27 Nisan 2012 Cuma

Bakar Mısın?


     “Kimsenin de dinlediği yok. Dedim madem öyle, niye çağırdınız beni. Neden yani? Oturttular beni oraya, buz gibiydi zaten oda da, bakıp duruyorum etrafa öyle, boş boş. Ne cam ne bir şey. Törpülememle kaldım. Sen ne yaptın?”
     “Ne yapayım işte, aynı. Başta çok sevinmiştim ama bir şey olduğu yok. Hepsi de koca koca adamlar zaten; Mars’a çıkmış gibi oldum. Hiç bu kadar az konuşmamıştım herhalde. Onlar konuşmak istemediğinden değil tabii...

     Pelin’in çapaklı sesi iyice düzelmişti. Konuşurken bir Aşkın’a, bir Aşkın’ın tam arkasına denk gelen Powertürk’e bakıyordu. Pelin’in arkasında da bir Powertürk vardı ancak Aşkın’ın ona pek yüz verdiği yoktu.

     “Valla hep öyle be güzelim. Benim de yaz ortasında kıçımı başımı düzeltmekten canım çıktı valla.”

      Pelin ufak bir aralığın ardından gülümsedi, çatalı bırakıp fincana uzandı. Sağ elindeki bıçak doğrudan Aşkın’ı gösteriyordu.

     “Duydun mu Çelik ne yapmış? Gençken böyle değildi bu herif yahu.”
     “Hıı,” diyerek onayladı Aşkın; fincanını iki eliyle kavramış, gözünü ilk defa Pelin’den ekrana kaydırarak.

     Masalar sanki ikiden fazla kişinin birlikte oturması yasakmış gibi ufacıktı ve sabitlenmişti. Murat elindeki kırıntıları silkeleye silkeleye yan masaya seslendi:
     “Şşt! Güzellik! Bana ordan bi’ peçete atıver bakalım!”
     “Aldık abi biz soktuğumun bakkalında ne kadar varsa, çıktık eve. Ulan bir saat geçti yoklar, iki saat geçti yoklar... Dedim Can sen al arabayı git markete!”

     Murat masanın yanından yere kadar eğilerek gülmekten katıldı. Aşkın ona rahatsızlık dolu ve rahatsız edici bir bakış attı.



      Döndüğümde yalnızca kırıntılar kalmıştı. Kimsenin bir şey anlattığı yok.




11 Nisan 2012 Çarşamba

Acil Çıkış


Yüz binler en az bir saat uzaklıktaki evlerine dönmek için yarışıyordu. Yakıtlar savrulur, gözler kararır, kaçakçılar yataklarına girerken, damacanalar makine ardına gizlenmişti.

Beyinler yanıp sönüyor veya kayboluyordu. Körpelerin gelecek körpeler için üzülme yetkileri yoktu. Tonlar yükseliyor ve aralıklar sıklaşıyordu.

Gürültü arttı. Çemberler döndü, dişler sivrileşti. Güneş keskinleşti.

Yasemin, kalçaları şartlar gereği kuvvetsiz bacaklarının üstüne memnuniyetsizce irileştirilerek yerleştirilmiş genç kız, hâlâ giyeceği pantolonu seçtiğini sanacak kadar gençti, kan ter içinde derse yetişirken havanın kokusundaki garipliği sezemedi dahi. Gürültü ve karmaşa koklayışını çoktan elinden almıştı.

Osman, adını hiç sevmez, şikayetçi bakışlarla motorun bir an önce kıyıya yanaşmasını, veya aslında geri dönmesini ve birkaç kilometre de karada kat ederek kendisini eve bırakmasını isterken, yalancı bir boğaz rüzgarı onu tehlikeden uzak tutuyormuş gibi rol kesiyordu.

Yasemin ve Osman sınıf arkadaşlarıydı ve derse gecikmemişlerdi. İkisinden biri kendinde konuşma motivasyonu bulduğunda, diğeri, ağzını açandan uzaklaşıyordu. Birlikte sustuklarında birbirlerini, birlikte konuştuklarındaysa hiçbir şeyi fark etmiyorlardı. Kendileri olamadıkları düşünülürse, birlikte olmaları gerçeklik dahilinde hiç olamazdı.

Aldatmış, boşanmış, boşalmış, başarmış... Ana babaları çalışıyor ve ölüyorlardı. Adları Sevda, Kahraman, Sünepe veya Yosma idi. Bazen sınıf arkadaşlarıydılar. Hiçbirinin koku aldığı yoktu.

Kimsenin koku aldığı yoktu.

Yasemin ve Osman kendilerini eve atmaya çabalayan kestirme -bir yandan da birleşme olasılıklı- kelimelerle çıkışı ettiler. Yolun başındalardı, ama zaten başı sonu birdi. Sahtekâr oksijeni hisseder hissetmez kalakaldılar. Başlarının biraz üstünde yüzen yüz binlerce helikopter böceği bir yerlere koşturuyor gibiydi. Koşturup koşturmadıkları bilinmez, en azından birbirlerini ezmiyorlardı.

Sevda büyülenmişçesine olduğu yerde dikilerek onları izledi. Kahraman gizemli meşguliyetini sürdürdü. Sünepe ağladı, yosma güldü. Adları kayıtsızdı.

Yasemin kalçasını, Osman kim bilir neyi, bir anlığına unuttu.

Gökyüzü görünmüyor, yine de daha önce hiç olmadığı kadar derinden hissediliyordu. İnsanî burunlar ani bir uyanış yaşadı. Dönüşler durdu, sular duruldu, gürültü saklandı. İnsan insandı –rahimdeydi.

Helikopter böcekleri çok geçmeden felaket bir koku aldılar. Sahiden felaket bir kokuydu.

Bir daha şehre ne bir kanat, ne bir zelzele uğradı. Yetkililer ve yetkisizler her şeyin olağan seyrettiğini düşündüler.

Yasemin kalçasıyla, Osman kim bilir neyiyle, yaşlandı. İfadesizce yok oldular.