5 Şubat 2014 Çarşamba

Buralardayım

Yayaların karşıya geçmesi için on üç saniye verilmişti. Gazetecilerce, araya aldığı tek adımlık kaldırımın nedeni sorulduğunda purosunu ağzından çıkararak ağırbaşlı ve ukala bir tebessümle her şeyin bir anlam taşımak zorunda olmadığını söyleyecek enine otuz metrelik asfalt yol, on üç saniyede yürünmek için yaratılmıştı sanki. Kış mevsimine rağmen Mecidiyeköy’den destek almış güneşin acımasızlığına karşın, kendisine ayrılan sürenin bitimine dokuz saniye kala attı kendini yola Utku. Henüz kestiği kaşlarının altından çıkacak yeni kıllara gözdağı verircesine fışkıran alın terlerinin gözlerine yaptığı hücuma rağmen, kendileri için yanan kırmızı ışığı muhtemelen görmezden gelecek arabalara karşı kollarını siper ede ede kusursuz bir depar çıkararak yolu alt etmesi ve ilk bakışta güvenli zannedilen kaldırıma ulaşarak, kendisini bekleyen yeni mezun arkadaşına ulaşması gerekiyordu.

“Naptın abi, iş miş?”
“Bırak şimdi bunları,” dedi Utku. Evvelsi gece özenle ürettiği, her birine üç film sığmış otuz filmlik dvd torbasını teslim etti.
“Son Oscar adayları da var mı?”
Ayıp ettin dercesine bir bakış attı Utku. Geç kaldıkları bir görüşmeye gidiyormuş gibi, hızlı ve yaya kalabalığına karşı hayli profesyonelleşmiş adımlarla yürümeye başladılar.
“12 Years A Slave’i izledin mi?”
“İzledim, var torbada.”
“Nasıl?”
Utku memnuniyetsiz olmaya çalıştı; attığı her adımda kalın montu daha da yakıyordu sırtını.
“Yani. Adamın önceki filmleri kadar orijinal değil. Konu kölelik falan diye çok pazarlandı herhalde.”
“Hı. Yine vardır bir şeyler ama ya… farklı.”
“Bilmiyorum pek giremedim ben.”
“Önce bi’ köle olmak lazım diyorsun.”

Onur böyleydi; yürümeyi becerirdi de kolay kolay konuşamazdı. Oscar’a aday gösterilen diğer yönetmenlerden, stüdyo animasyonlarının ne kadar boktan olduğundan, Jennifer Lawrence’ın güzel olup olmadığından konuştular. Yürüme hızları hiç kesilmedi, çarpıştıkları adamlardan hiçbirine dönüp bakmak zorunda kalmadılar ve sonunda, hormonlanmış bir porno aktörünün aleti gibi tüm ihtişamıyla yürüyüş boyu karşılarında dikilmiş bekleyen alışveriş merkezine girdiler. Onur dijital fotoğraf makineleri için fiyat gezinmesi yapıyordu; sonunda analog ısrarını bir kenarı bırakmıştı.
“Abi sende bir gariplik var ama çözemedim valla ya.”
Utku alnındaki son terleri de sildi, gülerek dimdik baktı Onur’a. Onur kısa bir anlama ünlemi fırlattı, kendi kalın kaşlarını işaret etti. Onlarca insanı aşağılara indiren yürüyen merdivene bindiler.
“Neden?”
“Neden mizah?”

Onur ilk teknoloji mağazasındaki fiyatları gözden geçirdi; anında yanında biten elemandan bir kısmı yanlış olan bilgiler aldı, şık olması için uğraşılmış makine bedenlerinde ellerini dolaştırdı, ısrarla içlerini görmeye çalıştı. Utku fiyatlara bakıyor gibiydi daha çok; bir an, her bir makinenin 9’lardan oluşan küsuratlarının nasıl da gülümseyerek göz kırpan uzun boylu ve kalın enseli tuhaf bir kadını anımsattığını düşündü. Önceki akşam özenle kırdığı dvd’lerin etkisi geçmemişti belli ki.

“Satürn’e mi gitsek?”
Borusu çıkarılmış üstün teknoloji elektrik süpürgesinin baş döndürücü deliğinden gözlerini aldı Utku.
“Şu Towers mıdır nedir, Arapların yaptığı. Satürn vardı orda,” diye ekledi Onur.

Dışarıya çıkmaya ihtiyaç duymayacak olmaları acı olabilirdi, eğer dışarıda hissedilmeye değer bir halt kalmış olsaydı. Yürüyen merdivenlerle en alt kata indiler, alışveriş merkezinden çıktıklarını işaret eden üzgün bir çizim tarafından uğurlandılar ve basık, düz bir koridorda ilerlemeye başladılar. Sağlarından sollarından insanlar geçip gidiyor, zaman zaman altlarına yürüme bandı geliveriyor ancak koridorun diğer ucu hiçbir zaman görünmüyordu. Onur Galatasaray’ın sezon başında kadrosunu nasıl da yanlış kurduğundan bahsederken, Utku koltukaltına gazetesini sıkıştırmış yürüme bandında öylece duran, karşı banttan dengesiz adımlarla yaklaşan akranına gündelik akşamüstü selamını veren Ecevit şapkalı yaşlı adamla meşguldü.
“Acaba bu Fatih istedi de çakallar mı almadı yerli oyuncu?”
Utku futbolla hiçbir zaman içli dışlı olmamıştı; Onur’la yakın arkadaşlıklarının hatrına ondan bir şeyler kapıp ona geri satıyordu genellikle.
“Sol bek.”
“Sol bek tabii ya!”

Bir başka alışveriş merkezinin bir başka teknoloji mağazasına güneşle temas etmeden girdiler; artık güneşin de onlara pek merak duyduğu yoktu zaten. Onur benzer fiyatlar üzerinden benzer bilgilendirmeler dinledi, benzer avantajlardan faydalanmanın eşiğine geldi ve benzer bir reddedişin ardından benzer kapıdan dışarıya çıktılar: Yılbaşından kalma büyük beyaz yıldızların süslediği, seslerin yumuşayarak yankılandığı görkemli tavana bakarak derin bir iç geçirdiler.
“Buralarda mısın?”
“Buralardayım.”

Buluşma sonlanmıştı; eski okul arkadaşları, Onur’un yüzündeki birkaç ay sonra görüşürüz ifadesiyle uyumlu gevşek bir tokalaşma sahneye koydular. Utku diğer yöne gideceğini belirterek yerinde kalırken Onur elinde Utku’nun son üretimleri, dışadönük adımlarla uzaklaştı ve yemek katına çıkan yürüyen merdivenlerde kayboldu.

Utku hareketlenmedi. Yıldızlı gökyüzüne bir kez daha baktı, çaprazında kalan Mango’dan çıkan çekirdek ailenin mont savaşçısı küçük oğluna göz kırptı, beşinci katında olduğu yedi katlı bok çukurunun korkuluklarına tırmandı ve kendini aşağıya bıraktı.

Alışveriş merkezinin sağlık ekibinin, Utku’nun izlerini ortadan kaldırması ve alt katı yeni güne hazır etmesi yirmi dakika sürdü.