1 Temmuz 2013 Pazartesi

Gülizar

     Gülizar’la ilişkim dört ay önce başladı. İnsan fazladan yalnız, ancak ufak bir odada dahi yalnız kalamayacak kadar sıkıştırılmış olunca atılan ilk can simidine, rengine ve kokusuna bakmaksızın sarılıveriyor. Başlarda güzeldi elbette, her ilişki gibi; hepimizin mekânlarında kendi anılarımızı kurduk, sizin bilmediğiniz dünyalarda bildiğiniz hisleri yaşadık. Nihayetinde bizim de ilişkimizin başı, hepinizinki gibi belaya girdi: Altmış yedi yıllık ortalama yaşam süresince kendini tanıyamayan varlıklar olarak, üç ayda birbirimizi hiç tanıyamazdık; hele ki öncelikle sadece kendileri için yaşayan, yalnız kalması gerekenler olarak.

     Yalnız kalması gerekenler: Sevginin kaynağına bir kez olsun aklı takılmış, takılmamış olsa da sevgiyi paylaştıkça çoğaltmanın sırrına ulaşamamış, doğa ve kültürün tepişmeleri arasında ezilmiş hislerini uzak köşelere fırlatmış ve zihnini, ayak uydurmayı becerdiği dış tempodan çekip çıkaramayanlar.

     Henüz üçüncü haftamızdı ki Gülizar beni babasıyla tanıştırdı. Karısını yeni kaybetmiş, belki de bizim beceremediğimizi bu sayede becererek kendi kitabını yeniden, uyuklamaksızın okuyabilmeyi başarmış bu adam, ilişkimizin de güvenilirliği meçhul ancak kararlılığıyla yönlendirici olmayı başarmış terapisti oluverdi. Nerden kaldığını soramadığım, fakat bana eskilerden bir şeyler koparıp getiren sallanan sandalyesinde sakin sakin sallanır, kendisini dinlemekten itinayla kaçınan Gülizar’ın gözlerini 55 ekran televizyondan almaya ve otorite zaafından dolayı oturduğu yerde ellerini kavuşturup ayak parmaklarını tozlu halıya balet gibi kondurmuş bana, nüfuz etmeye çalışırdı –benim cephemde gayet başarılıydı. Hemen hemen haftada bir yaptığımız her ziyarette, konuşmaksızın yan yana oturmuş etrafa bakınan bizi şöyle bir süzer ve kestirmeci, ancak kendi karısını düşündüğünden olsa gerek hüzün taşıyan nasihatlerini konduruverirdi aramızdaki hayali kolçağın ortasına. Gülizar’ın tersine, ne dediyse yapmaya çalıştım. Gülizar’ın da hakkını yemek istemem; insan kendi ailesini dinlemek istemiyor.

     Elbet Gülizar’ı soracaksınız. O hiçbir şey yapmazdı. Babası etrafta değilse, sürekli konuşurdu; ancak söylediklerini eyleme dökemezdi –söyledikleri eylem de içermezdi, aslında. Beni ucuza kapatmış bir pazar kadını gibiydi zaman zaman; birine ihtiyaç duymuş ve bana sarılmıştı belli ki, ben de bu hiyerarşiden payıma düşen faydayı alıyordum. Kibarlıklar düzeyinde sıkı bir ilişki kurmuş gibi davranıştığımız bu kadının görebildiğim  tek derdi, beni evde nereye yerleştireceğini bilememesiydi. Çalışmayan, daha doğrusu klasik anlamda çalışmayan bir adamla ne yapacağını bilemiyordu; muhtemelen hayatının her döneminde sahip olduğu düşünce gereğince, ‘hayatının bu döneminde yalnızca kendisiyle ilgilenmesi gerekirken’, vızıldayarak dolaşan bir vücut tarafından etrafı sarılmıştı. Beni dışarı atmıyor, yalnızca rulo hâline getirdiği, lezzeti histerik yemeklerle kovalayıp duruyordu. Bu vücut, Gülizar’ın ne istediğini anlamasını engelliyor olmalıydı. Nihayetinde hiçbir şey yapamıyor, vücudun sinir bozucu ıslıkları eşliğinde zaman geçiriyor ve bolca uyuyordu. Beni, veya diğer birçok insanı aklına getirmiyordu; halbuki hepimiz diğer vücutları bahane ederek oyalanıyor, hiçbirimiz tam olarak ne istediğimizi bilmediğimizi zannediyor, bu sırada istediklerimizle yüzleşmekten sokak ortasındaki aç bir kedi gibi kaçıyorduk.

     Bakmayın ahkâmıma. Gülizar’ı hiçbir zaman tanıyamadım. Onu tanıyabilseydim, bu durumda olmazdık; ya da babası ona karşı benimkinden çok daha farklı bir yaklaşıma sahipti ve ikimizin ortada buluşarak Gülizar’a yönelttiği bakış, Gülizar’la ilişkimizi son dönemece soktu. Elbette Gülizar’a karşı kendi bakışım vardı ve bu bakış kendime dair hislerimden uzakta duramazdı; o ise üç ayın sonunda benden bunu başarabilmemi istemeye başladı ve hızlıca sonuca gitmeyi talep etti. Yaklaşık üç ay boyunca sadece pasif agresyon göstermiş ve gözlerini ekranlardan ayırmamış bir kadın olarak kendini kaptırdığı kararlılık hayret ettiriciydi; zaten tanıyamadığım bu kadın, bambaşka ve akıl karıştırıcı bir hazine haritası olmuştu. Hazine haritası olmuştu, fakat ortada bir hazine olduğunu yalnızca kendisi düşünüyordu –doğrusu, bu hazineyi o da yeni keşfetmişti. Kendini tanımaya başladığını düşünüyordu. Tabii ki buna kafam basmadı; insan kendi ulaşamadığı noktayı, durduğu yerden nasıl görsün?

     Gülizar, yalnız kalması gerekenlerin tanımına uymadığını günden güne daha net ilan etti. Sanırım refleks aşamasında bir suçlu bulmam gerekiyordu. Evinden atamadığı bana karşılık kendini evden atmaya başladıktan sonra ağır ağır edindiği, kısa sürede yoğun bağlar kurmayı becerdiği arkadaşlarını suçladım önce. Kendisinden çıkmayı başaramayarak bana katlanabilen Gülizar, iteklemelerle katıldığı mahalli tiyatro grubunda başka rollere bürünmeye başlamış, becerikli de olmuş, ve sahne tozunu yuttuğu andan itibaren benim evdeki zavallı varlığımı umursamamaya başlayarak yeni yeni tanıştığı kişiliğiyle aşk yaşamaya koyulmuştu. Belki de babasının kesin yapı kurallarıydı sorumlu; benden aklındaki klasik kadına, erkliğin gerektirdiği biçimde hizmet etmemi istemişti. Nihayet kendimi de suçladım: Onu sahnede görmeye hiç gitmemiştim.

     Son bir ayda belirginleşmiş tüm atışmaları, detayları hışımla camdan fırlatıp atacak şiddette bir kavganın ardından, daha önce çok suratta gördüğüm ancak kalkanlarımdan geçerek bana ulaşmasına izin vermediğim ifadeyle şalını üstüne atıp kapıyı vurarak oyununu sahnelemeye çıktı Gülizar. Gece, o geceydi; tozu yutamayacak olsam da, aylardır yüzeysel bir ilişki kurduğum ve içindeki film koptuğunda bana kendini tanıtmak ve beni tanımak yerine mücadele etmeyi tercih etmiş bu kadının kendinde bulduğu gerçekliği nihayet görmeye çalışmam gerekiyordu.

     Sıkı işlenmiş, sağlam bir karakterdi karşımdaki; ancak bu Gülizar mıydı, yoksa Gülizar’ın oyunculuk yeteneği miydi, anlayabilmek çok zordu. Kendimi sıkıştırdığım, yarım yamalak oturduğum arka sıranın da etkisiyle ilk perdeden kendime hiçbir başarı payı çıkaramadım; kendisini henüz baştan itibaren gösteriyor olmasına rağmen Gülizar’a ulaşamadım. Bana verdiği karakter parçaları aklımda bölük pörçük yerler ediniyor, onu tanıyabilmemin ve bir ihtimaldir ki onunla evde kalabileceğim günlere ulaşabileceğim son geceyi, elimden kayıp klozete düşen bir kalıp sabundan farksız kılıyordu. İkinci perdede olaylar gerektiği gibi önemsizleşememesine rağmen Gülizar’ın bakışlarından bir şeyler yakalamaya başladım. İçlerinde ben yoktum. İçlerinde; karşısındaki uzun boylu, hatırladığım kadarıyla Alman rolündeki yakışıklı oğlan, dudaklarından nahoşluk fışkıran ve Gülizar’ın rakibi olarak üçgeni tamamlayan kumral kadın ve ışık, sadece ışık vardı. Doğruyu söylemek gerekirse az önce benden tamamen sıyrılmış olmak ona yaramışa benziyordu; sesi hiçbir zaman olmadığı kadar gür çıkıyor, karakteri her zaman ulaşmayı düşlediği şekilde sağlam ortaya koyuyordu kendini.

     Bordo yeşil, dekolte kostümüyle rakibine yaklaşıp; suratını seyirciye dönmüş, elinde kekle zırvalayan kadına beklenmedik bir tokat yapıştırdığında, kendimi ayakta buluverdim. Daha önce hiç görmediğim bu genç kadın, rol yapmıyordu. İçimde tiyatrodan koşturarak çıkıp kaleme kağıda sarılma arzusu uyanırken, Gülizar’ın faltaşı gibi açılmış gözleri bana dönüverdi.
“İşte!” Kalakaldım. “Budur sizin anladığınız dil, madam, ve müritleri; budur sizi gömüldüğünüz yapay yeşilliklerden çekip çıkaracak olan. Dilerdiniz elbet kalmayı orada, ilelebet; dalardınız kendi koynunuza, cüretkârlarla asla karşılaşmayacağınızı bilerek –lâkin… sanır mıydınız bulurum kendimi alıştığınız tutukların hizmetçilik kavrayışlarında?”
“Yetti gari bu özentilik!”
Ön sıralardan yaşlı ve kızgın bir kelle fırlayıverdi havaya. Gülizar, Alman oğlan ve aşüfte kadının şaşkın bakışları arasında, doğruca sahneye yöneliverdi Gülizar’ın babası, elinde, sahnenin ruhuna uyum sağlamak adına eğretice konumlandırılmış bir bastonla.
“Böyle olmaz benim kızım! Böyle konuşmaz!! Kim yazdı bu zırvayı?”

     Olağan durumlarda zihnimizi içine sokamadığımız, deneyimlesek de hatıralarımızda yerine oturtamadığımız kontroldışı anlar vardır; orada olduklarını biliriz, ancak onları ne kendimize yakıştırır, ne de onları giyenleri değerlendirirken varlıklarının vazgeçilmez şartını göz önüne almaya özen gösteririz. Soruyu duyduğum an, etrafımdaki hiçbir karanlık surat surat değildi artık; yalnızca gölgeler, hâtta varlıkları yalnızca eve gittiklerinde alayla gülerek hatırlayacaklarından ibaret olan hayaletlerdi sadece.

     “Şu kızı tanıdığını zannetmekten vazgeç artık be adam!”
Kısa da olsalar, genellikle böyle eklemeli cümlelerle konuşmayı beceremem. Dikkatim dağılır, eylemimden soyutlanırım. Ancak bu ben değil, sahnenin tozuydu. Alnım ışığın parlaklığınca delinip geçilirken Gülizar’ın yeşil omuz askılarına, ama çoğunlukla çıplak omuzlarına titreyerek dokunuverdim. Alman oğlan ışığını kaybetmiş bir güve gibi dekora sarılırken, ihtiyar, gözlerini patlatarak başına bir ağa kasketi kondurdu.
“Perdelerin yüzünden zavallı kızın gerçeklerine asla ulaşamadım! Ne istedin ondan? Ne yaptın ki tek bir kelime etmiyor sana da, bana kalıyor onu tedavi etmesi ha!”
Gülizar sözümü çoktan keserdi ancak klasik kurallara sadakati vardı belli ki. Omuzlarını titrek parmaklarımdan kurtarıp uzaklaştı babasıyla benim aramdan. Afallamış seyircilere dönüverdi. Işık yalnızca ondaydı. Aşüfte en ön sırada, Gülizar’ın ayaklarının dibinde yerini almış, gurur dolu bir gülümsemeyle rol arkadaşının gözlerinin içini inceliyordu.
“Bırakın artık bana sarılmanın peşini. Biliyorum, ihtiyacınız var bana ulaşabildiğinizi düşünmeye; ancak ben,  gördüğünüz her içekapanık kadına yakıştırdığınız gibi suskun ve düşünceli bir melek değilim. Artık, hele ki hayatımın bu döneminde, yalnızca kendimle ilgilenmeliyim ben! On dokuz… Yirmi yaşındayım, allah aşkına! Uzaklaştırın buyurgan organlarınızı benden.”

     İhtiyar yalnız kalmış dudaklarını eme eme, gözlerini sakinleştirmeye çabalayarak bastonunu geri çekti. Ben zaten orada değil, arka sıralarda bir yerdeydim. Ne perde oynadı, ne ışık değişti. Yapabileceğim tek bir hamle olduğunu biliyordum. Yüzlerine bakmaktan kaçındığım insanların ayaklarına kasıtlıca basa basa dışarıya süzüldüm, karanlık ancak gürültülü şehre daldım.

     Biliyorum, bunca dolaylı sözcüğümün korkaklığının da etkisiyle Gülizar’ın karakteri hakkında hâlâ kafanız karışık. Ancak ben, hakim olmadığım bilgileri aktarmakta Gülizar’ın babası kadar iyi değilim.