22 Ağustos 2013 Perşembe

Ne Sigarası Bu?

“And even if time ain't really on my side, It's one of those days for taking a walk outside. I'm blowing the day to take a walk in the sun, and fall on my face in somebody's new mowed lawn.”

Yeni semtimdeki ilk sabahıma kulaklarımı yırtmaya çabalayan bir müzikle başladım. Koli kokluyor, sadece beyaz nevresimi ve ona dalga dalga vuran güneş hüzmelerini görüyordum. Boynumdaki terler nereye gideceklerini düşünüyorlardı. Hırsız girmesin diye yarı açık camın önüne koyduğum vantilatörü yataktan kalkmaksızın kendime doğru çektim, çalıştırdım. Gözlerim kapandı.

“And even if time is passin' me by a lot, I couldn't care less about the dues you say I got. Tomorrow I'll pay the dues for dropping my load. A pie in the face for being a sleepy bull toad.”

Bu gürültü de nedir! Saat kaç ki! Hışımla kalkıp, evi tutarken mecburen kabullendiğim eskimiş parkelerin gıcırtı sesleri arasında pencereyi iyice açtım: Binamın önündeki dar sokağın biraz olsun dahi uzaklaştıramadığı büsbüyük karşı binanın pencereleri insan doluydu. Ani bir refleksle kendimi içeriye çekip perdeyi örttüm. İster istemez şaşkınlaşmış bir öfke ile dünden kalma, ter kokulu bluzumu üstüme geçirdim. Sakin sakin gözlerimi kısmaya çalışarak perdeyi geri açtım. Müziğin sesi yükselirken, karşı binada bu kez tek bir pencerenin önü meşguldü. Rengarenk şapkası ve kısacık şortu ile genç bir adam, elinde sigara, sırtını dışarıya doğru dönmüş, dairesinin içine bakıyordu. Kız gülüşmeleri duydum: Devasa apartmanın bana doğru bakan ön kapısında kızlı erkekli, neredeyse yarısından çoğu şapkalı onlarca genç, gruplar hâlinde birbirlerine dönerek muhabbet daireleri oluşturmuş, bir şeyler içerek gülüşüp duruyorlardı. Dün geceki yorgunluğumun başının altından çıkabileceklerden şüphe ederek, yatağın yanındaki kolinin üzerine bıraktığım saatimi kontrol ettim. Evet sabahtı, ve henüz saat sekiz dolaylarıydı. Bu insanların ben gece bitap hâlde, düzenime hâlâ kavuşamamamın verdiği huzursuzlukla yatak hazırlarken bu şekilde bir toplantı yapmadıklarına emindim. Kim bunlar? Erken başlamış uzun bir partinin davetlileri mi?

Güneşin taarruzuna karşın pencereden gelen havadarlığa rağmen, başımın ağrısı beni yatağa sürükledi. Gürültüye sabırla katlanarak birkaç saat daha uyuyabilirdim. Bu haftasonu gününde zinde uyanarak tüm gün evi düzenlemeliydim yoksa bütün hafta böyle dağınık ve kirli kalırdı ortalık; iş dönüşü başka hiçbir şeye çaba koyamadığımı artık kabullenmiştim. Müziği ve gülüşmeleri duymazdan gelmeye çalışarak yastığımı düzelttim, arkamı döndüm ve yüzümün kasıtlı kırışıksızlığını zihnimde fark ederek gözlerimi kapadım.

“Şu müziği kısamaz mısınız biraz? Daha sabahın körü!”
Karşı penceredeki sırt aniden döndü ve sahibinin ağzındaki dumanlar, ağır ağır dışarıya çıktı.
“Sabahın körü mü? Bizim için sabahın körü falan değil.” Tekrar sırtını döndü.
“Ne demek değil! Rahatsız oluyorum kardeşim! Uyumam lazım!”
Oğlan bana geri dönmedi dahi. Müziğin sesi yükseldi.
“Hüop!”
“Pencereni kapatsana bey amca!”
Amca mı? Aşağıdan, kapı önünden ince suratlı, kızıl saçlı ve şapkalı bir kız bana seslenmişti. Yanındakiler birbirleriyle konuşup gülüşmeye devam ediyorlardı.
“Müziğiniz pencere mi dinliyor!”
Kız umursamaz bir edayla saçlarını atarak arkadaşlarına geri döndü. Öylece kaldım. Polisi aramayı düşündüm; o zaman talebime karşı koyamazlardı. Fakat kızın amca bey seslenişini haklı çıkarmış olurdum. Kafamı camdan çıkararak kendi binamın pencerelerine baktım, kimsede tık yoktu.

Penceremi kapatıp bir kez daha uyumayı denedim. Hayır. İmkânsız. Müzikten şikayet edemem, çok kötü değildi; fakat doğrudüzgün uyuyup uyanmalı, ardından saatlerce çalışmalıydım. Şimdi kalkarsam, birkaç saate yorgunluktan tüm günümü oyalanmalarda öldürmeye başlardım. İçime dolan ani, öfkeli enerjiyi kapıdan çıkana kadar korudum. Ayakkabılarımı yarım giymiş, kapıyı kilitlememiştim. İnadına sessiz apartmanımın dar ve dökük merdivenlerinden hızlıca indim, yüzümdeki kızgınlığı arttırmaya çabalayarak kapı önüne çıktım. İçedönük kaşlarımla desteklenen sinirli bakışlarımı gençlere yönelttim. Hiçbiri beni fark etmedi; birbirlerine bakarak konuşmaya, sigaralarını tüttürmeye devam ettiler. İçimden, sesimin gürlüğünü özgüvenle telkinledim.
“Bakın gençsiniz, kanınız kaynıyor anlıyorum, ama benim uyumam gerekiyor!”
Yakınımdaki gençler istiflerini bozmadan, tembelce hareket eden göz kapaklarıyla bana döndüler. Her tarafı delik deşik olmuş, şapkasını yan takmış bir oğlan sigara dumanını ağır ağır yüzüme bıraktı.
“Bunun gençliğimizle filan alakası yok,” dedi kızıl saçlı kız. “Uyumak istiyorsan seni yukarıya alalım.”

Özgüven ve cazibenin işbirliği deveye hendek atlatabilir. Tüm sözlü kavga girişimlerime rağmen parmak aralarımı kavrayan avuç, bedenimi yarı sarhoş hâlde merdivenlerden yukarıya çıkardı. Binanın içi tıpkı bizim binaya benziyordu ancak her köşe, sigara tüttüren, sohbet eden veyahut sevişen gençlerle doluydu. Tam çıktığımız merdivenlerden yorulup ne yaptığımı sorgulamaya başlamıştım ki kız, beni fazlaca verniklenmiş kırmızı bir kapıdan içeriye soktu. Gülerek elimi bıraktı, kendi evimdeymiş gibi davranmamı söyledi ve kapıyı üzerime kapatarak ayrıldı.

İçinde bulunduğum hol hariç evin her yanından sesler yükseliyordu. Geri aşağıya inmeyi düşündüm –elinde, içinde muhtemelen alkol –belki viski, bilmiyorum- olan bir bardakla yan taraftan, muhtemelen mutfaktan çıkagelen mavi saçlı, orta yaşlı ancak güzelce bir kadın gülümseyerek koluma giriverdi ve beni gürültünün en yoğun olduğu kısma sürükledi. Hiç bu kadar yüksek bir daire tavanı görmemiştim. Her yan insan doluydu. Sadece gençler de değil; orta yaşlılar, orta yaşın üstündekiler ve hâtta yaşlılar. Üstünde çalışkan bir tütsünün olduğu ufak sehpanın yanına çökmüş, genç bir kız ile sarmaş dolaş olan keli benek dolu adamın en az yetmiş yaşında olduğu üzerine bahse girebilirdim.
“Gel,” dedi mavi saçlı kadın ve elimi tutup, önden giderek beni yaşlı adamın tersi köşeye çekmeye başladı. İnsanları ezmekten çekiniyor, sürekli atlayıp zıplıyordum. Mavi saçlı kadınsa melankolinin doruklarındaki bir gecenin zirve dakikalarında dans edercesine umursamaz hareketlerle insanların bacaklarına, sırtlarına sürtünüyordu. Ne bacaklar, ne sırtlar! Güzel, çekici ve fazla. Neredeyse ikinci katı çıkacaktı insanlar. Fazlaca cömert bir tanrının cenneti gibiydi ortalık; sanki herkes buradaydı ve hepsi estetikleştirilerek neredeyse çıplak kılınmışlardı. Uykuya dair tüm tutkumu unutuverdim.

Mavi saçlı kadının beni oturtarak terk ettiği köşede dumandan ve güzel bacaklardan başka ne vardı, hatırlamıyorum. Uyku sersemliğim sigara dumanıyla birleşiyor ve başım dönüyordu. Pencere kenarlığına oturmuş, sigara tüttürerek tavanı inceleyen genç aniden bana sigarasını uzattı. Daha önceki husumetimizi unutmuş gibiydi. Hayatında şu ana dek tek dal dahi sigara içmemiş, üstüne üstlük ondan nefret eden ve içenleri bedenlerini zehirledikleri için ahmak gören ben, gayriihtiyari parmaklarımı uzattım. Güzel bacaklar sağa sola sallanarak bana bakıyorlardı. Tam olarak ne yapacağımı bilemeden, şaşı gözlerle ağzımdan dışarıya uzanan dala bakarak bir nefes çekmeye çalıştım. Ufak birkaç öksürük: İçme ihtimalimi düşündüğüm vakitlerde bunu durdurabileceğimi zannetmiştim hep.
“Ne sigarası bu?”
Penceredeki oğlan ufak, umutsuz bir gülüş atarak dalı geri aldı. Kızlardan biri, kumral, karşımdan kalkıp yanıma kondu. Kafasını omzuma koyup, bir kavun gibi bacaklarımın üstüne serilmiş göbeğimi okşamaya başladı.
“Sigara değil o.”
Çabucak bir baş dönmesi aldı beni; belki de kızın güzelliği yüzündendi. Göbeğimi hafif hafif okşuyor, bir yandan özgüven kaybetmeme, bir yandan heyecanlanmama neden oluyordu. Aniden zihnimde fazlaca kaygı dolanmaya başladı. Gözlerimi pencereye, evime doğru döndürdüm.
“Benim uyumam lazımdı. Neden bu müzik?”
“Şş…” Göbeğim biraz daha hızlıca okşandı. “Uyuyalım diye.”
“Ama siz neden uyuyorsunuz ki?”
“Neden uyumayalım?”

Kızın rahatlığı beni ondan soğutuverdi. Heyecanım azaldı.
“Neden uyuyasınız? Yapacak şeyiniz yok mu? Şimdi kendi işlerimi hallediyor olmalıydım... Yarın olsa ofisteydim zaten!”
Kız ciddiyetsiz bir gülümsemeyle elimi tuttu. Karşıdaki genç bir oğlan diğer elime içtikleri ne haltsa onu tutuşturuverdi.
“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu kız. Cevap dahi vermek istemedim. Çıkıp gitmek, üzerime çöken ağırlıkla birlikte biraz olsun uyumak istedim. Kalkmak için hareketleniyordum ki kız doğrularak beni omuzlarımdan tuttu, gülümseyerek arkaya yasladı.
“Rahat ol! Seni yargılayan olmadı. Bilakis…”
“Yargı mı?” Bilakis mi? Kız henüz yirmi yaşında ya vardı, ya yoktu. Elimde öylece duran dalı alıp ağzıma koydu.
“Biz de senin gibiyiz.”
Bu kez pek öksürmedim. “Bana hiç öyle gelmiyor. Ne iş yapıyorsunuz?”
“Boşver bunları,” dedi kız ve bu kez başını göbeğime koydu. İster istemez yeniden heyecanlandım. Aşağıda olabilecek rezalet tetikleyici hareketlenmelere karşı kendimi durdurmaya çabalarken buldum kendimi.
“Haftasonlarında insanlara ne iş yaptıklarını sorar mısın hep?” diye kızgınca bir soru geldi kulağıma bir anda. Kızın kulağının arkasından aşağıya inerek başını tamamen zihnimin karanlık kısımlarına yollayan saçlarından gözlerimi zar zor aldım, hafifçe bacaklarımı kaldırarak doğruldum. Penceredeki oğlan.
“Nasıl yani?”
“Öyle yani. Zaten bok çukuruna çekilmişsin, bir de çukurda üstüne yapışanları zevkle etrafa mı saçıyorsun?” Oğlan hem rahatça gülüyor, hem öfkeli görünüyordu. Beynim algılamakta ve tepki vermekte bir kez daha gecikti.
“Ne? Sensin bok, çukur. Yazar falan mısın, nesin…”
“Öyle olsam dahi bunun bahsini bugün yapacak değilim.”
“Neyin arti-“
“Şşş!” diye kızıverdi kucağımdaki kız, kafasını kaldırarak. Tam ayağa fırlayacaktım ki, birden bir el hissettim kalçamda. Başım hızlıca dönmeye başladı. Kendimi bırakıverdim. Semsert olmuştum. Penceredeki oğlan dalgacı bir gülüşle arkasına, dışarıya döndü. Kız beni okşamaya başlarken engellenemez bir utanç içerisinde etrafa bakındım. Bir sürü çıplak vardı ancak hiçbir şey olduğu yoktu. Eller bedenleri okşuyor, sözcükler kulaklara fısıldıyor, insanlar hep birlikte uyukluyordu. Hissizleşen bel altımda bir ıslaklık hissettim.
“Evin yanıyor!” diye bağırdı penceredeki oğlan sakince ve gülerek. Kaşlarım çatıldı, fakat oğlanı ciddiye alamadım.
“İnanmazsan gel bak! İtfaiyeyi arayalım mı?
Sahiden ahşap çatırdıları duymaya başladım. Ayaklarımın altında yoğun bir sıcaklık hissettim. Oğlan karşıya doğru hayran hayran bakıyor, gülümsüyordu.
“Yoksa kalsın mı dersin?”
“Ne?..”
Kalçamda gidip gelen güzeller güzeli kafaya hareket edemeden bakarak, gözlerimde yıllardır biriktirdiğim tiklerin kasılması, zihnimde orada olmalarına rağmen benden kaçarcasına uzaklaşan kaygılar, uyandım.

Hiç yorum yok: