28 Eylül 2015 Pazartesi

Şaneşin - 1

   Bir kış akşamında geldi bana. Oldum olası bayıldığım akşamüstü gecesiyle hava üniversitedeki asistan odama kararmış ve aylardır üzerime kapanmış karaltıyı en azından kendini müziğe kaptırmış kulaklarımdan def etmişti. Kapım çalındı, yavaşça açılan aralıktan şehla bir bakış süzüldü. “Şey, kurgu odasını kullanabiliyo muyuz acaba?”

   Ona nasıl kapıldığımı, çarpık yürüyüşünün ardına düşmeden nasıl duramadığımı anlayabilmem için, o sıralarda nasıl bir duygu hâli içinde olduğumu, günlerimin hangi bunalım meyilleri arasında gidip geldiğini, seçilmiş bir çember içerisine sıkışmış yaşamımın dönüp beni kendi zihnimde boğmak için tüm insansevmez portfolyomu suratıma ne kadar kuvvetli vurduğunu bilmeniz ve bu hayli içten çırpınmalara şefkatle tahammül etmeniz gerekiyor.

                                               ***

   Bir sokağa fırlatılmış iki kardeş gibi birbirini büyüten bir çiftin ayrılığı sancılı, suçlama oyunlarından arınamayan, aynı zamanda ince bir sıyrılışın ardından özgürlüğüne sıkı sıkıya sarılan delice bir haftalar sıkıştırmasıdır; baş dönmeleri günleri, karındaki şeytani kelebekler haftaları, haftalarsa nihayet yalnız bir gökyüzüne erişilen bir kabullenmeyi oluşturur. Hızını düzenden alarak tükenmeye meraklı oturuşlar sergileyen hayatının, şaşkınlıklardan ve insan fikirlerine yönelmiş içten duygu taşmalarından uzakta duruyor olmasından şikayetçi bir adam, saatlerin iletişim kanallarına çaresizce teslim olduğu böylesi bir haftalar sıkıştırmasından, kendine daha önce hiç keşfetmediği duygularının lavlarını zorlama bir teselli olarak çıkarabilir. Beraber yaşadığımız evden mecburen ayrıldığım Bal’nın bana yaklaşan yıldönümümüz için verdiği de bu oldu. Aylardır iş bulamıyor, bankadaki paramın tükeneceği günü kolayca tespit edebiliyor, becerebildiğimi sandığım tek işe olan kabiliyetimden dahi artık şüphe duyuyor, ancak buna rağmen, oldukça korkutucu bir şekilde, oyuncaksız günlerimi kendime dert edinmiyor ve zaman zaman Bal ile beraber uyuduğumuzda veya artık iyiden iyiye teslim olduğum televizyonun gürültüsü bir anda sinirime dokunduğunda kendini gösteren öfkemle başa çıkarak o sıradaki yaşamımı idare etmekle yetiniyordum. Evi terk etmemle, Yakupvâri bir topyekûn kaybedişe kendi nezdimde son bir adımım kaldığını hissediyordum; seneler evvel kendi evime çıkmadan önce beraber yaşadığım babaannemin evine dönmek ve her fırlatılmış gibi aileden kaçınmaya meraklı arzularımın şimdiye kadarki tüm çabalarımı bir kamyon eşyayla silip ortadan kaldırmak. Bu adımdan kaçınmak, son bir bağırışla bu yapay ve kendini hayli yüksek gösteren uçurumun kenarına parmaklarımla da olsa tutunmak ve birinin yukarıdan gelip beni kurtarmasını beklemek için, Cerrahpaşa’da tıp okuyan ve burada kendi evinde yaşayan dostumun evinde kısa bir süreliğine kalmaya karar verdim.

   Gece yarısı geldiğinde kendileriyle baş başa kalmaya tahammül edemeyen ve anneleri, öğretmenleri, biriktirdikleri tasoları ve gezindikleri beton sokakları ile benzeştikleri hasbelkader arkadaşlarının yüzünde kendini görmeyi tercih eden gençlerin, bu kendini tasdiklemeci grup seanslarına katılan gariplerden en az biri alkolle ilişki kurmaya irade meraklısı bir yargı beslediği için, oturup tavla oynamak ve çay içmekle sosyal gecelerini oluşturdukları bu semtte, benim gecelerimse ayrıldığım kadının geçmişin zalim izlerini kaybolmaya başlamış bakışlarında taşıyan yüzünü aklımdan çıkarmaya çalışmakla geçiyordu. Senelerdir, tıpkı bir baba ve oğulun ilişkilerini güvende tutmak için yaptıkları gibi, gündelik ilişkilerimi desteklediğimiz futbol takımları ve transfer gelişmeleri üzerinden mayaladığım ve benzerliklerimizce yarı yolda bırakılarak artık kendine tahammül etmek yerine kendini diğerinin suretinde bularak onaylayanlardan olamayacağımız korkusuyla bundan geri duramadığım dostum, her akşam kanepesine konuşlanan ve yıllara yayılmış ilişkisinin peşini bırakmayan zavallı hayaletinden sıyrılmak üzere bulduğu yarım yamalak flörtlerinden ve karmaşık ailesinden sevgisizce bahseden bu koca çocuğa tahammül etmek zorundaydı. Sıkı sıkıya çalışması gereken tıpta uzmanlık sınavına çalışmalarına belki de engel oluyor, yakında oturan ve tıpkı onun gibi tıp okuyan sevgilisinin evde onunla daha sık vakit geçirmesine, meçhul bir kayınvalide tarafından yollanmış bir kuku bekçisi gibi, sığındığım ufak köşeden fırlattığım sinsi bakışlarla karşı koyuyordum. Evdeki bazı ısrarla-içekapanık tavırlarım, titrek annesi ve nihilist babasının paradan uzak tutmak durumunda kaldığı ve bunu dert etmediği çocukluğumun iteklemesiyle yansıttığım ötekine-maddiyatçı yaklaşımım Emre’yi rahatsız etmeye, liseden beri adım adım kurulmuş ve çoğunlukla dışarının dürtüklemelerinden etkilenen kısa süreli anlaşmazlıkların esip geçmesinden başka kırılmalar yaşamamış arkadaşlığımızın farklı günlere, eşinden sıkılmış ancak uçacağı yeni yerde neyle karşılaşacağını bilmeyen bir sineğinki gibi zeminsiz bir özlem duymaya başladığı belli oluyordu. Özgüvenimi genç kızlar üzerinden tahsis etmeye başladığım bulutsuz günlerden beri her gün uzun uzadıya haşır neşir olduğum küvetin masraflarını üstlenmeye ve Emre’den gizli gizli evin su faturasını ödemeye, her akşam olmasa da cebimdeki paradan biraz olsun emin olduğum akşamlarda evin önemsiz gıda alışverişlerini yapmaya başlamıştım. Dolapta bulduğum bademleri, Emre’nin biricik ve bekar halalarının her hafta yıkadığı çarşafa ve sıkı battaniyeye rahatlıkla kapılmamı sağlaması için tüm vergilere rağmen sarıldığım kırmızı Tuborg’a kurban vermeden evvel Emre’den izin alıyor, salonun köşesine yerleştirdiğim bavulların içindeki kirliler birikmeye başladığında bu kirlileri anneme ne zaman götüreceğimin hesabını titizlikle vermeye çalışıyordum. Aramızda sessiz bir gerginlik oluşmaya, Emre’nin sevgilisinin bu soğuk bakışları destekleyen ancak sıcak konuşmalarına dikkatle yansımayan anlık fakat hayli karanlık gölgeli samimiyeti eve uğramadığında giriştiğimiz Football Manager nöbetleri de bu gerginliklerle başa çıkamamaya başlamıştı. Bir aydır onun kanepesinde yaşıyordum; artık ayrılma zamanımın geldiği açıkça belli oluyor, gecelerim yumuşamasa da gitmiş sevgilimin tozlarını yavaş yavaş süpürüyor, nerede yaşayacağım üzerine atacağım adım ensemdeki bekleyişlerce itekleniyordu.

   Yılbaşı gecesi geldiğinde yalnızlığımın başıma dert açacağını biliyordum. Sevgilimle beraber yaşadığımız seneler boyunca yılbaşı geceleri Emre ve o zamanki kız arkadaşı yılbaşı için bize gelir, denk gelirse birkaç arkadaşımızın daha uğramasıyla esasında hayli can sıkıcı, ancak barındırdığı zoraki ironi ile bir anda eğlenceli olmaya başlayabilecek basit geceler geçirirdik. Çoğunlukla Emre’nin bizim sıradan eğlencelerimizden pek hoşlanmadığı her halinden belli olan kız arkadaşının seçtiği seksenlersever yabancı müzikler çalınır, beceriksiz dans girişimleri yerini alaycı günah gecesi şakalarına bırakır, fırından veya servis motosikletinden çıkmış pizzanın dilimleri hızla tükenirken oynanan baştan aşağı sıkıntılı oyunlar mümkün olduğunca sık alkole sarılırdı. Bizim için yılbaşı gecesi, beraber vakit geçirmenin uyduruk bir bahanesiydi; kimisi içinse bu bahane, dünyadaki güvenini sabahları binmek zorunda olduğu servis aracından ve günlerini beraber geçirdiği gömlekli şarlatanlardan elbette sağlayamayan ölümlülerin tüm varlıklarını borçlu oldukları, aylarca farkında olmaksızın biriktirilmiş beklentilerin zihin volkanından fışkırarak bütün bir sosyal çevreye zarar vermek üzere İstanbul caddelerine yayılacağı bir geceyi temsil eder. En sevdikleri gösterişsiz elbiseyi giymeli, güzel olduğuna bir türlü ikna olmadıkları yüzlerine eğlenceli ve yeri geldiğinde şapşal bir ifade takınmalı, mutsuzluklarını yalnızca boşalan bardaklarının korku dolu bakışlarında barındırmalılar. Sabah yaşayacakları düş kırıklığı, onları pazartesinin bir sonraki sosyal organizasyon ihtimali için bakınan nemli yalnızlığından daha acınası kılmayacak olsa da.

   İşte böyle yoğun bir kendinden emin olamayış kuşatmasının altındaki yorgun tıp öğrencilerinin güleç arkadaşlıkları ile, davet edildikleri bir parti evinde geçirecekti yılbaşını Emre; ve o, henüz değişmemiş yaşamlarımızın gürültülü ancak dingin parti benzerlerini tercih etmekte ısrarcı, kendini başkaları üzerinden var etmeye meraklı arkadaşlarını izole bir evde toplayarak onlara bu ihtiyaçlarını yakın çevrelerini kullanarak gidermelerinin mümkün olabileceğini sonu gelmeyen ifadeleriyle telkin etmeye kararlıydı. Bunu başaramayacağını anladığında, dolabımızda uzun süredir duran Amarula şişesini de parti öncesi hep birlikte bitireceklerinin benim için önemli olacağını düşündüğü cazibesini kullanarak, neler olacağını öngöremediği parti evine beni de taşımayı kafasına koydu ve gerekli görüşmelere henüz yılbaşı akşamı gelmeden başladı. Cephe aldığı insanlara aniden ihtiyaç duymaya başlayan zayıflığımın bana ihanet edeceğini hissediyor, bir yandan da tüm o kolej fırlaması plastik bardaklara tahammül etmek istemiyordum. Birkaç gün evvel gayet dışadönük bir flört diliyle tanıştığım ve buluşmaya çalıştığım kurbanımın, dizimi öpmek gibi kemikli bir fantezi geliştiren yalandan genç kızın gecemi yalnız ilan etmesiyle, belli ki üslubunu değiştirmem gereken yaşamımda bir kez olsun televizyon reklamlarını dinlemeye ve hayata katılmaya, eğlenceye karşı koymamaya, ne istemem gerektiğini bilmesem de daha fazlasını istemeye karar verdim.

   Bu kararım, Emre’nin de bonkör iğnelerimle, denetimsiz laf savurganlığımla daha yakından tanışmasına ve her zaman, hayatının her döneminde tüm ailesine yaptığı gibi, bu umursar ancak dikenlerini törpülemez gidişatımın önüne bedenini koymasına neden olacaktı.

   İnsan bedenlerince temsil edilen bir hakikatin, yalnızca hakikatin etrafına dizilmiş bilgi taşkını doktorların, öğrencilikleri döneminde kendilerini maruz bıraktıkları çalışma yükleri, yaklaşımlarıyla uyumlu bir ödüllendirmenin bekledikleri üzere yaşamlarına girdiği ve onları maddi varlığa boğduğu dönemde onlara duyulacak güveni şüpheye düşürüyor; bu kafası çalışan insanlar, hakikatin can sıkıcı sürpriz düşkünlüğüne rağmen, seneler sonrasında alacakları meyveler için, günlerini kitaplara ve hastane nöbetlerine yatırıyor, zaman zaman yorgun düşüyor olmalarına rağmen, dayanağını çoğunlukla statüden alan tutkularını birkaç günden uzun bir süre yitirmiş olmuyorlar. Emre’nin yakın doktor-adayı çevresini oluşturan gençler de, kitaplarını ve zihinlerini sıkıştırılmış odaların toplandığı bir yurt binasına kutulamış ve buradan çıkacakları özel günlere ister istemez zoraki neşeler kondurmuşlardı. Amarula’nın partiye gitme kararsızlığı içerisinde ve kendinden emin olmakta güçlük çeken şakaların gölgesinde tüketilmesinin ardından, geceden istediklerini üstlerindeki renklerle dışavuran genç kızların ve parti evini bulma görevini yiğitçe üstlenen genç adamların sohbetleri yerini kalabalık bir yabancı grubuyla ölçülü yakınlaşmalarına bıraktı. Kendi içine kapanmayı statülerinin şanından değil, etrafta robdöşambr ve esrarla gezen parti hayvanı ev sahibinin korkutucu gezinmelerinden refleks edinen doktorların ve benim, hamarat bir baharat düşkününün ikramlarıyla karnımızı doyurmak ve bir köşeye mevzilenmiş potansiyel hemşire zannettikleri doktor adayı kızları bakışlarıyla içen genç adamlara ters bakışlar atmak dışında yaptığımız tek şey, gece için alınacak alkollerin miktarını hesaplamak ve gidip bu hayli gerekli alışverişi yapmaktı. Sevgilisiz kızlar ve bu dört kızdan ikisinin belli ki gözünün olduğu bıyıklı doktor efesinin ot ve alkole yoğunlaştıktan sonra birbirleri için üzülecekleri mor geceyarısı anları kanlarına girecek kadar yaklaşmışken, alışveriş hesabı Emre ve bana kaldı ve benim de umursamakta bir türlü başarılı olamadığım insanlar arasında tek istediğim içmek olduğu için, alışverişi yürüyüşüm ve peltek para sayışlarımla üstlenmeye bir önceki yılbaşından razıydım. Alışverişin ardından köşesinde oturan, gezen otu tüttüren, birasına yumulan ve genç aşıklar ile sevişmesi gerektiğini kendine telkin eden insanları izleyen rahat gece düşüncem, kısa boylu ve kıvırcık saçlı, yüksek sesine rağmen özgüvenden yoksun mutsuzluğu sorularına yansıyan tatlı bir farenin benimle konuşup durmasıyla farklı bir havaya büründü. Evde geziyor, kendi zavallılığımla baş başa kalmamak adına diğer zavallıların kıvranışlarına kulak kesiliyor, içiyor ve içiyor, sessizliğimden cesaret alan tatlı farenin bana attığı bakışlardan özenle kaçınmaya çalışıyordum. “Bu Yiğit hiç konuşmaz mı yahu?” Biliyordum ki savurgan tenkitler, saat on iki yaklaştıkça yükselen kendini kaybetme arzusuyla yerini gizlenemez zayıflıklara bırakacak, bu keskin bakışlı doktor adayı bunu görmeyi hiç arzu etmememe rağmen zaaflarını ortalığa saçmaya başlayacaktı. İnsanların, zaaflarını saklayabiliyor olmanın gururuyla odalar arasında dolaştıklarını ve profesyonel yaşamlarına sahtekâr bir özgüvenle koşturup durduklarını görürsünüz; ancak zayıflıklar her zaman gözlerinden akmaya devam eder ve onların oldukça ferahlatıcı bir gerçekle yüzleşmelerini bekler: Gevşe ve çatılmış alnının zihnini rahatlatmasına izin ver; zayıflıkların burada sana karşı kullanılmayacak, ve onları saklamaya çalışıyor olman da kullanılıp kullanılmayacakları konusunda sana yardım ediyor değil. Her şey ortada ve görünür; hep birlikte zayıfız, hep birlikte yanacağız. Tatlı fare, adı Ayşe’ydi, gevşeyen alnına rağmen profesyonelliği elden bırakmaya niyetli değildi fakat zihni artık kendisine karşı koyamayacak kadar alkole ve ota gömülmüştü. “Beni neden sevmedin Yiğit? Çok konuşuyorum diye, di mi…”

   Onun kaçamak saldırılarına verdiğim cevapları hiç ama hiç hatırlamıyorum. Sadece köşemde takılmak istemiştim. O ise bana bunu bahşetmeyecek kadar bir bedene ihtiyaç duyuyordu, dışarıya ve üzerine iniverecek bir güven fanusuna. Üstesinden gelmekte başarılı olamadığım ayrılığın ve yalnızlığın acımasız işbirliği, kapandığım kanepe kıyılarında beni esir alıyor ve bahsettiğim ortak, kaçınılmaz zayıflıklar beni de kolumdan tutup sürüklüyordu; biralarım bittiğinde ve robdöşambrlı manyağın şakacı dolanmaları arasında dönüp dolaşıp bana geri gelen ot, kaygılarımı şefkatle kucakladığında, artık açıkça flörtlerini gözlemlediğim tatlı fareye karşı yoğun bir anlayış geliştirmeme ve hemen orada onu kucaklayarak ağladığımın hayalini kurmama neden oldu. Beynimde bir şeyleri kovalıyor ve kovaladıklarımda, hiçbir günışığı dakikasında birlikte benzer bir deneyimi paylaşamayacağımızı bilsem de, bu kızla ortak bir acı hissediyordum; orada oturduğu yerde hafifçe kaykılmış, sırtına kirli bir yastığı yarım yamalak dayamış, yanındaki ahmakla müzik dünyasının nasıl da doksanlardan sonra yavaş yavaş erimeye başladığından bahsediyordu. Otu devrettim, gözlerimi ondan ayırmadan yerimden kalktım ve gidip onun oturduğu kanepenin kolçağına yerleştim. Beni fark ettiğinde, söyledikleri temposunu yitirmiş, sözcükleri anlamsızlaşmıştı; anlam hiçbir zaman sözlerde olmamıştı. Ufak yanağını tutup yavaşça yüzünü kendime çevirdim ve onu öpmeye başladım. Bunu beklermiş gibi karşılık verdi ve kollarını iki yana bırakıverdi. İyi öpüşüyordu. Bal’dan başka biriyle öpüşmeyeli çok olmuştu. Gözlerimi açtım ve duvardaki Küçük Prens posterini izleyerek onu öpmeye devam ettim. Artık gevşeyebilir ve içekapanık ifadelerimi, teslim olduğum insanlar için anlaşılabilir bir durulukla sunabilirdim.

   Yanaklarımda müthiş bir özgüven hissediyordum ki, etrafımızda sessiz bir gerginlik oluştu. Müzik sürüyor ve oradaki parti gençleri ot için konuşmayı sürdürüyorlardı; ancak bizimkinin arkadaş grubu için belli ki atmosfer değişmişti. Gruptan iri yarı bir çocuk, “Nasılsın Ayşe, iyi gidiyor mu?” diyerek alelacele yanımıza oturdu ve kızı benden öteye çevirdi. Ben de kalkıp önceki yerime yöneldim ve ot sırası ne alemde diye bakınmaya başladım. “Hay allahım Ayşe, her seferinde böyle yapıyorsun, her seferinde!” Emre’nin tıpçı arkadaşlarından biri yanındaki tuzu kuru elemandan sıyrılmış, Ayşe’ye bağırıp durmaya başlamıştı ve yanında da onu onayladığını belli etmeye meraklı birkaç kız daha vardı. Ayşe koştura koştura salondan çıktı. Ne oluyor diye gidip bakmak istedim; nihayetinde, bunun için hiçbir geçerli sebep olmadığını düşünsem de, bu bağırış çağırıştan sorumlu olanın kendim olduğunu fark etmiştim. Kızlardan biri Ayşe’yi tuvalete sokmuş kusturuyor, az önce bağırıp duran kız ise sinirli sinirli, yarım saat evvel twister oynarken poposunun tanımadığı çocuklara temas etmesini dert etmediği renkli dairelerle dolu halının üzerinde volta atıyordu. Anlaşıldı, Ayşe bunu hep yapıyordu ve onlar, hayli açık görüşlü olduklarına inansalar da, çapkın kızlara tahammül edemeyecek kadar korkuyorlardı. Tuvalete gittim ve Ayşe’ye iyi olup olmadığını sordum. Bir yandan kusup bir yandan gülerek bana el salladı. Ne üzücüdür ki bu tatlılığından, ayıldığında eser kalmayacaktı ve yeniden arkadaşlarının maskelerini paylaşacaktı. Arkadaşları arka odaya kapanmış, durumu değerlendiriyorlardı. Bu çok komiğime gitti, sırıtmamı engelleyemiyordum. Emre durumu anlayamadan, öpüştüğümüzü görmemiş ve mutfakta sevgilisi ve onun arkadaşlarıyla sohbet etmeye dalmıştı çünkü, benim o sinirli kızın üzerine varışıma tanık oldu. “Ne boktan arkadaş grubu yahu bu, kız kusuyor orda, siz hâlâ onun üstüne gidiyorsunuz.” Kızla ve Ayşe ile olan kısa temasımı sonlandıran çakalla uzunca bir arkadaşlık tartışmasına giriştim; damarlarım alkolle ve zihnim otla yoğurulmuştu, yine de yarım yamalak cümlelerle tartışmaya devam ediyordum. Neden Ayşe’ye bu kadar tepki gösterdikleri, dostların birbirlerine böyle davranıp davranamayacağı, arkadaş gruplarının yapısının özellikleri ve daha bir sürü zırva üzerine saçmalayıp durduk. Çakal ise, öpüştüğümüzü hiç fark etmediği ve sadece sohbet için geldiği, durumu bozduysa çok üzgün olduğu palavrasını sıkıyordu. Emindim ki, bu öfkeli hatun, onu bu kutsal görev için seçmiş ve yanımıza göndermişti.

   Ayşe bana son kez iyi olduğunu söyleyip gülümseyerek uyuklamaya başlayınca bizim için, ayağımdan bağlı olduğum insanlar için partinin sona erdiği ilan edildi. Robdöşambrlı ev sahibi, evdeki çoğu kızın ait olduğu grubun topluca partiden ayrılacak olmasına öyle üzüldü ki nerdeyse ot saran birkaç çocuğun çükünü kesip bakirelere kurban olarak sunacaktı. İki taksi çağırıldı ve Ayşe’yı öndeki taksiye bindirip bütün öfkeli kızlar olarak taksinin içine doluştular. Biz de Emre, sevgilisi Gizem ve bir kızla daha, hangisi olduğunu hatırlayamayacak kadar başım dönüyor ve midem bulanıyordu, bir başka taksiye atladık ve Cerrahpaşa’ya yollandık. Ben bizimkilerle muhattap olmamak için öne geçtim. Emre’in de muhtemelen bana kızgın olduğunu tahmin ediyordum ancak bu o an için umrumda değildi. Yol boyunca ön koltukta kıpırdamadan oturdum ve suratımdaki sırıtışı silmeye çalıştım. Fakat içimdeki zoraki serseri bana izin vermiyordu. Beraber büyüdüğüm, beraber yaşadığım kızdan ayrılmış ve arkadaşımın kanepesinde konaklamaya başlamıştım; uzun bir aradan sonra öylece gidip tanımadığım biriyle kolayca yakınlaşabilmiş olmak bana kaçınılmaz bir gurur veriyordu. Orada öylece oturdum ve hayvan gibi sırıttım. Arkadakiler beni aynadan gördülerse, hakkımda pek iyi şeyler düşünmemiş olmalılardı.

   Sabah uyandığımda Emre başımdaki kanepede oturmuş telefonundaki allahın belası oyunu oynuyordu. Saat başı oyunu açıp filolarının durumunu kontrol ederdi, arkadaş grubundaki bir sürü çocuk ve hatta sevgilisi gibi. Evvelsi geceye dair içinden gelenleri bana söylemek istemiyor gibiydi; durumun umurunda olmadığını söyleyip, arkadaşlarının gereksiz bir korumacılığa gömüldüğünden bahsediyordu fakat bana karşı bir mesafe aldığı, telefonundan ayrılmayan bakışlarından okunuyordu. Kafam ayılınca biraz canım sıkıldı ve Facebook’tan Ayşe’yi bularak ona bir özür paragrafı yazdım. Kız sanki bütün gece bana kafayı takmamış ve ardından beni istekle öpmemiş gibi, özrümü kabul ettiğini, kızgın olmadığını fakat bunu unutmamız gerektiğini söyledi. Onu bir daha görmedim. Tatlı fareyi, kusmaya ara verip bana dönüp gülümseyerek el sallayışıyla hatırlamayı tercih edecektim.

   Emre’nin halaları haftada bir sessiz sedasız gelip çarşaflarımı değiştirirken ve Emre ben ne zaman yılbaşı hakkında konuşmaya başlasam başını çevirirken bunları umursamamayı ve işime bakmayı, eski sevgilimi ve en yakın arkadaşımı düşünmeden final ödevlerimi yazmayı ve okuldaki olmaz olası asistanlık görevimi kafayı bir şeylere takmadan yapmayı öğrendim. Kızarmış Yeşil Domatesler’i beşinci defa, Mary Louise Parker’ın teselli edici güzelliği sayesinde sıkılmadan izlemeye, artık mecburen benzer ifadeleri tekrar tekrar yazmaya başladığım zoraki ödevimin kalitesini umursamamaya çalıştım. Finallerim bittiğinde, hâlâ okula gitmek ve toz kokulu ekipman odasında, kameraların ve kurgu odasının başında nöbet tutmam gerekiyordu. Haftada iki gün, saat beşe kadar ayılıp bayılarak oturduğum ekipman odası, ocak ayının muhteşem havası ve erken kararan havanın dinlediğim müziklere kattığı değişilmez tat ile çekilebilir hâle gelmişti. Emre’nin sitemkâr kanepesindense, burada oturmayı ve okumayı ve müzik dinlemeyi ve belki birkaç satır bir şeyler yazmayı tercih eder hâle gelmiştim. Yazabildiklerimse, Bal ile yaşadıklarımızın henüz üstesinden gelemediğimi gösteren şarkı sözüvâri şiir paçavralarından ibaretti. Onu içimden taşacak narin öykü cümlelerine konu etmeye elim gitmiyor, zihnimden yalnızca nefret parçacıkları taşıyordu.

   Bir akşam, artık okumayı ve yazmayı bırakmış, ders döneminin sona ermesiyle kimselerin, hele ki çıtır lisans kızlarının asla uğramadığı odada kararmış havanın ve çiseleyen yağmurun tadını çıkararak bağıra çağıra müzik dinlemeye başlamıştım. Bundan aldığım keyif, yalnızlığın jelibon gibi yapışkan ancak hayli tatlı keyfi, nihayet damağıma varmış ve beni özgürleştirmişti. Hiç beklemediğim bir anda, ben kendimle eğlenir ve kulaklıklarımın çığırdığı Radiohead’e gömülüyorken, ekipman odasının kapısı yavaşça açılıverdi. Aralıktan siyah saçlı, bembeyaz tenli, kafasında turuncu ve bej olmak arasında kalakalmış bir bere takan, şaşkın bakışlı bir kız göründü. “Şey, kurgu odasını kullanabiliyo muyuz acaba?”

9 Eylül 2015 Çarşamba

83-17

Seksen üç ben. On yedi defa.

Çapaklı sesi sigara dumanıyla yüzüme vuruyor ve bu kıytırık Beşiktaş köşesi, yaşamımın artıklarını unutturmak adına ıslıklar çalan sarhoş adama ve vücudumun titrek dengesine rağmen, ondan yansıyanlarla yarına ulaşabileceğime ikna olmamı sağlayamıyordu. Orada başlamış ve sonu orada çizilmişti; sigaraya başlayan eski bir tanıdığın değişen dudakları, kapıldığı girdaplardan çıkmamak için yarattığı bir nefreti geceler boyu kusmaktan çekinmeyen soluk bakışlı bir dostu, sevgilileriyle vücudundan nihayet kurtulabilen yıpranmış bir güzeli ve hepsini, tek bir masada, geleceğe meydan okurcasına, defalarca buluşturan bu kıytırık Beşiktaş köşesi, kendime yaptığım bilinçsiz bir şakayla el ele vermiş, bana umutsuz bir yarını gösteriyordu.

Durgun bir uykuya gömülmüş duygularımı kazıp çıkaran tehlikeli bir kız, kavuştuklarımı daha derinime gömerek gitti ve artık ölülerimin, bir gün yeniden ulaşabileceğim gizli kapaklı bir uykuya yattığına inanmayı başaramıyordum. Elinde mucizevi kazmasıyla çıkıp gelecek gerçeklikten uzak bir temas; onu, bu kıytırık Beşiktaş köşesinde arıyordum ancak o denemeye pek kararlı değildi, ben onu eyleme itene dek.

Beni tuttu ve kendi kıyısına götürdü. Uçurum kenarlarından kıyılara, sahipleri için babalarınca farklı bir evrende çizilmiş uçurum kenarlarına evrilecek kıyılara. İrem’in kıyısında her şey sakince yaşanmalıydı; onu tehlikeye sürükleyecek bir el ele tutuşmanın bu sıcak günbatımlarında yeri yoktu. Ona benimle aşağıya yuvarlanmamasını söyledim; korkuyordum ve korkusuzluğunun sona ereceği o dehşet dolu gecenin, çekip çıkaramadığı içten gülüşümün belirsizliğine rağmen sessizce yanı başımıza yaklaşmakta olduğundan kaçıyor oluşu, kucağında yatıyor olsam da, korkularımdan sıyrılmamı sağlayamıyordu.

Yine de, dudağındaki benden başladım. Vücudu benlerle, kendimi saklamak istediğim ufak ve güzel, adam akıllı güzel, yatağından bir defa geçilip gidilemeyecek kadar güzel, ipek narinliği ruhundan taşmış ve her birine yayılmış güzel, vazgeçmek bilmez şefkatini zırhlayan güzel, hiçliğe uyanmış bakışlarımı hapisle sakinleştiren güzel, seksen üç güzel noktayla kaplıydı. Her biri için haftada on yedi defa sevdim onu; içimdekini tutup çıkarmak için öyle uğraştım, uyanamadığım ve onu kapılarımda yalnız başına, yorgun ve gözü yaşlı bıraktığım her dakikamız için uğraştım. On yedi defa seviştiğimizde, birçoğu için, ruhuma varmaya çalıştım. Seksen üç ben ruhuma işlerken, ben onların birlikteliğini uzaktan izleyen bir seyirci olmamayı, o eski kaskatı seyirciliğime gömülmemeyi, kendimi ve onu sıkı sıkı tutmayı öyle istedim ki, bana verdiği sigaralarda yeni benler aramaya başladım. Ancak orada ulaşabileceğim bir ben kalmamıştı. Ben, ve bir başkası, senin yanağına gömülmüş gözlerinin, hüznünü silemeyen bakışlarının ve motosikletine binip gittiğin bedenlerin dahi masumiyetine yanaşamayacak ben ve bir başkası, sevgilim, beni öldürmüştü.

Bu mektubu aldığımda bir Cuma sabahıydı ve onun çabalamaya devam edeceğinden emindim. Kendimi bulamayışımdan arda kalan güvensizliğim, onun gözlerimi, ellerimi, penisimi, kayıtsızca duruşumu, varlığımı, kendinden emin olmaya çalışarak kavrayışıyla çukuruna siniyor, sabahın yalnızlığına dek kafasını tüm sinsiliğine rağmen çukurdan çıkaramıyordu. O gece de çıkaramayacaktı, biliyordum. Sabaha rağmen, ertesi sabaha rağmen, susmak bilmez baş ağrılarımın biricik sevdası zeminsiz sabahlara rağmen biliyordum.

“Bu satırları dün gece yazmak için neler vermezdim. Ertelenen düşüncelerim, dile getirilmesi gereken duygularım, seni ve kendimi kırmamak için söyleyemeyip, halihazırda var olan kendini ifade etme kıtlığım sebebiyle içime attıklarım:

İçten gülüşünü nerede, kimde, nasıl kaybettin bilmiyorum. Ama seni ilk gördüğüm andan beri bunu görmeyi diledim. Senin adına da, kendi adıma da üzgünüm, göremedim.

Birbirimize ne kadar benzediğimizi sen de en az benim kadar iyi biliyorsun. Var olana, dünyaya, orada yaşananlara, kendince, sana özgü, delinemez ve asla erişilemez bir bakışın var. Nitekim benim de öyle. Ama konumuz ben değil, sensin. O bakışa, o dünyaya erişmek için çabaladım. Bunu başarabilmek için emek sarf ettiğimi düşünüyorum. Buna çalışırken sürekli yenilgiye uğradım, defalarca kırıldım. Yine yılmayıp yine denedim: fail again.

Beni şimdiye kadarki en büyük bozguna sen uğrattın. Sana olan sevgime, bütün iyi niyetime, bütün açık sözlülüğüme, kullandığım bütün güzel kelimelere karşın; bir denemeye daha gücüm kalmayıncaya dek. Yoruldum...

Yukarıda bahsettiğim dünyada bana bir yer olmadığını anladım nihayet.

Anlamak Yiğit.
Büyük yenilgi bu işte, en büyük bozgun bu.

Artık bana ne hissettiğinin, ne kadar az ya da çok hissettiğinin, kalıp ya da gitmenin hiçbir manası yok. Çünkü senin hayatında yerim yok.

Sen, kaybettiğin, benim de sana bir türlü veremediğim o gülüşün peşinde, onu sana geri verecek asıl hikaye kahramanını arıyor ya da, daha yüksek ihtimalle, peşinden gidiyorsun.

Tek ya da iki kelimeden oluşan başlığıyla çok da uzun sürmeyen blog hikayelerine misafir olacak kadar kısa, ama kendi içinde manidar bir öykü kahramanı. Hayatındaki yerim bu kadar. Paylaşılan post-rock şarkıları ve içmeni istediğim biramın köpüğüyle devam edip, iki haftalık İstanbul turumuzu anlatacağın, küçük bir not defterinden maile, temize çekilmiş, acıklı veda mektubuyla bitireceğin kısa öykünün taslağı böyle.

Dün gece anladıklarımdan biri de buydu işte, daha önceleri anlayıp da hep görmezden geldiğim.

Yo, hayır. Öykülerini bir daha okumayacağım.

Lütfen beni soracağın sorularla hazırlıksız yakalayıp çarpık ifadeler kullanmama neden olma.
Sözün özü, seninle daha fazla görüşmek istemiyorum.”


Öykülerimi bir daha okumayacaktı. Satırlarımda bir öyküde kaybolmadan yer almalıydı.

1 Eylül 2015 Salı

Sağ Şerit

    Bütün gün direksiyon sallardı. Bütün gün. İşin can sıkıcı yanı, direksiyonu pek sallamazdı da; düz bir yolda, hızla gidip gelen eşbüslerine aldırmadan, dalgınca, ayağının son durağa vardığında bir sigara molası vermeyi hak edecek kadar uyuşup uyuşmadığını düşünürdü. Her gün. Defalarca.

    Gece olduğunda ve paydos ettiğinde ve sıra otobüsünü sıkışıp kaldığı metrobüs hattından çıkarıp tüm sıradan araçlar gibi E-5'ten süzülerek garaja bırakmaya geldiğinde, nihayet hızını düşürürdü. Gündüzler kayıtsızdı ve enine çizgililerin başına açtığı tek duraklık dertler bir başka gündüzü göremeyecek kadar kelebek kanatlıydı. Emanet otobüsünü garaja teslim edip evine gittiğinde karşılaşacaklarıysa, yıllarca tüm bedenini uyuşturmaya devam edebilirdi. Aklına karısı geldi ve hızını biraz daha düşürdü.