20 Ekim 2015 Salı

Şaneşin - 4

   Kötülüğün sunduğu taze imkânlar baştan çıkarıcıdır, ve günleri sıradan koşturmacalara kilitlenmiş adamlar için ellerinden gelen yasal kötülükler, özgürlüğe açılan göz kamaştırıcı bir kapıdır. Sonsuza dek onunla kalacağını bildiği uyumlu bir kadının korkutucu avucuna düşen Emre için, ve toprağın altında geçireceği belirsiz bir zaman yolculuğunda çekeceği kabir azabından deliler gibi korkan tüm diğerleri için, sonsuzluk şefkatli bir kucaklamayı değil, derin bir boğmacayı çağrıştırır. Mezarının sevgili bir kadın tarafından kazıldığını fark eden ve toprağı ölesiye eşelemeye başlayan Emre, mezar taşının yanı başında minyon bir fare bulmuştu; şimdilik yalnızca güzel ilk haftalarıyla gülümseyen, yeniliğiyle ölümü ormanların ardına iten ve içinden çıkılamaz yatakların duru kucaklamasıyla gözlerini vicdana kapatan bir kaçış. Bu bir kaçamak değil, kaçıştı; Emre, bunu oldukça pasif agresif bir görmezden gelme yöntemiyle yapacak olsa da, Gizem’i kendisinden uzaklaştıracak ve gece nöbetlerinde karşılaşacağı ucubelerin gülünç hâllerini, yeni bir frekans üzerinden yepyeni bir dinleyici ile paylaşacaktı. Onun aksine, Emre’nin bilinci dışarıda bırakmaya özen gösteren akıntıya kapılışını yargılamaya yanaşmadım; Emre, uzun bir aradan sonra ilk kez yakınlarına yargılanabileceği bir dava sunuyor olduğunun farkında olarak sessizliğine sığınıyordu, fakat bunca yıla rağmen kendimi ona yeteri kadar tanıtmakta başarısız olmuştum belli ki. Onun kendini koruyan yargıç dikenlerini aşmaya hiçbir zaman niyetim olmamıştı, zaman zaman sergilediğim saldırgan bakışlarımın tek nedeni rakibin zaaflarıma saldırmasına karşı önlem almaktı.

   Emre ve Ayşe, günün her dakikasını Emre’nin evinde, Emre’nin koyu renkli erkeksi nevresimlerinin içinde, pencerelerinin dibinden yükselen ezan seslerini ve Cerrahpaşa gürültülerini duymazdan gelmekte ustalaşarak geçiriyorlardı. Çocukluğumun karanlık odalardaki sevişme dinletilerinden uzak durmalıydım, ve Şaneşin her anını benimle geçirmek istiyordu. “Sen bana Almanya biletimi yaktırmak mı istiyorsun?” demişti ona getirdiğim menemenle karşılaşınca; bunalımını bir kenarı fırlatmış, ödevini hızlıca yazmış, okuldaki sevimli sinemacılarla çekeceğimiz baştan savma kısa film için Kadıköy’de ayarlanmış eve gelmiş ve işte orada, siyah eteği, uzun bacakları, zeytin gözlerine methiye olarak sürülmüş rimeli ve onunla oracıkta evlenmenize yol açacak boğazlı beyaz kazağıyla evin odaları arasında salınıp duruyordu. Alaycı şakalarla süslenmiş tembel bir çabalamaya girmiş biz adamların ve oyuncular ile misafirlerin büyüttüğü kalabalığın ortasında, zaman zaman bize yardımcı olmaya çalışarak ve zaman zaman hiç oralı değilmiş gibi balkona çıkıp sigara içerek, ev sahibinin kitaplarını ve oyuncaktan bozma eşyalarını inceleyerek, bana kaçamak bakışlar atarak ve okuldan tanıdığımız bu insanlara aramızda olanları belli etmiyor oluşumuzun verdiği çocuksu eğlencenin tadını çıkararak, onunla kibarlığını kullanarak veya müzisyenliğini kullanarak veya felsefi birikimini kullanarak yakınlaşmaya çalışan adamların gözlerinde güzelliğini görüyor, salınıyor, salınıyor ve salınıyordu. Onu istediğime, bir ele geçirme fikrine zavallıca kapılmaya hazır olduğuma, yakınlaştığı insanlardan kısa zamanda sıkıldığı her hâlinden belli bu ölümcül güzeli sahiplenecek cesaretim olduğuna emin olamıyor, ancak evin köşelerinde yalnızken karşılaşmaya çalıştığım Şaneşin’in büyüleyici salınışlarından kendimi alamıyordum. Düşünce, idrak etmeye erişecek kadar sindirilmiş bir tecrübeyle ortaklık kurabilirse, duygularınızı kabullenmediğiniz safsatalara kapatabilir; kesinlikten yoksun bir fırlatılışın çocukları, istedikleri kadar düşünsünler, beyaz bir yün kazak, kısa bir siyah etek, kendini sergilemek üzere dudakları yarmış iki masum diş ve allah vergisi bir kar tanesi burun, tüm düşüncelerini buruşturup zihnin çöplüğüne atar ve onları hipnotize ederek tavşanın peşinden sürükler.

   Her günümüzü birlikte geçirir olmuştuk. Bana teslim olmak istemiyor, benden uzak duramıyordu. Ona teslim olmak istemiyor, ondan uzak duramıyordum. Bana özgürlüğümü sunmak isteyen bir Hogwarts büyücüsü gibi kalın çoraplar alıyor, akşamları beni yanına çağırmadan duramıyordu. İzlemeye koyulduğumuz filmlerin dönüm noktaları sevişmelerimizden oluşuyor, İsmet Özel’in şiirlerini sevdiğimi duyduğunda gözlerinde oluşan heyecan avuçlarımızda eriyor, beni benzettiği dizi karakterlerinin en sevimli yanları kendine sakladığı mavi yorganının altına girişlerimde vahşi bir arzuya dönüşüyordu. Ispanaklı börek sevmiyor, isyankâr kahvaltılarına geceden kalma cips paketlerini ve Burger King’in eve teslim elemanlarını davet ediyor, lavaboya yığılmış bulaşıklarını yıkamamda ana rahmini yeniden keşfediyordu. İlacını almadığında çıkamadığı sımsıcak odasına beni kapatıyor, kar altında kalmış sokakların sonunda beni buluyordu. Ve hiçbir zaman unutmuyordu; bir gün benden sıkılacak ve tüm kucaklayışlar yerini önü alınmaz bir kaçınmaya bırakacaktı. Bunu biliyor, o gün geldiğinde bunun beni yaralamayacağına inanıyor, kendimi ikna etmek için sık sık yakında ayrılacağımızdan söz ediyor, onun üç aylık ilişki rekorunu kırmak üzerine amansız şakalar yapıyor ve içimdeki yerleşik sadakate zeminini hatırlatıyor, Şaneşin’in dengeden memnuniyetle mahrum kapısından her çıktığımda onu son kezmişçesine öpüyordum. Süt kokulu ince dudaklarından ayrıldığımda ardıma bakmamalıydım; duyarlılıkları başarıyla bir kenarı bırakan etnik köken şakalarımızı, en yakınımızdakiler dahil etrafımızdaki tüm insanlara yönelttiğimiz alay ortaklığımızı, gözlerini kısarak cennetime sunduğu gülüşünü, saçlarımda bulduğu rahatlatıcı evin şefkatli yastıklarını, sarılmalarımızda eriyen endişelerimizin yakında bizi ayırmaya gelmeyeceği emniyetini, gezerek ve okuyarak ve konuşarak birbirimize kattıklarımızı her günün sonunda, ışıklar kapandığında ikimizden birinin diğerinden önce öleceğini bilerek, yalnızlığın korkutucu gerçekliğine göğüs gererek, gözlerimizi sıkı sıkıya yummayı bilerek unutmalıydık. Yarından söz ediyor, kızımızın nasıl bir şeye benzeyeceğini kestirmeye çalışarak birbirimize laflar atıyor, her geçen günün bizi birbirimize bağladığını zannederken birbirimizden kopmak için duygularımızın kilidini hazırda tutmayı ihmal etmiyorduk. Geçici bir kucaklamanın öncelikli şartı kilitleri hazırlamaktı; duygularımızın yıpranmış halatlarını elden bırakmamalı ve yanlışlıkla attığımız düğümlerin her an bir bıçakla denize düşebileceğini hatırlamaktan geri durmamalıydık. Her gece birbirimizin içine girmeli, hiç ayrılmayacakmış gibi sevişmeli, ertesi sabah basitçe ayrılabileceğimizi kavramalıydık.

   Fakat yaşam yaklaşımını alaya aldığımız hiçbir zavallıdan daha kuvvetli değildik. Şarkılar vardı ve bellek vardı; her geçen günün kalıcı olma ısrarı, yan yana uzanışlarımızın üzerine simsiyah bir hüzün seriyordu. Birbirimize teslim olmak istemiyor, birbirimizden uzak duramıyorduk.

   Mücadele ediyorduk; zaaflarımızı ortalığa saçıyor, karanlık yolcularımızı ilişkimize dahil ediyorduk. Bal’a dair her şeyi öğrenmişti; onunla geçirdiğim seneleri, evlilikten farksız yaşamımızı, birlikte ölümüne üzüldüğümüz hayvanlarımızı, ailelerimizin dünür olmaya hazırlanmak ve sohbeti arkadaşlık boyutunda tutmak arasında gidip gelen zoraki buluşmalarını, cinsel meraklarımızı ve birbirimize yaptıklarımızı. Bal’ı kıskanıyor, kendini tehlikeye atmaktan kaçınamıyordu. “İnsan, kuşlarını seven bir erkeği nasıl üzebilir ki?” dedi uyumadan hemen önce, ve rüyalara dalacağını ilan etmek üzere dudaklarından sızan dişlerinin cüretkar güzelliğinin hiç farkında değilmiş gibi ayrıldı gecemizden. Ben ise korkularımın üzerine gitmek, kültürel kodlarımla baş etmek, belki de onu sahiplenmemek aşkına bunları bahane etmek üzere, onu birlikte olduğu erkeklerden bahsetmeye zorluyordum. Uykuyla uyanıklık arasında hayatına giren erkekleri saymakta güçlük çekiyor, gerçek sayıyı kahrolası zihnime sunmaktan çekiniyordu. “Yirmi beş yaşında, sağlıklı bir sinema öğrencisi hangi civarlardan ve kaç kişiyle birlikte olursa, ben de o kadar kişiyle oldum.” Kültür kurumları, kitapçılar, üniversite öğrencileri, bebek yüzlü yabancılar ve yönetmenler; ilişki denemeleri, birkaç gecelik eğlenceler, umulduğu gibi gitmeyen tecavüzden bozma deneyimler, anlatmaya yanaşılmayan hafıza düşmanları; esmer adamlar, sarışın adamlar, yakınlaşmak isteyen adamlar ve elde etmek isteyen adamlar; penisler, diller ve kapatılan gözler. “Bana orospuymuş gibi davranmaktan vazgeç,” dedi uykuya bu kez kararlılıkla dalmadan evvel. “Orada öyle kaskatı yatıp benim yaşadıklarımı gözünün önüne getirmeye çalışmaktan da vazgeç. Tüm bunlar geçiciydi ve bitti. Sen ise gıcık bi lezbiyenle yıllarını geçirdin ve hala da aklından çıkmıyor kötücül pislik.”

   Ona hazırladığım ilk kahvaltının başına oturduğumuzda dudaklarım titriyordu. Yıllarca Bal ile aynı evi paylaşmış ve bu ritüeli defalarca tekrarlamıştım; şimdi, başka bir kadına, kendimi ona tamamen vermişim gibi davranıyor ve beceriksizce yaptığım omletin içinde Bal’dan bir parça olmadığına onu inandırmaya çalışıyordum. Şaneşin benim güzelim, alaycılığıyla tersine Amelie’m, Kürt Amelie’m, sabahlarımın üzerine çullanmış karamsarlıktan sıyrılmamı sağlayan biricik kar tanemdi; birlikte büyüdüğüm ve çok sevdiğim Bal ise köşe başlarında karşılaşmaktan kurtulamadığım bir gölge gibiydi. Birbirimize gülümseyerek omleti paylaştığımızda gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Hafızamı Şaneşin’e karşı temkinli olması konusunda uyarıyor, henüz onu Bal’dan çekip alamıyordum. “Ölüm,” dedim. “Bazen oluyor işte böyle. Öleceğimiz geldi aklıma. Bir gün yaşlanacağımız ve birimizden birimizin önce öleceği. O ayrılık anı. Tüm bir ömrün sıkıştığı o hüzün anı. Amour. Bu beni öyle korkutuyor. Üzüyor. Ve ağlatıyor ki.” Aşkın tek bir nesneye yönelen bir saplantı olduğunu söylerler; ölümle karşı karşıya oturulmuş bir masada kıskançlığın gururla gerebileceği bir göğsü yoktur halbuki. Bal ile yaşlanamayacağımı, Şaneşin ile yaşlanamayacağımı biliyor, onların ölümünü düşünerek ağlıyordum. Onlar benim sevgililerim olacaklardı. Beraber olduğum herkes, gözlerimi son yumuşuma dek benimle olacaklardı. Bal’ı düşünüyor, bu sırada Şaneşin’e karşı kendime koyduğum sınırları yerle bir ediyordum. Ben kaybetmeye yanaşamaz, onlardan ayrılamazdım; onlarla birlikte ölmek istiyordum.

   Gecelerimiz yakınlaşıyor ve ben hep merak ediyordum; bir gün ondan sıyrılmayı kabullenebilecek miydim? Bal’ı karşıma çıkaran muzır anıları görmezden gelerek yaşamaya devam edebilecek miydim? Yaşamaya devam etmek; bu yalanı sindirmek, günlere uyanmak, yanında uyuyan ölümlünün yarınını düşünmemek ve kalkıp yapman gerekenleri yapmak. Şaneşin’in turuncudan bozma hardal sarısı beresine toprak bulaştırmamak; Bal’ın kıvırcıklarına karışacak toprakları delilercesine yok oluşa gönderme çabasına girecek olmamı hatırlamayı bırakmak; tanıyacağım tüm o diğer sevgileri, pamuksu göz kapaklarını, içe kapanmış serçe parmaklarını, gösterişten uzak göbek deliklerini, tüm ıslaklığına rağmen çekingen kalmaya direnen vajinalarını, bakışlarıma kapanmış yaşamlarını, bedenlerimizin bir olmaktan artık çok uzak olacağı mezarlıklarımızı, kavgalarımızın ve nefretlerimizin eriyip gittiği kaynar kazanın her gün biraz daha yakın olduğunu unutmak. Şaneşin sessizliğimde uyuyordu; Bal hatıralarımda uyuyordu; annem bastırılmış tüm gerçekliğimde uyuyordu; insanlar, zamandan soyutlanmış varlığımın çaresizliğinde uyuyordu.

   Şaneşin’e kapandığım günlerde kaybolmuş ve düşüncelerimin izini kaybetmiştim. Onu sevdiğimi biliyor, bu bilginin bana ihtiyaçlarımca tanınmış olduğunu tahmin edebiliyordum; fakat bu bayat hakikatin geçerlilik tarihi, rahimden ayrıldığımız anda geçmişti. Kaçmayı bırakacak, baş edilmez zayıflığıma boyun eğecek, bugünüme talep ettiklerini verecektim. Şaneşin yarın en yakın dostumla tanışmalı, ona teslim olduğumu görmeli ve bana bir söz vermeliydi. “Senden önce ölmeyeceğim.”

   Bu sözü vermeliydi, ve böylece onun mavi yorganında bir türlü bulamadığım güvene erişebilmem için bana üstün bir ışık göstermeliydi. “Senden önce ölmeyeceğim. Çünkü senden daha bencil değilim.”

Hiç yorum yok: