25 Aralık 2014 Perşembe

Rüya

Ayaklarını okşadım ve artık güzeller
Çok daha yaşlı bir his
gülümsedim onlara rağmen
kimsenin olmadığını bilsem de
son bir dokunuş
sakince
kendine gitmeden önce.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Büyük Gün

   Bugünün ben ölmeden geleceğini biliyordum. İlk gençlik yıllarımı saymazsak, tabii o zamanlar bilim insanları neler yapmaya çalışıyorlardı bilemiyorum ama, hayatım boyunca, bunun gerçekleşmesi an meselesiydi. Günlerim bunu beklemekle, bunun bir gün başarılacağına duyduğum güven sayesinde kendimi tembelliğe itmekle geçti. Belki de her zaman sahip olduğuma inandığım potansiyelimi bu ihtimal yüzünden bulamamış ve belki de –bunda çok gözüm olduğundan değil ama- bu yüzden köşeyi dönememiş, dünyanın tadını çıkarabilen insanların arasına girememiştim. Öyle ya, sonsuzluğa eninde sonunda kavuşabileceğine inanan bir adam neden ölümlülerin motivasyonlarını paylaşsın; kendini dünyaya ve ötekilere kanıtlamak, zavallıca bir şekilde varlığının izini kalıcılaştırmak için neden kendini paralasın? Bütün yatırımlarım, akranlarım hayaller ve kariyerler peşinde koştururken asgari bir evde oturup onlara komplekslere kapılmaksızın attığım küçümseyici bakışlarım karşılığını vermişti; onlardan ne aşağı ne yukarı, tıpkı onlar gibi aynı mecrada birlere ve sıfırlara dönüşecektim. Dedikleri gibi, bu absürt oyun bitecek ve şahlar ile matlar aynı veritabanına döneceklerdi.

   İşte bunun için, haftalardır süren eve kapanma ayinimi sonlandırabilir ve sefil betonlardan başka bir haltın olmadığı caddelere gülümseyerek çıkabilirdim; bugün, güzel bir gündü. Yerleşik ekranlarımdan, işlemlerine resmen başlanan devrime gösterilen coşku dolu sosyal medya tepkilerinden ancak sıyrılıp, geç de olsa yola koyuldum. Devlet dairesi evime pek uzak sayılmazdı; devlete hayli zamandır işim düşmüyordu fakat katiyen taviz verilmeyen nüfus kayıtlarından ötürü dairenin yer bilgisinin zihnimde yer kaplamasından da sıyrılamamıştım.

   Uzun zamandır koşu bandından öteye gitmeyen bacaklarım yokuşları çıkmakta biraz zorlansa da nihayet devlet dairesine vardım ve duştayken öngördüğüm gibi, bu büyük günü sevinçle karşılamış yüzlerce insanın tüm koltuklarını kaptığı bekleme salonuyla karşılaştım. Elektronik gişeye baş parmağımı dokundurmamla bin yüz on yedi numaralı sıram adıma işlendi. Henüz dört yüzlerdeydik; yıllarca beklemem gerekecekti herhalde. Bir yarım saat kadar oturup ikincil göz kapağımı kapatıp bizimkilerin de benim gibi hemen soluğu devlet dairesinde alıp almadıklarına baktım. Anlaşılan insanlar öyle heyecanlanmışlardı ki önceden günün her saati güncelledikleri durumlarını bu kez boş vermişlerdi. Sokağa çıkmayı bıraktığımız gibi, artık bunu da bırakacaktık, kim bilir; varlığını yedeklemiş insanın, aktivitelere ihtiyacı kalmayacaktır belki de. Göz kapağımı pasif hâle getirip ne durumda olduğumuza baktım. Gişelerin çoğu çalışıyor olmasına rağmen sıra sadece beş altı kişi ilerlemişti; herkes memnuniyetsiz ancak heyecanlı, anlaşılan ikincil göz kapaklarına gömülmüş, dimdik oturuyordu. Bu aletin, telefonlarına ve bilgisayarlarına gömülmüş bir sürü insanın verdiği fotoğrafların ortadan kalkmasını sağlamasını sevmiyor değilim, ancak artık bayatlamış teknoloji eleştirisinin de en azından insanın ait olmadığı bir evrende kendini fazla kaybetmemesi açısından bir tutam hakkı olduğunu düşünüyorum; nihayetinde, her ne kadar belli bir saydamlığı olsa da, hâlâ masabaşı işi olmayan insanların elini eteğini çekmediği sokaklarda sırf şu alet yüzünden bir sürü kaza yaşanmaya devam ediyor. Bugünden sonra elbette bu düşüncem de yavaş yavaş tedavülden kalkmaya başlayacak; fakat o an gerçekleşip insan güvende olduğunu anlayana kadar, gözünü açık tutmalı.

   Bu bekleyişin böyle sürüp gidemeyeceğini düşünerek danışma masasında oturmuş sakızını çiğneyen şişman hanıma yöneldim ve ona böylesine büyük ve yoğun bir günde daha fazla gişenin, mümkünse tüm gişelerin çalışmasının ona göre de daha mantıklı olup olmadığını sordum. Hiçbir şey söylemeden sakızını çiğnemeye devam etti ve bana parmağımı masaya okutmamı işaret etti. Böyle suratsız insanlar yüzünden, her birimizin sokaklardan çekilip mecbur kalmadıkça işlerimizi evlerden görmemiz normalleşti işte. Parmak izim algılanır algılanmaz bizimki sakız çiğneyişini yavaşlattı.
“Murat Adıvar. Zihin veri transferi için gelmişsiniz, değil mi?”
“Evet, tıpkısının aynısı.” Kadını biraz yumuşatma umuduyla hınzırca gülümsedim. Sıfır tepki.
“Sizin işlemlerinizi burada yapamıyoruz yalnız. Bahçeşehir’deki daireye başvurmanız gerekiyor.”
Yüzüm düşüverdi. “Nasıl? Ne fark eder ki?”
“İşte, sistem belli şartlara göre dairelere dağıtıyor insanları. Gelmeden önce bir kontrol etmeliydiniz.”
Neredeyse bir saattir buradaydım ve hem buradan elim boş çıkacak, hem de işimi görebilmek için onca yolu tepmek zorunda kalacaktım. Öfkemi kontrol etmeye çalışarak, teşekkür dahi etmeden kapıya yöneldim-
“Pardon sıra numarası alırken sistem neden görmedi benim buraya kayıtlı olmadığımı?”
“Sistem görmez efendim, o verir sıranızı iyi niyetle.”
“İyi niyetle?”
“E, makine o. Siz kendiniz gelmeden kontrol edecektiniz kafanızı çalıştırıp.”
Duyduğuma inanamayıp şaşkınca kaldım. Hiçbir şey söylemeden, bu kez gerçekten kapıya yöneldim. Şimdi düşününce insana komik geliyor fakat, tam kapıdan çıkarken elektronik gişeye ters bir bakış atmayı da ihmal etmedim.

   Bahçeşehir’e gidebilmek için uzun süredir itinayla uzak durduğum toplu taşımaya binmem gerekiyordu. Artık iyiden iyiye şişmiş bu şehirde, herkesin bir anda karıncalar gibi evlerinden çıktığını düşünün; felaket. Kendimi zar zor bir kapıdan içeri atarak insanlarla ağız ağıza yolculuğa başladım. Neyse ki, erkekliğini kaybedeceklerini sandığından lazer altına yatmayan birkaç adam dışında, hiçbirimiz artık terlemiyorduk.

   Uzunca bir yolculuğun ardından Bahçeşehir’deki daireye ulaştım. Diğer daireye nazaran daha eski, elektronik gişeleri yıpranmış bir binaydı. Üzerime atanan, şehir merkezinden uzakta olan daireye geldiğim için işimin daha kolay görüleceğini, fazla sıra beklemeyeceğimi düşünüyordum fakat bu şehirde artık merkez diye bir şey olmadığını unutmuşum. Karşıma öncekinden çok daha uzun bir sıra çıktı ve burada oturarak da beklemiyorduk; yüzlerce insan, kocaman bir solucan gibi dairenin her tarafına tek sıra hâlinde yayılmışlardı. Bu kez hiç sıra almaya dahi girişmeden danışma masasına yöneldim. Bu sırayı bekleyeceğime, birkaç gün insanların kendi işlerini halletmelerini bekler ve buraya öyle gelirdim. Kırk beş sene dayandıktan sonra, birkaç gün daha dayanabilirdim herhalde. Buradaki bir diğer şişman hanımın bana işaret etmesine gerek kalmadan baş parmağımı masaya uzattım.
“Şimdi numara alsam, bugün bana sıra gelir mi dersiniz? Tek gişeniz var bir de, nasıl işse…”
Kadın, elbette suratsızca, hiç sanmıyorum manasında dudağını büktü. “Bugüne yetişmez. Siz sıranızı alın, iki ya da üç gün sonra filan gelin.”
“Allah allaah… Yahu nedir bu kadar uzun süren? Ben profesör, doktor falan göremiyorum, burda yapmıyorsunuz işlemi herhalde?”
Soruma cevap vermeden evvel beni baştan aşağı süzdü kadın. “Hiç bakmadınız mı prosedürlere gelmeden evvel? Önce birkaç soru soruluyor, sonra da genel sınava girmek üzere bir şifre satın alıyorsunuz.”
“Satın mı alıyoruz? Ne sınavıymış bu?”
“Yirmi bin lira ücreti vardır. O genel sınav. Bilgisayardır, matematiktir, ortama uyum sağlayabilip sağlayamayacağınıza bakar. Şimdi de neden bunu istiyorsun, amacın nedir, neden ölmek istemiyorsun gibi şeyler sorarlar.”
Öğrendiklerimin hangi birine tepki vereceğimi şaşırmıştım. Lise terk, hele ki sayılardan hiç çakmayan bir adam olarak henüz geçebileceğim dahi şüpheli bir sınava girmem için tek varlığımı, babadan kalma evimi satmam gerekiyordu resmen.
“Yahu çok pahalıymış bu iş… Biz de sevinmiştik halbuki. E… Siz yaptıramıyor musunuz mesela?”
Hiç anlayamadığım bir şaşkınlığa düştü kadın. “Ben mi? Benim ne işim olur… İnancıma aykırı. Ölünce zaten gidiyorum rabbimin yanına, ne diye allahın bilgisayarına tıkanıp kalacakmışım ki?”
“Öyle, öyle de… Eşeğini sağlam kazığa bağlamak istiyor insan.”
“Sağlam kazığa bağlayacağım derken eşeği sıratten aşağı atıyorsunuz vallaha, diyeyim.”
  Doğruyu söylemek gerekirse hiçbir zaman dindar olmamışımdır; fakat Allah’a inandığımı her fırsatta dile getirir, inancıma dil uzatılmasından hiç hoşlanmam. Bu kadının bilmiş hâlleri tepemin tasını attırmıştı. “Ne demek kardeşim yani, size mi düşmüş bunun yargısını yapmak?”
“Yok canım, ne münasebet…” Bakışlarını hemen başka tarafa çevirdi. “Ama dilekçelerimizi de yazdık yani… Yasaklanmalı sonuçta…”
  Güne başladığım sevinçli ruh hâlimdem eser kalmamıştı. Kadının yarım ağız söylediklerini duymazdan gelip hışımla sıra numaramı aldım ve o an sıranın kaç numarada olduğuna göz ucuyla bakıp, hangi gün buraya geri gelmem gerektiğini düşünerek yola koyuldum.

   Dönüş yolunda herkes sınav ücretlerini konuşuyordu. Başında takke, tespih çeken yaşlı bir amcanın kucağındaki dosyada sınav şifresini görünce bizim danışman kadına içimden bir oh olsun çektim. Tam tanıdıklarımın bugün benimkine benzer bir düş kırıklığı yaşadıklarını umarak internete bakınmaya koyuluyordum ki, önümdeki koltuk boşalıverdi. Teselli ödülümü ağırbaşlılıkla kabul ederek yavaşça koltuğa oturdum ve hemen, yanımda oturan, bana yakın yaşlardaki esmer adamın elindeki sınav şifresini gördüm. Bir an aklımdan şifreyi not edip sınav günü kullanmayı geçirdim ancak biliyordum ki, isimlerimiz ve suretlerimiz uyuşmadığı sürece bana o şifreyi yar etmeyeceklerdi. Evi birkaç gün içinde nasıl satacağımı, satarsam bu azıcık gelirli hâlimde nasıl yaşayacağımı, bu işin dedikleri kadar yüzde yüz güvenilir ve garantili olup olmadığını düşünüp durdum. Acaba bankalar sınav şifresi için kredi verirler miydi? Her şeyimi satıp, zihnimi dijital hafızalı sağlam bir bilgisayara –veya ne diyorlarsa ona- dönüştürdükten sonra bedenimi intihara teslim etmeyi dahi düşündüm.

“Alamadınız mı şifreyi?”
Öyle dalmış olmalıydım ki, sıra numaram elimde kalmış, kayıp düşmek üzereydi. Yanımdaki esmer adam cama doğru kaykılmış, gözlerimin içine bakıyordu. “Efendim?”
“Sıra gelmedi size bugün herhalde?”
“Gelmedi ya… Lanet herifler bir de ne biçim para istiyorlar…” Adamın elindeki sınav şifresine dik dik baktım. “Ama siz almışsınız anlaşılan.”
“Aldım, aldım. Almak zorunda kaldım. Gerçi, seneler evvel vermiştim bu kararı… Biliyordum böyle olacağını, aklımızda ne varsa kurtarabilmemiz için sadece belli kişilere imkân tanınacağını, bu olayla ilgili ne varsa hatrına eşek yüküyle para talep edileceğini…”
“Ya, ben düşünemedim işte.”
“Biliyor musun –kusura bakma muhabbete giriverdim, rahatsız etmiyorum di mi?”
“Rica ederim, tam tersi, benim de ihtiyacım var buna. Hâtta şimdi aynı dertten muzdarip insanları görüp rahatlamak için gözlerimi kapatıyordum.”
“Ah. Neydi –hah. Biliyor musunuz senelerdir buna hazırlanıyordum. Ne yedim, ne içirdim. Evlenmedim, çocuk yapmadım. Hiçbir zaman lüks bir tüketime falan kaçmadım. Okulumu okuyup işime girdiğimden beri böyle bu. Bir gecemi dahi dışarıda arkadaşlarımla geçirmişliğim yoktur –zaten arkadaşım da yoktur. Ne yapayım arkadaşı? Dedim ya, bugünün geleceğini biliyordum… Kendime ufak bir ev aldım, o kadar. Evime ne sipariş yemek girer, ne çikolatalar çerezler. İçmek için o şekerli şeylerden bile almam. Su neyime yetmez… Araba maraba zaten hak getire, onun mazotuna osuna busuna para mı yetişir? Güneş enerjili müneş enerjili yapılacak diyorlardı, hâlâ bekleşiyor millet. Yaygınlaşmasını engelliyorlar belki de… Neyse odur budur, her günümü bu otobüslerde metrobüslerde uyuklamakla geçirdim ben! Bak, biriktirdiğim paralarla kendimi kurtaracağım şimdi.”

   Böyle, bir tarafın kendini anlatmaya giriştiği toplu taşıma muhabbetlerinde dinleyen tarafken kafa sallamakta pek iyi değilimdir. Hayatımın çoğunu evde, konuşmadan geçirmiş olmamın etkisi; karşımdaki çoğu zaman kendi sözüyle sessizliğe düşüp durur. Sessizliği çok uzatmadan söyleyecek bir şeyler arandım.
“E, bu kadar büyük bir tasarrufa ihtiyacınız var mıydı ki? Yani, her ne kadar ben ve birçokları nasıl ödeyeceklerini bilemeseler de, otuz bin lira o kadar da büyük bir para sayılmaz neticede.”
“Otuz bin lira mı?” Alaycı bir kahkaha patlattı esmer adam.
“Yahu hemşehrim, senin de hiçbir şeyden haberin yokmuş he. Sınav parası o. Sınavı geçtikten sonra bir de işlemler için ayrıca, beş yüz bine yakın para alıyorlar, yaa!”
Oturduğum yerde aşağı çöküverdim. Adam kulağıma yaklaşıp fısıldamaya başladı.
“Hem sana bir şey söyleyeyim. Bakma böyle gururlu gururlu konuşup durduğuma, senelerce pisi pisine mi uğraşıyorum acaba diye kendime sormuyor muyum ben sence? Hepimiz yapıyoruz. Sen sanıyor musun ki bu herifler, sen sınavı geçsen dahi, bize tanıyacaklar bu imkânı? O çok değerli bilgi ağlarında, veritabanlarında bilmem ne, bizim gibi sıradan heriflerin zihinleri, kimseye bir anlam ifade etmeyen anıları ve düşünceleri, he? Külahıma anlat yahu, ben inanmıyorum bunlara… Ama işte, çaresizlik. Belki de biz bu işlemi yapıp kendimizi rahat hissettikten sonra fişimizi çekip bırakacaklar. Kefen parasını denkleştirmiş olmanın anama verdiği rahatlıktan ne farkı var şimdi benim bu yaptığımın? Senelerce ahiretle, sonsuz yaşamla sakinleştirmediler mi milleti, hâlâ da yapmıyorlar mı? Bunun ondan farklı olduğu ne mâlum? Kendini zeki sananlara oltayı atıyorlar işte. Ama ne yapalım? Açlıktan ölüyoruz ve denizde, oltaya takılı olandan başka yemek yok, he?”

   Esmer adam yaptığı benzetmesinden gurur duyduğunu gösterircesine bir kahkaha attı. Üzerinde iyice söndüğüm koltuktan aniden kalkıp orta kapıya yöneldim. Moralim öyle bozulmuştu ki, adama iyi bir akşam dileyip dilemediğim umrumda değildi. Durağa gelmek üzere kapıda sabırsızca beklerken, ayakta duran iki gencin konuşmasına kulak misafiri oldum. “Veritabanlarımızı özgürce yedeklemeli, hiçbir kurumun, kişinin, devletin mevletin bu ihtiyacı tekeline almasına izin vermemeliyiz! Kendi imkânlarıyla zihnini yedekleyenleri tutukluyorlar! Buna ne hakları var, söyle?”

   Durağa geldik ve hemen aşağı atladım. Kafam davul gibi olmuştu. Diğer genç, devletin kişisel teşebbüsler üzerinde bir kontrolü olmazsa dijital bir kaosa sürükleneceğimizden bahsedip karşısındakine kesinlikle karşı çıkıyordu. Gençliğimde ben de buna benzer ateşli tartışmalara girmiştim açıkçası; senelerdir aynı muhabbetler. Ama artık yeter. Biraz daha düşünseydim, ortada sağlama alınacak bir beyin kalmayacaktı.

   Eve gittim ve iyice karışmış aklımı boşaltmak için bir okey odasına girdim. Rakiplerimin biri konken masasında poz vermiş yaşlı bir kadın, biri eski bir bilgisayar masası önünde oturan kalın kaşlı bir adam, biri ise sayılarla isimlendirilmiş bir yapay zekâydı. Elim pek iyi sayılmazdı. İlk taşımı çektim: Hâlâ hayatta olduğum bu günlerden keyif alsam, hiç fena olmazdı.

Ölü Domuz

Zevk alışını görmekten hoşlanırdım
Gerilen ayak parmaklarını
Kapanmış kirpiklerini
Artık bu bana acı veriyor
Nerede olduğunu çok aradığın o duygularımı
göremiyorsun
Göremiyorsun
Ölü domuz
göremiyorsun
Burnundaki o halkayla

Başkasına kaçmayı ağırdan almana ihtiyacım var
Emin misin
Beni böyle iteklemek istediğinden
İçimdekini öldürmeye hakkın yok
Ona mı gittin?
Bakıyorsun
Ölü bir domuz gibi

Vajinanın şerefine içiyorum
Biramı yarrağına kaldırıyorum.
Ne kadar
Mutlu oldum karamsarlığına
Nasıl hissettiğini ancak
yazdıklarından anlayabildim.
Artık seni tanımıyorum.
Bu kadar mı gömüldün insanlara?
Yanıbaşımda mıydın?
Seni tanımıyorum.

Kokunu özleyip
Sarılıyordum defalarca
Nasılsın kadınlarla?
Buldun mu aradığın ilgiyi?
Konuşmak istemiyorum
Düşünmeni istemiyorum
yine de bakıyorsun
Ölü bir domuz gibi

Keşke kendimi tutabilsem
Hata ettim ama yalnız değildim
Kızları odana götür
Yatağımda yapma
Gerçekten ne istediğini söyle
Bakıyorsun bana
Ölü bir domuz gibi

Kendine bir yazar mı buldun?
Sevgi ve sefaletle
Benden aldıklarınla
Aşağılık
Aşağılık
Ölü domuz
Aşağılık
Beni anlatma
SAKIN
kimseye.

Olma.
Ölü bir domuz
olma.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Tanıdık

Kendine her şeyin iyi olduğunu söyle
Kaçışları komşuya bırak
İnsanlara koş ve artık yardımıma ihtiyacın yok
Sokaktan bir tanıdık
Önce gözümü alan,
Sonra onlardan olan.

16 Aralık 2014 Salı

Kendi Öykümü Kendim Yazarım

Tanıştığıma memnun oldum, kibar dağarcıklarımıza ilkokuldaki İngilizce derslerinin soktuğu bir sahtekarlık girişimidir. Kastedilenin keşfedilmesine düşman her kalıp, sahtekarlığa bir tebessüm olsun yakın.

Kendine kurban ifadelerle onu bulandırmayalım. Bu, onun kapanışı. Uzun ve güzel bir hikâyenin beceriksizce yazılmış son sayfası.

Şunu söylemeliyim ki arkadaş canlısı bir adam değilim. Zavallı bir aitliğe yalnızca evim sessizken veya olmaz olası gururum mukavva silahların saldırısı altındayken ihtiyaç duydum ancak kulaklarımı doldurmuş birkaç kıçı kırık nota dahi bu acınasılığı ötelememe yetti; ama insan bu birkaç cümle kadar kendine hakim olduğunu sanamayacak güçsüzlüktedir. Tavırlar, öfkeler ve yansıtışlar, güçsüzlüğün dışavurumundan bir adım geride olsa da, ondan uzakta değil.

Titrekliği senelere yayılmış tutarsız bir ilişki serüveninin er ya da geç yaşam ünitelerine ihtiyaç duymaya başlayacağı yıldızlarda yazıyordu. Henüz kendini dahi tanıyamamış kafası karışıkların ister istemez düştüğü sahtelikler, abartılı yanlarına rağmen sevgilimi körpeliğinin her anında cezbetmişti ve benim fazlasıyla mekanikleşmiş, duyuları köreltilmiş, yeri geldiğinde özyıkımcı ancak her zaman tahammülsüz tutumlarım artık onun geleneksel ağlama şenlikleriyle başa çıkamaz olmuştu. Haddini bilmez cinsel dokundurmalarımız, bizim için bizim yüzümüzden hayasızca paketlenmiş kadınları elbet bir gün kendi cinslerini nesne edinmeye yöneltecekti; bu çaresizce biraz duygu, sadece duygu arayan genç kadının da etrafındaki tüm aklı başında ve her birimiz gibi kaybolmuş hemcinsleri gibi, olmaz olası toplumun erklik temsilcilerinden sıyrılmış melankolik güzel dudaklara kapılıp gitmesi, onun aslında ne olduğunun hayli farkında zihin dinamiklerinin anaç kıvrımlarına dahi alaycı ve kendini beğenmiş bir gülümseme kondurmazdı.

Aradığını bulması fazla uzun sürmedi ve onun gibi tatlı bir parçanın haftalarca uyduruk flört sitelerinde dolanıp durması da beklenemezdi; düzgün cümle kurabilen ilk hatunla, üzerine titrenmiş cümlelerle bezeli, samimiyet timsali ancak sahtekarlığını kendine itiraf edemeyen bir sohbete girişti. Nerede yaşadıklarını, ne okuduklarını, sıcak şarap sevip sevmediklerini konuştular. İçlerini eriten birkaç akıl çelici sıfatın ardından kendilerine içekapanık, dudakları kuruyan ancak arzudan yanıp tutuşan bir buluşma ayarladılar. Vay anasını, kızın gözleri ne kadar güzel ve elleri ne kadar da titrekti! Kendinden daha utangaç bir kız bulmuş olmanın verdiği güvenle ilişkinin rüzgarı oldu ve birbiri ardına fazlasıyla ilgili soruları sıralamaya başladı. Partneri, ela gözlerini ondan kaçırıp duruyor ancak titrek dudaklarının beğenisini ele vermesini engelleyemiyordu.

Tereddütlü bir hayal kırıklığını çağıran çekingen hâlleri yerini âşık olmaya hazır, gıdıklama düşkünü dokunuşlara bıraktı; birbirlerine fazlasıyla değer verdiklerini göstermeye çalışıyor, akşamüstünde beraber yedikleri rüzgarın birbirlerinin üzerindeki etkisini ölçüyor ve bünyeyi sıcak tutmaya yönelik nasihatlere sığınıyorlardı. Bizimki, içinde bir yerlerde yeniden kavuştuğu tatlı ve erotik hissin kuvvetine inanamıyordu; aramızda geçen tüm konuşmalara rağmen zaman zaman beni aldatıyormuş gibi bir hisse kapılıyor, hıçkırarak ağlamaya tutuluyordu.

Ve içindeki his pek haksız sayılmazdı. Başkalarıyla, bilhassa kadınlarla birlikte olmak, onların güzel vücutlarını keşfetmek için gülümseyerek salıverdiğim biricik yaşam dostum, kıskançlık yaşamayacağımı düşündüğüm bir ilişki tarzı yerine kendine fazlasıyla içten bir sevda ilişkisi kurmaya girişmişti ve bunun farkındaydı. Kıvırcık kıza daha ikinci günden bağlanmaya başladığını, kafasının çok karışık olduğunu ve bu durumun nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek kucağıma kapandı ve pantolonumu her zamanki gibi yoğun göz yaşlarıyla ıslattı.

Yaptığım işlerin muhtaç olduğu dayanak noktalarının dışında başkalarına ihtiyaç duymayacak kadar kendinden özgüvenli, yalnızlığıyla genellikle iyi anlaşan ve antisosyallik meyili çoğunlukla kendini çocuklukta kurduğu yastık-evlere saklayamayan bir şehir figüranı olarak, onun kendini bir başkasının güçsüz kollarına teslim etmesi beni içten içe öldürmüyordu ancak kendimi belli başlı şarkılarla geçmiş adına hüzne düşer ve yaşamımı fırlatıp attığım çukurun özensizliğine üzülürken buluyordum. O bana her şeye rağmen mutluluğunu anlattı ve ben onu mutlu gördüğüme yine de sevinmiştim; içimdeki kendini yalnız bırakmış yıkımcı karakteri görmezden gelerek, yeni partnerinin benim varlığımdan nasıl mutsuz olduğunu, hayal kırıklığının yüzünden okunduğunu dinledim. Hayatım boyunca yaptığım gibi, yalnızca olanları izlemeye devam ettim.

İlişkilerinin gelişimine hakim olmak, dünya ile aramı bozan kenarı atılmışlığımın onu düşündüğümde de karşıma çıkmasına tek önlemdi. Her bir adımlarını, beceriksiz sevgi fısıldaşmalarını, olağanı güldüren düşünceli yakarışlarını bir köşeden meraklı gözlerle izledim. Kızın kıvırcıklarının ne kadar zor kuruduğundan, ıslak saçla vapura binip hasta olacağına bizimkinin onu uzun süre görmemeye nasıl da katlanacağından, birbirlerine yaşattıkları sayesinde etraflarındaki insanlara nasıl gülücükler saçtıklarından bahsediyorlardı. Onunla buluşmak için olmazsa olmaz bir toplantısını ekmişti; bunu elbette, yıllanmış bir ilişki beceremezdi.

Buluşmalarıyla birlikte benim bakışım da yerle bir edilmişti; gördüklerim ve onun bana anlattıklarından ibaret dağarcığım kendine güvensiz koltuğuna gömülmüş, onların ne yaptığını merak eder olmuştu. Karakterlerime haddimi bilmezce tanıdığım özgürlük, öykülerine hakimiyetimden alıyordu kuvvetini; tanrılığını yapamayacağım hiçbir aksiyonun, ilk dokunuşunu yaptığım evrende yeri yoktu. Neler konuştuklarını, birbirlerine nasıl baktıklarını, dudaklarını ilk birleştirmelerindeki hayli çekingen ve gözü kapalı çocuksuluğu avuçlarımda tutmalı, sevgilimin yazabileceklerimin ötesine geçmesine izin vermemeliydim.

Ancak o, kendini bulmayı ve kuvvetlenmeyi öyle ya da böyle becerebilmiş bir tanrıtanımaz olarak uzun parmaklı güzel ellerini kağıdımdan dışarıya uzatıverdi ve kalemimi kırdı. Kendi öyküsünü yazmaya başlamış, senelerdir  bana ait olduğunu sandığım kağıdı görmeme artık izin vermez olmuştu. Vücudunu örttü, gözlerini açtı; hoşlandığı her kadın onun, ve tüm sevişmelerimiz ikiyüzlü olmaya zorlanmış düşmanlardı. En çok da, çatık ereksiyonlarımdan kurtulup ağzına yoğun özgürlük kremalı bir emzik sıkıştırmaktan mutluydu.

Ufak, titrek nesnelerimle birlikte dışarı atıldım. Penceresine gizlice yaklaşmaya çabalasam da, ustaca savuşturulup duruyordum. Artık o bana öyküler, ben de ona kareler veremiyordum. Onun hakkında, samimiyetine sadık ve gizlenmiş satırları örtmek üzere, yazabileceğim üç sözcük kalmıştı.

(Onları size veremeyecek kadar bana uzak artık.)

İki kare arasına sıkışmış bir andan ibaret olmayı, sanırım kabullenebilirim.

7 Aralık 2014 Pazar

2 Kasım 2014 Pazar

20

21 Kasım 2011.

“Birkaç gecedir aynı rüyayı görüyorum –ya da öyle sanıyorum: Tırmanmaya, çıkmaya çalıştığım yüksek bir taşlık. Üst tarafta tam olarak ne olduğunu bilmiyorum; sanki düzlük gibi. Her çıkmaya çalışmamda, son zorlu adımı atacağım yerde farklı biri oturuyor oluyor. Bu gece yaşlı bir kadın oturuyordu.

Bu belki, babaannem; materyalin, çalışmanın pençesinden kurtulup ferahlamamın önünde her seferinde farklı bir aile bireyi duruyor.

Senaryo dersini ektim ve daha fazla uyudum. Yeni bir rüya. Yaşlı bir yazar, el işçisi, kamyonunu satmaya çalışıyor ve ben onun asistanıyım. Hata yaptığımda, hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu İngilizce; yazarmış, pislik.”

Her anını nokta koymak adına geçiren bir adamın gençliği virgülleri çok sever; bu, yazılmış her satırı okuyup kendini sütunlara taşıyacak formülü kendinden gizlice bulmaya çalışan sahtekar bir edebiyat asalağının küçümseyeceği geçmişin içekapanık ve tozlu sırrıdır. Zihin tecrübesizliğinde mekânını tanımaya öyle önem verir ki, sağın solun gerçekliği ölümün hakikatine baskın çıkıverir.

1 Kasım 2014 Cumartesi

19

Yerlerin karla kaplı olduğu bir ocak gecesinin sahil sessizliğinde tek başına dolaşan on altı yaşında bir ergen, devriyeler için her zaman cazibe merkezi olmuştur. Kimliğinizi incelemeyi, cilt numaranıza on beş saniye göz atmayı, nerede oturduğunuzu sormayı ve çatallı sesinizin çekingen cevabını umursamazca dinlemeyi çok severler ve savaş hâlinde olunan bir ülkenin sınırında yerden yüksek oynuyormuşsunuz gibi davranmaya bayılırlar. İşte böyle yalnız götlü adamlarla uğraştığım bir geceydi ve onlara rağmen kendimden çok memnundum. Ortadoğulu sokak lambaları ve sevecen kar tanelerinden başka kimseciklerin dışarıya adım atmadığı sakin bir semtin sokaklarında tek başına yürüyen genç bir melankoliğin hayattan bekleyeceği başka pek bir şey olmamalı; bunu elbet öğrenecek. Büyüdüğüm eve kadar ağır adımlarla yürüdüm, kapüşonumu hiç çıkarmadan bir süre evi uzaktan seyrettim, olmaz olası günlerimin dudak kemirten anlarını gözümde canlandırdım ve gerisingeri sahile gittim. Harika bir geceydi ve tüm o saatler boyunca neler düşündüğüm hakkında en ufak bir fikrim yok. Düşününce, o eldivensiz piçin ben olduğundan dahi emin değilim.

Hayat bize güzel şeyler borçlu değil fakat arada sırada ufak jestler yapsa fena olmazdı. Her benmerkezci; sen, ben, o; en az bir defa, intiharını düşünerek ağlamıştır. Bunalım dönemlerinde, kaçınılmaz bir oyun. İnsan günde on dört defa kendini kesmeyi hayal edebilir ancak eyleme kalkıştığı saniyeler bu düşüncelere şefkat gösteremeyecek kadar meşguldür. Şanssızlığımız burada.

Alt katta sıkışmış, geri dönüşü mümkünatsız, kapkaranlık noktada, zeki veya yetenekli olmadığım konusunda da kendimle yüzleşmişken –hâlâ tembelliğime sığınarak umudumu korusam da- bu oyunun tam zamanıydı. Tamamen korkak, yalnızca hayallerde kendine veda eden, acınası bir kayıp; ya da kendini kandırmayı bilen bir gizli kaybeden. Oysa ki intiharın küçümsendiği bu delikten farelerin dahi haberi yok.

Her kış tek başıma yürür, her yaz eski-alkolik biriyle karşılaşırım. Bu sıcak günde, bana ne iş yaptığını anlatarak o karanlık, sefil günlerinin geride kaldığını söyle ey riyakar; söyle ki, kışın değerini bileyim.

13 Ekim 2014 Pazartesi

İlham Perisi

   Klitorisi, sanki ömründe yiyebileceği son minik kestane şekerine veda edermiş gibi yaladı; gözlerini açmıyor, nefes almıyor ve dilinin üzerinde biriken salyalarından büyük bir keyif duyuyordu. Yarına kucak açması gerekmeyen bir köpek gibi soluksuzca bu basit görevi yerine getirmek onun için bir hayal gibiydi. Yukarıda sakince inleyip duran yüzü unutulmuş kadına, kendinden dahi sakındığı yarım bir bakış attı ve dilini kasmaya devam etti.

   Yaşamı mutsuzluklardan ibaret bir resmiyet geçidiydi. Öyle ki, ilk gençlik yıllarında da olsa ödül kazanmış bir fotoğrafçı olarak artık kendini kalıpların ötesinde ifade edebildiğini aklına dahi getiremiyordu; serseri imgelerin tesadüfen bir araya getirdiği sıfat tamlamalarından ibaretti varlığını göstermeye çalışan beceriksiz duyguları. En iyi yıllarını, belki de kaldırabileceğinden fazla yaşama doğrudan veya sinsi bakışları yoluyla girip çıktığı için, zavallı insan havuzlarında sigaraya gömmüş ve hayatının göbeğine bağlı halatları elinden kaçırıp düşmüştü. Ona ne iş yaptığını, ne kadar kazandığını, kendine doğru düzgün bir yaşam edinmeyi ne zaman düşüneceğini sorup duruyorlardı ancak o bu sorulara inandırıcı yanıtlar vermeyi çoktan bırakmıştı. Doğru söylemek bir yana, kendini geçim sağlamakla oyalayamayacağını kifayetsiz duygu-destekçilerine açıklamaya kuvveti kalmamıştı ve herkesin asgari bir çabayla ulaştığı o kuvvetin nereden çıkıp geldiğini de bir türlü bulamıyordu. Kaybolmuştu, ve kayboldum diyemeyecek kadar kendinden uzağa yuvarlanmıştı.

   Varsa bir yolunu bulabilmek için oyalanıp dururken en azından olmaz olası akrabaların özeleştiri bilmez dilleriyle boğuşmamak için girdiği sömürgen iş dönüşünde artık sona yaklaştığını hissediyordu; istikamet yuvalar da olsa ısrarla koşturmayı sürdüren bir akşamüstü, uzun zamandır ilk defa böyle yoğun bir duygu ile, kendini beğenmiş bir önsezi ile sarmalanmıştı. Evine gittiğinde nesnelerle kavga edeceğini ve tüm huzurunun süratli bir balon gibi kaçacağını düşündü ve kapıyı açan anahtarla dahi uğraşamayacak kadar yorulmak üzere bir şeyler içmeye gitti.

   Anları ölümsüzleştiren bir içe kapanık olarak basit eylemler onun için her zaman sözcüklerden üstün olmuşlardı ve pençesine düştüğü şu nemli  uyuşuklukta sıradışı bir yönteme kalkışarak sözden medet ummaya da itkisi yoktu. Kulaklarına sönmek bilmez konuşmalar dolup duruyordu; hasbelkader seçtiği kalabalık mekânın yalnız olmaya kalkışamayan vefasız müdavimleri bir an olsun sessiz kalamayacak kadar kendilerine tahammülsüzlerdi. Kan dolaşımını hissedebilecek kadar maddeye bulandıktan sonra evine gitmeye karar verdi.

   Ellerini ceplerine atmış bomboş yürürken nihayet sırıtabildiğini fark etti. Maddiyat önemlidir, demişti babası; sonunda ona hak verdi. Herkesin en azından bir defalığına kaybettiği vurdumduymaz şehrinde, artık kimsenin kendi kendine sırıtan birinin deli olduğunu düşünmeyeceğini bilmenin verdiği etkileşim sevmez rahatlıkla metro merdivenlerinin tadını çıkardı ve önünde bulduğu ilk vagona atlayıp kapı dibinde dikilmeye başladı. Yolu uzun sayılmazdı, bu yüzden kendini diğer yolculardan farklı görüyor ve onları apayrı yolların esirleriyle karşılaşmış gibi inceliyordu. Hemen yanıbaşında oturmuş, ayaklarını hafifçe birbirlerine döndürmüş, kendisinin seneler evvel okuduğu muhteşem bir kitabı sevgiyle okuyan yeşil gözlü, güzel ağızlı kıza takılıp kaldı. Tükürük bezleri uyandı. Ona, seveceği bir şeyler verebileceğini düşündü.

   Nefes alıp verdi, önüne baktı. Eve yürürken, yazacağı öykünün hissiyatına çoktan ulaşmıştı bile.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Gençler

Günün tek ortak dersinin, en azından erkek öğrencileri boğuculuğundan kurtaracak görsel ilgi çekiciliğe sahip olmayan tiz sesli hocanın akşamki randevusuna kadar boşlukta kalmama derdi yüzünden havanın tamamen karanlığa sokulduğu vakitte bitmesiyle, elli kişilik sınıfın birkaç gömlekli erkeğinden biri olmayı özgüvenine kaynak edinmiş Ulaş’ın, üniversitenin şimdiye kadarki kısa döneminde tesadüfen en iyi ilişki kurabildiği kişileri favori kafesine götürme çabaları da başlamıştı. Palto havasının kendini yavaştan atkı ve eldiven havasına geliştirdiği kasım sonu günlerinde, o saatte –ertesi sabah çoğunluğun erkenden dersi varken-, hele ki yağmur atıştırırken, kahveleri hiç de uygun fiyatlı sayılamayacak kafeye gitmek herkesin kolaylıkla kabul edeceği bir teklif değildi; fakat birinci sınıflarda kimsenin yalnızlığa sürüklenmemekte yeteri kadar güvenebileceği bir arkadaşı olmamıştı henüz.

Arkaya ve yana bakmalar, kim geliyor kim ayrılıyor kontrolleri ve karakter bozukluklarıyla dolu yan yana yürüyememe seansçıklarının ardından bir şekilde, en azından geçirilecek vakti kayıp niteliğine sürüklemeyecek, bilgisayar başına atlanmamış vaktin gururunu kurtaracak kadar kişi, loş ışıklı, caz atmosferli, İtalyan görünümlü İngiliz kafesinin düşük sesle ve genellikle saniyelik aralıklarla gülümseyen şık giyinimli kadın ve erkeklerin hemen hemen yarısını doldurduğu ilk katın en iki-masa-birleştirmeye-müsait kısmına kendilerini attılar. Organizatör ünvanıyla üzerinde durumdan hoşnut bir sorumluluk hisseden Ulaş, kendisi dışındaki tek erkek olan ve sayıca kendilerinden bir fazla olan kızlarla yalnız kalmamasını sağlayarak kendisini büyük bir erken okul dönemi sıkıntısından kurtaran Tunç’un yardımıyla kare şeklindeki, birbirinden sadece bir sandalye uzaklıkta duran iki cam masayı birleştirdi ve resmî olmayan sandalye kapmacada açıkta kalan tek kişi olarak arka masanın çökük, arkaya doğru uzayarak neredeyse yataklığa ulaşmaya çalışan  bej şeritli kahverengi koltuğunu aldı ve herkesin suskun birbirine bakışları arasında, sokulduğu köşenin şansa hemen hemen karşısında oturan Meltem’e ve onun biraz yanındaki, masanın iç tarafta kalan en güzel köşesini kapmayı başarmış Gamze’ye kısa bakışlar ve sürekli bir gülümsemeyle bakarak koltuğuna oturdu –çökük koltuk gülümseyişini nihayet sonlandırarak Tunç’la Ulaş’ın ortasına denk gelmiş Yağmur’un sessizliğe bulanmış az tanışıklılık gerginliğinin artmasının önüne geçti.

Sonra oturup, tüm bu uzun soluklu ifadeler acınası beceriksizliklerine rağmen onları anlamaya çabalamıyormuş gibi, şimdiye dek yazılmış tüm uzun cümleleri dalga konusu yaptılar.

4 Eylül 2014 Perşembe

Şimdi ve Burada - 4

Her şey bitip tükendiğinde hâlâ oradaydık. Oradayız. Biten bir hikayenin acı dolu –sahiden, abartılı olmadan, etkilemeye çalışmadan, kıçı kırık bir radyo oyununun beceriksiz metnine bulaşmadan, acı dolu- satır aralarında fink atıp duruyoruz. Küfretmek mastürbasyondur.

Geceler daha taze ve yıldızlar daha parlaktı. Çimenler hâlâ kokabiliyor, denizin kendini bilen dalgaları hâlâ sesini insanlara duyurmaktan çekinmiyordu. Bu boktan ifadeler, henüz olgunlaşmaya çabalayacak kadar tükenmemişlerdi. Çimler burada, biz üstünde, yıldızlar tepede, deniz orada. Genç bir erkek ve genç bir kız bunlarla buluştuğunda, ifadeler kendini yalnızca onları uzaktan izleyenlere yanaşabilir.

İnanmak ulaşmaya yaramaz ancak ulaşmak için inanmak gerekir; böyle demişti kalın çerçeveli on binlerce dede, onunkisi içlerinde. Bir yerlerde yıllara yayılan aptal bir sevdası olduğunu kafası karışık yürüyüşünden anlamak mümkündü ancak yazın ortasında buna aldırış edecek kadar yavşak olmak hiçbir şehirlinin zavallı yaşamına hafif gelmezdi. Hem, şunun şurasında on üç on dört yaşlarındaydık ve yıldızların altındaki ucube şezlonglarda uzanıvermiştik. “Sen hiç âşık oldun mu?” İnsan heyecanlanınca böyle aptalca sorular soruyor işte.

Size bu kadar eziyet etmenin alemi yok. Satırlara en azından hızlıca göz gezdirdiğinizi umuyor olsam da bu konuda kendime çoğu denememde pek iyilik yapmaya çalıştığım söylenemez; ancak sizleri de böyle uzak diyarlara itelemek artık pek içime sinmiyor. Bundan her daim keyif aldım, kendim için yazıyormuş gibi cümleleri karıştırıp durdum, kapılarımı kapatırken mahalle sakinlerine karşı hassasiyet göstermedim. Çoğu zaman kendimi kandırdım. Sonra, kafam durmaya başladı. Zaten pek de hâlim kalmadı. Kafamın basmadığı şeyleri, hâtta bastığı şeyleri dahi, çocuklarıma dayatamam.

Ortaokul yıllarındaki iç gıdıklanmaları insanın aklında hep bambaşka kalıyor. Lise yıllarındakiler daha başka; onların hesabı birazcık, azıcık ucundan, daha uzun. İnsan on üç yaşında olunca şapşal göz dikmelerden kaçınmıyor.

Sahil kenarı. Plaj değil; Ortadoğu çimleri üzerine konulmuş, kıçı kırık iki plastik; gökte ahmakların deprem habercisi bir yıldız ve hemen üzerinde şaşkın bir Ay Dede suratı. Yosun kokuyor mu? Bunu umursamayacak kadar sarhoşuz. Sen hiç âşık oldun mu? Olmadım, ama elimi tut.

Beni aslında o kadar beğenmiyorsun ki, hava öyle güzel; elimi tutuyor, tüyleri daha yeni yeni çıkmış körpe bacaklarını bacaklarıma kısaca değdiriyor, güzelim dudaklarını tenime gözlerin kapalı yaklaştırıyorsun. Beni aslında o kadar beğenmiyorsun ve hava öyle güzel ki, bu yaz hiç bitmeyecek. Çünkü biz zaten buradan kalkıp gitmeyeceğiz. Zaman geçecek ve biz buracıkta yatıp kalacağız. Zihnimizden bir şey gelmiyor.

Biraz ısınmak için kimseciklerin olmadığı eve girdik ve sen eski püskü bir kanepeye uzanıverdin. Tüm vücudun oracıktaydı, ben felaket utanıyordum. Hiç bu kadar güzel bir burun görmemiştim; yoksa burun o kadar da yanlış tasarlanmış bir parça değil miydi? Ben ne yapacağımı bilemedim, sense daha ne düşündüğünü bilmiyordun. Sırtıma tokadı geçiriverdin.

Yürüyüşe çıktığımızda hiçliğe doğru ilerliyorduk. Konuşuyorduk fakat söylemeye çalıştığımız, asla söyleyemediğimiz şeylerin kendine inancı yoktu; tenlerimiz buluşmuştu ve daha o yaşta, o anki tek gerçeğin bu olduğunu biliyorduk. Sonraları tekrar görüşünce, bunu tamamen unutacaktık -ama önemli değil; zaten artık kimse ilgilenmiyor böyle klişe zırvalarla.

Onun ne kadar güzel olduğunu uzun ve erekte ifadelerle tasvir etmeme gerek yok; ne de olsa onu hepiniz tanıyorsunuz. Size eziyet etmeyeceğimi söyledim. Şu var ki, sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Ben sadece, sahilde uyuduğumuz o geceye geri dönmek istemiştim. Meğer, zaten hiç yerimden kıpırdamamışım.

Bakın. O geceye geri dönmemiz gerekiyor.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Murtaza Kenan

Metrobüste yine bir şölen havası hakimdi; birbirine yabancı ve farklı ırktan tüyler, derilerinden ödünç aldıkları su damlalarını ilk buluşmalarını gerçekleştirdikleri misafirlerine neşeyle ikram ederlerken, enine çizgili bluzlar, yolculuk süresinin hesabını tutar bir ritimle sallanan göbekleri örtülü tutabilmek için körük kısmında adeta bir başlarına vals yapıyorlardı. Cenazelerin vazgeçilmez yüzü amcaoğlu sağ olsun, Yenibosna’daki küçük çaplı bir sigorta şirketine gidip gelmeye başlayan Kenan, bu kez monoton serüvenini istemeye istemeye değiştirmek zorunda kalacak ve daha hak edilmiş üniversite diplomasını dahi teslim almadan, vatani görevini ertelemek üzere Halıcıoğlu Askerlik Şubesi’ne gidecekti.

Kendisine azıcık yabancı her sokağa girdiğinde yaptığı gibi, suratına, bölgenin varlığı her an belirebilecek saldırganlığını yaşamında daha önce hiç rastlamadığı ve insanlık namına karışması gereken herhangi bir olay olsa da bu olayın gerçekleşmesine asla ihtimal vermediğinden olaya müdahalede bulunmakta geciktiği izlenimini verdiğini umduğu yedi numaralı ifadeyi yerleştirdi ve metrobüs durağından çıkmak üzere alt geçide girdi. Önündeki etekli kızın pislik içindeki alt geçitte arkasına bakmaksızın hızla ilerliyor olması Kenan’ı da tedirgin etti ancak Kenan, kadının bacaklarına göz ucuyla bakarken bir anlığına tehditkâr bir yabancı gibi davranarak, birazdan yüzleşeceği üniformalı adamlara karşı özgüven kazanmaya çalışmaktan kendini almadı. Alt geçitte kadınla yalnız olabildikleri birkaç saniye boyunca, açık alanda beceremeyeceği kadar bir süreliğine kadının bacaklarına dik dik baktı ve ardından bacakların pek de güzel olmadığına karar vermiş gibi, bilirkişi ciddiyetine kapılarak geçitten çıktı.

İnce kollarını cesurca sallaya sallaya kıyıdaki askerlik şubesi kapısına yönelen farklı renklerdeki onlarca adamı geçmeye çalıştı Kenan; boyları bir yetmiş beşi aşmayan ve kot pantolon ile bluzla sarmalanmış Marmara gençlerinin bu sabahki gündemi tanıdıktı. Genlerine kodlanan bir komut ile endişelenmeye başlamış ve soylarının diğer erkleriyle tek taraflı bir hesaplaşmaya çağırılmışlardı. Her zamanki inancı boşa çıkmamış ve üstün genleri onu komut merkezine erken yönlendirmişti; Kenan daha şube açılmadan kapıdaydı ve fazla sıra beklemesine gerek kalmayacaktı. Önündeki, vatani göreve hazırlanan ensesi terli gençlerin nöbet bekleyen kepçe kulaklı askerle atışmasını ve tehdit yemesini yeniden yedi numaralı yüz ifadesini takınarak takip ettikten sonra, çay kokulu bekleme odasına alındı ve burada geçirilmesi kural olan üç dakikayı, tıpkı yoldaşları gibi gözünü dahi kırpmadan geçirdi.

Odadan binaya çağırıldıklarında sırasını kaybetti, fakat bıkkın kadınların yaptığı dağıtım zaten bu sırayı önemsiz kılacaktı; kendi alt şubesine ilk varan o oldu ve hayatının şimdiye kadarki yirmi iki yılında asla tek bir sakalı dahi uzama cüreti göstermemiş gibi mükemmel bir netlikle, tecil işlemi yaptırmak istediğini açıkladı. Uzun blokların ardına oturmuş dar pantolonlu, balık etli kadınların kendisinin suratına dahi bakmıyor olması Kenan için önemli değildi; o, sadece erkeklerin olduğu bir evrene girmişti. Yalnızca yerli futbolla ilgileniyor olsa da hobisinin spor olduğunu belirtti, sol gözünü kapatıp kapatamadığını bizzat deneyerek onayladı ve komando olmak isteyip istemediğinin tekrar tekrar sorulmasına karşılık hayır cevabını değiştirmemekte direndi. Tek bir adım, tek bir dirsek çarpması sekmeyen uygulamalarıyla komutan imzalarını aldı, komutanın kendisini orduya katmak için neredeyse kalburüstü bir maaş teklif edeceğine kendini ikna etti ve emredildiği üzere, tecil öncesi muayene olmak üzere yeniden metrobüs durağına yola koyuldu.

Günlerdir kafasını kurcalayan ve adım adım içine işleyen görevi, öğleden evvel işlemlerini tamamlayabileceğini anladığı kaldırım yürüyüşünden beri Kenan’a keyif vermeye başlamıştı. İstenenleri muazzam bir dikkatle bir bir yerine getirecek, hızını asla düşürmeyecek ve tıpkı tüm yaz mevsimini kusursuz bir çalışma ile değerlendirmiş bir karınca gibi kendini günün geri kalanında çalışması gerektiği sekiz kişilik ofisinin gıcırtılı sandalyesine bırakacaktı. Hem bu görev çağrısı sayesinde güne de her zamankinden daha erken başlamış ve zamanını iyi değerlendirmişti; ofise gitmek için her gün sabah yedi buçukta evden çıkarken, askerlik şubesine hem erken varmak hem de bu zorlu gün öncesinde metrobüsün fazla kalabalık olmadığı vakti yakalamak için saat yediye varmadan soluğu sokakta almıştı. Yine de vaktini riske edip boş metrobüs bekleyememişti Kenan; geçtiğimiz Pazar sabahından beri şöyle ferah bir metrobüsün keyfini çıkaramamıştı –evet, çiçeği burnundalığın rica reddedemeyen raconu gereği pazar günleri de, yarım günlüğüne çalışıyordu Kenan. Tanrısından daha çalışkandı.

Alt katı muhtarlık, üst katı sağlık ocağı binaya, yurdum sempatisi bakışları atarak girdi ve temposunu düşürmeden, daracık merdivenlerde iki hekim odası arasında koşturup durdu Kenan. Kendi doktoru Behim Bey bugün izne çıkmış, yerini mahallenin en saygıdeğer aile hekimi olan düzgün diksiyonlu Fahri Beye bırakmıştı. Kenan Fahri Beyin boy ve kilo sorularını kendinden emin bir tavırla cevapladı ve yarım yamalak kapatılmış saman zarfını kaptığı gibi metrobüs durağına fırladı. Belki bir dünya rekoruna, olmadı İstanbul rekoruna koşuyordu Kenan. Metrobüste elbette yine ayakta kalmıştı, fakat bu kez yüzünde güller açıyordu. Kendisini ters ters kesen terli suratlara aldırış etmiyor, dümdüz uzanmış metrobüs şeridinin önünde yükselen bayırlara sevgiliye ulaşmak üzere aşması gereken iyiliksever dağlarmış gibi bakıyordu.

Hiçbir trafik lambasının veya bezgin yayanın düzenini bozmasına izin vermeden askerlik şubesine geri döndü. Alacağı karşılığı bilmesine rağmen veznedeki turtasever kadına ne yapması gerektiğini sordu ve kendi şubesine ulaşmak üzere doğruca merdivenlerden çıkmaya başladı. İkinci defa çıkmak zorunda kaldığı bu bitmek bilmeyen merdivenler artık tanıdık birer yol arkadaşı gibiydiler Kenan için; onlarla yeniden birlikte olamamanın karşılığı, ölümün yanıbaşında olmasına denkti. Kenan birazdan gireceği ve her kapıda bir körpe askerin moralsizce beklediği koridora kendini adamaya hazırdı. Ne okullarında, ne aylarca iş ararken takıldığı tavlacı arkadaşlarında, ne her kendini tekrar etmeyi seven projesini gün gün dakik bir şekilde uyguladığı ofisinde böyle bir şey hissetmişti. Senelerdir nereden geldiğine, neden yaşadığına, ne olduğuna dair sorduğu soruların cevabını almak üzereydi belki de. Yalnızca beynindeki kodlara kulak vermesi gerekiyordu.

Kenan şubesindeki tembel görevlilere aşağılar bakışlar atmamak için kendini zor tuttu ve onlar izni verir vermez yeniden komutanına yöneldi. Bu kez daha dik, daha yürekli gözlüyordu komutanını; kendisinin görev adamı olduğunu hemen anlayan bu muazzam liderin yakınında olmak onun için bir şerefti. Kenan zarfına gerekli mührü aldı, komutanının şişkin göğsüne şehirli bir teşekkür kondurdu ve konum israfı şube görevlilerini son bir kez süzerek şubeden ayrıldı. Koridordaki görevli asker, kapılardaki genç adamlar, bahçe kapısındaki silahlı yumurcaklar; hepsi Kenan’ın yüzündeki gururlu gülümsemeyi coşkuyla uğurladı ve Kenan sürgülü, kısa boylu kapıdan değil, demirleri sık ve uzun döşenmiş rütbeli kapıdan çıkarak özgürlüğüne salındı. Zarfı elinden alınmış, iki yıllığına sivil hayata terk edilmişti. Elinde hiçbir şey yoktu. Kot pantolonu ve tişörtüyle, dımdızlak bir şekilde ofise gitmesi ve tembellerin sigara üstüne sigara yaktığı öğle arasını atlattıktan sonra klima altında saatlerce veri girişi yapması gerekecekti.

Ertesi sabah saat tam yedi buçuğa gelmişken kendini bir metrobüsün ön camına yapışmış olarak buldu Kenan. Farklı ve heyecanlı bir tecrübeydi; hem gün boyu düz bir şeridi takip eden gömlekli bir şoförün doğal yaşamını gözlemleyebiliyor, hem de güneşin buruşturduğu yolları daha yakından inceleyebiliyordu. Ön kapıdan içeriye kendini zor atmış genç bayanın bugün ofisine giderken kolsuz bir elbise seçmiş olması da cabası; uzun zamandır ilk kez bir dişiyle temas edebildiği bu dakikalar Kenan için oldukça ilginç bir günün habercisiydi. Ancak Kenan, birkaç gün önce heyecanla karşılayacağı bu üçlemeden, farkındalığı sayesinde çok çaba harcamış olmasına rağmen fazla etkilenemedi. Hâtta eğlence ortamını henüz Halıcıoğlu’ndayken terk ediverdi. Durum kontrolünde bile değildi; bir anda metrobüs durağına inmişken buldu kendini. Önünde daha evvelsi gün girdiği alt geçit uzanıyor,  alt geçide inen merdivenlerin hemen sağındaki tabelada Halıcıoğlu yazıyordu.

Düşünceye mahal vermeden iki nöbetçi askerin karşısında buldu kendini. Tecrübelerinden faydalanarak sürgülü demir kapının tam önünde dikilmeye başladı ve gün boyunca uzayıp gidecek bir kuyruğun patronu oldu. Saat gelip de içeriye alınır alınmaz, arkasından etrafa şaşkın şaşkın bakarak giren gençlere örnek olmaya çalışır gibi doğrudan dedektörlü askerin tarafına yöneldi ve telefonunu tek hamlede kapatıp ter içindeki cebine geri soktu. İşini kolaylaştırdığı askerlerin takdir dolu gülümseyişlerini kabul ederek veznelere yöneldi, kahvaltı niyetine hamurişi bir şeyler didikleyen kadınların suratına dahi bakmadan sevgili merdivenlerini çıkmaya başladı. Son gördüğünde onu özgürlüğüne uğurlayan merdivenlere geri dönen Kenan, ölümün varlığını çoktan unutmuştu bile.

Şubesinin nöbetçi askeri, Kenan’a sıra numarasını sormuştu fakat Kenan’ın böyle sıradan muamelelere kulak asacak bir tecrübesizliği yoktu; kardeşim’lere, hemşehrim’lere aldırış etmeden görevlilerin yanından hızla geçti ve komutanının pembemsi ancak kesin suretle ciddi yanaklarıyla karşılaştı. Kısa bir süre, anlamsızca bakıştılar. Kenan bir anda kendine gelmiş gibi etrafına bakındı. Israrla ne istediğini soran komutana, tecil işlemlerini yenilemek istediğini söyledi. Komutan Kenan’a önce görevlilerin vereceği formları doldurmasını, görevliler önce sıra numarası almasını söylediler. Kenan onlara sıra numarasını önceki gün aldığını hatırlattı ve sol gözünü sıkıca kapatarak komando olmak istemediğini belirtti. Görevliler birbirlerine baktılar. Kenan, tıpkı kendisi gibi açık mavi gömlek giymiş, tıpkı kendisi gibi sinekkaydı tıraş olmuş bir gencin formlarını imzalayan komutanın kendisiyle hiç ilgilenmediğini gördü. Başına üşüşmüş konuşup duran görevliyi ve askeri umursamadan şube odasından çıktı ve hızla merdivenlerden inmeye başladı. Buraya geri geldiği için kendisine küfürler savura savura metrobüse atladı ve ofisin yolunu tuttu.

Ertesi sabah saat tam yedi buçuğa gelmişken kendini bir metrobüsün körük kısmında buldu Kenan. Kıçını körüğe dayamaya çalıştı ancak yaşlıca bir öğretmen ceketi, Kenan’dan evvel kendini körüğe fırlatmıştı bile. Aracın bu en havasız kısmında bile tutunacak yer bulmakta zorlanıyordu Kenan; alışık olmadığından veya bu eziyetsever şartlarından dolayı kendi memleketine küfredeceğinden değil ama, daha evvelsi gün bir komutanın gözüne girebilmişken… gücüne gidiyordu işte. Omzuna dayanan güneş gözlüklü, durmadan gülüp duran bir adam gürültüyle öksürüp duruyor, sıkıştırıldığı düz şeritlere meydan okuyan şoför sürdüğü aracın yolcularını sarsmadan işine devam etmek istemiyordu. Kenan, bir anda, bağırarak insanları eze eze aracın ön tarafına ilerlemeye başladı ve yoğun bir çabanın ardından şoföre ulaştı. Hiçbir şey söylemeden adamın boğazına sarılıverdi. Arkadan yetişip Kenan’ı çekiştiren yaşlı kadının aksiyon dünyasına vedası çoktan gerçekleşmişti; Kenan ondan etkilenmeden, şoförü sallamaya devam etti. Şoförü öldürmeye çalışıyor da değildi, ne istediğini bilmeksizin öylece sallayıp duruyordu adamı. Şoför paniğe kapılmadan metrobüsü durdurdu ve ön kapıyı açtı. Kenan, işe geç kalacaklarını haykrarak ona saldırmaya kalkan adamlara dönüp bakmadan metrobüsten aşağı atladı ve kendini Halıcıoğlu metrobüs durağının hemen önünde buldu. Hemen ardından kendini askerlik şubesinin önünde buldu. Hemen ardından kendini komutanının karşısında buldu. Bu sabah nasıl uyandığına, ofise gitmeyi aklından bir an olsun geçirip geçirmediğine, kahvaltıda ne yediğine veya evden çıkmadan evvel üzerine ne giydiğine, metrobüse hangi stratejik hamlelerin ardından bindiğine, buraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Oradaydı. Merdivenlerle buluşmuş, kodlarının sesini dinlemişti. Kenan, hazır ol duruşuna geçti ve komutana tecil işlemlerini iptal ettirerek asker olmak istediğini söyledi. Komutan, Kenan’a bir lakap taktı.

15 Temmuz 2014 Salı

18

Kendime, güvenli görünmeyi becerebilen bir barınak edindim. Şimdilik burada kalıyorum. Etrafı ışıltılı ve çirkin; bu çirkinlik, kendisini sahtekâr bir düzen içerisinde tutmamı mecbur kılıyor. Bir zaafa karşılık, bir kılçık hesabı. Bu sıralar hava gözünü kırpmaksızın ısınıp durduğundan, sığınağımın etrafına ufak delikler açmak ve çevre barınakların ıvır zıvırlarına sık sık şahit olmak durumunda kalıyorum. İyi insanlara benzemiyorlar ve hayli aptal görünüyorlar. Buralardan kaçamadığı gibi kendine bir sığınak da bulamayanları aklımdan çıkarmak zorundayım; bu insanlardan tamamen uzaklaşmak ve üzerimi plastikle örtmek için soğuğun bir an önce gelmesine ihtiyacım var.

Mezarlarımıza beton dökünüz.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

17

Belki de anlatacağım hiçbir şey yoktur. Biliyorum, sonsuz bir sanal bellekte yaşıyormuş gibi notlar tutmaya, meçhul bir olgunluğa hazırlanmaya titizleniyorum, fakat irade, defterleri açmaya kalkıştığımda beni terk edip gidiyor. Özyıkımcılıktan şüphelenmek bir başka tembellik eğilimi; bu, yeteneksizlikle yüzleşme korkusu olmalı. Zaten, alaycılıkla kalbimi kırmak istemezdim ama, kendime ulaşma kapılarının tamamını korkuları didikleyerek açmaya çalışmıyor muyum?

Genç olduğum farz ediliyor; bu yaşa varabileceğimi hiç düşünmemiştim. Beceriksiz intiharımı sırf kendim olmayı beceremediğimden otuz birime plânlamış olsam da, on yediden sonrası hiç aklımda yoktu.  O sessiz, güzel günün en fazla ne kadar uzağına varmayı umuyor olabilirdim? Bundandır ifadelerimin yarım yamalaklığı: Fırlatıldığım yerde iyice terk edildiğimde, devam etmeye ihtiyacım hiç olmadı.

Körpe cümleler. Terk edildiğimde iyice - fırlatıldığım yerde
---hiç olmadı ihtiyacım
...devam etmeye

Geçmişe dönmek için kıvranırken sallantıda geçen günler alıyor artık notları. Uyguladıklarım, kısır seçenekler arasından çekip çıkardığım zoraki talimatlardan ibaret. Zaten sorardı bana dayım: Yarın olacak mı?

22 Haziran 2014 Pazar

Şimdi ve Burada - 3

Annelerimizden sıyrılıp anlatmaya başladığımız gün, kapılar da bir daha açılmamak üzere kapanmıştı ardımızdan. Nesillerin kâbusu, savaşları küçümsemek şöyle dursun yarının savaşlarına hazırlanıyoruz bugün ama, aşağılarda bir yerde unutulmaya çalışılmış lime lime yosun parçalarında yatar: Yakışıklı oğlumun düzenli odası.

Sabahı nasıl getireceğimi bulmak üzere yüzümü karanlığın bir o tarafına bir bu tarafına hızlı hızlı döndürdüğüm o malum geceler dışında, birkaç hem yakın hem uzak akrabadan doğum günlerimde -ki onlar da yakındaki çarşamba pazarının ön mahalleye en yakın oyuncak tezgahının azizliğine uğrayıp pişti olmazlarsa- gelen oyuncaklardan kapıp ardıma bakmadan koştura koştura salona götürmeye de niyetim yoksa, hiçbir karanlık beni beyaz kapılı odamla baş başa bırakamazdı. Kağıt Türk bayrağında üç harflilerden işaret bulmaya çalışan tuhaf adamları veya liseye ilerleyen gizemli madde satıcısı ayaklarını izleyerek salonda uyumama hayli cüretkâr bir şekilde izin verilmeyecekse şayet, yanıbaşımda biraz gürültü veya çok ufak, hayatta kalmama yetecek kadar ışık kırıntıları isterdim; bunlar olmadığında, her düzenli görünen yapı gibi benim de huzursuzluktan kendi başını yiyen bir odam olurdu.

Bu gecelerden biriydi ve bunca yılın ardından artık bu gerçekle yüzleşmem gerekir ki, o zamanlar bağırsaklarım benden pek hoşlanmazlardı. Gözlerimin önünde varlıklarına kavuşarak neşeyle ve siyahça dans etmeye başlayan, kılcal damarları gözlerimi oluşturan yabancıların izniyle, beni mazur görsünler ancak biraz da onlardan uzaklaşıp az ışıklı birkaç nefes alma umuduyla, koşma arzusunu belli etmek istemez adımlarla duvar saatinin en dolaysız ve gerçeğe güven tazeler duyulduğu hole çıktım. Önümde daha fazla karanlık, daha sıkboğaz bir eylem koridoru ve gösterdiklerinin ipiyle kuyuya inilemeyecek daha fazla pencere vardı; uyuşukluk etmeyip sigara molasını kısa keserek işe giriştim. Beni fazla uğraştırmadı: Ulu öcüm, hiç beklemediğim bir suretle, günlerini tükürüklere boğulmuş çelmelerle geçiren zavallı arkadaşlarımın hiç haberinin olmadığı bir sırrını açıkladı. Bir kafa bir kafadır ancak algıların kutsal elitizminde bir kafanın, bedeninden zarifçe ayrılmış ve bundan şikayetçiymiş gibi bir ifadeye bürünmemiş bir kafaysa bu, diyecekleri çok farklı niyetlerle paketlenmiş olabilir. Bu kendinden memnun fakat öfkeli kafa beni gözüne kestirmiş gibiydi; hol camının ardından, olmayan göz bebekleriyle beni arıyor ve –tonlara saygısızlık olmayacaksa- kıpkırmızı gözleriyle  kulağımı çekiyordu. Bahçelerde sık sık selam durduğum bedensiz bakışlar. Kaşları daha çatık değil; yalnızca, biraz kırmızı. Ey büyük Atatürk, açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime ant içerim. Lütfen sabahı görmeme izin ver.

Korkunç anlar, ürkünç günleri aratırlar. Yastığımla duvarın arasında kendine ufacık bir yaşam alanı edinmiş lacivert papyonlu emektar ayım Oyuncak Ayı, gerçek bir kahraman.

18 Haziran 2014 Çarşamba

16

Hiçbir zaman büyülenmeyeceğini düşünürsün ve aniden, bir çocuk sana, hatırladığı ilk anılarından birinde bir rol verir. Kim olduğunun meçhullüğü başında dikilmiş beklerken kendin üzerine bahse girmeye nasıl böylesine hevesli oldun? Ama bilirsin; nehrin gözlerinin önünde akması gibi, yaşamının da her bir tüyü ve çekirdeği avucunun içindeydi. Fark etmedin: Ulaşabileceğini düşündüğün hiçbir meyve, sana o saçma oyuncakla oynarken aldığın tadı veremeyecek. Tebrikler: boş bakışlarına.

Nehir ardında. Kendi gölgen seni büyülüyor fakat görmüyorsun. Çabalamakta serbestsin, ancak oyun çoktan bitti.

Şimdi ve Burada - 2

Neredeyse bir hafta oluyordu ve damağımdaki, yemek borumdaki, midemdeki, zihnimdeki, topuğumdaki yapışkan his, kitapçıların olduğu üst geçidin deniz tarafına her adım atışıma musallat olmaktan vazgeçmemişti. Yeteri kadar şartlandığımda kendimi ne biçimlere soktuğum konusunda tanrıların beni aydınlatmasına ihtiyacım yok, tutarlılığım ve özgüvenim benimle oyun oynama rekabetinde bir arenada her daim büyük paralar kazanacak kadar sivri dişli olmuşlardır; ancak henüz varlık nedenine dahi en ufak bir hakimiyet dayatamadığım bu hissin benim kendimi kandırma denemelerimden biri olduğunu düşünmek fazla bilmiş bir kararlılık olurdu, hele ki tohum üretmeye yeni yeni adım atmakta olan bir çocuğa dayatılan bu baştan sona sarsak düzeneğin herhangi bir arzu bahşedilişine en ufak bir tuz tanesi katma yeteneği olmadığı da düşünülürse. Haftanın dört günü Yeşilköy’den Bakırköy’e, sakinliğimin dünyasından adım atma mecburiyetinin yıldızına, akıbeti umursamaz konsantrasyonumun birkaç saatlik keyfine bakacak bir lise giriş sınavına hazırlanmak için koştura koştura gidiyordum ve topuğumdan vurulduğumda, Afacan Çocuk sohbet odasındaki anlık bir sanal heyecan ve hasbelkader yanına oturtulduğum ortaokul prensesi dışında, yalnızca solmuş fotoğraflardan hatırladığım ve henüz dört yaşındayken kucağına oturduğum pembe hırkalı Hereke güzeli sayılmazsa, bir kez dahi cinsel heyecanın kuvvetini fark edebileceğim bir dişiyle yakınlaşmamış olacaktım.

Başlarda, birkaç külüstür arabanın park ettiği, diş hekimleri ve avukatların mesken tuttuğu mahalleden çıkar çıkmaz bu hissi damağımdan biraz olsun atmış olurdum fakat artık his Bakırköy’ün her yanındaydı; meydandan inen sefil alışverişçileri yararak balıkçıların yanından geçtiğimde de, ne-alırsan-bir-milyonculara göz ucuyla bakıp plastik kokusundan hamur kokusuna geçerek nihayetinde soğuk sınıfıma vardığımda bu fırın kokusuyla birlikteliğimi hâlâ sürdürüyor olduğumda da his, kıskanç bir ömüryiyen gibi yanıbaşımda dikiliyordu. Önündeki senelere kandırılmış bir umutla bakan ve henüz formu düşmemiş gözlerinin verdiği moralle Genç Beyin okuyan on yedi androide on sekizinci olabileceğim düşünülmüş ve bunu başaramadığım takdirde, mükemmelleşmeyi başaramamış kellemin koparılacağı söylenmişti. Elbette bu tembel cümlenin içerdiği her bir ifadenin dramatikleşme merakının ardına sığınarak zayıf bir okullu mağduriyetinden çuf çuflamayı deneyebilirdim ancak burada sahiden o sıkışık ve nedensizce beyaz önlüklü dersaneyi de hesabına katmış tuhaf bir topuk meselesi var; lütfen, birbirini izleyen kendini bilmez sıfatların ukala pazarlamalarını bir ara sıcaktan öte görmeyiniz. Seni biliyorum ve sen de bildiğimi biliyorsun ki tanıdık okur, böyle çaba kaçınırı okur reflekslerini ön göremeyecek kadar kendime yabancı değilim.

His: Tren istasyonunun biraz gerisinden geçen üst geçidi geride bıraktığım o okumuş adam sokağında, nereden ne zaman çıkacağını öngöremediğim ufak ve kara bir surat topuğuma kurşunu salacak diye, her seferinde çılgınca başımı sağa sola çevirerek, henüz birbirlerini artık görmemeye karar vermemiş olan ana babamın sevişme ihtimalleri olan her gecede beni zorla odama attıklarında öcülere karşı bir savunma yöntemi olarak yaptığım gibi, görebileceğim her bir toz tanesini algılarımın önünde tutarak sokağı bir an evvel kat etmeye çalışırdım. Kuru bir ağız ve değersiz bir kıkırdak, terk edilmiş bir ilik tadı; ne koku ne ağrı, ağza uğramayan bir tat bu. Topuğumdan vurulacağım, o gürültülü vücut kısmında ne teferruat varsa parçalanacak ve bu tat zihnimden nihayet yavaş yavaş silinmeye başlayacak.

Aslında en çok karnımdan bıçaklanmaktan korkardım fakat korkular siz onları dışa vurmadığınız sürece, sureti belirsiz düşmanlarınız tarafından da bilinmez oluyor. Henüz ortaokula geçmeden, test şıklarına sabırsız ve terli şutlar çektiğim ve bundan daha yoğun olarak kurşun kalem darbelerinin kale çizgimi geçmesine engel olmaya çabaladığım kısa senelere girmeden, üzerimde dar beyaz fanilalarım varken öldürüleceğimi düşünürdüm. O yaşta bir çocuğun yüksek bir paranoya iradesiyle beyaz fanilalarını tedavülden kaldırabileceğini düşünmek zor; muhtemelen fanilalar artık bana ufak gelmeye, anlamsız göğüslerimi iyice belirgin kılmaya başlamışlardı ve yerlerini siyah adaşlarına bıraktılar. Ama biliyorum ki asla unutmamalıyım; yeniden beyaz fanila giyecek olursam, ki çocukluk günlerimde elinde palyaço resimli kupasıyla çay içip bir şeyler okuyan amcamın gündelik kıyafetidir bu, zaten artık geçmişe takılı kalmaktan başka bir işlerliği olmayan arızalı varlığıma her an veda edebilirim.

Size klasik bir şeyler vermeyi denemekten, ufak çabalar  ve yüksek tatmin arayışı göstermiş olsam da, ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Aradığınız buysa ve şimdiye dek satırlarımdan ayrılmadıysanız ya bilinçsiz bir okursunuz, ya da beni farkında olmadığım kadar çok seviyorsunuz. Geri kalanlar için nihayet şaşırtıcı değil: Bu kemiksi hissin nasıl kaybolduğunu, ne zaman kaybolduğunu, bir daha geri dönmeyi düşünüp düşünmediğini ve buna benzer bütün şımarık soruların cevabını bilmiyorum; şundan eminim ki, on sekizinci android olmayı beceremediğim ve kafam koparıldığı için memnundum ve bu orta sınıf önlüklülerinin gülünç zırvalarıyla daha fazla uğraşmayacağım için biraz olsun rahatlamıştım. Birkaç kısa adım için.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Şimdi ve Burada - 1

Bu sahili kışın daha çok severim; tenha çimler, grilikte buluşmuş kum-deniz-hava sıkı dostları ve sakince poposunu denize oturtmuş martılar. Etrafımdaki, beni buraya sürükleyebilecek her bir değişilmez aile ferdi ise sahilini yaz kıyafetiyle görmeyi tercih eder –yaz kıyafeti; utanç verici-. Sapa bir hastanede kırışık göz kapaklarıyla karşılaştığımdan beri, kendime yabancılığımdan kaynaklı bir samimiyet şüphesi duyduğum, benden on dört yaş ufak kardeşimle fallik döneminde yakın ilişki kurabilmem için sahip olduğum son şanstı bu; kumsal boyu onlarca defa ay çizen kırık dökük banklardan, doğuya göre soldan yedinci ve sekizinci dalga kıranı karşısına alanının neredeyse tam ortasında biçimsizce oturmuş, yanımdaki sonradan kavruklaşmış tenli ve kır saçlı adamın dik bakışlarını söze çevirmesini bekliyordum. Kardeşim mavi bluzunun verdiği hava ile, kıyıda duran sandallara müthiş bir cesaretle koşturup duruyor ve elinde yarım yamalak ısırıklarla çılgına çevrilmiş çeyrek ekmek yapımı sandviçle peşinde dolanıp duran babamı meşguliyetle görmezden geliyordu. Egeli ince kaslarını gözüme sokarcasına bacak bacak üstüne atmış, güneş gözlüklerinin ardından suratıma Yeni Harman dumanını üfleyip duran adam nihayet konuştu ve ardında bıraktığı biraların kanını yerde bırakmadan konuştu; “Hiç âşık oldun mu?”

Henüz, yirmi dördüncü senemin ilk kısımlarını endişeyle geçirmekte olduğumu hatırlatırım, herhangi bir soruya ki bu sorunun kişisel bir soru olup olmaması tek bir virgülü dahi etkileyemez, dudaklarını kararlılıkla kilitlemiş bir yanıt verdiğim olmadı. Sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir devlet dairesinde, adımı dahi kendimden emin bir şekilde sarf edemem, ve sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir mekandan bağımsız olarak, sizlerin de bu konuda tereddütler yaşadığınızdan adım gibi eminim –çünkü şu an yazıyorum; ve yazarken, adımın Yiğit olduğundan emin olmak benim için biraz daha kolay. Fakat lütfen, beni gördüğünüzde, benim sahiden de orada olmayacağımı artık anlayın. Bunu anlamanız için çok uğraştım. Sorunun yanıtına gelelim:  Âşık olmak, mevzubahis bir şapka takıyorsa, senin benim emin olabileceğimiz bir mesele değil; kendinden bir kırkayakmış gibi determinist söz eden her herif aslında bilir ki, duygu durumların açıklamaları kendilerinden kaçınırlar –gerçeklik düşmandır. Bir gence, hepi topu on yedi yaşındaki bir pantolonluya diyelim, aşkı sormak ise işgüzarlıktır; kendinden bahsetmek istiyorsan, lütfen tereddüt etme. Benim dinlemek için düzenlendiğim varsayılıyor.

Evliydi ve eşini seviyordu; fakat ilk aşkını asla unutamıyordu. Tanıdık, değil mi? “Pekala dostum; şunu bilmeni isterim ki bunun nedeni seçtiğin nesne değil, senin ölümüne dair duyduğun karşı konulamaz ve aklın almayı reddettiği korku; bir ilk aşk yoktur ki eşin üzerine bahsi yapılmasın ve bir akşamüstü bir parkta aniden fark edilmesin ki aslında tam olarak ilk aşk değil, ustalıkla elekten geçirilmiş bir hoşlaşma, tüm yavanlığıyla kuvvetli ve kendinden emin  korkularına gardiyanlık ediyor.” Bu, benim ilkokuldaki, dışadönüklüğünü özgüvenine yatak etmiş ahmak mekân-arkadaşlarımın kuracağı bir cümle. “Bütün bu allahın belası tahlilleri ve yapış yapış şeyleri istemiyoruz.” Benimle burada, neden olduklarını umursamaz bir tesadüfün alaycı bakışları altında oturmuş konuşan adam, seneler sonra ilk gençlik aşkına yeniden rastlamıştı. Kadın tıpkı kendisi gibi sebat etmiş ve evlenmişti ancak hâlâ, bu sahildeki süzülüşlerinin taşıdığı sıskalığı zimmetinde koruyordu. Yalnızca birkaç tutuk ifade kullanabilmişlerdi birbirlerine karşı, o bana öyle anlatmış olmasa da. “At kuyruğu saçları hâlâ tüm kurtuluş ümitlerimi taşıyor ve halhallı bilekleri hâlâ içimde kıvılcımlar yakıyordu.” Neden vazgeçtin, diye sordum. Gençler yanıtı tecrübeyle gelen soruları bilinçsizce sorar ve verilen dolaylı yanıtları asla dinlemezler. Bunu onaylarcasına sakince güldü ve yüzünü, kardeşimin peşinde koşturan babama döndü. “Bazı saçmalıkları anlamaya çalışmanın alemi yok. Sen anladığını zannetsen de o kendi kafasına göre takılır.”

Bu tipik yalnızın anlattığı şeyler uzun süre umrumda olmamıştı ve neler anlattığını da tüm inceliğiyle size aktarmak gibi bir niyetim yok –bu bir yazar-olmaya-çalışan için apaçık bir uyanıklık olurdu-.  Sadece şunu bilmenizi isterim ki, adam her birimiz gibiydi; önce kararlı, asil; sonra kırılgan ve alkolik. Sevdiği ve neden sevdiği tanrıların insafsız hesap defterlerinde değerli.  Biz hissediyoruz, o, akıl hastanesini bir kot eteğin panik dolu hücumuyla boylamadı. Ölüm ve yaşamın işbirliği kendini böyle dışa vuruyordu.

Kendini kendine anlatıyordu ve ben sadece terli bir ergendim. Aşık olduğunu düşünmüş, âşık olmuş, kendini bir sahilde sunmak üzere geleceğe saklamış bir bedendim. Sorsan, altına ne giydiğini hatırlamazdı: Böyle zırvaların günü çoktan geçmişti. Yeni Harman, Tuborg ve Yeşilköy sahili, şimdi ve buradaydı.   Kimse onları yenemezdi ve kimse de onların dostluğunu ciddiye almazdı. Nihayetinde benim varlığımın geçerliliğini içtenlikle kabul etmeye çalıştığı tek bir an vardı ve o anda şunu söylemeye çalıştı: “Sakın ilk aşkını kaybetme.”

Bu dünyadan olmayan çığlıklar atan, denizsever bluzu yarısına kadar denize batmış kardeşimi boşvermiş bakışlarla bize yaklaşan babam, yanımdaki dostunun omzuna vurup iç çekti: “Bu saçmalıklarla uğraşamayacağım artık ya!”

8 Mayıs 2014 Perşembe

Issız Ada

   Bu adaya nerden düştüm bilmiyorum. Tek hatırladığım, bir çift yaşlı kadın elinin beni sudan çıkarıp kıyı boyunca sürüklediği. Artık o kıyıda değilim; yaşlı kadın bunca ay beni koruyup kolladıktan ve adada nasıl hayatta kalacağımı öğrettikten sonra öldüğünden beri, adanın birlikte yaşadığımız tarafına geçmiyorum. Şimdi bulunduğum taraf dalgalardan dolayı daha gürültülü, kışları biraz daha soğuk, ancak yaşlı kadından izler taşımadığı için alt edilmesi daha basit. Artık hayatımda hüzne yer yok; cevizler ve otlarla profesyonelce bir ilişki, balıkların efendiliği statüsüne yaklaşılmış bir kariyer ve akşamların ateş sefasına eşlik eden ufak beyinli böcek dostlarım, bedenimin dörtte üçünü oluşturuyor.

   Ağaç kovuklarını oyarak nesneler yapmak ve deniz canlılarının içini yararak incelemelerde bulunmak dışında bir eğlencesi olmayan basit bir fani olduğum düşünülürse, hayatımdan mutlu olduğum söylenemez ve buradan kurtulmaya çalışmadım da değil; ancak kim olduğunu hatırlamayan, ne için yaşadığını daha önce keşfettiyse de artık bilmeyen biri için bu günden güne daha çok sıkıntı veren adadan kurtulup kurtulmamanın da bir anlamı kalmıyor. Ben, yaşlı kadının hitabıyla Atta, güç bela hayalimde canlandırabildiğim hayata kavuşabilsem de beni orada bekleyen bir ben olmayacak. Adadaki kültüründen asla sıyrılamayacak olan Atta, bin bir kılçığın karıştığı bir girdabın içinde oradan oraya sürüklenip duracak.

   Önceleri böyle umutsuz değildim elbet; eldeki yarım yamalak imkanlarla kendime bir sal yapmaya, salın henüz kıyı dalgalarının huzuruna serilir serilmez başarısızlığa uğramasıyla daha ustaca kotarılmış ufak bir sandal yapmaya çalıştım. Sandalımın sağlamlığına pek güvenemesem de, yaşlı kadının beni bırakıp gitmesi ve ağaç dallarını gitgide daha sert uçuşturmaya başlayan rüzgarın tek başıma hazırlanmaktan çılgınca korktuğum kışı çağırması ile kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek denize açıldım. Fakat başta akıbetinden dayanaksız bir umut duyduğum yol, gücümü tüketmek ve aklımı zorlamaktan başka bir etkide bulunmuyordu; her gün onlarca saat çalışarak ortaya koyduğum çaba, yalnızca kalabalık dalgaların umursamaz darbeleri ve zaman zaman beliriveren şimşeklerin azarlarıyla karşılanıyordu. Buna diler yılgınlık, diler tembellik deyin; nihayetinde elime tatminkar birkaç kırıntının dahi geçeceği şüpheli bir ilerleme, bana hakiki bir ilerleme gibi görünmedi. Kendini ağlarken bulan ağır adımlarla adaya geri döndüm ve her yanına yosunlar vurmuş bu kıyıyla yetindim.

   Kendine ulaşamadan ölecek biri olarak biliyorum ki, başka bir hayata sahip olmam da asla mümkün olmayacak.

20 Mart 2014 Perşembe

Destekçi

Ellerimi baş parmaklarım dışarıda kalacak şekilde pantolon ceplerime sokmuş, aklımdan caddenin eski ağaçlarla en azından daha samimi olduğunu geçirip tam yürüme ritmimi bulmuşken, gönüllü avına çıkmış yeşil montlu genç bir kız tüm dengemi alt üst etti. Önce, muhtemelen üniversitenin ikinci veya üçüncü yılında olan ve liseden sarkma ilişkisinde seks problemleri yaşamaya başlamış olan bu kısa boylu duyarlı kızın bir önüne bir arkasına dönüp güler yüzle insanların peşinden koşturup durduğu tarafın tersine, tramvay rayının diğer tarafına geçtim ve yürüyüşümü hızlandırdım. Cebimden emektar cep telefonumu çıkarıp mesaj yazar gibi yaparken, bir yandan da kızın algı alanına girip girmediğimi kontrol etmeye başladım.

Belirtmeliyim; yavru balıkları önemseyip yetişkin balıkları birer av olarak sunmakta beis görmemeleri dışında Greenpeace ile bir alıp veremediğim yok –en azından üstünkörü baktığım birkaç haber ve tesadüfen rastladığım ilanlar ışığında- fakat yüzüne zorla bir gülümseme kondurmuş otomatik bir kızı metreler boyunca başımdan savmakla uğraşmaya da niyetim yoktu. Muhtemelen, bir arkadaşımın verdiği taktiği kullanarak ona bu işi benim de daha önce yaptığımı söyleyecek, başarılı olamazsam kredi kartımın olmadığını söyleyecek, yardımda bulunmak için kredi kartına ihtiyacım olmadığını söylerse işsiz olduğumu ve iş bulunca kesinlikle destekçi olmaya başlayacağımı uyduracaktım. Aslında yalan da sayılmazdı; daha önce, izlediğim bir belgeselin ardından gece serseriliğiyle bakmadım değil: Aylık asgari destek miktarları yanılmıyorsam yirmi beş lira olmasaydı, on beş lira olsaydı mesela, bu işe girişmeyi ciddi şekilde düşünürdüm. Belki bunu doğrudan ona söylemeliydim.

Telefonuma numaradan bir şeyler yazıp yazıp silerken, aşağıya bakan gözlerimin kadrajın uzak köşesindeki gölgelerle ilgilenen memurları kızın bana yaklaşmakta olduğunu bağırdı. Hemen biraz daha yana, mağazalara ve bankalara yanaşıp sanki çok ciddi bir iş yapıyormuşçasına telefonuma gömüldüm ve kaşlarımı çattım. Yine de gölgenin gittikçe yaklaştığını fark edebiliyordum –caddedeki o güzelim ağaçlar sökülmeseydi şayet, yeşilli avcıma yakayı ele vermemin imkanı yoktu. Kızın bana doğru pençelerini hazırladığını anladığım anda suratım kızardı, alnımdan terler boşalmaya başladı ve zihnim panik içerisinde, kızın gülen suratına ne karşılık vereceğinin hesabını yapmaya başladı. Belki işe koşturduğumu, çok önemli bir toplantıya yetişmem gerektiğini söyleyebilirdim –ama o zaman, sonraki hamleyi işsiz olduğum bahanesiyle boşa çıkaramazdım. Bir anlığına turist taklidi yapmayı plânladım –fakat anlatacaklarını bir anda İngilizce anlatmaya başlarsa fena yakalanırdım… Hiçbir şey söylemeden, bir anda koşmaya başlasam?

“Merhaba nasılsınız!”
“Sen sorana kadar iyiydim! Güzel güzel yürüyorum, bi şey düşünüyorum, bozma!”

Bunları söylerken suratımda beceriksizce çizilmiş bir çizgi roman karakterinin dertli gülümseyişi vardı. Kızın suratı asıldı. Bana bokmuşum gibi bir bakış fırlattı ve bir sonraki kurbanını arayışa geçti.

Sanmıyorum ki onun aklında yer etmiş olayım; ancak o günden beri ben, onu ne kadar üzmüş olabileceğimi düşünüp duruyorum.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Buralardayım

Yayaların karşıya geçmesi için on üç saniye verilmişti. Gazetecilerce, araya aldığı tek adımlık kaldırımın nedeni sorulduğunda purosunu ağzından çıkararak ağırbaşlı ve ukala bir tebessümle her şeyin bir anlam taşımak zorunda olmadığını söyleyecek enine otuz metrelik asfalt yol, on üç saniyede yürünmek için yaratılmıştı sanki. Kış mevsimine rağmen Mecidiyeköy’den destek almış güneşin acımasızlığına karşın, kendisine ayrılan sürenin bitimine dokuz saniye kala attı kendini yola Utku. Henüz kestiği kaşlarının altından çıkacak yeni kıllara gözdağı verircesine fışkıran alın terlerinin gözlerine yaptığı hücuma rağmen, kendileri için yanan kırmızı ışığı muhtemelen görmezden gelecek arabalara karşı kollarını siper ede ede kusursuz bir depar çıkararak yolu alt etmesi ve ilk bakışta güvenli zannedilen kaldırıma ulaşarak, kendisini bekleyen yeni mezun arkadaşına ulaşması gerekiyordu.

“Naptın abi, iş miş?”
“Bırak şimdi bunları,” dedi Utku. Evvelsi gece özenle ürettiği, her birine üç film sığmış otuz filmlik dvd torbasını teslim etti.
“Son Oscar adayları da var mı?”
Ayıp ettin dercesine bir bakış attı Utku. Geç kaldıkları bir görüşmeye gidiyormuş gibi, hızlı ve yaya kalabalığına karşı hayli profesyonelleşmiş adımlarla yürümeye başladılar.
“12 Years A Slave’i izledin mi?”
“İzledim, var torbada.”
“Nasıl?”
Utku memnuniyetsiz olmaya çalıştı; attığı her adımda kalın montu daha da yakıyordu sırtını.
“Yani. Adamın önceki filmleri kadar orijinal değil. Konu kölelik falan diye çok pazarlandı herhalde.”
“Hı. Yine vardır bir şeyler ama ya… farklı.”
“Bilmiyorum pek giremedim ben.”
“Önce bi’ köle olmak lazım diyorsun.”

Onur böyleydi; yürümeyi becerirdi de kolay kolay konuşamazdı. Oscar’a aday gösterilen diğer yönetmenlerden, stüdyo animasyonlarının ne kadar boktan olduğundan, Jennifer Lawrence’ın güzel olup olmadığından konuştular. Yürüme hızları hiç kesilmedi, çarpıştıkları adamlardan hiçbirine dönüp bakmak zorunda kalmadılar ve sonunda, hormonlanmış bir porno aktörünün aleti gibi tüm ihtişamıyla yürüyüş boyu karşılarında dikilmiş bekleyen alışveriş merkezine girdiler. Onur dijital fotoğraf makineleri için fiyat gezinmesi yapıyordu; sonunda analog ısrarını bir kenarı bırakmıştı.
“Abi sende bir gariplik var ama çözemedim valla ya.”
Utku alnındaki son terleri de sildi, gülerek dimdik baktı Onur’a. Onur kısa bir anlama ünlemi fırlattı, kendi kalın kaşlarını işaret etti. Onlarca insanı aşağılara indiren yürüyen merdivene bindiler.
“Neden?”
“Neden mizah?”

Onur ilk teknoloji mağazasındaki fiyatları gözden geçirdi; anında yanında biten elemandan bir kısmı yanlış olan bilgiler aldı, şık olması için uğraşılmış makine bedenlerinde ellerini dolaştırdı, ısrarla içlerini görmeye çalıştı. Utku fiyatlara bakıyor gibiydi daha çok; bir an, her bir makinenin 9’lardan oluşan küsuratlarının nasıl da gülümseyerek göz kırpan uzun boylu ve kalın enseli tuhaf bir kadını anımsattığını düşündü. Önceki akşam özenle kırdığı dvd’lerin etkisi geçmemişti belli ki.

“Satürn’e mi gitsek?”
Borusu çıkarılmış üstün teknoloji elektrik süpürgesinin baş döndürücü deliğinden gözlerini aldı Utku.
“Şu Towers mıdır nedir, Arapların yaptığı. Satürn vardı orda,” diye ekledi Onur.

Dışarıya çıkmaya ihtiyaç duymayacak olmaları acı olabilirdi, eğer dışarıda hissedilmeye değer bir halt kalmış olsaydı. Yürüyen merdivenlerle en alt kata indiler, alışveriş merkezinden çıktıklarını işaret eden üzgün bir çizim tarafından uğurlandılar ve basık, düz bir koridorda ilerlemeye başladılar. Sağlarından sollarından insanlar geçip gidiyor, zaman zaman altlarına yürüme bandı geliveriyor ancak koridorun diğer ucu hiçbir zaman görünmüyordu. Onur Galatasaray’ın sezon başında kadrosunu nasıl da yanlış kurduğundan bahsederken, Utku koltukaltına gazetesini sıkıştırmış yürüme bandında öylece duran, karşı banttan dengesiz adımlarla yaklaşan akranına gündelik akşamüstü selamını veren Ecevit şapkalı yaşlı adamla meşguldü.
“Acaba bu Fatih istedi de çakallar mı almadı yerli oyuncu?”
Utku futbolla hiçbir zaman içli dışlı olmamıştı; Onur’la yakın arkadaşlıklarının hatrına ondan bir şeyler kapıp ona geri satıyordu genellikle.
“Sol bek.”
“Sol bek tabii ya!”

Bir başka alışveriş merkezinin bir başka teknoloji mağazasına güneşle temas etmeden girdiler; artık güneşin de onlara pek merak duyduğu yoktu zaten. Onur benzer fiyatlar üzerinden benzer bilgilendirmeler dinledi, benzer avantajlardan faydalanmanın eşiğine geldi ve benzer bir reddedişin ardından benzer kapıdan dışarıya çıktılar: Yılbaşından kalma büyük beyaz yıldızların süslediği, seslerin yumuşayarak yankılandığı görkemli tavana bakarak derin bir iç geçirdiler.
“Buralarda mısın?”
“Buralardayım.”

Buluşma sonlanmıştı; eski okul arkadaşları, Onur’un yüzündeki birkaç ay sonra görüşürüz ifadesiyle uyumlu gevşek bir tokalaşma sahneye koydular. Utku diğer yöne gideceğini belirterek yerinde kalırken Onur elinde Utku’nun son üretimleri, dışadönük adımlarla uzaklaştı ve yemek katına çıkan yürüyen merdivenlerde kayboldu.

Utku hareketlenmedi. Yıldızlı gökyüzüne bir kez daha baktı, çaprazında kalan Mango’dan çıkan çekirdek ailenin mont savaşçısı küçük oğluna göz kırptı, beşinci katında olduğu yedi katlı bok çukurunun korkuluklarına tırmandı ve kendini aşağıya bıraktı.

Alışveriş merkezinin sağlık ekibinin, Utku’nun izlerini ortadan kaldırması ve alt katı yeni güne hazır etmesi yirmi dakika sürdü.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Klozette

En çok düşündüğüm dakikalar bunlar. Zeki görünmeye çalışan onlarca üniversite öğrencisinden her an sorular alıyor olmam bir yana, okuduğum bunca teorisyene rağmen aklımı bu kadar zinde kılan başka bir vakit yok bir günümün içinde. Buranın daha farklı bir etkisi var üzerimde; havasızlığından mıdır, nesnelerin konumundan mıdır bilmem. Her gün aşağı yukarı aynı saatlerde, beş on dakika otururum emektar klozetimde. İşimi ağır ağır görür, temizliğimi uzun uzun yaparım.

Şu sıralar, günümün bu en elverişli dakikalarını bozan bir kanatlıyla başım dertte. Kanatlı diyorum; çünkü böcek desem  minikliğinin verdiği sevimliliği yansıtmıyor, sinek desem ağırbaşlı uçuşuyla uygun düşmüyor. Kesin olan şu ki, bu kanatlı yüzünden, yeteri kadar düşünememiş olmanın verdiği özgüvensizlik nedeniyle günlerdir fakülteye giderken yalpalayıp duruyorum. Kaç zamandır yaşadığım baş dönmelerimin hesabını sormak adına, kanatlıya meydan okumak ve o ufak manevralarıyla dikkatimi dağıtamayacağını kanıtlamak için, bugünkü klozet seferime çıkmadan evvel yanıma kirlenmesinden gocunmayacağım ucuz defterimi ve kemirilmiş kurşun kalemimi de aldım. Aslında tuvalette oldukça titizimdir; neredeyse ellerimi dahi kirletmemeye çalışırım. Ancak yanımda getirdiğim eşyaları klozetimin baş ucundaki plastik dolabın üzerine koymak bile benim için daha sonra onları bir kolonyalı mendille temizlemeye yeterli sebeptir.

Yavaş yavaş kanatlının bir uçuş kalıbı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Havalandıktan sonra önce kendi etrafında iki defa dönüyor, ardından düz bir şekilde yavaş yavaş uçuyor, aniden kendine ulaşacak bir amaç bulmuş gibi dik bir hareketle yön değiştirdikten sonra süzülerek hedefine doğru ilerliyor ve kendi etrafında iki defa daha döndükten sonra yöneldiği yere konarak hareketsizce bekliyor. Uçuşlarının ritmikliğinin aksine, bu uzun bekleyişleri benim dikkatimi daha çok bozan; bir an olsun hareket etmeksizin oracıkta duruyor ve öylece bana bakıyor. Ne bir el ovuşturma, ne bir kıpırdanma. Fark ettim ki, klozete oturmaktaki esas gayemi yalnızca o uçarken gerçekleştirebiliyorum; o bana bakarken sıçabilmemin mümkünatı yok. Bir sinekten utanıyor değilim elbette: O bakışların şartladığı tetikte olma ihtiyacının neden olduğu bir kasılma hâli bu yalnızca. Ben ki senelerdir konferanslara katılan, her türlü uluslararası organizasyonlarda söz alan bir doçentim; bir böcekten utanmak da neymiş!

Zoraki klozet arkadaşım konduğu yerden ayrılmayı düşünüyora benzemiyor; bu anlarda düşünmeyi beceremediğime hazır ikna olmuşken, size biraz çalışma düzenimden bahsedebilirim –kendimden bahsetmeyi severim, söylemesi ayıp. Bu elimdeki gibi, daha onlarca defterim vardır; hepsini çalışma masama düzenli bir şekilde, hepsini görebileceğim şekilde yerleştirir ve her birini özenle doldururum. Hayatımın hiçbir noktasının elimden kayıp gitmesine izin vermem; zihnimde yer etmiş her an bir defterde, hayatıma girip çıkmış insanlar bir defterde, akademik notlarım ve gelecek çalışmalarıma dair fikirlerim bir defterdedir. Kişisel hesapları tuttuğum defterlerimi ve karalama defterlerimi saymıyorum bile. Masama göz gezdiren biri, hayatımın neredeyse tamamı hakkında bilgi sahibi olabilir; ancak hayli iyi tanıdığım kendime başka bakışların erişmesini istemeyeceğimden, masamı da kilitli bir kapı ardında tutarım. Eve giren çıkan fazla olmaz fakat tedbiri elden bırakmamak gerek, bir koyuverince çorap söküğü gibi gelir gerisi ve kaçırıverirsin hayatının kontrolünü elinden.  Karışıklık olmasın; dış dünyaya kendimi kapatmış değilim. Hatta öğrencilerime sık sık hayatımdan örnekler verir, çalışmalarında dahi kendimi dışavururum. Yine de hiçbiri, şu an size övünerek bahsettiğim masa üzerindeki değerlerimin yanına yaklaşamaz.

Kanatlı kendini beğenmiş bakışlarını sinsice üzerimde gezdiredursun, ben onun tehditlerine rağmen iyi bir çaba gösterdim. Fakat sanırım artık kabullenmem gerekiyor ki, bugün yalnızca elim çalışıyor. İhtiyacımı gideremiyorum. Kanatlı; izninle, taharet musluğuna uzanmam gerekiyor. Lütfen şu bakışlarını üzerimden çek ve kendi işine koyul artık –yani, belki kalan şu son birkaç saniyeme en azından yolda yürürken kendimi iyi hissetmemi sağlayacak düşünce kırıntıları sığdırabilirim, diye.

***

Size yalan söylemeyeceğim: Kanatlıyla on beş dakikadır hareketsizce bakışıp duruyorduk. Nihayet direnişime dayanamadı ve keşfettiğim düzenini yeniden uygulamak üzere havalandı.  Şimdi, defteri ve kalemi bir kenara koymam gerekiyor. Temizlenmek zorundayım.