22 Haziran 2014 Pazar

Şimdi ve Burada - 3

Annelerimizden sıyrılıp anlatmaya başladığımız gün, kapılar da bir daha açılmamak üzere kapanmıştı ardımızdan. Nesillerin kâbusu, savaşları küçümsemek şöyle dursun yarının savaşlarına hazırlanıyoruz bugün ama, aşağılarda bir yerde unutulmaya çalışılmış lime lime yosun parçalarında yatar: Yakışıklı oğlumun düzenli odası.

Sabahı nasıl getireceğimi bulmak üzere yüzümü karanlığın bir o tarafına bir bu tarafına hızlı hızlı döndürdüğüm o malum geceler dışında, birkaç hem yakın hem uzak akrabadan doğum günlerimde -ki onlar da yakındaki çarşamba pazarının ön mahalleye en yakın oyuncak tezgahının azizliğine uğrayıp pişti olmazlarsa- gelen oyuncaklardan kapıp ardıma bakmadan koştura koştura salona götürmeye de niyetim yoksa, hiçbir karanlık beni beyaz kapılı odamla baş başa bırakamazdı. Kağıt Türk bayrağında üç harflilerden işaret bulmaya çalışan tuhaf adamları veya liseye ilerleyen gizemli madde satıcısı ayaklarını izleyerek salonda uyumama hayli cüretkâr bir şekilde izin verilmeyecekse şayet, yanıbaşımda biraz gürültü veya çok ufak, hayatta kalmama yetecek kadar ışık kırıntıları isterdim; bunlar olmadığında, her düzenli görünen yapı gibi benim de huzursuzluktan kendi başını yiyen bir odam olurdu.

Bu gecelerden biriydi ve bunca yılın ardından artık bu gerçekle yüzleşmem gerekir ki, o zamanlar bağırsaklarım benden pek hoşlanmazlardı. Gözlerimin önünde varlıklarına kavuşarak neşeyle ve siyahça dans etmeye başlayan, kılcal damarları gözlerimi oluşturan yabancıların izniyle, beni mazur görsünler ancak biraz da onlardan uzaklaşıp az ışıklı birkaç nefes alma umuduyla, koşma arzusunu belli etmek istemez adımlarla duvar saatinin en dolaysız ve gerçeğe güven tazeler duyulduğu hole çıktım. Önümde daha fazla karanlık, daha sıkboğaz bir eylem koridoru ve gösterdiklerinin ipiyle kuyuya inilemeyecek daha fazla pencere vardı; uyuşukluk etmeyip sigara molasını kısa keserek işe giriştim. Beni fazla uğraştırmadı: Ulu öcüm, hiç beklemediğim bir suretle, günlerini tükürüklere boğulmuş çelmelerle geçiren zavallı arkadaşlarımın hiç haberinin olmadığı bir sırrını açıkladı. Bir kafa bir kafadır ancak algıların kutsal elitizminde bir kafanın, bedeninden zarifçe ayrılmış ve bundan şikayetçiymiş gibi bir ifadeye bürünmemiş bir kafaysa bu, diyecekleri çok farklı niyetlerle paketlenmiş olabilir. Bu kendinden memnun fakat öfkeli kafa beni gözüne kestirmiş gibiydi; hol camının ardından, olmayan göz bebekleriyle beni arıyor ve –tonlara saygısızlık olmayacaksa- kıpkırmızı gözleriyle  kulağımı çekiyordu. Bahçelerde sık sık selam durduğum bedensiz bakışlar. Kaşları daha çatık değil; yalnızca, biraz kırmızı. Ey büyük Atatürk, açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime ant içerim. Lütfen sabahı görmeme izin ver.

Korkunç anlar, ürkünç günleri aratırlar. Yastığımla duvarın arasında kendine ufacık bir yaşam alanı edinmiş lacivert papyonlu emektar ayım Oyuncak Ayı, gerçek bir kahraman.

18 Haziran 2014 Çarşamba

16

Hiçbir zaman büyülenmeyeceğini düşünürsün ve aniden, bir çocuk sana, hatırladığı ilk anılarından birinde bir rol verir. Kim olduğunun meçhullüğü başında dikilmiş beklerken kendin üzerine bahse girmeye nasıl böylesine hevesli oldun? Ama bilirsin; nehrin gözlerinin önünde akması gibi, yaşamının da her bir tüyü ve çekirdeği avucunun içindeydi. Fark etmedin: Ulaşabileceğini düşündüğün hiçbir meyve, sana o saçma oyuncakla oynarken aldığın tadı veremeyecek. Tebrikler: boş bakışlarına.

Nehir ardında. Kendi gölgen seni büyülüyor fakat görmüyorsun. Çabalamakta serbestsin, ancak oyun çoktan bitti.

Şimdi ve Burada - 2

Neredeyse bir hafta oluyordu ve damağımdaki, yemek borumdaki, midemdeki, zihnimdeki, topuğumdaki yapışkan his, kitapçıların olduğu üst geçidin deniz tarafına her adım atışıma musallat olmaktan vazgeçmemişti. Yeteri kadar şartlandığımda kendimi ne biçimlere soktuğum konusunda tanrıların beni aydınlatmasına ihtiyacım yok, tutarlılığım ve özgüvenim benimle oyun oynama rekabetinde bir arenada her daim büyük paralar kazanacak kadar sivri dişli olmuşlardır; ancak henüz varlık nedenine dahi en ufak bir hakimiyet dayatamadığım bu hissin benim kendimi kandırma denemelerimden biri olduğunu düşünmek fazla bilmiş bir kararlılık olurdu, hele ki tohum üretmeye yeni yeni adım atmakta olan bir çocuğa dayatılan bu baştan sona sarsak düzeneğin herhangi bir arzu bahşedilişine en ufak bir tuz tanesi katma yeteneği olmadığı da düşünülürse. Haftanın dört günü Yeşilköy’den Bakırköy’e, sakinliğimin dünyasından adım atma mecburiyetinin yıldızına, akıbeti umursamaz konsantrasyonumun birkaç saatlik keyfine bakacak bir lise giriş sınavına hazırlanmak için koştura koştura gidiyordum ve topuğumdan vurulduğumda, Afacan Çocuk sohbet odasındaki anlık bir sanal heyecan ve hasbelkader yanına oturtulduğum ortaokul prensesi dışında, yalnızca solmuş fotoğraflardan hatırladığım ve henüz dört yaşındayken kucağına oturduğum pembe hırkalı Hereke güzeli sayılmazsa, bir kez dahi cinsel heyecanın kuvvetini fark edebileceğim bir dişiyle yakınlaşmamış olacaktım.

Başlarda, birkaç külüstür arabanın park ettiği, diş hekimleri ve avukatların mesken tuttuğu mahalleden çıkar çıkmaz bu hissi damağımdan biraz olsun atmış olurdum fakat artık his Bakırköy’ün her yanındaydı; meydandan inen sefil alışverişçileri yararak balıkçıların yanından geçtiğimde de, ne-alırsan-bir-milyonculara göz ucuyla bakıp plastik kokusundan hamur kokusuna geçerek nihayetinde soğuk sınıfıma vardığımda bu fırın kokusuyla birlikteliğimi hâlâ sürdürüyor olduğumda da his, kıskanç bir ömüryiyen gibi yanıbaşımda dikiliyordu. Önündeki senelere kandırılmış bir umutla bakan ve henüz formu düşmemiş gözlerinin verdiği moralle Genç Beyin okuyan on yedi androide on sekizinci olabileceğim düşünülmüş ve bunu başaramadığım takdirde, mükemmelleşmeyi başaramamış kellemin koparılacağı söylenmişti. Elbette bu tembel cümlenin içerdiği her bir ifadenin dramatikleşme merakının ardına sığınarak zayıf bir okullu mağduriyetinden çuf çuflamayı deneyebilirdim ancak burada sahiden o sıkışık ve nedensizce beyaz önlüklü dersaneyi de hesabına katmış tuhaf bir topuk meselesi var; lütfen, birbirini izleyen kendini bilmez sıfatların ukala pazarlamalarını bir ara sıcaktan öte görmeyiniz. Seni biliyorum ve sen de bildiğimi biliyorsun ki tanıdık okur, böyle çaba kaçınırı okur reflekslerini ön göremeyecek kadar kendime yabancı değilim.

His: Tren istasyonunun biraz gerisinden geçen üst geçidi geride bıraktığım o okumuş adam sokağında, nereden ne zaman çıkacağını öngöremediğim ufak ve kara bir surat topuğuma kurşunu salacak diye, her seferinde çılgınca başımı sağa sola çevirerek, henüz birbirlerini artık görmemeye karar vermemiş olan ana babamın sevişme ihtimalleri olan her gecede beni zorla odama attıklarında öcülere karşı bir savunma yöntemi olarak yaptığım gibi, görebileceğim her bir toz tanesini algılarımın önünde tutarak sokağı bir an evvel kat etmeye çalışırdım. Kuru bir ağız ve değersiz bir kıkırdak, terk edilmiş bir ilik tadı; ne koku ne ağrı, ağza uğramayan bir tat bu. Topuğumdan vurulacağım, o gürültülü vücut kısmında ne teferruat varsa parçalanacak ve bu tat zihnimden nihayet yavaş yavaş silinmeye başlayacak.

Aslında en çok karnımdan bıçaklanmaktan korkardım fakat korkular siz onları dışa vurmadığınız sürece, sureti belirsiz düşmanlarınız tarafından da bilinmez oluyor. Henüz ortaokula geçmeden, test şıklarına sabırsız ve terli şutlar çektiğim ve bundan daha yoğun olarak kurşun kalem darbelerinin kale çizgimi geçmesine engel olmaya çabaladığım kısa senelere girmeden, üzerimde dar beyaz fanilalarım varken öldürüleceğimi düşünürdüm. O yaşta bir çocuğun yüksek bir paranoya iradesiyle beyaz fanilalarını tedavülden kaldırabileceğini düşünmek zor; muhtemelen fanilalar artık bana ufak gelmeye, anlamsız göğüslerimi iyice belirgin kılmaya başlamışlardı ve yerlerini siyah adaşlarına bıraktılar. Ama biliyorum ki asla unutmamalıyım; yeniden beyaz fanila giyecek olursam, ki çocukluk günlerimde elinde palyaço resimli kupasıyla çay içip bir şeyler okuyan amcamın gündelik kıyafetidir bu, zaten artık geçmişe takılı kalmaktan başka bir işlerliği olmayan arızalı varlığıma her an veda edebilirim.

Size klasik bir şeyler vermeyi denemekten, ufak çabalar  ve yüksek tatmin arayışı göstermiş olsam da, ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Aradığınız buysa ve şimdiye dek satırlarımdan ayrılmadıysanız ya bilinçsiz bir okursunuz, ya da beni farkında olmadığım kadar çok seviyorsunuz. Geri kalanlar için nihayet şaşırtıcı değil: Bu kemiksi hissin nasıl kaybolduğunu, ne zaman kaybolduğunu, bir daha geri dönmeyi düşünüp düşünmediğini ve buna benzer bütün şımarık soruların cevabını bilmiyorum; şundan eminim ki, on sekizinci android olmayı beceremediğim ve kafam koparıldığı için memnundum ve bu orta sınıf önlüklülerinin gülünç zırvalarıyla daha fazla uğraşmayacağım için biraz olsun rahatlamıştım. Birkaç kısa adım için.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Şimdi ve Burada - 1

Bu sahili kışın daha çok severim; tenha çimler, grilikte buluşmuş kum-deniz-hava sıkı dostları ve sakince poposunu denize oturtmuş martılar. Etrafımdaki, beni buraya sürükleyebilecek her bir değişilmez aile ferdi ise sahilini yaz kıyafetiyle görmeyi tercih eder –yaz kıyafeti; utanç verici-. Sapa bir hastanede kırışık göz kapaklarıyla karşılaştığımdan beri, kendime yabancılığımdan kaynaklı bir samimiyet şüphesi duyduğum, benden on dört yaş ufak kardeşimle fallik döneminde yakın ilişki kurabilmem için sahip olduğum son şanstı bu; kumsal boyu onlarca defa ay çizen kırık dökük banklardan, doğuya göre soldan yedinci ve sekizinci dalga kıranı karşısına alanının neredeyse tam ortasında biçimsizce oturmuş, yanımdaki sonradan kavruklaşmış tenli ve kır saçlı adamın dik bakışlarını söze çevirmesini bekliyordum. Kardeşim mavi bluzunun verdiği hava ile, kıyıda duran sandallara müthiş bir cesaretle koşturup duruyor ve elinde yarım yamalak ısırıklarla çılgına çevrilmiş çeyrek ekmek yapımı sandviçle peşinde dolanıp duran babamı meşguliyetle görmezden geliyordu. Egeli ince kaslarını gözüme sokarcasına bacak bacak üstüne atmış, güneş gözlüklerinin ardından suratıma Yeni Harman dumanını üfleyip duran adam nihayet konuştu ve ardında bıraktığı biraların kanını yerde bırakmadan konuştu; “Hiç âşık oldun mu?”

Henüz, yirmi dördüncü senemin ilk kısımlarını endişeyle geçirmekte olduğumu hatırlatırım, herhangi bir soruya ki bu sorunun kişisel bir soru olup olmaması tek bir virgülü dahi etkileyemez, dudaklarını kararlılıkla kilitlemiş bir yanıt verdiğim olmadı. Sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir devlet dairesinde, adımı dahi kendimden emin bir şekilde sarf edemem, ve sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir mekandan bağımsız olarak, sizlerin de bu konuda tereddütler yaşadığınızdan adım gibi eminim –çünkü şu an yazıyorum; ve yazarken, adımın Yiğit olduğundan emin olmak benim için biraz daha kolay. Fakat lütfen, beni gördüğünüzde, benim sahiden de orada olmayacağımı artık anlayın. Bunu anlamanız için çok uğraştım. Sorunun yanıtına gelelim:  Âşık olmak, mevzubahis bir şapka takıyorsa, senin benim emin olabileceğimiz bir mesele değil; kendinden bir kırkayakmış gibi determinist söz eden her herif aslında bilir ki, duygu durumların açıklamaları kendilerinden kaçınırlar –gerçeklik düşmandır. Bir gence, hepi topu on yedi yaşındaki bir pantolonluya diyelim, aşkı sormak ise işgüzarlıktır; kendinden bahsetmek istiyorsan, lütfen tereddüt etme. Benim dinlemek için düzenlendiğim varsayılıyor.

Evliydi ve eşini seviyordu; fakat ilk aşkını asla unutamıyordu. Tanıdık, değil mi? “Pekala dostum; şunu bilmeni isterim ki bunun nedeni seçtiğin nesne değil, senin ölümüne dair duyduğun karşı konulamaz ve aklın almayı reddettiği korku; bir ilk aşk yoktur ki eşin üzerine bahsi yapılmasın ve bir akşamüstü bir parkta aniden fark edilmesin ki aslında tam olarak ilk aşk değil, ustalıkla elekten geçirilmiş bir hoşlaşma, tüm yavanlığıyla kuvvetli ve kendinden emin  korkularına gardiyanlık ediyor.” Bu, benim ilkokuldaki, dışadönüklüğünü özgüvenine yatak etmiş ahmak mekân-arkadaşlarımın kuracağı bir cümle. “Bütün bu allahın belası tahlilleri ve yapış yapış şeyleri istemiyoruz.” Benimle burada, neden olduklarını umursamaz bir tesadüfün alaycı bakışları altında oturmuş konuşan adam, seneler sonra ilk gençlik aşkına yeniden rastlamıştı. Kadın tıpkı kendisi gibi sebat etmiş ve evlenmişti ancak hâlâ, bu sahildeki süzülüşlerinin taşıdığı sıskalığı zimmetinde koruyordu. Yalnızca birkaç tutuk ifade kullanabilmişlerdi birbirlerine karşı, o bana öyle anlatmış olmasa da. “At kuyruğu saçları hâlâ tüm kurtuluş ümitlerimi taşıyor ve halhallı bilekleri hâlâ içimde kıvılcımlar yakıyordu.” Neden vazgeçtin, diye sordum. Gençler yanıtı tecrübeyle gelen soruları bilinçsizce sorar ve verilen dolaylı yanıtları asla dinlemezler. Bunu onaylarcasına sakince güldü ve yüzünü, kardeşimin peşinde koşturan babama döndü. “Bazı saçmalıkları anlamaya çalışmanın alemi yok. Sen anladığını zannetsen de o kendi kafasına göre takılır.”

Bu tipik yalnızın anlattığı şeyler uzun süre umrumda olmamıştı ve neler anlattığını da tüm inceliğiyle size aktarmak gibi bir niyetim yok –bu bir yazar-olmaya-çalışan için apaçık bir uyanıklık olurdu-.  Sadece şunu bilmenizi isterim ki, adam her birimiz gibiydi; önce kararlı, asil; sonra kırılgan ve alkolik. Sevdiği ve neden sevdiği tanrıların insafsız hesap defterlerinde değerli.  Biz hissediyoruz, o, akıl hastanesini bir kot eteğin panik dolu hücumuyla boylamadı. Ölüm ve yaşamın işbirliği kendini böyle dışa vuruyordu.

Kendini kendine anlatıyordu ve ben sadece terli bir ergendim. Aşık olduğunu düşünmüş, âşık olmuş, kendini bir sahilde sunmak üzere geleceğe saklamış bir bedendim. Sorsan, altına ne giydiğini hatırlamazdı: Böyle zırvaların günü çoktan geçmişti. Yeni Harman, Tuborg ve Yeşilköy sahili, şimdi ve buradaydı.   Kimse onları yenemezdi ve kimse de onların dostluğunu ciddiye almazdı. Nihayetinde benim varlığımın geçerliliğini içtenlikle kabul etmeye çalıştığı tek bir an vardı ve o anda şunu söylemeye çalıştı: “Sakın ilk aşkını kaybetme.”

Bu dünyadan olmayan çığlıklar atan, denizsever bluzu yarısına kadar denize batmış kardeşimi boşvermiş bakışlarla bize yaklaşan babam, yanımdaki dostunun omzuna vurup iç çekti: “Bu saçmalıklarla uğraşamayacağım artık ya!”