plâna geçti ve belli aralıklarla kuru öksürükler atmaya başladı. Kronik balgamı zaman zaman jest yaparak öksürüklerinin dolu ve gerçekçi çıkmasını sağlıyordu.
     Adımlar yaklaştı ve annesi kısık sesle üfleyerek, ani bir hareketle ışığı açtı.
     “Niye öksürüyorsun böyle yine? Su getireyim mi?”
     “Yok. Geçer şimdi.”
     Uyumaya hayli hevesli, rahatsız edilmekten memnun değilmiş gibi görünen bir surat ifadesiyle, gözleri yumuk, yorgana sarılmıştı.Annesi kısa bir süre onun bu hâline baktı.
     “Niye yatağın ucunda yatıyorsun gene! Bu sefer kim yatıyor yanında?”
     “Ne yatması ya. Ben böyle rahatım.” Gerçekçilik namına küçük bir öksürük daha geldi. Annesi bir bardak su getirip ışığı öyle kapatmaya karar verdi.

     Yarım saat sonra bir kez daha tuvalete kalktı. Neler konuşulduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu, ama zaten hiçbir zaman olmamıştı. Gözleri bazen kapalı bazen açık, uyumaya çalışmaksızın sessizce yattığı bu sürenin çoğunda içeride neler konuşuluyor olabileceğini  düşündü ve özenle karakterlerin anlık uyumunu tartmaya devam etti. Boşluk bulduğu kısa aralıklarda ve algısını biraz olsun salondan koparabildiği vakitlerde serviste bu kez arkadaşlık kurabileceği herhangi yeni birinin olup olmayacağını, tanımadığı aşkının yarın gelip gelmeyeceğini ve öğretmenin ders yapıp yapmayacağını beyin ucundan düşündü.

     Bu kez sahiden tuvaletini yaptı. Zaten yataktan kalkarken de biraz çişinin geldiğini hissederek kalkmıştı, ancak bu kadar işeyebileceğini düşünmüyordu. Sifonu su akımı bitene kadar çekili tuttu, ellerini daha bir bütünlükle yıkadı ve tazelenmiş bir umutla, salona bu kez doğrudan bakarak yatağına döndü. Adamın oturuşunda bir değişiklik olmaması umudunu biraz kırdı. Yine de ciddi bir hazırlıkla yorganı üzerine çekti, yün kadına gözlerini sağa sola kaçırıp ve kırpıp yapay bakış boşlukları bırakarak üç defa baktı ve yine dış tarafa kayarak gözlerini sıkıca yumdu.

     Bitmek bilmeyen, kendilerinden daha gergin sessizlikleri araya alarak birbiri ardına eklenen cümleler. Ufak nesne hareketlenmeleri. Bardaklar. Duman. İçme boşlukları. Kısa, yoğun, anlamına ulaşılmaz ifadeler. Artık midenin bir parçası olmuş, tükenmez ürperti. 

     On  ya da on beş dakika sonra yeniden kalkmaya karar verdi. Bu kez salonla ilgilenmeyi bir türlü bırakamadığı için kendine kızgındı. Daha sert hareketlerle yorganı üzerinden attı, hızlı adımlarla hole çıktı ve yükselen gergin cümlelere rağmen kafasını o tarafa hiç çevirmeden tuvalete yöneldi. Bu kez salona sadece tuvaletten dönerken bakmayı planladı. Tuvalete az kalmıştı ki arkasında adımlar olduğunu fark etti.
     “Gir bakayım. Göreyim gerçekten yapıyor muymuşsun!”
     Adam işaret parmağını arada duvar yokmuşçasına klozete yönelterek, şık ve rahat deri terliklerini süre süre ona yaklaşıyor, kadın da yaranmaya çalışan, kendine dahi sahtekâr bir gülümseyişle onun arkasından geliyordu.
     Gözlerin ikisi kızgın ve mağrur, ikisi zavallıca alaycıydı. İtiraz etti, her seferinde uyumak üzereyken gelen bu çişten kendisinin de nefret ettiğini söyledi ancak parmak ısrarcıydı.Yavaş hareketlerle hazırlandı. Sabrederse salınımın gerçekleşeceğini umdu. Titizliğine işaret ederek sifonu çekti, tuvalet kağıdını eliyle kontrol etti, çamaşırlarını aşağı ayrı ayrı indirdi.
     Yine yalancılıkla suçlanacak, akşamüstü yine annesi ve adamın normale aykırı olarak, mantıksızca, muhteşem seviyede iyi anlaştıkları vakitte, aniden, o aptal komşuya gönderilerek sosyalleşme cezası yiyecekti. Sağ elini hafifçe kasarak gözlerini yumdu.

     İşedi. Kel adam seansı sonlandırmaya karar verdi. 

30 Haziran 2012 Cumartesi

Kabartılar Bir Şey Değil

     Her zamanki gibi perdeleri sonuna kadar açarak içeriyi tamamen ışıkla doldurdu, pencereyi araladı ve bahçeyi görecek şekilde konumlandırdığı masayı eliyle şöyle bir sildi. Köşeli favori bardağına su doldurdu ve masa başındaki geniş koltuğuna kuruldu. Küçük kareli defterini açtı, ondan daha büyük olan taslak defterinden notlarına göz attı ve mandalı kırılmış yeşil kalemini satır başına koydu. Kalemi hareket ettirmeden ilk cümlesini düşünüyordu ki, dışarıdan gelen hafif rüzgarı ve kuş seslerini bastıran bir gürültü duyuldu.

    “Alo.”
    “Ahmet? Çiçekleri sulamayı unutma diye aradım. N’aber?”
     Telefondan deliler gibi rüzgar sesi geliyordu. Ahmet yüzünü buruşturdu. “İyi iyi. Yeni suladım çiçeklerini. Denizde misiniz?”
     “Hıı. Çok güzel burası valla. Gelmediğine pişman ol.”
     “Daha serin bir yere gitseydiniz gelirdim belki.”
     “Unutma da salı günü tekrar sula.”
     Ahmet kordonlu ev telefonunu kapattı ve masaya döndü. Kalemi eline aldı, kafasını şöyle bir kaldırıp dalgın gözlerle bahçeye baktı ve önce bir su dökmesi gerektiğini fark etti. Banyoya girdi, tuvalet kağıdıyla tuttuğu sifonu çekip ondan sonra işemeye koyuldu. Klozet suyunun sararışını ilk cümlesini düşünerek biraz izledikten sonra gözlerini yukarıya kaldırıp duvarı incelemeye başladı. Debinin düştüğünü hissederken tavandaki ıslaklığı ve kabartıyı fark ediverdi. Son damlaları kontrol ediyordu ki,  öylece kaldı. Yıllardır, özellikle bu mevsimde tavan biraz nemlenirdi ancak ilk kez kabartı oluyordu. Biraz daha dikkatli baktığında tavanın renginin de sarıya dönmekte olduğunu gördü.

     “Osman! Osman!”
     Osman onun karısından sonra böylece seslenebildiği tek kişiydi. Uykulu gözlerle, kumaş pantolonunu çekiştire çekiştire tavana bakmaya geldi. Uzun süre, eli belinde ters, tekleyerek nefes ala ala tavanı izledi.
     “Yukarıdan bir şey var herhalde,” dedi Ahmet.
     “Nemden olmasın? Yaz vaktidir banyo nem yapar.”
     “Otuz beş yazdır burdayım ben. Yeni taşınmadı mı yukarıdakiler? Kesin onlardan.”
     Osman kaşlarını kaldırarak tavana bakmaya devam etti. “Senin tuvaletten olmasın? Bu aydınlığı aç arada.”
     Ahmet Osman’ın aydınlık kapağını gösteren eline bakıp sinirle tuvaletten çıkmaya koyuldu.
     “Şu yukarıdakilere git bir bak Osman.”

     Osman oflaya puflaya yukarıya çıkarken Ahmet masasına döndü, kalemini eline aldı ve sıkıntıyla bahçeyi izlemeye başladı. Bir kelime yazar gibi oldu, geri sildi. Kapı çalındı.
     “Yukarıdakiler yok ağabey, ikisi de çalışan insanlar zaten. Yarın pazar, evdelerdir. Yarın bakalım he?

     Ahmet beklemeye mecbur olduğunu anladı. Suyunu yenileyip masasına geri döndü. Kalem elinde, biçimsiz bir oturuşla etrafa bakıp durdu. Bu kez, nasıl başlayacağını değil başlayıp başlamayacağını düşündü. Taslağına öylesine bir göz attı ve kalkıp yeniden banyoya girdi. Tabanın kabarıklığını, salınmaya başlayan sıva parçalarını inceledi. Klozet kapağının üstüne çıktı ve avucuyla sarımtıraklaşan kısımları gezdi. Tavan hayli ıslaktı. Cıklayarak klozetten indi, tüm banyo tavanını boydan boya, ayrıntıyla incelemeye başladı. Klozet ve küvetin üstü dışında ters bir bölge bulamadı. Bir de küvetin eşiğine basarak o tarafı avuçladı ve birkaç sıva parçasının dökülmesine neden oldu. Burası daha ıslak, daha sarıydı. Yere indi ve salona gidip, masasıyla hiç ilgilenmeden kendini tekli koltuğuna bıraktı. Alnını sıvazlaya sıvazlaya televizyonu açtı.
      
     Ertesi sabah günlük duşunu alırken bir suratın tavandan kendisini izlediğini fark etti. Dudakları aşağı doğru sarkıyor, ağzının bağırıyor gibi görünmesine neden oluyordu. Düşen iki net sıva parçasıysa gri gözlerini oluşturmuştu.
     Ahmet duştan hemen sonra kapıcıya indi ancak kapıya vuruşları cevapsız kaldı. Doğrudan üst kata çıkmayı düşündü, saatin henüz erken olmasını kendine bahane etti. Kendi banyosuna yapışık olan komşu banyoyu, yan dairede oturan genç öğrencinin tavanını kontrol etmeye karar verdi.

     Kısa şortlu genç fazlasıyla uykulu yavru kedi gözleriyle kapıyı açtı, Ahmet’in engel tanımaksızın banyoya ilerleyişini yarım algılı bakışlarla takip etti.
     “Ne zamandan beri böyle bu tavan?
     Genç, yanaklarını kasarak tavana baktı, kısık gözlerini ovuşturdu. “Bilmem ki. İki haftadır galiba.”
     “E söylesene oğlum bize, kapıcıya! Kesin yukarıdan bu.”
     Tavan Ahmet’in tavanından daha beterdi. Ağ kıvamında sarkık sıvalar, yer yer küfler vardı.
     “Ne bileyim. Fark etmedim.”
     Ahmet vakit kaybetmeden üst komşuya çıkmaya karar verdi. “Gel beraber çıkalım. Osman da yok aşağıda, neredeyse sabah sabah!”
     “Onlar köye gitti yaa, söylemedi mi size? Çalıyordu kapıları.”
     Ahmet tam apartmana çıkarken bir an durdu, sinirle merdivenlerden aşağıya, Osman’ın kapısının önündeki ayakkabısızlığa göz attı. “Gel çıkalım.”
     Genç ilk iki basamağı çıkan Ahmet’e bakarak suratını buruşturdu. “Sonra çıksak? Daha erken. Ya da siz çıkın?”
     Ahmet ters bir bakış daha attı.

     Defterinde hala tek bir kelime yoktu. Taslağı oynanmamış şekilde bekliyordu. Bahçeyi, sıcağı, masadaki küçük eşyaları inceleye inceleye biraz oturdu fakat eli kalemine gitmedi. Zamanı bağırtıyla geçiren masa saatine bakıp durdu.
     Öğlen olduğunda genç komşu evden tüymüştü. Ahmet yukarıya tek başına çıkmak zorunda kaldı.Tedirgindi. Babası öldüğünden beri Ahmet üst kattakilerle tanışamazdı. Her baba gibi onun babası da üst katta ölmüştü.
     Daha kapıyı çalar çalmaz aşağıya geri dönmeye meyillendi. Banyo tavanını tamamen unutmuştu bile. Tam koridorda geri dönüyordu ki bir adam kapıyı açtı. Kendisinden biraz uzun, otuzlu yaşlarının başlarında, kesin bir adamdı. Ahmet hazırlıksız yakalandı.
     “Merhaba, ben alt komşunuzum. Banyonuzda bir problem olabilir mi acaba?”
     “Pardon?”
     Üst komşu sahiden de kesin bir adamdı. Doludizgin okumuş, erken doktorayla evlenmişti. Yeni hayat aşamasında Ahmet’i evine almaya niyetli değildi. Durumu anlayıp hemen Ahmet’i savuşturmaya geçti.
     “Bugün pazar. Yarın tesisatçı çağıracağım, gelir bakar.”
     Daireden yalnızca bembeyaz bir duvar yansıması vuruyor, hiç içeriğe ulaşılamıyordu.
     “Ben bir baksaydım?”
     “Yarın tesisatçı çağıracağım dedim. Yazmam gereken şeyler var.”
     Ahmet geri çekildi, hissizce evine döndü. Emektar vantilatörünü üçüncü dereceye getirip suratını neredeyse kafese yapıştırdı. Bir bardak ılık su içti. Tekli koltuğunun yanındaki geniş, oturunca içinde kaybolduğu kanepeye yöneldi. Az önce yaşadıklarını düşündü. Düşünmesi otuz beş yıl sürdü.

     O gün öyküsünün hemen hemen yarısına kadarını yazdı. Ortaya çıkandan memnun kalmıyor, yine de yazmayı kesmiyordu. Karakterlerinin yüzeyselliği önce öfkesini katlıyor, ardından bir intikamın en önemli parçası oluyordu. Nedenlerle arası iyi değildi.
     Karakterinin değişimini yansıtmaya başladığında, bir anda tavanı hatırladı. İyice eğilip içine girdiği defterden kafasını kaldırdı: Bütün salon yerinde duruyordu.İlgilenmediği tüm süs eşyaları kayıtsızca varoluyor, masa öylece destek sağlıyor, kapalı televizyon Ahmet’e renksiz sırtını yansıtıyordu. Yalnızca saatler işliyordu. Önünde bir defter vardı ve üzerinde değişim yaşanacaktı. O akşam bir daha masaya oturmadı. Yalnız ister istemez su içti.

     “Yaz şimdi... Banyo da yapıyorsunuz. Ondan olmasın? Su affetmez çünkü.”
     Ahmet daha masaya geçmeyi bile düşünmemişti ki, tesisatçı gelmişti. Esmer, şiş yanaklı bir adamdı.
     “Ben yirmi yıldır bu işi yapıyorum, vallahi su affetmez. Yukardan olsa şırıl şırıl olurdu bura.”
     “Ben de otuz beş senedir burdayım böyle bir şey hiç olmadı. Yan tarafın tavanı da böyle nitekim.”
     Tesisatçıyı inandırmak için yine yan komşuyu yataktan fırlattı Ahmet.
     Kapı zili sessize alınmıyordu. Ahmet ve tesisatçıyı içeri alır almaz onlara kulak asmadan kendini yatağına bıraktı genç.
     “Genç delikanlı. Duş alıyordur her gün. Bilirim su affetmez.”

     Ahmet üstünü başını korumaya alıp kaynar dışarıya çıktı, kendi eliyle bir tesisatçı getirdi. Adam tavanları incelerken her an bir türkü patlatabilirdi. Patlatmadı.
     “Kabartılar bir şey değil. Ama mesele kesin yukarıdan. Yine de bir görmek lazım orayı da.”
     “Akşam evde olurlar muhtemelen. Pazarı beklemek olmaz. Akşam gel ir misin sen?”
     Tesisatçı ses çıkarmadı, tavanı incelemeye devam etti. Bir parça tuvalet kağıdı koparıp klozetin üstündeki bölgeye değdirdi. Başka bir kağıt parçası daha koparıp tam küvetin üstündeki surata yapıştırıverdi.

     Ahmet akşamı beklerken televizyonda üç bütün belgesel izledi. Hepsi hayvanlar hakkındaydı. Genç bir aslan babasını kaybediyor ve gerçek yaşamı keşfettikten sonra onu buluyor, foklar kutup ayılarından korunmak için dört bitişik sığınak kuruyor, balıklar öyküsüzce geziniyorlardı. En çok balık belgeselini sevdi, ama en çok aslan belgeselini başarılı buldu. Birini tekrar seyretmesi gerekse aslan belgeselini tercih ederdi. Kanepeye yayılmış, nihayet yayına başlayan History Channel’a geçiyordu ki kapı çalındı.
     Tesisatçı Ahmet’ten önce üst katın kapısını çalmıştı. O, kesin adam ve kesin adamın kesin karısı eve doluştular. Hep beraber tavanı izlediler. Adam kendinden emin, kadın kendinden emin ancak güzeldi. Ahmet genç kadını o kadar güzel buldu ki, yazı masasının olduğu salonun kapısını kapatmaktan vazgeçti.
     Kesin bir renk vermeden yan komşunun tavanını izlemeye geçtiler.
     “Nasıl gidiyor senaryo işleri, genç adam!” diyerek gencin gülümseyen saçlarını karıştırdı kesin adam. Ahmet yalnızca eşikte kaldı ve izledi.
     Kesin çiftin kapı eşiğine taşındığında biraz olsun etrafı görme fırsatı buldu. Evde ayrıntılı eşyalar yoktu. Masalar ve sürgülenebilir kapılar vardı. Pencereler kapalı olmasına rağmen içerisi ferahtı. Banyoya geçerken kızı yaşındaki kadını yandan görme fırsatı buldu. Bir anlığına, kendine onu çok güzel bulmasının nedenini sordu, ikinci anda cevabı bulamadı. Halbuki ilk anda cevap zihninde oldukça kesindi. Tek hissettiği, karşı konulamaz bir yazma arzusuydu.
     Banyoya girince, yanlışlıkla ilk olarak tavana baktı. Tertemiz, pürüzsüz, taze ve önü açık bir tavandı.
     “Evet işte, bakın... Makinanız alttan su kaçırıyor.”
     Tesisatçı apartmana gelir gelmez makineyi çalıştırmalarını istemişti. Ahmet yere baktı ancak hiç su göremedi.
     “Nasıl olur!” dedi kesin adam. “Yepyeni makine!”
     “Çok çalışıyordur,” dedi tesisatçı kollarını bağlayıp.
      Ahmet içinde iyi hisler oluşmaya başladığını seziyor ancak temkinle kuru, temiz yerleri takibe devam ediyordu.
     “Yeni makinalarda oluyor böyle... Bazen çok çalışınca su kaçırıyorlar. Servisi arayın, hemen yaparlar bunu.”
     “Ama kullanmamız gerekir o zamana kadar,” dedi güzel kadın endişeyle. “Başka türlü olmaz.”
     “Suyu akıtmamanın bir yolunu bulursunuz öyleyse,” deyip kapıya yöneldi tesisatçı. “Amca sana da bir boya atsınlar makina yapılınca. “

     Ahmet eve döndüğünde içinde anlam veremediği bir burukluk taşıyordu. Tavanın gizemi çözülmüş, masrafı kesin adama kesilmişti. Sıkıntı neydi? Güzel kadını düşünmeye geçti ve onların banyosuna giderken içinden taşan yazma arzusunu hatırladı. Masaya geçmeyi düşündü, ancak kanepeden kalkacak gücü kendinde bulamadı. Yazma arzusu da kaybolmuştu. Bütün akşam, gençken aptalca bulduğu bir programın  temposu artmış yeniden yapımını izledi.

     Sabahleyin ferah bir beyinle uyandı. Pencereleri açtı, derin bir nefes aldı ve günaşırı duşunu almak üzere banyoya girdi. Sabunlanırken eski bir şarkıyı mırıldanıyordu ki, içinin buruklaştığını hissederek başka, yeni bir şarkıya geçti. Omuzlarından dirseklerine zorlana zorlana inerken bir anda tavandaki korkulu suratı hatırladı. O tarafa döndü, surat yoktu. Kabaran sıvalar dökülmüş, yerinde yeteneksiz bir çocuğun çizeceği kabalıkta, koyu gri bir balık oluşmuştu. Sıva parçalarının küvet deliğinin etrafında döndüğünü fark etti.
     Ferahlığı ve ilhamını koruma umuduyla acele acele banyodan çıkıp saçlarını havluyla sersem ederek yatak odasının, mutfağın ve en son da salonun pencerelerini açtı. Kulaklarını kurularken masaya oturdu, taslağında göz gezdirdi.
     Altmış beş yaşındaydı. Bu yıldan itibaren liseye geri dönmeyecekti. Nihayet, yazılanları anlatmak yerine, kendi anlatacaklarını yazacaktı. Sıradaki cümlesini düşündü. Öykünün tonunu iliklerinde hissetti ve bir kez daha taslağa göz attı.
     Hayatı boyunca dönüp dolaşıp karşılaştığı o anla bir kez daha yüz yüzeydi. Ne kadar iyi yazabileceğini düşledi ve akvaryumunun camından dışarıya baktı. Artık yazmaya ihtiyaç duymuyordu.
     Beyninde oluşanları silmeye çalıştı. Ailesi evden uzaktaydı ve yazılacak en azından bir öyküsü vardı. Su almayı unuttuğunu fark etti ve dikkatini toplamaya çalışarak mutfağa girdi. Bardağını doldururken bahçeden gelen sesin normal olmadığını anladı. Arkasına dönüp dışarıya baktı. Üst kattan bahçeye sarkıtılmış ince bir boru bol su akıtıyordu. Ahmet pencereye yaklaştı ve bahçenin dibini görmek için burnunu cama yapıştırdı. Karısının en sevdiği süslü çiçekleri; kirli, koyu gri bir göletin içinde kaybolmuşlardı.

4 Haziran 2012 Pazartesi

10

Şimdi. Karanlık ve sessizliğe gömülecek eyleme kalkışmanın nafileliği dile getirildiğinde, eylemin kendisine sevgi, gündeme geliyor.
Peki eylemin kendisine duyulan sevgi tek başına, karanlık ve sessizlikten daha yoğun bir hiçlik taşıyorsa?

Karanlığa yatırım yapmakta belirsizlik ve anlamlandıramayış makul bir neden olabilir; fakat parıl parıl, yusyuvarlak gözlenebilen "saçma" nedenlerini nereye koyacağız?

Maddiyat yoldan çekildiğinde bir başka savaş başlar.

27 Nisan 2012 Cuma

Bakar Mısın?


     “Kimsenin de dinlediği yok. Dedim madem öyle, niye çağırdınız beni. Neden yani? Oturttular beni oraya, buz gibiydi zaten oda da, bakıp duruyorum etrafa öyle, boş boş. Ne cam ne bir şey. Törpülememle kaldım. Sen ne yaptın?”
     “Ne yapayım işte, aynı. Başta çok sevinmiştim ama bir şey olduğu yok. Hepsi de koca koca adamlar zaten; Mars’a çıkmış gibi oldum. Hiç bu kadar az konuşmamıştım herhalde. Onlar konuşmak istemediğinden değil tabii...

     Pelin’in çapaklı sesi iyice düzelmişti. Konuşurken bir Aşkın’a, bir Aşkın’ın tam arkasına denk gelen Powertürk’e bakıyordu. Pelin’in arkasında da bir Powertürk vardı ancak Aşkın’ın ona pek yüz verdiği yoktu.

     “Valla hep öyle be güzelim. Benim de yaz ortasında kıçımı başımı düzeltmekten canım çıktı valla.”

      Pelin ufak bir aralığın ardından gülümsedi, çatalı bırakıp fincana uzandı. Sağ elindeki bıçak doğrudan Aşkın’ı gösteriyordu.

     “Duydun mu Çelik ne yapmış? Gençken böyle değildi bu herif yahu.”
     “Hıı,” diyerek onayladı Aşkın; fincanını iki eliyle kavramış, gözünü ilk defa Pelin’den ekrana kaydırarak.

     Masalar sanki ikiden fazla kişinin birlikte oturması yasakmış gibi ufacıktı ve sabitlenmişti. Murat elindeki kırıntıları silkeleye silkeleye yan masaya seslendi:
     “Şşt! Güzellik! Bana ordan bi’ peçete atıver bakalım!”
     “Aldık abi biz soktuğumun bakkalında ne kadar varsa, çıktık eve. Ulan bir saat geçti yoklar, iki saat geçti yoklar... Dedim Can sen al arabayı git markete!”

     Murat masanın yanından yere kadar eğilerek gülmekten katıldı. Aşkın ona rahatsızlık dolu ve rahatsız edici bir bakış attı.



      Döndüğümde yalnızca kırıntılar kalmıştı. Kimsenin bir şey anlattığı yok.




11 Nisan 2012 Çarşamba

Acil Çıkış


Yüz binler en az bir saat uzaklıktaki evlerine dönmek için yarışıyordu. Yakıtlar savrulur, gözler kararır, kaçakçılar yataklarına girerken, damacanalar makine ardına gizlenmişti.

Beyinler yanıp sönüyor veya kayboluyordu. Körpelerin gelecek körpeler için üzülme yetkileri yoktu. Tonlar yükseliyor ve aralıklar sıklaşıyordu.

Gürültü arttı. Çemberler döndü, dişler sivrileşti. Güneş keskinleşti.

Yasemin, kalçaları şartlar gereği kuvvetsiz bacaklarının üstüne memnuniyetsizce irileştirilerek yerleştirilmiş genç kız, hâlâ giyeceği pantolonu seçtiğini sanacak kadar gençti, kan ter içinde derse yetişirken havanın kokusundaki garipliği sezemedi dahi. Gürültü ve karmaşa koklayışını çoktan elinden almıştı.

Osman, adını hiç sevmez, şikayetçi bakışlarla motorun bir an önce kıyıya yanaşmasını, veya aslında geri dönmesini ve birkaç kilometre de karada kat ederek kendisini eve bırakmasını isterken, yalancı bir boğaz rüzgarı onu tehlikeden uzak tutuyormuş gibi rol kesiyordu.

Yasemin ve Osman sınıf arkadaşlarıydı ve derse gecikmemişlerdi. İkisinden biri kendinde konuşma motivasyonu bulduğunda, diğeri, ağzını açandan uzaklaşıyordu. Birlikte sustuklarında birbirlerini, birlikte konuştuklarındaysa hiçbir şeyi fark etmiyorlardı. Kendileri olamadıkları düşünülürse, birlikte olmaları gerçeklik dahilinde hiç olamazdı.

Aldatmış, boşanmış, boşalmış, başarmış... Ana babaları çalışıyor ve ölüyorlardı. Adları Sevda, Kahraman, Sünepe veya Yosma idi. Bazen sınıf arkadaşlarıydılar. Hiçbirinin koku aldığı yoktu.

Kimsenin koku aldığı yoktu.

Yasemin ve Osman kendilerini eve atmaya çabalayan kestirme -bir yandan da birleşme olasılıklı- kelimelerle çıkışı ettiler. Yolun başındalardı, ama zaten başı sonu birdi. Sahtekâr oksijeni hisseder hissetmez kalakaldılar. Başlarının biraz üstünde yüzen yüz binlerce helikopter böceği bir yerlere koşturuyor gibiydi. Koşturup koşturmadıkları bilinmez, en azından birbirlerini ezmiyorlardı.

Sevda büyülenmişçesine olduğu yerde dikilerek onları izledi. Kahraman gizemli meşguliyetini sürdürdü. Sünepe ağladı, yosma güldü. Adları kayıtsızdı.

Yasemin kalçasını, Osman kim bilir neyi, bir anlığına unuttu.

Gökyüzü görünmüyor, yine de daha önce hiç olmadığı kadar derinden hissediliyordu. İnsanî burunlar ani bir uyanış yaşadı. Dönüşler durdu, sular duruldu, gürültü saklandı. İnsan insandı –rahimdeydi.

Helikopter böcekleri çok geçmeden felaket bir koku aldılar. Sahiden felaket bir kokuydu.

Bir daha şehre ne bir kanat, ne bir zelzele uğradı. Yetkililer ve yetkisizler her şeyin olağan seyrettiğini düşündüler.

Yasemin kalçasıyla, Osman kim bilir neyiyle, yaşlandı. İfadesizce yok oldular. 

8 Mart 2012 Perşembe

9


   Hayat kötü gittiğinde iki seçenek vardır; belirsiz bir yüce nesneye karşı hırslanarak başarma arzusuna kapılmak ya da eyleme kapalı bir oyalanıcı olmak –agresyon veya pasif agresyon, yani-. Oyalanıcı oyalandığını bilsin bilmesin (diler çıkarcı bir pislik, diler düşünceli bir pasifist olsun), yaşayabileceği en olağan, hafif, mümkün (optimum çaba-para oranı) şartlarda ölüme yürürken; başarma arzusunu kovalayan istekli, ne kovaladığını bilsin bilmesin (diler ‘doğru’ yaşam şablonuna sahip bir entelektüel aktivist, diler kantinin en güzel bacaklarını hedefleyen bir ergen olsun) nesnesine ulaşarak veya ulaşmayarak ölüme yürür. Bazıları koşar da.

   Hayat her zaman kötü gider (tutumu öyledir) ve hiçbir nesne ulaşılabilir değildir. Ulaşılan nesne umutsuzluğu engellemek adına zamanda ötelenir. Belirsiz sona ulaşıldığında, hayatın zaten her zaman kötü olduğu anlaşılabilir, ya da anlaşılmayabilir.

   *

   Başka bir hayvan türü olmak isterdim ki insani saçmalıklarımıza katlanmakla yetinmek yerine yalnızca yaşayayım, ya da öleyim. Kafesteki uzun yaşamı tercih etmektense (dayalı döşeli teklifi kabullenmektense) bir defa uçup hemen ardından ölüvermek, bizim gibiler için fena olmayabilirdi.

12 Şubat 2012 Pazar

Sabah Güneşim, Sabah Güneşim


Orgazmın yakınına bile varma eğilimi olmayan bir diğer kavganın ardından yine 29ş’de, dün oturduğunun bir önündeki plastik zengini koltuktaydı. Koyu gri kumaş pantolonu koltukla müthiş bir uyum sergiliyor, oğlanın sessiz harçlık bakışlarını es geçmeksizin haklı eş bağırışlarından kaçmaya çabalarken alelacele keten gömleğinin üstüne geçirdiği yeşil, yünlü balıkçı yaka kazağıysa tüm uyumu bozarak, uyuklayan sahibinin huzursuzluğunu dışavuruyordu. Başka türlü olmazdı; yarım saatlik yol sırasında tattığı çeyrek uyku günün tek huzur vaadeden periyodunu oluştururken bacaklarını yayarak oturması ve durak kontrolleri sırasında istemsizce ağzını küçük küçük şapırdatması çok görülecek şeyler miydi? Hiçbir suçlamadan sorumlu olmaksızın, yol arkadaşlarının, 29ş’yi veya başka bir hattı kullanıyor olsunlar, kendisine ulaşmalarının önüne geçiyorlardı sadece -etkisiz bir ayrıntı.

Farkına varsa bile açıklayamayacağı şekilde, yine kabus nesnesiyle dolup taşan sokağa varmasına iki durak kala, tükürüklerini toplayarak uyanıverdi.  Müsait alana yayarak yorucu gün öncesi bir jest yaptığı sağ dizinin, koşturmaların başrolünün üzerine kaynağından çok uzaklara ulaşmış, karısınınkilerle aynı renkte bir tutam saç düşmüştü. Dizini oynatmaya gücü yetmedi. Kayıtsız sabah güneşlerinin sahibi, otobüsün rutin yolcularının aksine yanındaki figüranla soluksuz bir muhabbete girişmişti fakat son keyfini tehditlere karşı korumaya çalışan gözler tarafından uyarılacak kadar yüksek sesle konuşuyor olmasına rağmen ne dediği anlaşılmıyordu.

(Bu bir arayış değil. Çözüm hiç değil. Kavrayışla, ilgsizlikle, şefkatle, anlayışla, işi yok. Hakiki eve varamayacak eli kolu bağlı bir şey bu.)

İnmesi gereken durağı kaçırdı. Kuvvet sağlayıcı kendiliğinden çıkmıştı ortaya. Temiz ancak kirli, kalın iki parmağını atıverdi dizinin üstüne. Kendisi gibi, sertçe, ama kuvvete kalkışmadan. Esas sabah güneşi, otobüsün de hızla viraja girmesiyle vekillerini parlatıyordu ve parmakları onlara ulaşmalıydı.

Küfür mü, çığlık mı, pek duyamadı. Gölgede kalmış kızgın suratlar ona korkuyla bakmaya devam ederken, her sabah başlarının camdan yavaşça kayışını izlediği birkaç arkadaşı tarafından, ait olmadığı bir yerde dışarı atılıverdi. Zamanın işine gelince bir anda oluverir her şey. 

Kaçırdığı durağa doğru yürüyebilirdi ancak gerek duymadı. Kumaşlar bugünlük sahiplerine ulaşmayabilirdi. (Kumaşlar bugünlük sahiplerine başkası tarafından ulaştırılabilirdi.)

13 Ocak 2012 Cuma

8


Çalışmadığım ve ilerlemediğim için beni suçlayacaksanız ve neden bahsettiğinizi biliyorsanız, iki adım geri çekilin ve ilerleyişinizin terli yürüyüşünü izleyin. Erken kalkmanızdan memnundunuz dayatmacı erklerim; ancak yalnızca kendi algılarınızda oluşan bir değişimdi bu. Okuduğunuzda beyin hücrelerinizin sevişmeleriyle yaşadığınız tatmin ilerlediğinizi değil, kendinizle yüksek tansiyonlu ve heyecanlı bir tepişmeye giriştiğinizi gösterir doyumunu yanlış yönlendirmiş sohbet tabanlı sevişme partnerlerim. Cebiniz dolduğunda ilerlemez, cebinizi doldurursunuz iyi giyimli jölemsi patronlarım –şu an mücadele hâlindeyiz ancak yine de uyarmadan edemeyeceğim; cebinizi aşırı yükten patlatmamaya dikkat edin, bir daha dikilseler de mutlu olamıyorlar sonra.

Eğer annem Kerem’le beni kıyaslasaydı sizlerden olurdum; benden büyük bir arkadaşım olsaydı ve babam onun daha akıllı olduğunu söyleseydi sizlerin de üstünde olurdum; bense, oyun parkında taytına bir damla çiş düşürmüş çocuk olarak komplekslerimle mücadele etmekle yetindim; sizlerle değil.

Birer varlık olarak kaybolduğunuzda oluşunuzun ötesinden birkaç damla gözyaşı dökmem ya da dökmemem pek bir değişiklik yaratmayacak varoluş kuralları üzerinde; ancak en azından yaşarken sizlere baskı bindirmemem ve sizlerin de bana baskı bindirmemesi, yani, mesela, önce bilmeye uğraşıp sonra bildiklerinizi göstermeye çalışmasanız, ya da çalışsanız bile en azından sevişirken bunları bir kenara bıraksanız, elbette müziğin kollayıcı şefkatine ihtiyaç duymaksızın keyifli hissedebilirdik. Yeni komplekslere itilmez ve çocukluğumla baş başalığımdan alıkoyulmak zorunda kalmazdım. Siz de, ...

Çalışmak veya ilerlemek çimenlerin dağarcığında yok ancak onlar biricik huzur kaynakları. Sevmek ve sevilmek peşinde koşan sizler bunu unutuyor, üstüne bunalım dönemlerinizi alternatif zannediyor ve o dönemlerde özellikle cebi olmayan ağaç mizaçlı yakınlarınıza koştuğunuzu hemen ayrılışın ardından bastırıveriyorsunuz; değerlerinize sahip çıkmaktan öte koşturma sebepleri bulamıyor –yine de durduk yere dahi koşturuyor- ancak sizi siz yapanların ne olduğundan habersiz olmayı dert etmiyor, edemiyor, dürtülerinizden iğreniyorsunuz.

Konuşmak zor, iletişim kurmaya elverişsiz ve yalnızca faydacı, kısa etkileşimlerde yararlı; onu kullanarak size varmaya çalıştığım ender anlarda ancak kendimi tatmin edememekle kalıyor ve ilgisiz bakışlarınızda evime dönüyorum; tatmine girişmek yalnızca benim cezalandırılmakla son bulduğum ortak bir eylem.
Yazmak en az düşünmek kadar komik ancak kaçınılmaz bir ihtiyaç; kaybolduğunda oluşacak etkisiz ve kısa dalgalanmanın tüm çırpınışlarını silip götüreceğini bilmek krizlerden kaçan harekete geçmeleri engellemiyor, çünkü yaşadığını algılıyor ve zavallı karşı koyma denemelerini sürdürüyorsun; işe gidiyor, giyiniyor, yıkanıyor, üzülüyor ve yaralanıyorsun.

Yediğim, dokunduğum ve ufak hayvanların sade yaşamlarını hissettiğim dönemler bunalımlarımın doruğu ve huzurlarımın tek olası kaynağıdır; kapıdan dışarıya atılan bir adım ancak tüm bunların uçup gittiği ve yerini soğuk bir klozet kapağına bıraktığı ayık sabahlara denk olabilir. Yabancılığa.
Büyümesi teşviklenen bir çocuğun o başıboş cümlelerin peşinde koşmasının tek nedeni yemek verenin kendinde bulduğu sahip olma hakkı; kültürden soyutlanan temiz bir varlığın hiç yoktan ahmaklığa sürüklenmesinin olur yolu yok.

Kültüre uğramayı es geçmiş bir iletişim söz konusuysa, onunla kalın, öğle yemeklerim. Ve unutmayın ki bu basit cümleler aslında yok, ve dünyayı değil (evreni hiç değil), ancak insanları sarsabilirsiniz –o da yaşamlarına zarar verebiliyorsanız.

7

Ufaldım
narinleştim
intiharın yüceltildiği bir deliğe girdim.

Farelerin haberi bile olmadı.