17 Mayıs 2013 Cuma

12

     Ayaklarımdan utanırım. Her zaman insanlardan kaçırdım onları; uyandığımda yaptığım ilk şey, açıkta bulduğum ayaklarımı örtmekti. Kışı sevdim, onları örttüğü için. Kendim dahi kaçınırım onlara bakmaktan; öyle ki, ihmal ettiğim tırnaklarım çoraplarımı yırtar hep. Mecburen katlandığım, olmaz olası bir yerden olmaz olası diğer yere taşınmamı sağlayan, durağanlığımın önüne geçilmesine ön ayak olan… Nankör buluyorsa bunu ayaksız bir dost, şunu da dinlesin öyleyse: Güzel bulurum aslında ayaklarımı. Dolma parmaklarım, kıllı kollarım gücenmesin; görmezden gelişlerim sayesinde eskitilmemiş görünür ayaklarım.

     Kıyafetlerim arasında ayrım yaparım. Çamaşırdan dönüp kurumuş kıyafetlerimi çekmecelere yerleştirmeye başladığımda, elimde olmaksızın onları günlere atamaya da başlarım. Sosyalleşmeye yeltenilecek bir güne ayırdığım öncelikli bir çorabımın önünde delik açtığımı fark ettiğim anda, ayaklarımla yüzleşmeye karar verdim.

     Kendilerini son gördüğümden bu yana değişmişlerdi. Topuklarım pürüzlenmiş, damarlarım kabarmıştı. Diğer insanlarınkilerden farklı olmalarıyla içten içe övündüğüm ayak altlarım kararmaya yüz tutmuştu. En fenası, serçe tırnağım güzel ve içe kapanık değildi artık. Görmezden geliyor olsam da zaman zaman hâlini vaktini sormaya fırsat ve güç bulabildiğim ayaklarım, ben onların üstünde koşturduğum çırpınmalarla kendimi oyalarken terk etmişlerdi beni. Eski hâllerini düşünmekse hâlâ beynimin işine gelmiyor. İmgelere, düzgün kelimelere ulaşmak üzere olduğum anda gözlerimi camdan dışarıya, düşünülmeyen anlara çeviriveriyor zihin.

     Ayaklarım, hayatıma ne kadar da benziyor.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Gençler

    Meydan, koca bir dinamik nüfus fabrikasının yağmalanışına denk gelmişti. Dar pantolonlu, düşük bel pantolonlu, henüz pantolonlarını kendi almaya başlamadığı için yüksek bel pantolonlu; bıyıkları terlemeden sigara tüttüren, bıyıkları yeni terleyenlere müsamaha göstermeyecek kadar çok sigara tüttürmüşlüğü olan; gerçekten iyi çalan, cemiyete girmek için çalan… Rock festivali bütün bir ülkenin eli gitar tutan gençlerini Wrocław’da toplamıştı. Uzun bir kararsızlığın ardından yanına almaya karar verdiği ceketin hışmına uğramış Marek, terlere gömülmüş alnını dikildiği yerde bu kez elinin tersiyle silerken; konuştuğu arkadaşına bakmaksızın uzaktaki oğlanı çekiştiren, oturduğu banka kendini iyiden iyiye yaymış sarışın kızın bacaklarına bir bakış daha attı. Neredeyse yarım saattir bekliyor olmasaydı buna ihtiyacı olmayacaktı.

     Çiçek desenli rengarenk elbisesi ve elbiseye kendini zor sığdırışı sayesinde simsiyah gençlerin arasında önceki nesilden gelen bir mesih gibi açan Agnieszka’nın ilk dikkatini çeken şey, Marek’in terli göbek deliğinin, enine çizgili kırmızı beyaz bluzda oluşturduğu yuvarlak ter izi oldu. Agnieszka’nın gözlerindeki çiçek bir kez daha soldu. Merhametli bir özgüvenle, geç kaldığını aklına dahi getirmeden Marek’e selam verdi Agnieszka. Marek nerede oturacaklarını ona sordu. Agnieszka sorulara sorularla yanıt verdi.

     Çalışmaya ara vermiş yaşlı garson dışında tek kişinin bulunmadığı kafenin bahçesine, meydanı en kralvâri kucaklayan masaya oturdular. Rock grupları meydana kurulmuş sahneye çıkmaya, dörderli beşerli genç grupları onların hegemonyasını reddederek kendi flört yuvarlaklarını oluşturmaya devam ederken, yaşlı garson bıkkın ve ilgisiz bakışlarla siparişleri almaya geldi. Bu şişman ve soğuk çiftin birbirlerini ilk defa gördüklerini, daha kapandığı masadan kafasını kaldırıp onlara bakmadan anlamış, iki kahveyle bir adisyonu daha kapatacağına emin olmuştu.

     Agnieszka kahveler gelene kadar gözünü sahnedeki kızlı erkekli, uzun saçlı gruptan ayırmadı. Konuşmadı, tempo tutmadı. “Ben de çalardım eskiden,” dedi Marek ter silip gülerek. “Üniversite falan derken sattım sonra gitarı.” Agnieszka zoraki bir gülümsemeyle ona baktı. Dolma parmaklar kahve fincanına davranıyordu. “Keşke satmasaydım… Oğlana verirdim şimdi.” İki genç kız gülüşerek, sert ve sıcak bir rüzgar oluşturarak masalarının yanından geçip gitti. Kızların taze dişleri Agnieszka’nın bütün dikkatini çekti. “Sende çocuk var mıydı?” diye sordu Marek cevabı bilmesine rağmen. Agnieszka uzun zamandır yakından böyle taze dişler görmemişti. Çikolatalı bir kek sipariş etmeyi düşündü. Marek’in genç kalabalıklarına bakarak konuşacak konu arayan gözlerini süzdü, vazgeçti. Keki evde de yapardı.

     Kafeye akşama kadar başka kimse uğramadı. Gençler sokak aralarında oturmayı, kendi müziklerini kendileri yapmayı tercih ediyorlardı. Şehrin sesi genç ve hevesliydi.

11

Tuzağına düşmeye karşı konulamaz yanılsama kaçış.

Yabancı ve aidiyetine zıt araba farlarının sıralanışı, camdaki yansımanı bastıramaz. Gerçek, yabancı sokaklar tarafından yüzüne günden güne vurulacak.

Sadece, onun dilini bilmiyormuş gibi davran. Belki gözlerinden kaçıramadığın ölüm de öyle davranır.