1 Eylül 2013 Pazar

Eylül

Bütün bir şehir, yağmurun varlığını unutturan Ağustos’tan sıyrılmayı dört gözle bekliyordu ancak en üretken yıllarına yeni yeni girdiğini hisseden güneşin henüz geri adım atmaya niyeti yoktu. Aceleyle yapılıp, şehiriçi göçmenlerine teslim edilmiş on yedi katlı bir binanın altıncı katında, derisi tırnaklarını neredeyse tamamen örtmüş ellerini gümüşi balkon trabzanlarına koymuş Yasin, bir yandan titrek sigarasını ağzına götürüyor bir yandan da en az yirmi kattan oluşan diğer iki binanın pencerelerine tek tek bakıyordu.
“Bir isteğin var mı? Varsa söyle bak, çekinme.”
Yirmi beş yaşındaki koca delikanlı sigarasını küllüğe emanet edip arkasını döndü. Saçları artık iyiden iyiye beyazlamış fazladan misafirperver amcası Yusuf, endişeli bir ilgiyle dolup taşan mavi gözlerini Yasin’den ayırmaksızın onun ayakta durduğu daracık alanı rahatlıkla gasp eden geniş kalçalı sandalyeye oturdu.
“Yemekte taze fasulye varmış. Olur mu? Etsiz. Olmazsa başka bir-“
“Olur neden olmasın; sen de.”
Yasin dalgacı bir sırıtışla sigarasını teslim aldı, kafasını camdan biraz çıkararak aşağıdaki plastik, ufak, zavallı oyun parkına göz gezdirdi.
Yusuf tedirgince kıpırdandı. “Bu dönem okula gidebilecek misin sence?” diye sordu aniden. Yasin hareketsizce aşağıya bakmaya devam etti. Salıncağa binme hakkının sona erdiği yaşlara hızla gelmiş iki şişman kız, popoları salıncak tahtalarına zar zor sığıyor olmasına rağmen oturmuş, hafifçe sallanarak sohbet ediyorlardı.
“YASİN ABİ!”
“Yasin. Okul ne olacak diyorum.”
Yasin aşağıya bir beş saniye kadar daha baktıktan sonra ağır ağır kafasını içeriye soktu, son nefesini üfleyerek sigarasını söndürdü.
“YASİN ABİ!”
“Nerden bileyim?” dedi Yasin, sakince gülümseyerek. Biyonikçe fazladan uzamış kollarını önden sala sala koşturan ufak dahi sonunda balkona vardı:
“YASİN ABİ! Bi’ gelsene bi’ şey göstericem. O bölümü geştim!”

Ufak dahi, çıplak ayaklarını çaprazlamış, oturduğu yerde uca kadar kaykılmış, sandalyesinin arkasını kaldıra kaldıra motosiklet kullanıyordu. Yasin dahinin arkasındaki ufak koltuğa oturmuş, sabit gözlerle bilgisayar ekranına bakarken; Yusuf küçük bir gülümsemeyle odaya girdi, dahinin sandalyesine arkadan bastırarak oyunu izlemeye başladı.
“Görevleri yapsana oğlum. Gezinip duruyorsun bir haftadır.”
“Demin yaptım ya! Bi’ daha yapmiyacam. Böyle daha sevkli.”
Yusuf gülerek sustu, Yasin’e kaçamak bir bakış attı. Yasin çatık kaşlarla, dalgın dalgın ekrana bakmaya devam ediyordu. Yusuf arkasına döndü, Yasin’i zar zor taşıyan koltuğun yanındaki dolabın kapaklı alt kısmına eğildi, dolabı henüz yerleştirmiş gibi içeriden hemencecik ufak bir kutu çıkardı. Bağdaş kurarak yere oturdu, kutuyu açtı ve içindeki sararmış, kimisi turuncu kırışıklar edinmiş, kimisiyse beyaz tonunu korumuş kağıtları karıştırmaya, bazılarını detaylıca incelemeye koyuldu. Yasin’in ilgisi odaya geri döndü. Bir yandan ufak dahinin gürültülü slalomlarına, bir yandan Yusuf’un kurcaladığı kağıtlara, yan gözle bakmaya koyuldu.
“Ne mektuplaşmışız babanla be,” dedi Yusuf yapmacık bir tonlamayla. “Haftada iki mektup var aşağı yukarı. Benimkiler daha uzun tabii. Yazmışım da yazmışım askerde sıkıntıdan.”
Yasin kağıtlara doğrudan bakma iznini koparmışçasına kağıtlara gözlerini dikti.
“Bak,” diyerek ikiye katlanmış kalınca bir beyaz kağıdı açtı Yusuf. “Sen resim yapmışın bana.”
Yasin sessizce duruyor, bacaklarının üzerine koyduğu ellerini kıpırdatmaksızın, Yusuf’un gösterdiği resme bakıyordu.  Dört dağ ve iki güneş. Yamuk bir ev ve biçimsiz bir nehir. Yusuf gülerek kağıdı yeniden dörde katladı, başka bir kağıt çıkardı. Ekrana geri dönen Yasin Yusuf’un açıp gösterdiği kağıtla aniden karşılaştı, Yusuf’un beklenti dolu gözlerine hızlıca bir bakış atıp ilgisizce kafasını çevirdi:
“Azıcık ben oynayabilir miyim Yunus?”

Yasin, ufak dahinin motorlu adamını motorundan indirmiş, eline pompalı tüfek aldırmış, sokaktan geçen insanları tek tek vuruyordu.
“Of! Kafasından!” diye heyecanla çığlık attı ufak dahi. Yasin insanların olduğu bölgeden uzağa koşturmaya koyulurken kısık sesle konuşmaya başladı:
“Kafadan vurulunca silahın sesini duymazsın, biliyorsun di mi?”
Ufak dahi, parlayan gözleriyle mekanik boynunu çevirdi, şaşkınlıkla Yasin’e baktı.
“Kurşun sesten hızlıdır.” Yasin bir adamı daha vurdu.
“Senin baban kafasına ateş etmiş diy mi beş kere? Babam öyle diyor,” dedi Yunus aniden, hızlıca.
“Hayır çocuk. Delik açtı beş tane.”
“Delik?”
“Delik ya.”
“Hangi silahla peki? Ben biliyom silahları.”
Yasin’in koşturduğu karakteri yorulmaya, yavaşlamaya başladı.
“Silahla değil. Sen bilmezsin neyle. İş yerinde bir alet.”
Yunus yarım ağızla güldü. “İş yeri mi?”
“İş yeri ya.”

İnce ancak yıpranmış kadın parmakları, avucunu işe hiç karıştırmadan, martı baskılı bir su bardağını tellerin arasından aldı. Yusuf hızlı hızlı sigara içiyor, karısının bulaşık makinesini boşaltışını izliyordu.
“Nasıl görmedim bunun olacağını. Anlamadım hâlâ.”
“Bir yıl oluyor Yunu- Yusuf. Orda mısın sen de bu çocuk gibi.”
“Ne yapayım.” Sigarasından sert bir nefes çekmeye koyuldu Yusuf. Sabahtan beri en az on sigara devirmişti.
“Nasıl gördün Yasin’i? Daha iyi mi?”
“Daha iyi. Fena değil. Bilmiyorum.”
Kadın endişeyle işini bıraktı, ellerini beline koyup içeriyi duymaya çalıştı.
“İstersen bizim yan odada yatıralım onu. Bir şey yapacak olursa görürüz hem.”
Yusuf sigarasının izmaritinden de bir nefes çekip küllüğe uzandı. “Saçmalama kızım ne yapacak.”
“Ne bileyim. Tuhaf tuhaf şeyler söylüyor ya, çocuğa. İnsanları gerçek hayatta da öldürmek istiyormuymuş, falan.”
Yusuf sitemli bir gülüş atarak mutfaktan çıkmaya koyuldu. “Oyunun etkisini anlamaya çalışıyor o.”

Yasin iyice bilgisayar ekranının içine girmişti.
“Niye hepsini öldürüyon ki? Araba sür biras da. Sıkıldım!”
“Yalnız yalnız yürüyor hepsi. Vuralım gitsinler. Hem para kalıyor arkalarında, fena mı?”
Yusuf arkalarında belirdi. Bir süre Yasin’in dikkatle insan vuruşunu izledi.
“Ya araba sür biras da!”
Yasin tepki vermeden işine devam etti. Yusuf tedirgince, masaj yapmaya koyulacakmış gibi ellerini Yasin’in omuzlarına sıkı sıkı yerleştirdi. Anında irkilen Yasin kendini odanın dışına atıverdi.
“Oh be!” diye bağırarak sandalyeye yerleşti Yunus. Yusuf sandalyenin arkasına tutunarak odanın dışındaki seslere dikkat kesildi.

Yasin hızlıca holdeki lamba anahtarlarını kurcaladı, banyo ışığını açmayı başarmasıyla kendini içeriye attı. Sessizlik içindeki banyonun kapısını kapattı, en ufak bir leke dahi taşımayan aynada kısaca kendine baktı, suyu açıp baştan savma bir şekilde ellerini ıslattı ve ıslak parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Kapağı kapalı klozetin üstüne oturdu, arka cebinden boyası soyulmuş, eski bir telefon çıkardı ve birkaç tuşa basıp telefonu kulağına götürdü. Telefonu tutmadığı elinin parmak uçlarını birbirleriyle güreştire güreştire yerdeki püsküllü halıya bakınıp durdu.
“Alo. Anne!” Histerik bir ağlamaya kapıldı. “Adamın kafasının üstüne beş tane kuş çizmişim anne. Beş tane. M şeklinde. Siyah pastel… Sağa sola bulaşmışlar hep.”

Hiç yorum yok: