30 Haziran 2012 Cumartesi

Kabartılar Bir Şey Değil

     Her zamanki gibi perdeleri sonuna kadar açarak içeriyi tamamen ışıkla doldurdu, pencereyi araladı ve bahçeyi görecek şekilde konumlandırdığı masayı eliyle şöyle bir sildi. Köşeli favori bardağına su doldurdu ve masa başındaki geniş koltuğuna kuruldu. Küçük kareli defterini açtı, ondan daha büyük olan taslak defterinden notlarına göz attı ve mandalı kırılmış yeşil kalemini satır başına koydu. Kalemi hareket ettirmeden ilk cümlesini düşünüyordu ki, dışarıdan gelen hafif rüzgarı ve kuş seslerini bastıran bir gürültü duyuldu.

    “Alo.”
    “Ahmet? Çiçekleri sulamayı unutma diye aradım. N’aber?”
     Telefondan deliler gibi rüzgar sesi geliyordu. Ahmet yüzünü buruşturdu. “İyi iyi. Yeni suladım çiçeklerini. Denizde misiniz?”
     “Hıı. Çok güzel burası valla. Gelmediğine pişman ol.”
     “Daha serin bir yere gitseydiniz gelirdim belki.”
     “Unutma da salı günü tekrar sula.”
     Ahmet kordonlu ev telefonunu kapattı ve masaya döndü. Kalemi eline aldı, kafasını şöyle bir kaldırıp dalgın gözlerle bahçeye baktı ve önce bir su dökmesi gerektiğini fark etti. Banyoya girdi, tuvalet kağıdıyla tuttuğu sifonu çekip ondan sonra işemeye koyuldu. Klozet suyunun sararışını ilk cümlesini düşünerek biraz izledikten sonra gözlerini yukarıya kaldırıp duvarı incelemeye başladı. Debinin düştüğünü hissederken tavandaki ıslaklığı ve kabartıyı fark ediverdi. Son damlaları kontrol ediyordu ki,  öylece kaldı. Yıllardır, özellikle bu mevsimde tavan biraz nemlenirdi ancak ilk kez kabartı oluyordu. Biraz daha dikkatli baktığında tavanın renginin de sarıya dönmekte olduğunu gördü.

     “Osman! Osman!”
     Osman onun karısından sonra böylece seslenebildiği tek kişiydi. Uykulu gözlerle, kumaş pantolonunu çekiştire çekiştire tavana bakmaya geldi. Uzun süre, eli belinde ters, tekleyerek nefes ala ala tavanı izledi.
     “Yukarıdan bir şey var herhalde,” dedi Ahmet.
     “Nemden olmasın? Yaz vaktidir banyo nem yapar.”
     “Otuz beş yazdır burdayım ben. Yeni taşınmadı mı yukarıdakiler? Kesin onlardan.”
     Osman kaşlarını kaldırarak tavana bakmaya devam etti. “Senin tuvaletten olmasın? Bu aydınlığı aç arada.”
     Ahmet Osman’ın aydınlık kapağını gösteren eline bakıp sinirle tuvaletten çıkmaya koyuldu.
     “Şu yukarıdakilere git bir bak Osman.”

     Osman oflaya puflaya yukarıya çıkarken Ahmet masasına döndü, kalemini eline aldı ve sıkıntıyla bahçeyi izlemeye başladı. Bir kelime yazar gibi oldu, geri sildi. Kapı çalındı.
     “Yukarıdakiler yok ağabey, ikisi de çalışan insanlar zaten. Yarın pazar, evdelerdir. Yarın bakalım he?

     Ahmet beklemeye mecbur olduğunu anladı. Suyunu yenileyip masasına geri döndü. Kalem elinde, biçimsiz bir oturuşla etrafa bakıp durdu. Bu kez, nasıl başlayacağını değil başlayıp başlamayacağını düşündü. Taslağına öylesine bir göz attı ve kalkıp yeniden banyoya girdi. Tabanın kabarıklığını, salınmaya başlayan sıva parçalarını inceledi. Klozet kapağının üstüne çıktı ve avucuyla sarımtıraklaşan kısımları gezdi. Tavan hayli ıslaktı. Cıklayarak klozetten indi, tüm banyo tavanını boydan boya, ayrıntıyla incelemeye başladı. Klozet ve küvetin üstü dışında ters bir bölge bulamadı. Bir de küvetin eşiğine basarak o tarafı avuçladı ve birkaç sıva parçasının dökülmesine neden oldu. Burası daha ıslak, daha sarıydı. Yere indi ve salona gidip, masasıyla hiç ilgilenmeden kendini tekli koltuğuna bıraktı. Alnını sıvazlaya sıvazlaya televizyonu açtı.
      
     Ertesi sabah günlük duşunu alırken bir suratın tavandan kendisini izlediğini fark etti. Dudakları aşağı doğru sarkıyor, ağzının bağırıyor gibi görünmesine neden oluyordu. Düşen iki net sıva parçasıysa gri gözlerini oluşturmuştu.
     Ahmet duştan hemen sonra kapıcıya indi ancak kapıya vuruşları cevapsız kaldı. Doğrudan üst kata çıkmayı düşündü, saatin henüz erken olmasını kendine bahane etti. Kendi banyosuna yapışık olan komşu banyoyu, yan dairede oturan genç öğrencinin tavanını kontrol etmeye karar verdi.

     Kısa şortlu genç fazlasıyla uykulu yavru kedi gözleriyle kapıyı açtı, Ahmet’in engel tanımaksızın banyoya ilerleyişini yarım algılı bakışlarla takip etti.
     “Ne zamandan beri böyle bu tavan?
     Genç, yanaklarını kasarak tavana baktı, kısık gözlerini ovuşturdu. “Bilmem ki. İki haftadır galiba.”
     “E söylesene oğlum bize, kapıcıya! Kesin yukarıdan bu.”
     Tavan Ahmet’in tavanından daha beterdi. Ağ kıvamında sarkık sıvalar, yer yer küfler vardı.
     “Ne bileyim. Fark etmedim.”
     Ahmet vakit kaybetmeden üst komşuya çıkmaya karar verdi. “Gel beraber çıkalım. Osman da yok aşağıda, neredeyse sabah sabah!”
     “Onlar köye gitti yaa, söylemedi mi size? Çalıyordu kapıları.”
     Ahmet tam apartmana çıkarken bir an durdu, sinirle merdivenlerden aşağıya, Osman’ın kapısının önündeki ayakkabısızlığa göz attı. “Gel çıkalım.”
     Genç ilk iki basamağı çıkan Ahmet’e bakarak suratını buruşturdu. “Sonra çıksak? Daha erken. Ya da siz çıkın?”
     Ahmet ters bir bakış daha attı.

     Defterinde hala tek bir kelime yoktu. Taslağı oynanmamış şekilde bekliyordu. Bahçeyi, sıcağı, masadaki küçük eşyaları inceleye inceleye biraz oturdu fakat eli kalemine gitmedi. Zamanı bağırtıyla geçiren masa saatine bakıp durdu.
     Öğlen olduğunda genç komşu evden tüymüştü. Ahmet yukarıya tek başına çıkmak zorunda kaldı.Tedirgindi. Babası öldüğünden beri Ahmet üst kattakilerle tanışamazdı. Her baba gibi onun babası da üst katta ölmüştü.
     Daha kapıyı çalar çalmaz aşağıya geri dönmeye meyillendi. Banyo tavanını tamamen unutmuştu bile. Tam koridorda geri dönüyordu ki bir adam kapıyı açtı. Kendisinden biraz uzun, otuzlu yaşlarının başlarında, kesin bir adamdı. Ahmet hazırlıksız yakalandı.
     “Merhaba, ben alt komşunuzum. Banyonuzda bir problem olabilir mi acaba?”
     “Pardon?”
     Üst komşu sahiden de kesin bir adamdı. Doludizgin okumuş, erken doktorayla evlenmişti. Yeni hayat aşamasında Ahmet’i evine almaya niyetli değildi. Durumu anlayıp hemen Ahmet’i savuşturmaya geçti.
     “Bugün pazar. Yarın tesisatçı çağıracağım, gelir bakar.”
     Daireden yalnızca bembeyaz bir duvar yansıması vuruyor, hiç içeriğe ulaşılamıyordu.
     “Ben bir baksaydım?”
     “Yarın tesisatçı çağıracağım dedim. Yazmam gereken şeyler var.”
     Ahmet geri çekildi, hissizce evine döndü. Emektar vantilatörünü üçüncü dereceye getirip suratını neredeyse kafese yapıştırdı. Bir bardak ılık su içti. Tekli koltuğunun yanındaki geniş, oturunca içinde kaybolduğu kanepeye yöneldi. Az önce yaşadıklarını düşündü. Düşünmesi otuz beş yıl sürdü.

     O gün öyküsünün hemen hemen yarısına kadarını yazdı. Ortaya çıkandan memnun kalmıyor, yine de yazmayı kesmiyordu. Karakterlerinin yüzeyselliği önce öfkesini katlıyor, ardından bir intikamın en önemli parçası oluyordu. Nedenlerle arası iyi değildi.
     Karakterinin değişimini yansıtmaya başladığında, bir anda tavanı hatırladı. İyice eğilip içine girdiği defterden kafasını kaldırdı: Bütün salon yerinde duruyordu.İlgilenmediği tüm süs eşyaları kayıtsızca varoluyor, masa öylece destek sağlıyor, kapalı televizyon Ahmet’e renksiz sırtını yansıtıyordu. Yalnızca saatler işliyordu. Önünde bir defter vardı ve üzerinde değişim yaşanacaktı. O akşam bir daha masaya oturmadı. Yalnız ister istemez su içti.

     “Yaz şimdi... Banyo da yapıyorsunuz. Ondan olmasın? Su affetmez çünkü.”
     Ahmet daha masaya geçmeyi bile düşünmemişti ki, tesisatçı gelmişti. Esmer, şiş yanaklı bir adamdı.
     “Ben yirmi yıldır bu işi yapıyorum, vallahi su affetmez. Yukardan olsa şırıl şırıl olurdu bura.”
     “Ben de otuz beş senedir burdayım böyle bir şey hiç olmadı. Yan tarafın tavanı da böyle nitekim.”
     Tesisatçıyı inandırmak için yine yan komşuyu yataktan fırlattı Ahmet.
     Kapı zili sessize alınmıyordu. Ahmet ve tesisatçıyı içeri alır almaz onlara kulak asmadan kendini yatağına bıraktı genç.
     “Genç delikanlı. Duş alıyordur her gün. Bilirim su affetmez.”

     Ahmet üstünü başını korumaya alıp kaynar dışarıya çıktı, kendi eliyle bir tesisatçı getirdi. Adam tavanları incelerken her an bir türkü patlatabilirdi. Patlatmadı.
     “Kabartılar bir şey değil. Ama mesele kesin yukarıdan. Yine de bir görmek lazım orayı da.”
     “Akşam evde olurlar muhtemelen. Pazarı beklemek olmaz. Akşam gel ir misin sen?”
     Tesisatçı ses çıkarmadı, tavanı incelemeye devam etti. Bir parça tuvalet kağıdı koparıp klozetin üstündeki bölgeye değdirdi. Başka bir kağıt parçası daha koparıp tam küvetin üstündeki surata yapıştırıverdi.

     Ahmet akşamı beklerken televizyonda üç bütün belgesel izledi. Hepsi hayvanlar hakkındaydı. Genç bir aslan babasını kaybediyor ve gerçek yaşamı keşfettikten sonra onu buluyor, foklar kutup ayılarından korunmak için dört bitişik sığınak kuruyor, balıklar öyküsüzce geziniyorlardı. En çok balık belgeselini sevdi, ama en çok aslan belgeselini başarılı buldu. Birini tekrar seyretmesi gerekse aslan belgeselini tercih ederdi. Kanepeye yayılmış, nihayet yayına başlayan History Channel’a geçiyordu ki kapı çalındı.
     Tesisatçı Ahmet’ten önce üst katın kapısını çalmıştı. O, kesin adam ve kesin adamın kesin karısı eve doluştular. Hep beraber tavanı izlediler. Adam kendinden emin, kadın kendinden emin ancak güzeldi. Ahmet genç kadını o kadar güzel buldu ki, yazı masasının olduğu salonun kapısını kapatmaktan vazgeçti.
     Kesin bir renk vermeden yan komşunun tavanını izlemeye geçtiler.
     “Nasıl gidiyor senaryo işleri, genç adam!” diyerek gencin gülümseyen saçlarını karıştırdı kesin adam. Ahmet yalnızca eşikte kaldı ve izledi.
     Kesin çiftin kapı eşiğine taşındığında biraz olsun etrafı görme fırsatı buldu. Evde ayrıntılı eşyalar yoktu. Masalar ve sürgülenebilir kapılar vardı. Pencereler kapalı olmasına rağmen içerisi ferahtı. Banyoya geçerken kızı yaşındaki kadını yandan görme fırsatı buldu. Bir anlığına, kendine onu çok güzel bulmasının nedenini sordu, ikinci anda cevabı bulamadı. Halbuki ilk anda cevap zihninde oldukça kesindi. Tek hissettiği, karşı konulamaz bir yazma arzusuydu.
     Banyoya girince, yanlışlıkla ilk olarak tavana baktı. Tertemiz, pürüzsüz, taze ve önü açık bir tavandı.
     “Evet işte, bakın... Makinanız alttan su kaçırıyor.”
     Tesisatçı apartmana gelir gelmez makineyi çalıştırmalarını istemişti. Ahmet yere baktı ancak hiç su göremedi.
     “Nasıl olur!” dedi kesin adam. “Yepyeni makine!”
     “Çok çalışıyordur,” dedi tesisatçı kollarını bağlayıp.
      Ahmet içinde iyi hisler oluşmaya başladığını seziyor ancak temkinle kuru, temiz yerleri takibe devam ediyordu.
     “Yeni makinalarda oluyor böyle... Bazen çok çalışınca su kaçırıyorlar. Servisi arayın, hemen yaparlar bunu.”
     “Ama kullanmamız gerekir o zamana kadar,” dedi güzel kadın endişeyle. “Başka türlü olmaz.”
     “Suyu akıtmamanın bir yolunu bulursunuz öyleyse,” deyip kapıya yöneldi tesisatçı. “Amca sana da bir boya atsınlar makina yapılınca. “

     Ahmet eve döndüğünde içinde anlam veremediği bir burukluk taşıyordu. Tavanın gizemi çözülmüş, masrafı kesin adama kesilmişti. Sıkıntı neydi? Güzel kadını düşünmeye geçti ve onların banyosuna giderken içinden taşan yazma arzusunu hatırladı. Masaya geçmeyi düşündü, ancak kanepeden kalkacak gücü kendinde bulamadı. Yazma arzusu da kaybolmuştu. Bütün akşam, gençken aptalca bulduğu bir programın  temposu artmış yeniden yapımını izledi.

     Sabahleyin ferah bir beyinle uyandı. Pencereleri açtı, derin bir nefes aldı ve günaşırı duşunu almak üzere banyoya girdi. Sabunlanırken eski bir şarkıyı mırıldanıyordu ki, içinin buruklaştığını hissederek başka, yeni bir şarkıya geçti. Omuzlarından dirseklerine zorlana zorlana inerken bir anda tavandaki korkulu suratı hatırladı. O tarafa döndü, surat yoktu. Kabaran sıvalar dökülmüş, yerinde yeteneksiz bir çocuğun çizeceği kabalıkta, koyu gri bir balık oluşmuştu. Sıva parçalarının küvet deliğinin etrafında döndüğünü fark etti.
     Ferahlığı ve ilhamını koruma umuduyla acele acele banyodan çıkıp saçlarını havluyla sersem ederek yatak odasının, mutfağın ve en son da salonun pencerelerini açtı. Kulaklarını kurularken masaya oturdu, taslağında göz gezdirdi.
     Altmış beş yaşındaydı. Bu yıldan itibaren liseye geri dönmeyecekti. Nihayet, yazılanları anlatmak yerine, kendi anlatacaklarını yazacaktı. Sıradaki cümlesini düşündü. Öykünün tonunu iliklerinde hissetti ve bir kez daha taslağa göz attı.
     Hayatı boyunca dönüp dolaşıp karşılaştığı o anla bir kez daha yüz yüzeydi. Ne kadar iyi yazabileceğini düşledi ve akvaryumunun camından dışarıya baktı. Artık yazmaya ihtiyaç duymuyordu.
     Beyninde oluşanları silmeye çalıştı. Ailesi evden uzaktaydı ve yazılacak en azından bir öyküsü vardı. Su almayı unuttuğunu fark etti ve dikkatini toplamaya çalışarak mutfağa girdi. Bardağını doldururken bahçeden gelen sesin normal olmadığını anladı. Arkasına dönüp dışarıya baktı. Üst kattan bahçeye sarkıtılmış ince bir boru bol su akıtıyordu. Ahmet pencereye yaklaştı ve bahçenin dibini görmek için burnunu cama yapıştırdı. Karısının en sevdiği süslü çiçekleri; kirli, koyu gri bir göletin içinde kaybolmuşlardı.

Hiç yorum yok: