2 Kasım 2014 Pazar

20

21 Kasım 2011.

“Birkaç gecedir aynı rüyayı görüyorum –ya da öyle sanıyorum: Tırmanmaya, çıkmaya çalıştığım yüksek bir taşlık. Üst tarafta tam olarak ne olduğunu bilmiyorum; sanki düzlük gibi. Her çıkmaya çalışmamda, son zorlu adımı atacağım yerde farklı biri oturuyor oluyor. Bu gece yaşlı bir kadın oturuyordu.

Bu belki, babaannem; materyalin, çalışmanın pençesinden kurtulup ferahlamamın önünde her seferinde farklı bir aile bireyi duruyor.

Senaryo dersini ektim ve daha fazla uyudum. Yeni bir rüya. Yaşlı bir yazar, el işçisi, kamyonunu satmaya çalışıyor ve ben onun asistanıyım. Hata yaptığımda, hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu İngilizce; yazarmış, pislik.”

Her anını nokta koymak adına geçiren bir adamın gençliği virgülleri çok sever; bu, yazılmış her satırı okuyup kendini sütunlara taşıyacak formülü kendinden gizlice bulmaya çalışan sahtekar bir edebiyat asalağının küçümseyeceği geçmişin içekapanık ve tozlu sırrıdır. Zihin tecrübesizliğinde mekânını tanımaya öyle önem verir ki, sağın solun gerçekliği ölümün hakikatine baskın çıkıverir.

1 Kasım 2014 Cumartesi

19

Yerlerin karla kaplı olduğu bir ocak gecesinin sahil sessizliğinde tek başına dolaşan on altı yaşında bir ergen, devriyeler için her zaman cazibe merkezi olmuştur. Kimliğinizi incelemeyi, cilt numaranıza on beş saniye göz atmayı, nerede oturduğunuzu sormayı ve çatallı sesinizin çekingen cevabını umursamazca dinlemeyi çok severler ve savaş hâlinde olunan bir ülkenin sınırında yerden yüksek oynuyormuşsunuz gibi davranmaya bayılırlar. İşte böyle yalnız götlü adamlarla uğraştığım bir geceydi ve onlara rağmen kendimden çok memnundum. Ortadoğulu sokak lambaları ve sevecen kar tanelerinden başka kimseciklerin dışarıya adım atmadığı sakin bir semtin sokaklarında tek başına yürüyen genç bir melankoliğin hayattan bekleyeceği başka pek bir şey olmamalı; bunu elbet öğrenecek. Büyüdüğüm eve kadar ağır adımlarla yürüdüm, kapüşonumu hiç çıkarmadan bir süre evi uzaktan seyrettim, olmaz olası günlerimin dudak kemirten anlarını gözümde canlandırdım ve gerisingeri sahile gittim. Harika bir geceydi ve tüm o saatler boyunca neler düşündüğüm hakkında en ufak bir fikrim yok. Düşününce, o eldivensiz piçin ben olduğundan dahi emin değilim.

Hayat bize güzel şeyler borçlu değil fakat arada sırada ufak jestler yapsa fena olmazdı. Her benmerkezci; sen, ben, o; en az bir defa, intiharını düşünerek ağlamıştır. Bunalım dönemlerinde, kaçınılmaz bir oyun. İnsan günde on dört defa kendini kesmeyi hayal edebilir ancak eyleme kalkıştığı saniyeler bu düşüncelere şefkat gösteremeyecek kadar meşguldür. Şanssızlığımız burada.

Alt katta sıkışmış, geri dönüşü mümkünatsız, kapkaranlık noktada, zeki veya yetenekli olmadığım konusunda da kendimle yüzleşmişken –hâlâ tembelliğime sığınarak umudumu korusam da- bu oyunun tam zamanıydı. Tamamen korkak, yalnızca hayallerde kendine veda eden, acınası bir kayıp; ya da kendini kandırmayı bilen bir gizli kaybeden. Oysa ki intiharın küçümsendiği bu delikten farelerin dahi haberi yok.

Her kış tek başıma yürür, her yaz eski-alkolik biriyle karşılaşırım. Bu sıcak günde, bana ne iş yaptığını anlatarak o karanlık, sefil günlerinin geride kaldığını söyle ey riyakar; söyle ki, kışın değerini bileyim.