24 Ekim 2012 Çarşamba

Aşağılık Kamyoncunun Utanmaz Savunması


   Oğlumu sevdiğim palavrasını kendime uzun süre yedirdim. Ufacık çocuğu sevmemenin yasak oluşuna direnmediğim için kendimi suçlayamam; kaldı ki, bu sevgisizliğin onunla doğrudan bir ilgisi olduğu da söylenemez. Yani, kendin meydana getirdiğin varlığa sıkıysa kavrayamaz gözle bakma, ama ona olan kayıtsızlığım tamamen kendimle alıp veremediklerimden kaynaklanıyordu. Buna kanıt olarak karımı artık sevmediğimi çok daha önce kabullenmemi gösterebilirim. Hastalık, hamilelik, kopulamaz düzen derken sahiden de yuvarlanıp gidiyorsunuz. Artık sevmediğimi, diyorum ancak, henüz istasyon karşısındaki kıçı kırık pastanedeki ilk buluşmamızda da onu sevdiğimden emin değilim. Aslında buraya tıkılana kadarki hayatım boyunca, herhangi birini sevdim mi onu da bilmiyorum –sevgi nedir? “Sevgi emektir.” Bu yargıç olsanız dahi sadece meslek hayatınızda doğru olabilir. Sanmam ki Asya bir daha hayatı boyunca kendini mutlu hissetmiş olsun. O sadece yetindi. Ha, kamyoncuya varsaydı durum çok mu farklı olacaktı? Kamyoncunun bir yanıp bir sönüşü, üst düzey bir bilinç.

   Böyle olacağını pastanedeki limonatanın acılığından anlamalıydım. Sevgi yoksunluğunuzu bilmek, arayışı bırakmak anlamına gelmiyor –bütün tatmin araçlarının varlığı birbirlerinin yetersizliklerine bağlı ne de olsa. Ben her zaman arayıştaydım –doğduğumdan beri arayıştaydım. Belki bir piyango, bir iğne deliği, evrenki bir açık... Oğlumun doğuşuyla onun da tombala olmadığını anladım –tam tersi, yığılışımın üçüncü çinkosu olacaktı. Birinci çinkoyla  anlamsız kavgalar edip duruyor, ikinci çinkoya gidip saatlerimi nefret ettiğim adamlara bir seri kurallı ve keskin cümle kurarak harcıyor ve gün geçtikçe ölüm sayımın çekilmesini beklemeye başlıyordum. Hayatıma girecek tek bir açığa ihtiyacım vardı; ufacık, incecik, üzerine hemen atılacağım zayıf bir kurtuluş ipi.

   Babamdan kalan saka da muhtemelen böyle düşünüyordu. Babam artık toz almayı bile bıraktığı evinde temizlik namına bir tek onun kafesine yanaşırken, saka –Pele-  ölmüş babaannemin gelininin yılbaşı kasesine kuruyemiş dolduruşunu köşesinden izlemesi gibi tüneğine kurulmuş, boynunu kendinde eritmiş, babama bakardı.  Babam ölünce kurtuluş deliğini bulduğunu sanmış olacak, tüm yaşlılığı, tembelliği birkaç gün için kayboldu gitti. Ta ki ufak bir hava alma seansının ardından bizim arka odayı boylayana kadar. İşler yolunda gitseydi ona minnettar bile olabilirdim; çok yiyordu boyunsuz –sonra da yazdığım kimliksiz cümlelerin üzerine sıçıyordu.

   Gazetenin epey uzağında olsa da, hayallerimin pet shop’una her hafta gidiyordum. Başlarda iki-üç paket kuş yemi birden alıyordum ki öbür hafta tekrar gitmem gerekmesin. Ancak sonra ani bir arzu uyanışı oluştu içimde –ne acayip şeydir- ve kasten her hafta gitmeye başladım oraya. Her Pazartesi mesai bitiminde, şansım yaver giderse on dakikalık bir sohbet adına. Pazartesileri yaşanan ucu açık flört, bütün haftanızı hafifletiveriyor.

   Bacakları tutmuyordu –trafik kazası-. (Karşıdan karşıya koşarken mi olmuş, ne; unuttum. Söylediğinde henüz arzu sinyallerim yanmaya başlamamıştı. Bir daha da soramıyorsunuz böyle şeyleri.) Tekerlekli sandalyesiyle dolanıp duruyordu hayvanların arasında. Hani acır ya, bazı garipler; benim onu ilk gördüğümde hissettiğim şey kıskançlık oldu. Tekrarlarla kaplı dükkanıyla iyi geçinenleri ve bir balığa bakarak gülümseyebilenleri her zaman kıskanırken, ikisinin birleşimini görünce çatlayıp kapı yanındaki çakal papağana kraker olmalıydım. Belki de takıntılı sevdamın –sevgi değil- nedeni budur; her neyse – şu an olduğum yerden de anlayabileceğiniz gibi artık arzularımın nedenlerini sorgulamıyorum. Sadece davranıyorum.

   Belki de şarkılardandı. Kapıdan girdiğim anda talaş kokusuyla karışarak garip bir hoşluk yakalamış varla yok arası parfümle birlikte hayvanseverleri ele geçiren az bulunur şarkılar. Az bulunur dediğim, aslında hep ulaşabildiğin fakat ender denk geldiğin, ender denk geldiğin için güzel kalan şarkılar. O şarkıları eve gidip indirseydim esas ihaneti o zaman yapmış olurdum herhalde.

   Ne zaman kurtuluş ipini bulduğumu düşündüğümü söyleyeyim. “Yine mi en soldaki Garden Mix’ler?” dedi gülerek. Başta sinirlendiğimi hissettim, ama şarkı da başlamıştı, evde kavga vardı, ertesi gün iş, öbür akşam boktan bir maçla yetiniş ve öbür gün de yine aşağılanacağım bir toplantı vardı. Bir daha Garden Mix”ler” olmadı. Bir Garden Mix, birer cümle, bir Garden Mix, ikişer cümle, aynalı bir kuş oyuncağı, üç dakikalık bir sohbet, farklı bir yem markasına geçiş, beş dakikalık bir sohbet... Boyunsuz saka her akşam babaannem gibi bakıp duruyordu bana.

   Daha önce başkalarıyla kur girişimlerim olmadı değil. Konuşacaksam Özge ile de konuşurdum... Bu hatunda bir şeyler vardı. Kendinde olanlardan çok, bende olmayanlar kaynaklı –ne fark eder. Zorlamadan ve değişmeden, fazladan okumadan veya düşünmeden, koyuveriyordu tek cümlelik cevheri önüme. Gazetede veya evde neler yaptığımı hiç sormazdı. “Sabah otobüste neler düşündün?” dedi mesela bir gün. Sadece farklı bir yere gitmediğini bilen hamsterların kafesine fiyakalı çarklardan takardı.

   O gün gazetede Emin beyefendi hazretleri ‘pazubant’ yazışımdan saat 5’e kadar üzerime oynamasaydı belki hâlâ -farkında olmadan- Asya’nın kamyoncusu rolünde kalırdım. “Pazıbant”mış. Otorite sözlüğe baktım, “pazubend” diyordu. O bile benimkinden iyiymiş!.. Salıydı. Ertesi gün Emin yine bana ters köşe sorular soracaktı. Bu herifle rekabet etmeyi bıraktığımda Yiğit yeni doğmuştu, çocuk kreşte kendi rekabetlerini kurmaya başlayacakken Emin hâlâ bu şekilde tatmin olamayacağını anlamadı.

   Şimdi böyle konuşuyorum belki, ancak bunları yeni düşündüm –daha önce fırsatım olmamıştı. Rekabete üşensem de onun üzerime çıktığını görmek kudurtuyordu beni. Sanki çocukluk hayallerime, attığım fantastik gollere, ter içinde tavladığım tüm o büyülenmiş kızlara ihanet ediyor gibi görüyordum kendimi. Böyle bir kapanış, böyle bir yetinişle eve gittiğinizde... “Kısırın içinde ceviz ister misin?” “Kısırın içinde ceviz ister misin?”

   Tahta kaşığı saçmasapan bir surat ifadesiyle vurmaya başladım garibim kadının kafasına. Elli defa da söylemiştim yemekte ceviz sevmem diye aslında. Beni yaptığımdan çok, yapış nedenimden ötürü yerin dibine soktular –halbuki, başka türlü olamazdı; bu kurum böyle işliyor. Kimsede hata yok –bende de yok. O an duygular böyle gelişti yalnızca. Bıçak da tezgahta, tam elimin altındaydı adeta. Biberden Özge’ye geçiverdi mesaisi. Saka haftalar sonra ötüverdi heyecanla.

   Ulan ne yaptım ben, diyordum, ama koşarken gülüyordum da. Uygarlığın sonunu gören çoğu mutsuzun hissedeceği gibi hissediyordum –süblim. Otobüsün en arka köşesine oturdum, hâlâ sarhoş gibi sırıtıyordum. Önlerde birkaç güzel kadın, birkaç yorgun adam vardı. Yaşlı bir kadın babaannemin bakışlarını yöneltmişti bana. Bir tek o ilgileniyordu benimle. Annemi anlayıverdim bir anda. Neredeyse Özge’yi anlamaya geçiyordum ki beynimi tıkadım.

   Şansıma dükkanı daha kapatmamıştı. Sakinleşmeye çalışarak içeriye girdim. Üzerinde kolsuz, hafif bir bluz; kolundan kuvvet alarak doğrulmuş, cinsini bilmediğim siyah balıklara yem atıyordu. İlk defa, müzik yoktu. “Ben geldim!” dedim. ... Hayır. Diyemedim. Ona görünmeden bir tane Garden Mix aldım, titreye titreye kasaya geçiverdim. O beni fark edene kadar dikildim durdum. Beni gördüğüne şaşırmadı. Hiç şaşırmazdı zaten. “Demek Garden Mix’e dönüş.”

   Ödeme yaptım, çıktım. Tenhalaşmış sokakta kendime kızgınca biraz yürüdüm. Evi düşündüm. Korkmaya başladım. Geri döndüm, koştura koştura dükkana vardım. Kepengi indiriyordu. Durdurdum. “Ben sana geldim,” dedim bir anda. Buralar utanç verici.

   Elbette şaşırmadı. Engelinin benim için kıymetli olduğunu söyledim. Benim bütünlük hissim, diğerlerinden sözde eksik olmaktan geliyor, dedim. Yani, tam diyemedim tabii, ama ima ettim. Elimde olmayan bir eksiklik, kendimi tamamlamamın gerçek yolu. Sana asla ulaşamayacak olmak, hayatımın bir köşesinde sandalyeyle gezip duruyor olman, bana uzaktan değen cümlelerin, varolduğu belirsiz bacak aran... Konuşurken başlamıştı çöküşüm. Kamyoncuyu hatırladım (tam da hatırlamadım, ancak duygu aynıydı) –fakat çok geçti. Beni aşağıya çekip öpüverdi. Uyuşmuş vücudumu içeriye soktu, kepengi üzerimize kapattı.

   Bacak arası vardı. Yani, zaten olmadığını düşünmüyordum ama, vardı. Her şey bir anda gerçekleşti ve artık gerçekten oradaydım. Dükkanı, sanki benim olmuş gibi, artık algılayamıyordum –sadece oradaydı. Bizim mutfak gibi.

   Beni içeriye almaları uzun sürmedi –üzerinden birkaç ay geçti, birkaç şey daha kavradım. Burada olduğum için mutsuz değilim. Sadece uyuklayan ve yiyen kedileri de, olduğu yerde kanatlarını esnete esnete aynayla dikleşen kuşları da hep kıskanmışımdır.