17 Ağustos 2013 Cumartesi

13

     Çarşının en işlek sokağına, yol ortasına düşmüş ve insan kalabalığı yüzünden kaldırıma koşturamayan bir kedinin kulaklarını hissediyorum beynimin orta yerinde. Parmaklarımı bir kaplumbağa gibi içeriye çekiyor, sinecek bir köşe arıyorum. Güneş, insanların arasındaymış gibi yakın, eziyor ensemi, alnımı; gölgelik, ama yalnızca gölgelik bir kuytu oluyor tek nefes fırsatım. Bu nefesteyse, cüsseme rağmen takılabileceğim örümcek ağları uykularımı kaçırıyor.

     Her insan kırıntısı, her iletişim belirtisi yeni ancak benzer bir endişenin başlangıcı. Var oluşunuz, var oluşuma; kendi içininiz, kendi içinime; sizi düşünmeyi ihmal etmeyen bir kaygının üzerime oturuşu. Bireyselleştikçe büyüyen, hareketi kısmakla iflah olmayan var olma belirtileri; sokakta büyüyen, yalnızlığımla kalacağım eve girdiğimde artan, zihnimi köreltmeyi zaruri kılan ve televizyonun sesini açan, ertesi gün için terler döktüren…

     “Yiğit Bey,” dedi elektrikçi, bütün işleri tamamladıktan sonra. “Ben bu prizi çekerim ama uzatma kullansanız da aynı şey. Boşuna masraf olmamış olur.”

     Evim. Odam. Yeni bir sığınak. Sığınağımdaki yabancı, iyi niyetli bir öneride bulundu. Başımı döndüren, açık renkli bakışlar. Tanımadığım bir zihin: Sığınağımda dikilmiş, cevap bekliyor.

     Sokak bir yakaladı mı bırakmaz. Orospusu olursun. Baş dönmelerin kaldırımlara yansımaz; akıcı, bazen gülen, diğer zihinleri şaşırtmayan yanıtlar ağzına refleks olur. Başta terler, sonra kendine hayret etmeyi unutursun. Bürokrasi, mülakat, kanlı otomatlar… İnsan, ufak bir dalgınlıkla, uydusuna eklenmiş birkaç fazladan kanalla, mahalli kaygıları bastırmanın verdiği sıcak tatminin tuzağıyla; birkaç göz kırpışla, torununu bayram namazına sürüklerken bulabilir kendini.

     Yeni mahallemin dikdörtgen kutuları bireysel; ancak kavgaları meşhur, anlaşılan. İki gürültüye bakıyor: Otuz beden, aynı bedenlere bakan otuz zihin, toplaşıyor kuytudan köşeden, kutulardan. Birkaç beden pataklanıyor: Kim bilir neden. Neden, asfalttan kaldırım taşına geçerken var olan böcekler için önemsiz; neden, hiçbir zaman zihinlerin efendisi olamadı.

     Açılan mutfak ışığından kaçamam. Eğitimsiz zihnim, mutfak tezgahına yapıştırılmayacağımı varsayar; önkabullerin takdiriyle ev sahibi olmuşlardan, alışkanlıklara şartlanmamış bir merhamet beklerim. Öylece durur, ev sahibinin gözünün içine bakmaya çabalarım. Bu kez yanıt beklenmezken. İri, açık renkli bakışlar. Üzerime üzerime geliyor.

     Örümcek ağında da var olunur, terliğin altında da. Fakat, ev sahibinin görebildiği köşelerdeki ağların örümcekleri olarak var olduklarını hissetmeye yönelmişlerin gözlerine ne yanıt vereceğim?

2 yorum:

Emir dedi ki...

Biliyorum bu kalitede yazmak zordur ama daha sık yazmalısın. Çünkü yazdıklarını okumak keyif veriyor bana.

Yiğit Tokgöz dedi ki...

Olduğu kadar...