16 Aralık 2013 Pazartesi

Hapşu

"Çok yaşa!" derlerse, nasıl karşılık vereceğini bulamamaktan korktu.

Kendini tuttu, öldü.

8 Kasım 2013 Cuma

Yarınlar

Bir an önce çöpü çıkarıp oyunuma dönmeliydim. Ertesi gün okula gitmeden önce yeniden Enes'e karşı üstünlük kurmam gerekiyordu ki her teneffüs yanıma gelip gelip ukalalık taslamasın.

Annemin, tüm doluluğuna rağmen nasıl olup da bağlayabildiğini anlayamadığım Bim poşeti elimde, eşofmanımı çekeleye çekeleye sokağın çöp köşesine koşturuyordum. İşten döndüğü sinyal ışığının yorgunluğundan belli beyaz bir Kangoo'daki adam durmuş, benim yürüdüğüm kaldırıma park etmek için yoldaki arabaların geçip gitmesini bekliyordu. Ben tam önüme dönüp oyun stratejilerime dalacakken adam sokaktan geçen bir arabaya doğru bağırdı: "Lan geç hadi be, geç hadi be!" Araba geçti, bizimki gazı kökledi. Çıldırmışçasına direksiyona vura vura: "Telefonda konuşuyor! Telefonunu sikeyim! Gebermiş ananın amına sokayım telefonunu!"

Kaldırıma çıkamadı, ikinci sefere girişmek üzere bana doğru geri vitese taktı. Öyle bir bağırıyordu ki, arkasına bastığım ayakkabılarımın bağcıklarına dolanıp düşüverdim. "Telefonunu soktuğumunun soktuğum!" Herif tüm öfkesiyle arabayı üzerime sürmeye başladı. Kalkmaya çalıştım, asfalta akmış çöp sularından kayıp tekrar düştüm.

Çöp torbasını arabanın arka camına fırlatııverdim de durdu. Bu kez bana bağırmaya başladı. Ben neyse... Gerçek bile değilim. Bu zavallı ise, alt katımızda iki çocuk yetiştiriyor.

27 Eylül 2013 Cuma

15

İnsanlığın tren yordamıyla ölümle yüzleşmesi, vagonların tehditkar tavırlarından daha çok, vagon ve raylarıyla bir bütünün zihinde oluşturduğu imge ve izlerle gerçekleşmiştir. Birkaç anı kırıntısının işbirliği, damarla buluşmuş bir bıçaktan daha keskindir.

Gecenin altını çizdiği tren sesi. Işığın yokluğundan göremediğim, kahverengi güneşlikler. Bakırköy'e doğru sallanmaya başlamış vagonların bıraktığı son ses izinin üstüne binmemeye özen gösteren bir diğer Alman uçağı. Dedemin, alacaklarına ulaşamayan nefes verişi. Babaannemin rahatsız sıcaklığı ile soğuk nevresimin birleşimi. Uyu artık, evlat.

O güvenli koku bir daha asla seninle olmayacak.

6 Eylül 2013 Cuma

14

     Şimdi, burada, öylece otururken kırk yıllık bir atlama yaşadığımda, arada bıraktığım zaman boşluğunun mantıkdışılığını kavrayamam. Zihin yalnızca şimdidedir. Atlamanın, hafıza aksaması olmadığına emin olamam. Şimdi, burada, öylece otururken, henüz varılmamış o zamanın kokusuna pek uzak olmadığımı kavrayabilirim.

     Gün gün ölüme gidişimizi görecek ve yalnızca geçmişe tutunmakla unutabileceğiz çürüyen bedenlerimizi. Kabulleniş pişmanlığı silip süpürürken, kırışmış da olsa sıcak kalmayı bir şekilde becerebilmiş bir vücutla aynı yatağa sağ salim girebilmek olacak derdimiz.

     Yarın yapmam gereken işler var, fakat hiçbiri bana şimdiyi ve şimdinin kendini zihnim aracılığıyla genişletmesini unutturamaz. Tuzaklar öyle veya böyle, bazılarında bir şeyleri es geçiveriyor.

     Şimdi.  Her anını, ölümü duyarak beklediğin kısa ancak sonsuz vakitlere teslim ederek yaşayabilir misin?

1 Eylül 2013 Pazar

Eylül

Bütün bir şehir, yağmurun varlığını unutturan Ağustos’tan sıyrılmayı dört gözle bekliyordu ancak en üretken yıllarına yeni yeni girdiğini hisseden güneşin henüz geri adım atmaya niyeti yoktu. Aceleyle yapılıp, şehiriçi göçmenlerine teslim edilmiş on yedi katlı bir binanın altıncı katında, derisi tırnaklarını neredeyse tamamen örtmüş ellerini gümüşi balkon trabzanlarına koymuş Yasin, bir yandan titrek sigarasını ağzına götürüyor bir yandan da en az yirmi kattan oluşan diğer iki binanın pencerelerine tek tek bakıyordu.
“Bir isteğin var mı? Varsa söyle bak, çekinme.”
Yirmi beş yaşındaki koca delikanlı sigarasını küllüğe emanet edip arkasını döndü. Saçları artık iyiden iyiye beyazlamış fazladan misafirperver amcası Yusuf, endişeli bir ilgiyle dolup taşan mavi gözlerini Yasin’den ayırmaksızın onun ayakta durduğu daracık alanı rahatlıkla gasp eden geniş kalçalı sandalyeye oturdu.
“Yemekte taze fasulye varmış. Olur mu? Etsiz. Olmazsa başka bir-“
“Olur neden olmasın; sen de.”
Yasin dalgacı bir sırıtışla sigarasını teslim aldı, kafasını camdan biraz çıkararak aşağıdaki plastik, ufak, zavallı oyun parkına göz gezdirdi.
Yusuf tedirgince kıpırdandı. “Bu dönem okula gidebilecek misin sence?” diye sordu aniden. Yasin hareketsizce aşağıya bakmaya devam etti. Salıncağa binme hakkının sona erdiği yaşlara hızla gelmiş iki şişman kız, popoları salıncak tahtalarına zar zor sığıyor olmasına rağmen oturmuş, hafifçe sallanarak sohbet ediyorlardı.
“YASİN ABİ!”
“Yasin. Okul ne olacak diyorum.”
Yasin aşağıya bir beş saniye kadar daha baktıktan sonra ağır ağır kafasını içeriye soktu, son nefesini üfleyerek sigarasını söndürdü.
“YASİN ABİ!”
“Nerden bileyim?” dedi Yasin, sakince gülümseyerek. Biyonikçe fazladan uzamış kollarını önden sala sala koşturan ufak dahi sonunda balkona vardı:
“YASİN ABİ! Bi’ gelsene bi’ şey göstericem. O bölümü geştim!”

Ufak dahi, çıplak ayaklarını çaprazlamış, oturduğu yerde uca kadar kaykılmış, sandalyesinin arkasını kaldıra kaldıra motosiklet kullanıyordu. Yasin dahinin arkasındaki ufak koltuğa oturmuş, sabit gözlerle bilgisayar ekranına bakarken; Yusuf küçük bir gülümsemeyle odaya girdi, dahinin sandalyesine arkadan bastırarak oyunu izlemeye başladı.
“Görevleri yapsana oğlum. Gezinip duruyorsun bir haftadır.”
“Demin yaptım ya! Bi’ daha yapmiyacam. Böyle daha sevkli.”
Yusuf gülerek sustu, Yasin’e kaçamak bir bakış attı. Yasin çatık kaşlarla, dalgın dalgın ekrana bakmaya devam ediyordu. Yusuf arkasına döndü, Yasin’i zar zor taşıyan koltuğun yanındaki dolabın kapaklı alt kısmına eğildi, dolabı henüz yerleştirmiş gibi içeriden hemencecik ufak bir kutu çıkardı. Bağdaş kurarak yere oturdu, kutuyu açtı ve içindeki sararmış, kimisi turuncu kırışıklar edinmiş, kimisiyse beyaz tonunu korumuş kağıtları karıştırmaya, bazılarını detaylıca incelemeye koyuldu. Yasin’in ilgisi odaya geri döndü. Bir yandan ufak dahinin gürültülü slalomlarına, bir yandan Yusuf’un kurcaladığı kağıtlara, yan gözle bakmaya koyuldu.
“Ne mektuplaşmışız babanla be,” dedi Yusuf yapmacık bir tonlamayla. “Haftada iki mektup var aşağı yukarı. Benimkiler daha uzun tabii. Yazmışım da yazmışım askerde sıkıntıdan.”
Yasin kağıtlara doğrudan bakma iznini koparmışçasına kağıtlara gözlerini dikti.
“Bak,” diyerek ikiye katlanmış kalınca bir beyaz kağıdı açtı Yusuf. “Sen resim yapmışın bana.”
Yasin sessizce duruyor, bacaklarının üzerine koyduğu ellerini kıpırdatmaksızın, Yusuf’un gösterdiği resme bakıyordu.  Dört dağ ve iki güneş. Yamuk bir ev ve biçimsiz bir nehir. Yusuf gülerek kağıdı yeniden dörde katladı, başka bir kağıt çıkardı. Ekrana geri dönen Yasin Yusuf’un açıp gösterdiği kağıtla aniden karşılaştı, Yusuf’un beklenti dolu gözlerine hızlıca bir bakış atıp ilgisizce kafasını çevirdi:
“Azıcık ben oynayabilir miyim Yunus?”

Yasin, ufak dahinin motorlu adamını motorundan indirmiş, eline pompalı tüfek aldırmış, sokaktan geçen insanları tek tek vuruyordu.
“Of! Kafasından!” diye heyecanla çığlık attı ufak dahi. Yasin insanların olduğu bölgeden uzağa koşturmaya koyulurken kısık sesle konuşmaya başladı:
“Kafadan vurulunca silahın sesini duymazsın, biliyorsun di mi?”
Ufak dahi, parlayan gözleriyle mekanik boynunu çevirdi, şaşkınlıkla Yasin’e baktı.
“Kurşun sesten hızlıdır.” Yasin bir adamı daha vurdu.
“Senin baban kafasına ateş etmiş diy mi beş kere? Babam öyle diyor,” dedi Yunus aniden, hızlıca.
“Hayır çocuk. Delik açtı beş tane.”
“Delik?”
“Delik ya.”
“Hangi silahla peki? Ben biliyom silahları.”
Yasin’in koşturduğu karakteri yorulmaya, yavaşlamaya başladı.
“Silahla değil. Sen bilmezsin neyle. İş yerinde bir alet.”
Yunus yarım ağızla güldü. “İş yeri mi?”
“İş yeri ya.”

İnce ancak yıpranmış kadın parmakları, avucunu işe hiç karıştırmadan, martı baskılı bir su bardağını tellerin arasından aldı. Yusuf hızlı hızlı sigara içiyor, karısının bulaşık makinesini boşaltışını izliyordu.
“Nasıl görmedim bunun olacağını. Anlamadım hâlâ.”
“Bir yıl oluyor Yunu- Yusuf. Orda mısın sen de bu çocuk gibi.”
“Ne yapayım.” Sigarasından sert bir nefes çekmeye koyuldu Yusuf. Sabahtan beri en az on sigara devirmişti.
“Nasıl gördün Yasin’i? Daha iyi mi?”
“Daha iyi. Fena değil. Bilmiyorum.”
Kadın endişeyle işini bıraktı, ellerini beline koyup içeriyi duymaya çalıştı.
“İstersen bizim yan odada yatıralım onu. Bir şey yapacak olursa görürüz hem.”
Yusuf sigarasının izmaritinden de bir nefes çekip küllüğe uzandı. “Saçmalama kızım ne yapacak.”
“Ne bileyim. Tuhaf tuhaf şeyler söylüyor ya, çocuğa. İnsanları gerçek hayatta da öldürmek istiyormuymuş, falan.”
Yusuf sitemli bir gülüş atarak mutfaktan çıkmaya koyuldu. “Oyunun etkisini anlamaya çalışıyor o.”

Yasin iyice bilgisayar ekranının içine girmişti.
“Niye hepsini öldürüyon ki? Araba sür biras da. Sıkıldım!”
“Yalnız yalnız yürüyor hepsi. Vuralım gitsinler. Hem para kalıyor arkalarında, fena mı?”
Yusuf arkalarında belirdi. Bir süre Yasin’in dikkatle insan vuruşunu izledi.
“Ya araba sür biras da!”
Yasin tepki vermeden işine devam etti. Yusuf tedirgince, masaj yapmaya koyulacakmış gibi ellerini Yasin’in omuzlarına sıkı sıkı yerleştirdi. Anında irkilen Yasin kendini odanın dışına atıverdi.
“Oh be!” diye bağırarak sandalyeye yerleşti Yunus. Yusuf sandalyenin arkasına tutunarak odanın dışındaki seslere dikkat kesildi.

Yasin hızlıca holdeki lamba anahtarlarını kurcaladı, banyo ışığını açmayı başarmasıyla kendini içeriye attı. Sessizlik içindeki banyonun kapısını kapattı, en ufak bir leke dahi taşımayan aynada kısaca kendine baktı, suyu açıp baştan savma bir şekilde ellerini ıslattı ve ıslak parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Kapağı kapalı klozetin üstüne oturdu, arka cebinden boyası soyulmuş, eski bir telefon çıkardı ve birkaç tuşa basıp telefonu kulağına götürdü. Telefonu tutmadığı elinin parmak uçlarını birbirleriyle güreştire güreştire yerdeki püsküllü halıya bakınıp durdu.
“Alo. Anne!” Histerik bir ağlamaya kapıldı. “Adamın kafasının üstüne beş tane kuş çizmişim anne. Beş tane. M şeklinde. Siyah pastel… Sağa sola bulaşmışlar hep.”

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ne Sigarası Bu?

“And even if time ain't really on my side, It's one of those days for taking a walk outside. I'm blowing the day to take a walk in the sun, and fall on my face in somebody's new mowed lawn.”

Yeni semtimdeki ilk sabahıma kulaklarımı yırtmaya çabalayan bir müzikle başladım. Koli kokluyor, sadece beyaz nevresimi ve ona dalga dalga vuran güneş hüzmelerini görüyordum. Boynumdaki terler nereye gideceklerini düşünüyorlardı. Hırsız girmesin diye yarı açık camın önüne koyduğum vantilatörü yataktan kalkmaksızın kendime doğru çektim, çalıştırdım. Gözlerim kapandı.

“And even if time is passin' me by a lot, I couldn't care less about the dues you say I got. Tomorrow I'll pay the dues for dropping my load. A pie in the face for being a sleepy bull toad.”

Bu gürültü de nedir! Saat kaç ki! Hışımla kalkıp, evi tutarken mecburen kabullendiğim eskimiş parkelerin gıcırtı sesleri arasında pencereyi iyice açtım: Binamın önündeki dar sokağın biraz olsun dahi uzaklaştıramadığı büsbüyük karşı binanın pencereleri insan doluydu. Ani bir refleksle kendimi içeriye çekip perdeyi örttüm. İster istemez şaşkınlaşmış bir öfke ile dünden kalma, ter kokulu bluzumu üstüme geçirdim. Sakin sakin gözlerimi kısmaya çalışarak perdeyi geri açtım. Müziğin sesi yükselirken, karşı binada bu kez tek bir pencerenin önü meşguldü. Rengarenk şapkası ve kısacık şortu ile genç bir adam, elinde sigara, sırtını dışarıya doğru dönmüş, dairesinin içine bakıyordu. Kız gülüşmeleri duydum: Devasa apartmanın bana doğru bakan ön kapısında kızlı erkekli, neredeyse yarısından çoğu şapkalı onlarca genç, gruplar hâlinde birbirlerine dönerek muhabbet daireleri oluşturmuş, bir şeyler içerek gülüşüp duruyorlardı. Dün geceki yorgunluğumun başının altından çıkabileceklerden şüphe ederek, yatağın yanındaki kolinin üzerine bıraktığım saatimi kontrol ettim. Evet sabahtı, ve henüz saat sekiz dolaylarıydı. Bu insanların ben gece bitap hâlde, düzenime hâlâ kavuşamamamın verdiği huzursuzlukla yatak hazırlarken bu şekilde bir toplantı yapmadıklarına emindim. Kim bunlar? Erken başlamış uzun bir partinin davetlileri mi?

Güneşin taarruzuna karşın pencereden gelen havadarlığa rağmen, başımın ağrısı beni yatağa sürükledi. Gürültüye sabırla katlanarak birkaç saat daha uyuyabilirdim. Bu haftasonu gününde zinde uyanarak tüm gün evi düzenlemeliydim yoksa bütün hafta böyle dağınık ve kirli kalırdı ortalık; iş dönüşü başka hiçbir şeye çaba koyamadığımı artık kabullenmiştim. Müziği ve gülüşmeleri duymazdan gelmeye çalışarak yastığımı düzelttim, arkamı döndüm ve yüzümün kasıtlı kırışıksızlığını zihnimde fark ederek gözlerimi kapadım.

“Şu müziği kısamaz mısınız biraz? Daha sabahın körü!”
Karşı penceredeki sırt aniden döndü ve sahibinin ağzındaki dumanlar, ağır ağır dışarıya çıktı.
“Sabahın körü mü? Bizim için sabahın körü falan değil.” Tekrar sırtını döndü.
“Ne demek değil! Rahatsız oluyorum kardeşim! Uyumam lazım!”
Oğlan bana geri dönmedi dahi. Müziğin sesi yükseldi.
“Hüop!”
“Pencereni kapatsana bey amca!”
Amca mı? Aşağıdan, kapı önünden ince suratlı, kızıl saçlı ve şapkalı bir kız bana seslenmişti. Yanındakiler birbirleriyle konuşup gülüşmeye devam ediyorlardı.
“Müziğiniz pencere mi dinliyor!”
Kız umursamaz bir edayla saçlarını atarak arkadaşlarına geri döndü. Öylece kaldım. Polisi aramayı düşündüm; o zaman talebime karşı koyamazlardı. Fakat kızın amca bey seslenişini haklı çıkarmış olurdum. Kafamı camdan çıkararak kendi binamın pencerelerine baktım, kimsede tık yoktu.

Penceremi kapatıp bir kez daha uyumayı denedim. Hayır. İmkânsız. Müzikten şikayet edemem, çok kötü değildi; fakat doğrudüzgün uyuyup uyanmalı, ardından saatlerce çalışmalıydım. Şimdi kalkarsam, birkaç saate yorgunluktan tüm günümü oyalanmalarda öldürmeye başlardım. İçime dolan ani, öfkeli enerjiyi kapıdan çıkana kadar korudum. Ayakkabılarımı yarım giymiş, kapıyı kilitlememiştim. İnadına sessiz apartmanımın dar ve dökük merdivenlerinden hızlıca indim, yüzümdeki kızgınlığı arttırmaya çabalayarak kapı önüne çıktım. İçedönük kaşlarımla desteklenen sinirli bakışlarımı gençlere yönelttim. Hiçbiri beni fark etmedi; birbirlerine bakarak konuşmaya, sigaralarını tüttürmeye devam ettiler. İçimden, sesimin gürlüğünü özgüvenle telkinledim.
“Bakın gençsiniz, kanınız kaynıyor anlıyorum, ama benim uyumam gerekiyor!”
Yakınımdaki gençler istiflerini bozmadan, tembelce hareket eden göz kapaklarıyla bana döndüler. Her tarafı delik deşik olmuş, şapkasını yan takmış bir oğlan sigara dumanını ağır ağır yüzüme bıraktı.
“Bunun gençliğimizle filan alakası yok,” dedi kızıl saçlı kız. “Uyumak istiyorsan seni yukarıya alalım.”

Özgüven ve cazibenin işbirliği deveye hendek atlatabilir. Tüm sözlü kavga girişimlerime rağmen parmak aralarımı kavrayan avuç, bedenimi yarı sarhoş hâlde merdivenlerden yukarıya çıkardı. Binanın içi tıpkı bizim binaya benziyordu ancak her köşe, sigara tüttüren, sohbet eden veyahut sevişen gençlerle doluydu. Tam çıktığımız merdivenlerden yorulup ne yaptığımı sorgulamaya başlamıştım ki kız, beni fazlaca verniklenmiş kırmızı bir kapıdan içeriye soktu. Gülerek elimi bıraktı, kendi evimdeymiş gibi davranmamı söyledi ve kapıyı üzerime kapatarak ayrıldı.

İçinde bulunduğum hol hariç evin her yanından sesler yükseliyordu. Geri aşağıya inmeyi düşündüm –elinde, içinde muhtemelen alkol –belki viski, bilmiyorum- olan bir bardakla yan taraftan, muhtemelen mutfaktan çıkagelen mavi saçlı, orta yaşlı ancak güzelce bir kadın gülümseyerek koluma giriverdi ve beni gürültünün en yoğun olduğu kısma sürükledi. Hiç bu kadar yüksek bir daire tavanı görmemiştim. Her yan insan doluydu. Sadece gençler de değil; orta yaşlılar, orta yaşın üstündekiler ve hâtta yaşlılar. Üstünde çalışkan bir tütsünün olduğu ufak sehpanın yanına çökmüş, genç bir kız ile sarmaş dolaş olan keli benek dolu adamın en az yetmiş yaşında olduğu üzerine bahse girebilirdim.
“Gel,” dedi mavi saçlı kadın ve elimi tutup, önden giderek beni yaşlı adamın tersi köşeye çekmeye başladı. İnsanları ezmekten çekiniyor, sürekli atlayıp zıplıyordum. Mavi saçlı kadınsa melankolinin doruklarındaki bir gecenin zirve dakikalarında dans edercesine umursamaz hareketlerle insanların bacaklarına, sırtlarına sürtünüyordu. Ne bacaklar, ne sırtlar! Güzel, çekici ve fazla. Neredeyse ikinci katı çıkacaktı insanlar. Fazlaca cömert bir tanrının cenneti gibiydi ortalık; sanki herkes buradaydı ve hepsi estetikleştirilerek neredeyse çıplak kılınmışlardı. Uykuya dair tüm tutkumu unutuverdim.

Mavi saçlı kadının beni oturtarak terk ettiği köşede dumandan ve güzel bacaklardan başka ne vardı, hatırlamıyorum. Uyku sersemliğim sigara dumanıyla birleşiyor ve başım dönüyordu. Pencere kenarlığına oturmuş, sigara tüttürerek tavanı inceleyen genç aniden bana sigarasını uzattı. Daha önceki husumetimizi unutmuş gibiydi. Hayatında şu ana dek tek dal dahi sigara içmemiş, üstüne üstlük ondan nefret eden ve içenleri bedenlerini zehirledikleri için ahmak gören ben, gayriihtiyari parmaklarımı uzattım. Güzel bacaklar sağa sola sallanarak bana bakıyorlardı. Tam olarak ne yapacağımı bilemeden, şaşı gözlerle ağzımdan dışarıya uzanan dala bakarak bir nefes çekmeye çalıştım. Ufak birkaç öksürük: İçme ihtimalimi düşündüğüm vakitlerde bunu durdurabileceğimi zannetmiştim hep.
“Ne sigarası bu?”
Penceredeki oğlan ufak, umutsuz bir gülüş atarak dalı geri aldı. Kızlardan biri, kumral, karşımdan kalkıp yanıma kondu. Kafasını omzuma koyup, bir kavun gibi bacaklarımın üstüne serilmiş göbeğimi okşamaya başladı.
“Sigara değil o.”
Çabucak bir baş dönmesi aldı beni; belki de kızın güzelliği yüzündendi. Göbeğimi hafif hafif okşuyor, bir yandan özgüven kaybetmeme, bir yandan heyecanlanmama neden oluyordu. Aniden zihnimde fazlaca kaygı dolanmaya başladı. Gözlerimi pencereye, evime doğru döndürdüm.
“Benim uyumam lazımdı. Neden bu müzik?”
“Şş…” Göbeğim biraz daha hızlıca okşandı. “Uyuyalım diye.”
“Ama siz neden uyuyorsunuz ki?”
“Neden uyumayalım?”

Kızın rahatlığı beni ondan soğutuverdi. Heyecanım azaldı.
“Neden uyuyasınız? Yapacak şeyiniz yok mu? Şimdi kendi işlerimi hallediyor olmalıydım... Yarın olsa ofisteydim zaten!”
Kız ciddiyetsiz bir gülümsemeyle elimi tuttu. Karşıdaki genç bir oğlan diğer elime içtikleri ne haltsa onu tutuşturuverdi.
“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu kız. Cevap dahi vermek istemedim. Çıkıp gitmek, üzerime çöken ağırlıkla birlikte biraz olsun uyumak istedim. Kalkmak için hareketleniyordum ki kız doğrularak beni omuzlarımdan tuttu, gülümseyerek arkaya yasladı.
“Rahat ol! Seni yargılayan olmadı. Bilakis…”
“Yargı mı?” Bilakis mi? Kız henüz yirmi yaşında ya vardı, ya yoktu. Elimde öylece duran dalı alıp ağzıma koydu.
“Biz de senin gibiyiz.”
Bu kez pek öksürmedim. “Bana hiç öyle gelmiyor. Ne iş yapıyorsunuz?”
“Boşver bunları,” dedi kız ve bu kez başını göbeğime koydu. İster istemez yeniden heyecanlandım. Aşağıda olabilecek rezalet tetikleyici hareketlenmelere karşı kendimi durdurmaya çabalarken buldum kendimi.
“Haftasonlarında insanlara ne iş yaptıklarını sorar mısın hep?” diye kızgınca bir soru geldi kulağıma bir anda. Kızın kulağının arkasından aşağıya inerek başını tamamen zihnimin karanlık kısımlarına yollayan saçlarından gözlerimi zar zor aldım, hafifçe bacaklarımı kaldırarak doğruldum. Penceredeki oğlan.
“Nasıl yani?”
“Öyle yani. Zaten bok çukuruna çekilmişsin, bir de çukurda üstüne yapışanları zevkle etrafa mı saçıyorsun?” Oğlan hem rahatça gülüyor, hem öfkeli görünüyordu. Beynim algılamakta ve tepki vermekte bir kez daha gecikti.
“Ne? Sensin bok, çukur. Yazar falan mısın, nesin…”
“Öyle olsam dahi bunun bahsini bugün yapacak değilim.”
“Neyin arti-“
“Şşş!” diye kızıverdi kucağımdaki kız, kafasını kaldırarak. Tam ayağa fırlayacaktım ki, birden bir el hissettim kalçamda. Başım hızlıca dönmeye başladı. Kendimi bırakıverdim. Semsert olmuştum. Penceredeki oğlan dalgacı bir gülüşle arkasına, dışarıya döndü. Kız beni okşamaya başlarken engellenemez bir utanç içerisinde etrafa bakındım. Bir sürü çıplak vardı ancak hiçbir şey olduğu yoktu. Eller bedenleri okşuyor, sözcükler kulaklara fısıldıyor, insanlar hep birlikte uyukluyordu. Hissizleşen bel altımda bir ıslaklık hissettim.
“Evin yanıyor!” diye bağırdı penceredeki oğlan sakince ve gülerek. Kaşlarım çatıldı, fakat oğlanı ciddiye alamadım.
“İnanmazsan gel bak! İtfaiyeyi arayalım mı?
Sahiden ahşap çatırdıları duymaya başladım. Ayaklarımın altında yoğun bir sıcaklık hissettim. Oğlan karşıya doğru hayran hayran bakıyor, gülümsüyordu.
“Yoksa kalsın mı dersin?”
“Ne?..”
Kalçamda gidip gelen güzeller güzeli kafaya hareket edemeden bakarak, gözlerimde yıllardır biriktirdiğim tiklerin kasılması, zihnimde orada olmalarına rağmen benden kaçarcasına uzaklaşan kaygılar, uyandım.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

13

     Çarşının en işlek sokağına, yol ortasına düşmüş ve insan kalabalığı yüzünden kaldırıma koşturamayan bir kedinin kulaklarını hissediyorum beynimin orta yerinde. Parmaklarımı bir kaplumbağa gibi içeriye çekiyor, sinecek bir köşe arıyorum. Güneş, insanların arasındaymış gibi yakın, eziyor ensemi, alnımı; gölgelik, ama yalnızca gölgelik bir kuytu oluyor tek nefes fırsatım. Bu nefesteyse, cüsseme rağmen takılabileceğim örümcek ağları uykularımı kaçırıyor.

     Her insan kırıntısı, her iletişim belirtisi yeni ancak benzer bir endişenin başlangıcı. Var oluşunuz, var oluşuma; kendi içininiz, kendi içinime; sizi düşünmeyi ihmal etmeyen bir kaygının üzerime oturuşu. Bireyselleştikçe büyüyen, hareketi kısmakla iflah olmayan var olma belirtileri; sokakta büyüyen, yalnızlığımla kalacağım eve girdiğimde artan, zihnimi köreltmeyi zaruri kılan ve televizyonun sesini açan, ertesi gün için terler döktüren…

     “Yiğit Bey,” dedi elektrikçi, bütün işleri tamamladıktan sonra. “Ben bu prizi çekerim ama uzatma kullansanız da aynı şey. Boşuna masraf olmamış olur.”

     Evim. Odam. Yeni bir sığınak. Sığınağımdaki yabancı, iyi niyetli bir öneride bulundu. Başımı döndüren, açık renkli bakışlar. Tanımadığım bir zihin: Sığınağımda dikilmiş, cevap bekliyor.

     Sokak bir yakaladı mı bırakmaz. Orospusu olursun. Baş dönmelerin kaldırımlara yansımaz; akıcı, bazen gülen, diğer zihinleri şaşırtmayan yanıtlar ağzına refleks olur. Başta terler, sonra kendine hayret etmeyi unutursun. Bürokrasi, mülakat, kanlı otomatlar… İnsan, ufak bir dalgınlıkla, uydusuna eklenmiş birkaç fazladan kanalla, mahalli kaygıları bastırmanın verdiği sıcak tatminin tuzağıyla; birkaç göz kırpışla, torununu bayram namazına sürüklerken bulabilir kendini.

     Yeni mahallemin dikdörtgen kutuları bireysel; ancak kavgaları meşhur, anlaşılan. İki gürültüye bakıyor: Otuz beden, aynı bedenlere bakan otuz zihin, toplaşıyor kuytudan köşeden, kutulardan. Birkaç beden pataklanıyor: Kim bilir neden. Neden, asfalttan kaldırım taşına geçerken var olan böcekler için önemsiz; neden, hiçbir zaman zihinlerin efendisi olamadı.

     Açılan mutfak ışığından kaçamam. Eğitimsiz zihnim, mutfak tezgahına yapıştırılmayacağımı varsayar; önkabullerin takdiriyle ev sahibi olmuşlardan, alışkanlıklara şartlanmamış bir merhamet beklerim. Öylece durur, ev sahibinin gözünün içine bakmaya çabalarım. Bu kez yanıt beklenmezken. İri, açık renkli bakışlar. Üzerime üzerime geliyor.

     Örümcek ağında da var olunur, terliğin altında da. Fakat, ev sahibinin görebildiği köşelerdeki ağların örümcekleri olarak var olduklarını hissetmeye yönelmişlerin gözlerine ne yanıt vereceğim?

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Gülizar

     Gülizar’la ilişkim dört ay önce başladı. İnsan fazladan yalnız, ancak ufak bir odada dahi yalnız kalamayacak kadar sıkıştırılmış olunca atılan ilk can simidine, rengine ve kokusuna bakmaksızın sarılıveriyor. Başlarda güzeldi elbette, her ilişki gibi; hepimizin mekânlarında kendi anılarımızı kurduk, sizin bilmediğiniz dünyalarda bildiğiniz hisleri yaşadık. Nihayetinde bizim de ilişkimizin başı, hepinizinki gibi belaya girdi: Altmış yedi yıllık ortalama yaşam süresince kendini tanıyamayan varlıklar olarak, üç ayda birbirimizi hiç tanıyamazdık; hele ki öncelikle sadece kendileri için yaşayan, yalnız kalması gerekenler olarak.

     Yalnız kalması gerekenler: Sevginin kaynağına bir kez olsun aklı takılmış, takılmamış olsa da sevgiyi paylaştıkça çoğaltmanın sırrına ulaşamamış, doğa ve kültürün tepişmeleri arasında ezilmiş hislerini uzak köşelere fırlatmış ve zihnini, ayak uydurmayı becerdiği dış tempodan çekip çıkaramayanlar.

     Henüz üçüncü haftamızdı ki Gülizar beni babasıyla tanıştırdı. Karısını yeni kaybetmiş, belki de bizim beceremediğimizi bu sayede becererek kendi kitabını yeniden, uyuklamaksızın okuyabilmeyi başarmış bu adam, ilişkimizin de güvenilirliği meçhul ancak kararlılığıyla yönlendirici olmayı başarmış terapisti oluverdi. Nerden kaldığını soramadığım, fakat bana eskilerden bir şeyler koparıp getiren sallanan sandalyesinde sakin sakin sallanır, kendisini dinlemekten itinayla kaçınan Gülizar’ın gözlerini 55 ekran televizyondan almaya ve otorite zaafından dolayı oturduğu yerde ellerini kavuşturup ayak parmaklarını tozlu halıya balet gibi kondurmuş bana, nüfuz etmeye çalışırdı –benim cephemde gayet başarılıydı. Hemen hemen haftada bir yaptığımız her ziyarette, konuşmaksızın yan yana oturmuş etrafa bakınan bizi şöyle bir süzer ve kestirmeci, ancak kendi karısını düşündüğünden olsa gerek hüzün taşıyan nasihatlerini konduruverirdi aramızdaki hayali kolçağın ortasına. Gülizar’ın tersine, ne dediyse yapmaya çalıştım. Gülizar’ın da hakkını yemek istemem; insan kendi ailesini dinlemek istemiyor.

     Elbet Gülizar’ı soracaksınız. O hiçbir şey yapmazdı. Babası etrafta değilse, sürekli konuşurdu; ancak söylediklerini eyleme dökemezdi –söyledikleri eylem de içermezdi, aslında. Beni ucuza kapatmış bir pazar kadını gibiydi zaman zaman; birine ihtiyaç duymuş ve bana sarılmıştı belli ki, ben de bu hiyerarşiden payıma düşen faydayı alıyordum. Kibarlıklar düzeyinde sıkı bir ilişki kurmuş gibi davranıştığımız bu kadının görebildiğim  tek derdi, beni evde nereye yerleştireceğini bilememesiydi. Çalışmayan, daha doğrusu klasik anlamda çalışmayan bir adamla ne yapacağını bilemiyordu; muhtemelen hayatının her döneminde sahip olduğu düşünce gereğince, ‘hayatının bu döneminde yalnızca kendisiyle ilgilenmesi gerekirken’, vızıldayarak dolaşan bir vücut tarafından etrafı sarılmıştı. Beni dışarı atmıyor, yalnızca rulo hâline getirdiği, lezzeti histerik yemeklerle kovalayıp duruyordu. Bu vücut, Gülizar’ın ne istediğini anlamasını engelliyor olmalıydı. Nihayetinde hiçbir şey yapamıyor, vücudun sinir bozucu ıslıkları eşliğinde zaman geçiriyor ve bolca uyuyordu. Beni, veya diğer birçok insanı aklına getirmiyordu; halbuki hepimiz diğer vücutları bahane ederek oyalanıyor, hiçbirimiz tam olarak ne istediğimizi bilmediğimizi zannediyor, bu sırada istediklerimizle yüzleşmekten sokak ortasındaki aç bir kedi gibi kaçıyorduk.

     Bakmayın ahkâmıma. Gülizar’ı hiçbir zaman tanıyamadım. Onu tanıyabilseydim, bu durumda olmazdık; ya da babası ona karşı benimkinden çok daha farklı bir yaklaşıma sahipti ve ikimizin ortada buluşarak Gülizar’a yönelttiği bakış, Gülizar’la ilişkimizi son dönemece soktu. Elbette Gülizar’a karşı kendi bakışım vardı ve bu bakış kendime dair hislerimden uzakta duramazdı; o ise üç ayın sonunda benden bunu başarabilmemi istemeye başladı ve hızlıca sonuca gitmeyi talep etti. Yaklaşık üç ay boyunca sadece pasif agresyon göstermiş ve gözlerini ekranlardan ayırmamış bir kadın olarak kendini kaptırdığı kararlılık hayret ettiriciydi; zaten tanıyamadığım bu kadın, bambaşka ve akıl karıştırıcı bir hazine haritası olmuştu. Hazine haritası olmuştu, fakat ortada bir hazine olduğunu yalnızca kendisi düşünüyordu –doğrusu, bu hazineyi o da yeni keşfetmişti. Kendini tanımaya başladığını düşünüyordu. Tabii ki buna kafam basmadı; insan kendi ulaşamadığı noktayı, durduğu yerden nasıl görsün?

     Gülizar, yalnız kalması gerekenlerin tanımına uymadığını günden güne daha net ilan etti. Sanırım refleks aşamasında bir suçlu bulmam gerekiyordu. Evinden atamadığı bana karşılık kendini evden atmaya başladıktan sonra ağır ağır edindiği, kısa sürede yoğun bağlar kurmayı becerdiği arkadaşlarını suçladım önce. Kendisinden çıkmayı başaramayarak bana katlanabilen Gülizar, iteklemelerle katıldığı mahalli tiyatro grubunda başka rollere bürünmeye başlamış, becerikli de olmuş, ve sahne tozunu yuttuğu andan itibaren benim evdeki zavallı varlığımı umursamamaya başlayarak yeni yeni tanıştığı kişiliğiyle aşk yaşamaya koyulmuştu. Belki de babasının kesin yapı kurallarıydı sorumlu; benden aklındaki klasik kadına, erkliğin gerektirdiği biçimde hizmet etmemi istemişti. Nihayet kendimi de suçladım: Onu sahnede görmeye hiç gitmemiştim.

     Son bir ayda belirginleşmiş tüm atışmaları, detayları hışımla camdan fırlatıp atacak şiddette bir kavganın ardından, daha önce çok suratta gördüğüm ancak kalkanlarımdan geçerek bana ulaşmasına izin vermediğim ifadeyle şalını üstüne atıp kapıyı vurarak oyununu sahnelemeye çıktı Gülizar. Gece, o geceydi; tozu yutamayacak olsam da, aylardır yüzeysel bir ilişki kurduğum ve içindeki film koptuğunda bana kendini tanıtmak ve beni tanımak yerine mücadele etmeyi tercih etmiş bu kadının kendinde bulduğu gerçekliği nihayet görmeye çalışmam gerekiyordu.

     Sıkı işlenmiş, sağlam bir karakterdi karşımdaki; ancak bu Gülizar mıydı, yoksa Gülizar’ın oyunculuk yeteneği miydi, anlayabilmek çok zordu. Kendimi sıkıştırdığım, yarım yamalak oturduğum arka sıranın da etkisiyle ilk perdeden kendime hiçbir başarı payı çıkaramadım; kendisini henüz baştan itibaren gösteriyor olmasına rağmen Gülizar’a ulaşamadım. Bana verdiği karakter parçaları aklımda bölük pörçük yerler ediniyor, onu tanıyabilmemin ve bir ihtimaldir ki onunla evde kalabileceğim günlere ulaşabileceğim son geceyi, elimden kayıp klozete düşen bir kalıp sabundan farksız kılıyordu. İkinci perdede olaylar gerektiği gibi önemsizleşememesine rağmen Gülizar’ın bakışlarından bir şeyler yakalamaya başladım. İçlerinde ben yoktum. İçlerinde; karşısındaki uzun boylu, hatırladığım kadarıyla Alman rolündeki yakışıklı oğlan, dudaklarından nahoşluk fışkıran ve Gülizar’ın rakibi olarak üçgeni tamamlayan kumral kadın ve ışık, sadece ışık vardı. Doğruyu söylemek gerekirse az önce benden tamamen sıyrılmış olmak ona yaramışa benziyordu; sesi hiçbir zaman olmadığı kadar gür çıkıyor, karakteri her zaman ulaşmayı düşlediği şekilde sağlam ortaya koyuyordu kendini.

     Bordo yeşil, dekolte kostümüyle rakibine yaklaşıp; suratını seyirciye dönmüş, elinde kekle zırvalayan kadına beklenmedik bir tokat yapıştırdığında, kendimi ayakta buluverdim. Daha önce hiç görmediğim bu genç kadın, rol yapmıyordu. İçimde tiyatrodan koşturarak çıkıp kaleme kağıda sarılma arzusu uyanırken, Gülizar’ın faltaşı gibi açılmış gözleri bana dönüverdi.
“İşte!” Kalakaldım. “Budur sizin anladığınız dil, madam, ve müritleri; budur sizi gömüldüğünüz yapay yeşilliklerden çekip çıkaracak olan. Dilerdiniz elbet kalmayı orada, ilelebet; dalardınız kendi koynunuza, cüretkârlarla asla karşılaşmayacağınızı bilerek –lâkin… sanır mıydınız bulurum kendimi alıştığınız tutukların hizmetçilik kavrayışlarında?”
“Yetti gari bu özentilik!”
Ön sıralardan yaşlı ve kızgın bir kelle fırlayıverdi havaya. Gülizar, Alman oğlan ve aşüfte kadının şaşkın bakışları arasında, doğruca sahneye yöneliverdi Gülizar’ın babası, elinde, sahnenin ruhuna uyum sağlamak adına eğretice konumlandırılmış bir bastonla.
“Böyle olmaz benim kızım! Böyle konuşmaz!! Kim yazdı bu zırvayı?”

     Olağan durumlarda zihnimizi içine sokamadığımız, deneyimlesek de hatıralarımızda yerine oturtamadığımız kontroldışı anlar vardır; orada olduklarını biliriz, ancak onları ne kendimize yakıştırır, ne de onları giyenleri değerlendirirken varlıklarının vazgeçilmez şartını göz önüne almaya özen gösteririz. Soruyu duyduğum an, etrafımdaki hiçbir karanlık surat surat değildi artık; yalnızca gölgeler, hâtta varlıkları yalnızca eve gittiklerinde alayla gülerek hatırlayacaklarından ibaret olan hayaletlerdi sadece.

     “Şu kızı tanıdığını zannetmekten vazgeç artık be adam!”
Kısa da olsalar, genellikle böyle eklemeli cümlelerle konuşmayı beceremem. Dikkatim dağılır, eylemimden soyutlanırım. Ancak bu ben değil, sahnenin tozuydu. Alnım ışığın parlaklığınca delinip geçilirken Gülizar’ın yeşil omuz askılarına, ama çoğunlukla çıplak omuzlarına titreyerek dokunuverdim. Alman oğlan ışığını kaybetmiş bir güve gibi dekora sarılırken, ihtiyar, gözlerini patlatarak başına bir ağa kasketi kondurdu.
“Perdelerin yüzünden zavallı kızın gerçeklerine asla ulaşamadım! Ne istedin ondan? Ne yaptın ki tek bir kelime etmiyor sana da, bana kalıyor onu tedavi etmesi ha!”
Gülizar sözümü çoktan keserdi ancak klasik kurallara sadakati vardı belli ki. Omuzlarını titrek parmaklarımdan kurtarıp uzaklaştı babasıyla benim aramdan. Afallamış seyircilere dönüverdi. Işık yalnızca ondaydı. Aşüfte en ön sırada, Gülizar’ın ayaklarının dibinde yerini almış, gurur dolu bir gülümsemeyle rol arkadaşının gözlerinin içini inceliyordu.
“Bırakın artık bana sarılmanın peşini. Biliyorum, ihtiyacınız var bana ulaşabildiğinizi düşünmeye; ancak ben,  gördüğünüz her içekapanık kadına yakıştırdığınız gibi suskun ve düşünceli bir melek değilim. Artık, hele ki hayatımın bu döneminde, yalnızca kendimle ilgilenmeliyim ben! On dokuz… Yirmi yaşındayım, allah aşkına! Uzaklaştırın buyurgan organlarınızı benden.”

     İhtiyar yalnız kalmış dudaklarını eme eme, gözlerini sakinleştirmeye çabalayarak bastonunu geri çekti. Ben zaten orada değil, arka sıralarda bir yerdeydim. Ne perde oynadı, ne ışık değişti. Yapabileceğim tek bir hamle olduğunu biliyordum. Yüzlerine bakmaktan kaçındığım insanların ayaklarına kasıtlıca basa basa dışarıya süzüldüm, karanlık ancak gürültülü şehre daldım.

     Biliyorum, bunca dolaylı sözcüğümün korkaklığının da etkisiyle Gülizar’ın karakteri hakkında hâlâ kafanız karışık. Ancak ben, hakim olmadığım bilgileri aktarmakta Gülizar’ın babası kadar iyi değilim.

17 Mayıs 2013 Cuma

12

     Ayaklarımdan utanırım. Her zaman insanlardan kaçırdım onları; uyandığımda yaptığım ilk şey, açıkta bulduğum ayaklarımı örtmekti. Kışı sevdim, onları örttüğü için. Kendim dahi kaçınırım onlara bakmaktan; öyle ki, ihmal ettiğim tırnaklarım çoraplarımı yırtar hep. Mecburen katlandığım, olmaz olası bir yerden olmaz olası diğer yere taşınmamı sağlayan, durağanlığımın önüne geçilmesine ön ayak olan… Nankör buluyorsa bunu ayaksız bir dost, şunu da dinlesin öyleyse: Güzel bulurum aslında ayaklarımı. Dolma parmaklarım, kıllı kollarım gücenmesin; görmezden gelişlerim sayesinde eskitilmemiş görünür ayaklarım.

     Kıyafetlerim arasında ayrım yaparım. Çamaşırdan dönüp kurumuş kıyafetlerimi çekmecelere yerleştirmeye başladığımda, elimde olmaksızın onları günlere atamaya da başlarım. Sosyalleşmeye yeltenilecek bir güne ayırdığım öncelikli bir çorabımın önünde delik açtığımı fark ettiğim anda, ayaklarımla yüzleşmeye karar verdim.

     Kendilerini son gördüğümden bu yana değişmişlerdi. Topuklarım pürüzlenmiş, damarlarım kabarmıştı. Diğer insanlarınkilerden farklı olmalarıyla içten içe övündüğüm ayak altlarım kararmaya yüz tutmuştu. En fenası, serçe tırnağım güzel ve içe kapanık değildi artık. Görmezden geliyor olsam da zaman zaman hâlini vaktini sormaya fırsat ve güç bulabildiğim ayaklarım, ben onların üstünde koşturduğum çırpınmalarla kendimi oyalarken terk etmişlerdi beni. Eski hâllerini düşünmekse hâlâ beynimin işine gelmiyor. İmgelere, düzgün kelimelere ulaşmak üzere olduğum anda gözlerimi camdan dışarıya, düşünülmeyen anlara çeviriveriyor zihin.

     Ayaklarım, hayatıma ne kadar da benziyor.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Gençler

    Meydan, koca bir dinamik nüfus fabrikasının yağmalanışına denk gelmişti. Dar pantolonlu, düşük bel pantolonlu, henüz pantolonlarını kendi almaya başlamadığı için yüksek bel pantolonlu; bıyıkları terlemeden sigara tüttüren, bıyıkları yeni terleyenlere müsamaha göstermeyecek kadar çok sigara tüttürmüşlüğü olan; gerçekten iyi çalan, cemiyete girmek için çalan… Rock festivali bütün bir ülkenin eli gitar tutan gençlerini Wrocław’da toplamıştı. Uzun bir kararsızlığın ardından yanına almaya karar verdiği ceketin hışmına uğramış Marek, terlere gömülmüş alnını dikildiği yerde bu kez elinin tersiyle silerken; konuştuğu arkadaşına bakmaksızın uzaktaki oğlanı çekiştiren, oturduğu banka kendini iyiden iyiye yaymış sarışın kızın bacaklarına bir bakış daha attı. Neredeyse yarım saattir bekliyor olmasaydı buna ihtiyacı olmayacaktı.

     Çiçek desenli rengarenk elbisesi ve elbiseye kendini zor sığdırışı sayesinde simsiyah gençlerin arasında önceki nesilden gelen bir mesih gibi açan Agnieszka’nın ilk dikkatini çeken şey, Marek’in terli göbek deliğinin, enine çizgili kırmızı beyaz bluzda oluşturduğu yuvarlak ter izi oldu. Agnieszka’nın gözlerindeki çiçek bir kez daha soldu. Merhametli bir özgüvenle, geç kaldığını aklına dahi getirmeden Marek’e selam verdi Agnieszka. Marek nerede oturacaklarını ona sordu. Agnieszka sorulara sorularla yanıt verdi.

     Çalışmaya ara vermiş yaşlı garson dışında tek kişinin bulunmadığı kafenin bahçesine, meydanı en kralvâri kucaklayan masaya oturdular. Rock grupları meydana kurulmuş sahneye çıkmaya, dörderli beşerli genç grupları onların hegemonyasını reddederek kendi flört yuvarlaklarını oluşturmaya devam ederken, yaşlı garson bıkkın ve ilgisiz bakışlarla siparişleri almaya geldi. Bu şişman ve soğuk çiftin birbirlerini ilk defa gördüklerini, daha kapandığı masadan kafasını kaldırıp onlara bakmadan anlamış, iki kahveyle bir adisyonu daha kapatacağına emin olmuştu.

     Agnieszka kahveler gelene kadar gözünü sahnedeki kızlı erkekli, uzun saçlı gruptan ayırmadı. Konuşmadı, tempo tutmadı. “Ben de çalardım eskiden,” dedi Marek ter silip gülerek. “Üniversite falan derken sattım sonra gitarı.” Agnieszka zoraki bir gülümsemeyle ona baktı. Dolma parmaklar kahve fincanına davranıyordu. “Keşke satmasaydım… Oğlana verirdim şimdi.” İki genç kız gülüşerek, sert ve sıcak bir rüzgar oluşturarak masalarının yanından geçip gitti. Kızların taze dişleri Agnieszka’nın bütün dikkatini çekti. “Sende çocuk var mıydı?” diye sordu Marek cevabı bilmesine rağmen. Agnieszka uzun zamandır yakından böyle taze dişler görmemişti. Çikolatalı bir kek sipariş etmeyi düşündü. Marek’in genç kalabalıklarına bakarak konuşacak konu arayan gözlerini süzdü, vazgeçti. Keki evde de yapardı.

     Kafeye akşama kadar başka kimse uğramadı. Gençler sokak aralarında oturmayı, kendi müziklerini kendileri yapmayı tercih ediyorlardı. Şehrin sesi genç ve hevesliydi.

11

Tuzağına düşmeye karşı konulamaz yanılsama kaçış.

Yabancı ve aidiyetine zıt araba farlarının sıralanışı, camdaki yansımanı bastıramaz. Gerçek, yabancı sokaklar tarafından yüzüne günden güne vurulacak.

Sadece, onun dilini bilmiyormuş gibi davran. Belki gözlerinden kaçıramadığın ölüm de öyle davranır.

11 Mart 2013 Pazartesi

O Delinin Ekspres Hikayesi


   Dört kolondan topu topu iki numarası işaretlenmiş loto kuponunu hırsla buruşturdu ve soğumuş tren raylarının ortasına fırlattı.

   Ustaları ona parlak bir gelecek vaat ediyordu ancak o, yabancı kimselerin sadece tren camından uğradığı bu sessiz kasabadan asla yerleşik olarak çıkamadı. Çalışkanlığının biriktirdiği parayla okumaya başlasa da büyük şehrin işgüzarlığı onu kaybetti. Okumadan yapabileceklerine güvenerek baba evine döndü, fakat zayıf bir ilkbaharına denk gelen evlilikle birlikte hayalgücü pencereleri de bir bir kapandı. Kendi şirketinin rahat koltuğunda değil, uzaktan amcasının sandalyesinde hesap yapar oldu.

   Artık dört kolona da çıkamazdı. Okutamadığı oğlunun da oğlu olmuş, evin boğazını iyice kabartmıştı. Bu davetsiz torun, muhtemelen tanıştığı son insanlardan biri olacaktı. Kendi soyadını taşıyor olsa da, bu yıl da biriyle tanışabildiği için sevinmeliydi belki de.

   Bir yerel gazeteye dahi takım elbiseyle poz verememiş, kendine göre dünyaya hakiki gelişini gerçekleştirememişti. Yönetmeyi planladığı kitlelerin gözünde, kasabanın ufak sınır tabelasındaki bir sayıdan öte olmadığını son on küsur yıldır her hafta kabullendiği gibi kabullenmişti yine. Ne fikrinde, ne de hissinde bir hareketlenme arzusu vardı.

   Duyarsız kupon titremeye başladı. Ekspres tren yabancıları kaçırmaya koyulmuştu yine. Geçen haftaki gösteriden beri değişmemiş emektar donunu indirdi, süratle geçen tren camlarına doğru hırsla gözlerini dikti ve aletini sıvazlamaya başladı.

3 Ocak 2013 Perşembe

O An


      Sıkıştırılmış gece uykusu tükenip gitmişti belki ancak uzatılmış bir otobüs uykusu onu bekliyordu. Taze gömleğini giydi, favori parfümünü sıktı ve tüm vücuduyla kalın montuna sıkışıp apartmandan çıktı. Son anda parmağına taktığı, rengarenk pizza kutusunun bükülmüş bir köşesinin üstten fışkırdığı torbayı özensizce sallayıp atmaya hazırlanırken, dolup taşan çöp konteynerinin altından iki ufak ayağın uzandığını fark etti. Beyazlamış iki serçe ayağının yukarısı zar zor seçilebiliyordu. Yarım kalmış bir gaga, kemiğe kadar soyulmuş bir boyun, olmayan iki kanat.

      Adımları en fazla bir anlığına yavaşlamış olabilir. Hiçbir şey hissetmedi. Hiçliği hiç hissetmedi. Yürüyüşünün birkaç saniye ilerisinde, öğle tatiline kadar ne yapacağını düşünmeye başladı.

      İki ayak bir böceğe ait olsaydı o an yaşanmayacaktı. İki ayak bir kediye ait olsaydı o an belki biraz daha uzayacaktı. İki ayak bir insana ait olsaydı o anın uzunluğu yine aynı kalacak, ancak  içi içine sığmaz, gösterişli bir kutuya sarılacaktı.