25 Aralık 2014 Perşembe

Rüya

Ayaklarını okşadım ve artık güzeller
Çok daha yaşlı bir his
gülümsedim onlara rağmen
kimsenin olmadığını bilsem de
son bir dokunuş
sakince
kendine gitmeden önce.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Büyük Gün

   Bugünün ben ölmeden geleceğini biliyordum. İlk gençlik yıllarımı saymazsak, tabii o zamanlar bilim insanları neler yapmaya çalışıyorlardı bilemiyorum ama, hayatım boyunca, bunun gerçekleşmesi an meselesiydi. Günlerim bunu beklemekle, bunun bir gün başarılacağına duyduğum güven sayesinde kendimi tembelliğe itmekle geçti. Belki de her zaman sahip olduğuma inandığım potansiyelimi bu ihtimal yüzünden bulamamış ve belki de –bunda çok gözüm olduğundan değil ama- bu yüzden köşeyi dönememiş, dünyanın tadını çıkarabilen insanların arasına girememiştim. Öyle ya, sonsuzluğa eninde sonunda kavuşabileceğine inanan bir adam neden ölümlülerin motivasyonlarını paylaşsın; kendini dünyaya ve ötekilere kanıtlamak, zavallıca bir şekilde varlığının izini kalıcılaştırmak için neden kendini paralasın? Bütün yatırımlarım, akranlarım hayaller ve kariyerler peşinde koştururken asgari bir evde oturup onlara komplekslere kapılmaksızın attığım küçümseyici bakışlarım karşılığını vermişti; onlardan ne aşağı ne yukarı, tıpkı onlar gibi aynı mecrada birlere ve sıfırlara dönüşecektim. Dedikleri gibi, bu absürt oyun bitecek ve şahlar ile matlar aynı veritabanına döneceklerdi.

   İşte bunun için, haftalardır süren eve kapanma ayinimi sonlandırabilir ve sefil betonlardan başka bir haltın olmadığı caddelere gülümseyerek çıkabilirdim; bugün, güzel bir gündü. Yerleşik ekranlarımdan, işlemlerine resmen başlanan devrime gösterilen coşku dolu sosyal medya tepkilerinden ancak sıyrılıp, geç de olsa yola koyuldum. Devlet dairesi evime pek uzak sayılmazdı; devlete hayli zamandır işim düşmüyordu fakat katiyen taviz verilmeyen nüfus kayıtlarından ötürü dairenin yer bilgisinin zihnimde yer kaplamasından da sıyrılamamıştım.

   Uzun zamandır koşu bandından öteye gitmeyen bacaklarım yokuşları çıkmakta biraz zorlansa da nihayet devlet dairesine vardım ve duştayken öngördüğüm gibi, bu büyük günü sevinçle karşılamış yüzlerce insanın tüm koltuklarını kaptığı bekleme salonuyla karşılaştım. Elektronik gişeye baş parmağımı dokundurmamla bin yüz on yedi numaralı sıram adıma işlendi. Henüz dört yüzlerdeydik; yıllarca beklemem gerekecekti herhalde. Bir yarım saat kadar oturup ikincil göz kapağımı kapatıp bizimkilerin de benim gibi hemen soluğu devlet dairesinde alıp almadıklarına baktım. Anlaşılan insanlar öyle heyecanlanmışlardı ki önceden günün her saati güncelledikleri durumlarını bu kez boş vermişlerdi. Sokağa çıkmayı bıraktığımız gibi, artık bunu da bırakacaktık, kim bilir; varlığını yedeklemiş insanın, aktivitelere ihtiyacı kalmayacaktır belki de. Göz kapağımı pasif hâle getirip ne durumda olduğumuza baktım. Gişelerin çoğu çalışıyor olmasına rağmen sıra sadece beş altı kişi ilerlemişti; herkes memnuniyetsiz ancak heyecanlı, anlaşılan ikincil göz kapaklarına gömülmüş, dimdik oturuyordu. Bu aletin, telefonlarına ve bilgisayarlarına gömülmüş bir sürü insanın verdiği fotoğrafların ortadan kalkmasını sağlamasını sevmiyor değilim, ancak artık bayatlamış teknoloji eleştirisinin de en azından insanın ait olmadığı bir evrende kendini fazla kaybetmemesi açısından bir tutam hakkı olduğunu düşünüyorum; nihayetinde, her ne kadar belli bir saydamlığı olsa da, hâlâ masabaşı işi olmayan insanların elini eteğini çekmediği sokaklarda sırf şu alet yüzünden bir sürü kaza yaşanmaya devam ediyor. Bugünden sonra elbette bu düşüncem de yavaş yavaş tedavülden kalkmaya başlayacak; fakat o an gerçekleşip insan güvende olduğunu anlayana kadar, gözünü açık tutmalı.

   Bu bekleyişin böyle sürüp gidemeyeceğini düşünerek danışma masasında oturmuş sakızını çiğneyen şişman hanıma yöneldim ve ona böylesine büyük ve yoğun bir günde daha fazla gişenin, mümkünse tüm gişelerin çalışmasının ona göre de daha mantıklı olup olmadığını sordum. Hiçbir şey söylemeden sakızını çiğnemeye devam etti ve bana parmağımı masaya okutmamı işaret etti. Böyle suratsız insanlar yüzünden, her birimizin sokaklardan çekilip mecbur kalmadıkça işlerimizi evlerden görmemiz normalleşti işte. Parmak izim algılanır algılanmaz bizimki sakız çiğneyişini yavaşlattı.
“Murat Adıvar. Zihin veri transferi için gelmişsiniz, değil mi?”
“Evet, tıpkısının aynısı.” Kadını biraz yumuşatma umuduyla hınzırca gülümsedim. Sıfır tepki.
“Sizin işlemlerinizi burada yapamıyoruz yalnız. Bahçeşehir’deki daireye başvurmanız gerekiyor.”
Yüzüm düşüverdi. “Nasıl? Ne fark eder ki?”
“İşte, sistem belli şartlara göre dairelere dağıtıyor insanları. Gelmeden önce bir kontrol etmeliydiniz.”
Neredeyse bir saattir buradaydım ve hem buradan elim boş çıkacak, hem de işimi görebilmek için onca yolu tepmek zorunda kalacaktım. Öfkemi kontrol etmeye çalışarak, teşekkür dahi etmeden kapıya yöneldim-
“Pardon sıra numarası alırken sistem neden görmedi benim buraya kayıtlı olmadığımı?”
“Sistem görmez efendim, o verir sıranızı iyi niyetle.”
“İyi niyetle?”
“E, makine o. Siz kendiniz gelmeden kontrol edecektiniz kafanızı çalıştırıp.”
Duyduğuma inanamayıp şaşkınca kaldım. Hiçbir şey söylemeden, bu kez gerçekten kapıya yöneldim. Şimdi düşününce insana komik geliyor fakat, tam kapıdan çıkarken elektronik gişeye ters bir bakış atmayı da ihmal etmedim.

   Bahçeşehir’e gidebilmek için uzun süredir itinayla uzak durduğum toplu taşımaya binmem gerekiyordu. Artık iyiden iyiye şişmiş bu şehirde, herkesin bir anda karıncalar gibi evlerinden çıktığını düşünün; felaket. Kendimi zar zor bir kapıdan içeri atarak insanlarla ağız ağıza yolculuğa başladım. Neyse ki, erkekliğini kaybedeceklerini sandığından lazer altına yatmayan birkaç adam dışında, hiçbirimiz artık terlemiyorduk.

   Uzunca bir yolculuğun ardından Bahçeşehir’deki daireye ulaştım. Diğer daireye nazaran daha eski, elektronik gişeleri yıpranmış bir binaydı. Üzerime atanan, şehir merkezinden uzakta olan daireye geldiğim için işimin daha kolay görüleceğini, fazla sıra beklemeyeceğimi düşünüyordum fakat bu şehirde artık merkez diye bir şey olmadığını unutmuşum. Karşıma öncekinden çok daha uzun bir sıra çıktı ve burada oturarak da beklemiyorduk; yüzlerce insan, kocaman bir solucan gibi dairenin her tarafına tek sıra hâlinde yayılmışlardı. Bu kez hiç sıra almaya dahi girişmeden danışma masasına yöneldim. Bu sırayı bekleyeceğime, birkaç gün insanların kendi işlerini halletmelerini bekler ve buraya öyle gelirdim. Kırk beş sene dayandıktan sonra, birkaç gün daha dayanabilirdim herhalde. Buradaki bir diğer şişman hanımın bana işaret etmesine gerek kalmadan baş parmağımı masaya uzattım.
“Şimdi numara alsam, bugün bana sıra gelir mi dersiniz? Tek gişeniz var bir de, nasıl işse…”
Kadın, elbette suratsızca, hiç sanmıyorum manasında dudağını büktü. “Bugüne yetişmez. Siz sıranızı alın, iki ya da üç gün sonra filan gelin.”
“Allah allaah… Yahu nedir bu kadar uzun süren? Ben profesör, doktor falan göremiyorum, burda yapmıyorsunuz işlemi herhalde?”
Soruma cevap vermeden evvel beni baştan aşağı süzdü kadın. “Hiç bakmadınız mı prosedürlere gelmeden evvel? Önce birkaç soru soruluyor, sonra da genel sınava girmek üzere bir şifre satın alıyorsunuz.”
“Satın mı alıyoruz? Ne sınavıymış bu?”
“Yirmi bin lira ücreti vardır. O genel sınav. Bilgisayardır, matematiktir, ortama uyum sağlayabilip sağlayamayacağınıza bakar. Şimdi de neden bunu istiyorsun, amacın nedir, neden ölmek istemiyorsun gibi şeyler sorarlar.”
Öğrendiklerimin hangi birine tepki vereceğimi şaşırmıştım. Lise terk, hele ki sayılardan hiç çakmayan bir adam olarak henüz geçebileceğim dahi şüpheli bir sınava girmem için tek varlığımı, babadan kalma evimi satmam gerekiyordu resmen.
“Yahu çok pahalıymış bu iş… Biz de sevinmiştik halbuki. E… Siz yaptıramıyor musunuz mesela?”
Hiç anlayamadığım bir şaşkınlığa düştü kadın. “Ben mi? Benim ne işim olur… İnancıma aykırı. Ölünce zaten gidiyorum rabbimin yanına, ne diye allahın bilgisayarına tıkanıp kalacakmışım ki?”
“Öyle, öyle de… Eşeğini sağlam kazığa bağlamak istiyor insan.”
“Sağlam kazığa bağlayacağım derken eşeği sıratten aşağı atıyorsunuz vallaha, diyeyim.”
  Doğruyu söylemek gerekirse hiçbir zaman dindar olmamışımdır; fakat Allah’a inandığımı her fırsatta dile getirir, inancıma dil uzatılmasından hiç hoşlanmam. Bu kadının bilmiş hâlleri tepemin tasını attırmıştı. “Ne demek kardeşim yani, size mi düşmüş bunun yargısını yapmak?”
“Yok canım, ne münasebet…” Bakışlarını hemen başka tarafa çevirdi. “Ama dilekçelerimizi de yazdık yani… Yasaklanmalı sonuçta…”
  Güne başladığım sevinçli ruh hâlimdem eser kalmamıştı. Kadının yarım ağız söylediklerini duymazdan gelip hışımla sıra numaramı aldım ve o an sıranın kaç numarada olduğuna göz ucuyla bakıp, hangi gün buraya geri gelmem gerektiğini düşünerek yola koyuldum.

   Dönüş yolunda herkes sınav ücretlerini konuşuyordu. Başında takke, tespih çeken yaşlı bir amcanın kucağındaki dosyada sınav şifresini görünce bizim danışman kadına içimden bir oh olsun çektim. Tam tanıdıklarımın bugün benimkine benzer bir düş kırıklığı yaşadıklarını umarak internete bakınmaya koyuluyordum ki, önümdeki koltuk boşalıverdi. Teselli ödülümü ağırbaşlılıkla kabul ederek yavaşça koltuğa oturdum ve hemen, yanımda oturan, bana yakın yaşlardaki esmer adamın elindeki sınav şifresini gördüm. Bir an aklımdan şifreyi not edip sınav günü kullanmayı geçirdim ancak biliyordum ki, isimlerimiz ve suretlerimiz uyuşmadığı sürece bana o şifreyi yar etmeyeceklerdi. Evi birkaç gün içinde nasıl satacağımı, satarsam bu azıcık gelirli hâlimde nasıl yaşayacağımı, bu işin dedikleri kadar yüzde yüz güvenilir ve garantili olup olmadığını düşünüp durdum. Acaba bankalar sınav şifresi için kredi verirler miydi? Her şeyimi satıp, zihnimi dijital hafızalı sağlam bir bilgisayara –veya ne diyorlarsa ona- dönüştürdükten sonra bedenimi intihara teslim etmeyi dahi düşündüm.

“Alamadınız mı şifreyi?”
Öyle dalmış olmalıydım ki, sıra numaram elimde kalmış, kayıp düşmek üzereydi. Yanımdaki esmer adam cama doğru kaykılmış, gözlerimin içine bakıyordu. “Efendim?”
“Sıra gelmedi size bugün herhalde?”
“Gelmedi ya… Lanet herifler bir de ne biçim para istiyorlar…” Adamın elindeki sınav şifresine dik dik baktım. “Ama siz almışsınız anlaşılan.”
“Aldım, aldım. Almak zorunda kaldım. Gerçi, seneler evvel vermiştim bu kararı… Biliyordum böyle olacağını, aklımızda ne varsa kurtarabilmemiz için sadece belli kişilere imkân tanınacağını, bu olayla ilgili ne varsa hatrına eşek yüküyle para talep edileceğini…”
“Ya, ben düşünemedim işte.”
“Biliyor musun –kusura bakma muhabbete giriverdim, rahatsız etmiyorum di mi?”
“Rica ederim, tam tersi, benim de ihtiyacım var buna. Hâtta şimdi aynı dertten muzdarip insanları görüp rahatlamak için gözlerimi kapatıyordum.”
“Ah. Neydi –hah. Biliyor musunuz senelerdir buna hazırlanıyordum. Ne yedim, ne içirdim. Evlenmedim, çocuk yapmadım. Hiçbir zaman lüks bir tüketime falan kaçmadım. Okulumu okuyup işime girdiğimden beri böyle bu. Bir gecemi dahi dışarıda arkadaşlarımla geçirmişliğim yoktur –zaten arkadaşım da yoktur. Ne yapayım arkadaşı? Dedim ya, bugünün geleceğini biliyordum… Kendime ufak bir ev aldım, o kadar. Evime ne sipariş yemek girer, ne çikolatalar çerezler. İçmek için o şekerli şeylerden bile almam. Su neyime yetmez… Araba maraba zaten hak getire, onun mazotuna osuna busuna para mı yetişir? Güneş enerjili müneş enerjili yapılacak diyorlardı, hâlâ bekleşiyor millet. Yaygınlaşmasını engelliyorlar belki de… Neyse odur budur, her günümü bu otobüslerde metrobüslerde uyuklamakla geçirdim ben! Bak, biriktirdiğim paralarla kendimi kurtaracağım şimdi.”

   Böyle, bir tarafın kendini anlatmaya giriştiği toplu taşıma muhabbetlerinde dinleyen tarafken kafa sallamakta pek iyi değilimdir. Hayatımın çoğunu evde, konuşmadan geçirmiş olmamın etkisi; karşımdaki çoğu zaman kendi sözüyle sessizliğe düşüp durur. Sessizliği çok uzatmadan söyleyecek bir şeyler arandım.
“E, bu kadar büyük bir tasarrufa ihtiyacınız var mıydı ki? Yani, her ne kadar ben ve birçokları nasıl ödeyeceklerini bilemeseler de, otuz bin lira o kadar da büyük bir para sayılmaz neticede.”
“Otuz bin lira mı?” Alaycı bir kahkaha patlattı esmer adam.
“Yahu hemşehrim, senin de hiçbir şeyden haberin yokmuş he. Sınav parası o. Sınavı geçtikten sonra bir de işlemler için ayrıca, beş yüz bine yakın para alıyorlar, yaa!”
Oturduğum yerde aşağı çöküverdim. Adam kulağıma yaklaşıp fısıldamaya başladı.
“Hem sana bir şey söyleyeyim. Bakma böyle gururlu gururlu konuşup durduğuma, senelerce pisi pisine mi uğraşıyorum acaba diye kendime sormuyor muyum ben sence? Hepimiz yapıyoruz. Sen sanıyor musun ki bu herifler, sen sınavı geçsen dahi, bize tanıyacaklar bu imkânı? O çok değerli bilgi ağlarında, veritabanlarında bilmem ne, bizim gibi sıradan heriflerin zihinleri, kimseye bir anlam ifade etmeyen anıları ve düşünceleri, he? Külahıma anlat yahu, ben inanmıyorum bunlara… Ama işte, çaresizlik. Belki de biz bu işlemi yapıp kendimizi rahat hissettikten sonra fişimizi çekip bırakacaklar. Kefen parasını denkleştirmiş olmanın anama verdiği rahatlıktan ne farkı var şimdi benim bu yaptığımın? Senelerce ahiretle, sonsuz yaşamla sakinleştirmediler mi milleti, hâlâ da yapmıyorlar mı? Bunun ondan farklı olduğu ne mâlum? Kendini zeki sananlara oltayı atıyorlar işte. Ama ne yapalım? Açlıktan ölüyoruz ve denizde, oltaya takılı olandan başka yemek yok, he?”

   Esmer adam yaptığı benzetmesinden gurur duyduğunu gösterircesine bir kahkaha attı. Üzerinde iyice söndüğüm koltuktan aniden kalkıp orta kapıya yöneldim. Moralim öyle bozulmuştu ki, adama iyi bir akşam dileyip dilemediğim umrumda değildi. Durağa gelmek üzere kapıda sabırsızca beklerken, ayakta duran iki gencin konuşmasına kulak misafiri oldum. “Veritabanlarımızı özgürce yedeklemeli, hiçbir kurumun, kişinin, devletin mevletin bu ihtiyacı tekeline almasına izin vermemeliyiz! Kendi imkânlarıyla zihnini yedekleyenleri tutukluyorlar! Buna ne hakları var, söyle?”

   Durağa geldik ve hemen aşağı atladım. Kafam davul gibi olmuştu. Diğer genç, devletin kişisel teşebbüsler üzerinde bir kontrolü olmazsa dijital bir kaosa sürükleneceğimizden bahsedip karşısındakine kesinlikle karşı çıkıyordu. Gençliğimde ben de buna benzer ateşli tartışmalara girmiştim açıkçası; senelerdir aynı muhabbetler. Ama artık yeter. Biraz daha düşünseydim, ortada sağlama alınacak bir beyin kalmayacaktı.

   Eve gittim ve iyice karışmış aklımı boşaltmak için bir okey odasına girdim. Rakiplerimin biri konken masasında poz vermiş yaşlı bir kadın, biri eski bir bilgisayar masası önünde oturan kalın kaşlı bir adam, biri ise sayılarla isimlendirilmiş bir yapay zekâydı. Elim pek iyi sayılmazdı. İlk taşımı çektim: Hâlâ hayatta olduğum bu günlerden keyif alsam, hiç fena olmazdı.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Tanıdık

Kendine her şeyin iyi olduğunu söyle
Kaçışları komşuya bırak
İnsanlara koş ve artık yardımıma ihtiyacın yok
Sokaktan bir tanıdık
Önce gözümü alan,
Sonra onlardan olan.

16 Aralık 2014 Salı

Kendi Öykümü Kendim Yazarım

Tanıştığıma memnun oldum, kibar dağarcıklarımıza ilkokuldaki İngilizce derslerinin soktuğu bir sahtekarlık girişimidir. Kastedilenin keşfedilmesine düşman her kalıp, sahtekarlığa bir tebessüm olsun yakın.

Kendine kurban ifadelerle onu bulandırmayalım. Bu, onun kapanışı. Uzun ve güzel bir hikâyenin beceriksizce yazılmış son sayfası.

Şunu söylemeliyim ki arkadaş canlısı bir adam değilim. Zavallı bir aitliğe yalnızca evim sessizken veya olmaz olası gururum mukavva silahların saldırısı altındayken ihtiyaç duydum ancak kulaklarımı doldurmuş birkaç kıçı kırık nota dahi bu acınasılığı ötelememe yetti; ama insan bu birkaç cümle kadar kendine hakim olduğunu sanamayacak güçsüzlüktedir. Tavırlar, öfkeler ve yansıtışlar, güçsüzlüğün dışavurumundan bir adım geride olsa da, ondan uzakta değil.

Titrekliği senelere yayılmış tutarsız bir ilişki serüveninin er ya da geç yaşam ünitelerine ihtiyaç duymaya başlayacağı yıldızlarda yazıyordu. Henüz kendini dahi tanıyamamış kafası karışıkların ister istemez düştüğü sahtelikler, abartılı yanlarına rağmen sevgilimi körpeliğinin her anında cezbetmişti ve benim fazlasıyla mekanikleşmiş, duyuları köreltilmiş, yeri geldiğinde özyıkımcı ancak her zaman tahammülsüz tutumlarım artık onun geleneksel ağlama şenlikleriyle başa çıkamaz olmuştu. Haddini bilmez cinsel dokundurmalarımız, bizim için bizim yüzümüzden hayasızca paketlenmiş kadınları elbet bir gün kendi cinslerini nesne edinmeye yöneltecekti; bu çaresizce biraz duygu, sadece duygu arayan genç kadının da etrafındaki tüm aklı başında ve her birimiz gibi kaybolmuş hemcinsleri gibi, olmaz olası toplumun erklik temsilcilerinden sıyrılmış melankolik güzel dudaklara kapılıp gitmesi, onun aslında ne olduğunun hayli farkında zihin dinamiklerinin anaç kıvrımlarına dahi alaycı ve kendini beğenmiş bir gülümseme kondurmazdı.

Aradığını bulması fazla uzun sürmedi ve onun gibi tatlı bir parçanın haftalarca uyduruk flört sitelerinde dolanıp durması da beklenemezdi; düzgün cümle kurabilen ilk hatunla, üzerine titrenmiş cümlelerle bezeli, samimiyet timsali ancak sahtekarlığını kendine itiraf edemeyen bir sohbete girişti. Nerede yaşadıklarını, ne okuduklarını, sıcak şarap sevip sevmediklerini konuştular. İçlerini eriten birkaç akıl çelici sıfatın ardından kendilerine içekapanık, dudakları kuruyan ancak arzudan yanıp tutuşan bir buluşma ayarladılar. Vay anasını, kızın gözleri ne kadar güzel ve elleri ne kadar da titrekti! Kendinden daha utangaç bir kız bulmuş olmanın verdiği güvenle ilişkinin rüzgarı oldu ve birbiri ardına fazlasıyla ilgili soruları sıralamaya başladı. Partneri, ela gözlerini ondan kaçırıp duruyor ancak titrek dudaklarının beğenisini ele vermesini engelleyemiyordu.

Tereddütlü bir hayal kırıklığını çağıran çekingen hâlleri yerini âşık olmaya hazır, gıdıklama düşkünü dokunuşlara bıraktı; birbirlerine fazlasıyla değer verdiklerini göstermeye çalışıyor, akşamüstünde beraber yedikleri rüzgarın birbirlerinin üzerindeki etkisini ölçüyor ve bünyeyi sıcak tutmaya yönelik nasihatlere sığınıyorlardı. Bizimki, içinde bir yerlerde yeniden kavuştuğu tatlı ve erotik hissin kuvvetine inanamıyordu; aramızda geçen tüm konuşmalara rağmen zaman zaman beni aldatıyormuş gibi bir hisse kapılıyor, hıçkırarak ağlamaya tutuluyordu.

Ve içindeki his pek haksız sayılmazdı. Başkalarıyla, bilhassa kadınlarla birlikte olmak, onların güzel vücutlarını keşfetmek için gülümseyerek salıverdiğim biricik yaşam dostum, kıskançlık yaşamayacağımı düşündüğüm bir ilişki tarzı yerine kendine fazlasıyla içten bir sevda ilişkisi kurmaya girişmişti ve bunun farkındaydı. Kıvırcık kıza daha ikinci günden bağlanmaya başladığını, kafasının çok karışık olduğunu ve bu durumun nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek kucağıma kapandı ve pantolonumu her zamanki gibi yoğun göz yaşlarıyla ıslattı.

Yaptığım işlerin muhtaç olduğu dayanak noktalarının dışında başkalarına ihtiyaç duymayacak kadar kendinden özgüvenli, yalnızlığıyla genellikle iyi anlaşan ve antisosyallik meyili çoğunlukla kendini çocuklukta kurduğu yastık-evlere saklayamayan bir şehir figüranı olarak, onun kendini bir başkasının güçsüz kollarına teslim etmesi beni içten içe öldürmüyordu ancak kendimi belli başlı şarkılarla geçmiş adına hüzne düşer ve yaşamımı fırlatıp attığım çukurun özensizliğine üzülürken buluyordum. O bana her şeye rağmen mutluluğunu anlattı ve ben onu mutlu gördüğüme yine de sevinmiştim; içimdeki kendini yalnız bırakmış yıkımcı karakteri görmezden gelerek, yeni partnerinin benim varlığımdan nasıl mutsuz olduğunu, hayal kırıklığının yüzünden okunduğunu dinledim. Hayatım boyunca yaptığım gibi, yalnızca olanları izlemeye devam ettim.

İlişkilerinin gelişimine hakim olmak, dünya ile aramı bozan kenarı atılmışlığımın onu düşündüğümde de karşıma çıkmasına tek önlemdi. Her bir adımlarını, beceriksiz sevgi fısıldaşmalarını, olağanı güldüren düşünceli yakarışlarını bir köşeden meraklı gözlerle izledim. Kızın kıvırcıklarının ne kadar zor kuruduğundan, ıslak saçla vapura binip hasta olacağına bizimkinin onu uzun süre görmemeye nasıl da katlanacağından, birbirlerine yaşattıkları sayesinde etraflarındaki insanlara nasıl gülücükler saçtıklarından bahsediyorlardı. Onunla buluşmak için olmazsa olmaz bir toplantısını ekmişti; bunu elbette, yıllanmış bir ilişki beceremezdi.

Buluşmalarıyla birlikte benim bakışım da yerle bir edilmişti; gördüklerim ve onun bana anlattıklarından ibaret dağarcığım kendine güvensiz koltuğuna gömülmüş, onların ne yaptığını merak eder olmuştu. Karakterlerime haddimi bilmezce tanıdığım özgürlük, öykülerine hakimiyetimden alıyordu kuvvetini; tanrılığını yapamayacağım hiçbir aksiyonun, ilk dokunuşunu yaptığım evrende yeri yoktu. Neler konuştuklarını, birbirlerine nasıl baktıklarını, dudaklarını ilk birleştirmelerindeki hayli çekingen ve gözü kapalı çocuksuluğu avuçlarımda tutmalı, sevgilimin yazabileceklerimin ötesine geçmesine izin vermemeliydim.

Ancak o, kendini bulmayı ve kuvvetlenmeyi öyle ya da böyle becerebilmiş bir tanrıtanımaz olarak uzun parmaklı güzel ellerini kağıdımdan dışarıya uzatıverdi ve kalemimi kırdı. Kendi öyküsünü yazmaya başlamış, senelerdir  bana ait olduğunu sandığım kağıdı görmeme artık izin vermez olmuştu. Vücudunu örttü, gözlerini açtı; hoşlandığı her kadın onun, ve tüm sevişmelerimiz ikiyüzlü olmaya zorlanmış düşmanlardı. En çok da, çatık ereksiyonlarımdan kurtulup ağzına yoğun özgürlük kremalı bir emzik sıkıştırmaktan mutluydu.

Ufak, titrek nesnelerimle birlikte dışarı atıldım. Penceresine gizlice yaklaşmaya çabalasam da, ustaca savuşturulup duruyordum. Artık o bana öyküler, ben de ona kareler veremiyordum. Onun hakkında, samimiyetine sadık ve gizlenmiş satırları örtmek üzere, yazabileceğim üç sözcük kalmıştı.

(Onları size veremeyecek kadar bana uzak artık.)

İki kare arasına sıkışmış bir andan ibaret olmayı, sanırım kabullenebilirim.

7 Aralık 2014 Pazar