20 Ekim 2016 Perşembe

O

     Böceklerden bahsedeceğim bugün. Kuşlardan sonra. Dokunamayacağım konular var çünkü. Masalardan bahsedebilirim ama mesela; beş düzgün kesilmiş tahta parçasıyla yapılabilecek gizli köleleştirme nesnesi için saatlerce mağazalarda gezdiğimizden konuyu açıp, çağdaş klişelerin dipsiz topluluğuna müthiş bir hayat enerjisiyle katılan o malum mesele üzerine beynime binlerce defa işleyen zincir hakkında, tüm yılgın rekabetçiliğe rağmen özgüvenini korumaya çalışan ifadeler kurabilirim. Böyle uzun cümlelerle kendimi saklayabilirim. Kendimi saklamalıyım ki kılıcımı kininde tutabileyim, sağa sola zehir bulaştırmayayım. Ne diyorduk?

      Tam benim kalemim bir kadındı. Kıyamadım dokunarak bozmaya.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Şaneşin - 6

“Hiç-kimse olacak cesareti kendinde bulduğunda, gündelik başıboşluğun verdiği işeyaramazlık hazzı da sönüp gidecek. Belki bundan kendine biraz teselli çıkarabilirsin.”

Titreme, istenmeyen ereksiyon, can yakıcı bir tokluk ve artık tamamen benim olmuş çalma listesiyle gevşeme. Ayşe hayali bisikletini bir kenarı bırakmış, Emre’nin kasığına abanmış ayağından gözlerini açmaksızın sıyrılmaya çabalarken, yolculuğumda sıra, ipe sapa gelmez ilhamımı kelimelere dökmek ve yüreğimin biraz altına dolan sevecen sevdayı devamlılığın hizmetine tabi tutmak için gezindiğim cümle kıvrımlarını Şaneşin’e hitaben kağıda dökmekte, sayfada düzensizce akan satırlarımı uçurumdan düşen bir trene benzeterek kendime dair simgesel bir çıkarımda bulunup ironiyle gülümsemekteydi.

“Esas meseleyi tek bir cümlede tozlu raflara gömebildiğimize göre artık –tıpkı senin bende görmeye çabaladığın gibi- daha naif, daha sevecen, biraz korkak ancak çoğunlukla zaman katili bir eğlenceye girişebiliriz. Ne de olsa ben her daim, uzun cümlelerimi ve onları yazarken yonttuğum yamuk tırnaklarımı beğensen de beğenmesen de, sana yazmayı sevecek ve oturup kalkıp sıradaki cümleyi nasıl da sonlandırmamam gerektiği üzerine düşünüp durmaktan tıpkı soğuk asistan odama attığın nevrotik bakışlardan aldığım gibi vazgeçilmez bir keyif alacağım.

Şu var ki, ben seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı biliyordum çünkü o kafası karışık fakat hayli kuvvetli altıncı hissim, hava kararırken aralanan kapıdan uzanan kararsız bir dişi Kürt’ün beni aniden sarıp sarmalayacağını ve kendi pek tedirgin olsa da avucunu sımsıkı sıkacağını haylaz bir titreşimle belli etmişti bile. Haylaz bir titreşim. Sana zorlama bir sevda gösterisi yapıyor olduğum hissiyatını verdiğim anda bilgisayarımdaki kıytırık vasiyeti de silerek kafama olmayan silahımı dayayıveririm; bu yüzden bu noktada kısa bir açıklama yapmama izin ver. Ben, birleşmiş sıfatlar genel kurul başkanı ve hevesli parantezler derneği mütevelli heyeti üyesi Yiğit, şimdiye dek sana sahiden içimde bir yerlerde bulmadığım hiçbir duygu kırıntısını yedirmeye çalışmadım. Haylaz bir titreşim, şayet ifadelerimin samimiyetsiz tınısına dair titrek çıkarımlarda bulunmayı bir an olsun bırakıp düşünebilirsen, o kadar da mümkünatsız bir tarif değil. Portakallı Olips şahidimdir ki, müstakbel şehla gözler güzeli, sana asla zoraki ifadelerle yaklaşmayacak ve samimiyetimden şüphe duymana izin vermeyeceğim.

Kimsesiz bir odadan gülümseyerek ve dış dünyaya yönelik biraz olsun heyecan duyarak çıkabilmemi ancak senin eli cebinde kararsızlığın sağlayabilirdi. Kurgu odasındaki bilgisayarların beceriksizliğinin senin gözleri kapalı beceriksizliğinle el ele vererek kapımı tekrar çalması senelerdir beklediğim bir gıdıklanmaydı. Heyecanlandığımda, kendimi korumak üzere patavatsız şakalar yapmaya ve sık konuşmaya başlarım; işte karşında gördüğün o canavarvâri PAŞA müdavimi. Seni bana yolladıkları için Emre’ye, inanıyor olabileceğin Tanrılara, bizi bursiyerleri kılan Haliç kıyısına, ellerimizi üşüten Mikail’e, bir anda kendimizi içinde bulduğumuz otobüste bacaklarını benimkilerle temas ettirmeni sağlayan çantana, evine yürümem için beni iteklemeye çabalayan o çekingen ancak yine de güzel kar yağışına, ve az da olsa sevgili asistan Mustafa’ya minnettarım. Seninle kıçı kırık bir ortak derste tanışmış olabilir ve şirin berenin başkalarından daha çok hoşlanabileceğini düşünerek aklımda oluşmaya meraklı tüm beğeni dolu yönelimleri henüz filizlenmeden koparıp atabilirdim.

Kopuk ve bir o kadar da sevgi dolu sözcüklerimi uykuya karşı dirençli kıl, Şaneşin; dirençli kıl ki sana şu sarsak hayatın yapabileceklerinden ve yapamayacaklarından korkmaman için birkaç içekapanık sebep daha sunabileyim.”

Yazarken duyduğum kararsız cam tıklamaları kuruntu değildi; Emre’nin taşınması zor bir kafayla uyanıp balkonu göstermesiyle emin olmuştum. Üzerine Milka parçacıkları bulaştırdığım kağıdı battaniyenin altına soktum, kalemi elimin tersiyle ayak ucuma doğru ittim ve saatler süren bir doğrulma çalışmasının ardından sallana sallana balkon kapısına vardım. Bir tıklama daha. Şaneşin balkon kapısına sırtını vermiş, ayaklarını kendine çekmiş, külotlu çorabının incelmiş diz kısmına tırnağını takarak sigara içiyordu. Ben gördüğümün gerçekliğine kendimi ikna etmeye çalışırken dizinin üzerindeki bembeyaz sol bileğini ağır ağır kaldırdı ve arkasına bakmaksızın siyah ojeli tırnaklarıyla gerçekliği bir kez daha kulaklarıma çaldı. Kapıyı açtım, kayıp oyuncağını bulmuş şen bir kız çocuğu gibi başını kaldırdı ve zom olmuş kıpkırmızı gözlerime kocaman bir sırıtış fırlattı. “Sigara?”
“Ne… Ne yapıyorsun burada? Sigara mı?”
“Seni bekliyordum.” Küçük, kahverengi deri çantasından ufak bir Camel pakedi çıkardı, kendi sigarasını tutan eliyle kapağını açtı ve bana uzattı.
“Monte Carlo bilmem ne içmiyor muydun sen?”
“Bazen bir tane de bundan alıyorum. Bebek Camel.”
“Doktor görmesin,” deyip sigarayı aldım ve izbe balkonun Şaneşin’den kalan ufacık kısmına kendimi sığdırmaya çalıştım. “Bir dakika şimdi. Gerçeksin di mi?” Şaneşin neşeyle sırıttı. Ona daha önce ettiğim lafları kanıksamış, sindirmiş ve unutmuş gibiydi.
“Yüzün buz, gözlerin ateş kesmiş yavrucum.” Yanağıma uzandı, parmak uçları sanki benimdi. Flört döneminde açılan duygu gözeneklerini, sahip olma idrakıyla kaybeden her dünyalı gibi, durumu böylece kabul etmektense aklıma hücum eden sorularla meşguldüm.
“Ne zamandır öyle kapıyı çalıp duruyorsun? Neden her normal insan gibi normal kapıdan gelip zili çalmadın? Burayı nerden buldun?”
“Hiç adam akıllı bir stalker’la tanışmadın mı kuzum sen? Bir kere seni takip etmiştim, bakalım dediğin gibi arkadaşında mı kalıyormuşsun diye.”
Balkon kapısından görünen saçlar sevgilime ait olsa, balkonları karıştırdığını söyleyip, tırmandığı tırabzanlardan gerisin geri inecekti. Kapıyı ittim, aralıktan tavşan bakışlar atıp içeri girdi.

“İstediğin gibi otur,” dedim; olmayan evimdeydim sanki. Ona söylediklerimi boş vermiş koca gözlerine, zarif bir kavisle şakağına uzanan maskarasına baktım ve mutlulukla gülümsedim; istediğimi, hayalini kursam oluruna ikna olamayacağım çözümü bana sunmuş, yaralı saldırganlığımı kafamın dumanlarının altına süpürüp bir rüya gibi, emanet kıyımın köşesine kurulmuştu. “Seni gördüğüme çok sevindim,” dedim. Ne yaptığının hayli farkındaydı; eyerimi saçaklarından kavramaya devam ederek yanaklarımı avuçlarına aldı ve yolculuğuma devam etmemi istercesine beni susturdu. Zihnim hâlâ bambaşka diyarlarda dolanıp duruyordu. Şaneşin’e anlayış bekleyen ufak bir bakış attım, bir köşeye kapanmış yastığı dakikalarca süren bir uğraşla başımın altına sokup uzandım ve liseyi düşünmeye başladım. Emre uyanmış, hatırlamakta güçlük çektiğim şaşkın gülümsemelerle Şaneşin’in gerçekliğini kavramış ve onunla tanışmış, gecenin başından beri bir oraya bir buraya ötelediği oyun kutusunu açıp kurcalamaya koyulmuştu. “Risk oynayalım mı?” Risk mi, diye düşündüm. Emre bir müddet hevesle bana baktı, oyun tahtasını defalarca döndürerek açmaya çalıştı, yarı açık bakışlarımdan yanıt gelmeyince Ayşe’nin rüyalardan şişmiş yanağını okşamaya başladı. Şaneşin hâlimize gülüp duruyordu.”Nasıl tanıştınız siz?”

Zihnimi yönlendirmek için sorduğunu biliyordum, fark etmiştim -belki de bunu yapacak sakin akla sahip olmasını umarak, varsaymıştım. “Ben yaptım,” dedim. Emre’nin de uyuşuk ilgisini çekmiştim. “Vallahi. Unutmuştum bunu, şimdi hatırlıyorum.” Suratıma yine o keyifli sırıtışımı takındığımı hissedebiliyordum. “Lisenin ilk günlerinde pek sessizdim ben. Tedirgindim, veya özgüvenim yerlerdeydi ve otobüste beni bakışları ve yalanmasıyla erekte eden ve okulun durağına vardığımızda gülerek kaçan üst sınıflı kız veya her boş derste şişe çevirmece oynayıp seksten bahseden yeni sınıf arkadaşlarım da pek yardımcı olmuyordu, falan filan. Bilmiyorum, sessizce oturup duruyordum. İlk günlerde önümde oturan Emre, yanındaki Sercan’la sürekli konuşuyor, her an herkesle yakınlık kuruyor, beynimin otomatik oluşturulan ilk izlenim deposunda kendine yavşaklar klasöründe yer buluyordu.” Şaneşin kahkayı patlatarak gözüm kapalı girdiğim hatıra fırtınasını bertaraf etti.
“Tam bakmadım ama herhalde bir saat filan sürdü bu cümleyi kurman. Olsun ama, değdi.” Ona yalnızca sırıtışımla karşılık vererek kendime, geçmişin aklımdaki izdüşümüne dalmaya devam ettim. “O günlerden birinde bana dönüp ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ diye sordu. ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ Konuşmak, var olmanın bir ön gerekliliğiydi. Konuşmaya başladım ben de, yalnız kalmak istemiyordum. Sonra okul sonrası yürüyüşler ve sınıfta oluşmaya başlayan dinamikler üzerinden yürüyen ortak mizah ve herhalde futbol… Bir öğle arasında, veya belki de okul çıkımında…” Bu lafı kullanan Fransızca öğretmenini hatırlayan Emre, sırada ne söyleyeceğimi bekleyen tereddütlü nefes-gülüşünü sundu. “…birlikte arka bahçede yürüyor, bir dostumuz olup olmadığından bahsediyorduk. İşte orada, onun en iyi arkadaşım olmasına karar verdim. Oturup strateji falan geliştirmedim tabii, nihayetinde yine kendiliğinden oldu ama, birkaç ay sonra yine aynı bahçede, belki güneş biraz daha yukarıdayken, en iyi arkadaşının ben olduğumu söylemişti. İçimin komik bir zafer duygusuyla dolduğunu hatırlıyorum.”
Şaneşin beni pek de dinlemiş gibi görünmüyordu; otun geri kalanını yakmaya çalışmakla meşguldü. Emre baş ve işaret parmağıyla burun kemiğini tutmuş, alaycı bir gülümseme takındığını bana göstermeye çabalıyordu. “Oğlum sen seçmemişsin ki. Seçtiğini sanmışsın. Seni konuşmaya iten benmişim işte.” Gülerek Ayşe’yi dürtmeye başladı. “Risk oynayalım mı?”
“Bekle. Düşünüyorum,” dedim. On yıl öncesinde, çocukluğumun çoktan geride kaldığını fark etmeden evvel sahici bir yetişkinler ağına adım atmanın gizli kapaklı sancılarıyla boğuştuğumuz erken lise günlerine geri dönmeye çalışıyor, Emre ile ilk zamanlarımıza dair müzikle bezenmiş Hollywoodvari bir fark ediş twist’ine ulaşmak üzere başımdan aşağı kaynar sular akıtmasını beklediğim ölü anları hatırlıyordum.
“Benim liseden görüştüğüm hiç arkadaşım yok valla,” diyerek Risk tahtasına yanaştı Şaneşin. “Siz iyi dayanmışsınız. Üniversitede doğru düzgün sosyalleşemeyen veya erkenden evlenip küçük bi’ çembere sıkışan tiplerden başka kim lise arkadaşlarıyla görüşür ki zaten? Çok sağlam bi’ kimya oturması lazım, anca öyle.” Bir yandan kalan otu içiyor, bir yandan ağır hareketlerle oyun piyonlarını inceliyordu. “Risk nedir? Bu mudur?” deyip gülerek, kırmızı zarlardan birini alıp bana fırlattı.
“Bilmiyorum,” dedim. Anlarımla meşguldüm. Gülen bir Emre, birlikte okula yürüdüğümüz mavi gömlekli Emre, evimde kaldığı bir akşamın sabahında okula gitmek üzere, yolculuğu saatler süren kutsal huşu merkezi sabah otobüsünde uyuklayıp, okula gitmemenin bahsini daha açmaksızın sessizce yabancı bir parka gidip dertleştiğimiz Emre, lisedeki aşklarımın ve lisedeki aşklarının sağlamaları ancak katiyen kurtarıcılığına yeltenmeyenleri, birbirini uyuşturmak ve uyandırmakla mükellef ergen ikili, mesafesi karakterinden ve güvenliği sadeliğinden, uzun bir arkadaşlık. Beraber çıktığımız yarım yamalak ve beceriksiz tatilde omzumda uyuyakalışını hatırlıyordum; yaz sıcağından kaçamamış bir gölgenin kötünün iyisi şefkatinde sessiz bir siesta ve benim için rüzgarın çekingen dokunuşlarıyla yumuşayan bir bekleyiş. Terk edildiği zamanı ve yaşamımın ilk sorumlu başarısızlığıyla yüzleştiğim zamanı hatırlıyordum; annemizden ayrıklaştığımızı idrak ettiğimiz günlerden beri oradaydık. Bunu birimiz mi seçmiştik?
“Tamam,” dedim. “Oynuyorsak oynayalım.” Fark etmemiştim ki Emre ve Şaneşin bir şeylerden, küresel ısınmadan veya pantolon kesimlerinden, dinlerin varlık sebebinden veya artan alışveriş merkezi intiharlarından; şehrin belirsiz noktalarında bir avuç insanın daha bahsettiği şeylerden konuşuyorlardı. Hırsla söze girmemle Emre bana döndü, işaretimi kabul etti ve diz üstü oturuşunu bozmadan poposunu yana kaydırarak bir kez daha Ayşe’yi uyandırmaya çalıştı. Ayşe’nin uyanacağı yoktu. Mamasını almış, çocukluğuna varmış, tatlı bir uykuya dalmıştı.
Siyah eteğinde çamurlanmış ufacık bir nokta bulmuş, dünyanın bu en önemli sorununu tırnak uçlarıyla kazımaya çalışan Şaneşin aniden “Bi’ dakka,” deyip hevesle kalktı. “Peynirli makarnanız kaldı mı? Yiğit beni öyle kandırmaya çalışıyordu.”

Keyfi parmak uçlarına varmış Şaneşin tencereyi kucağına almış, ayaklarını bana doğru uzatmış, gözlerini kapatıp Red Morning’e dalarak makarnayı tırtıklıyor ve Ayşe kıçını bize dönmüş, o salondaki hiçbir canlı organizmanın erişemeyeceği bambaşka bir boyutta yaşamına devam ediyorken Emre oyunu başlatmaya hazırlanıyordu. “İyi de,” dedim, “ben oynamayı bilmiyorum ki.” Şaneşin ağzındaki makarna tanelerini gizlemeye çalışırarak gülmekten katılırken Emre çoktan oyun fikrine kapılmış, uyuşuk bakışlarıyla kartlarını bir elden bir ele geçiriyor ve bana oyunu anlatıyordu. Kulaklarıma giren ses dalgaları diğer evrenlerimi gezmeden bana ulaşamazken Emre’nin söylediklerini anlayıp uygulayabilmemin imkânı yoktu; “Tamam tamam,” dedim, elimdeki birkaç bilgi kırıntısıyla. “Beyaz zar mı savunuyor? Al.” Kırmızı zarların birini fırlattım. “Seçtiğimi sanmışım. Peki sen seçmiş misin?”
Emre “Seçmişimdir belki,” deyip fırlattığım zarı aldı, oyun kutusuna koydu ve esneyerek kendini sırt üstü Ayşe’nin bacaklarına bıraktı. O gece oyun falan oynanmayacağını anlamıştı. Düşünmeye koyulurcasına gözlerini kapatmış, Ayşe’nin kemikli bacaklarına biraz şefkat katabilmek için ellerini başının ardına koyarken Şaneşin sessizliğimizi bozmaya karar verdi.
“İlla biriniz seçeceksiniz diye bir şey yok ki,” deyip kucağındaki tencereyi insanların hizmeti ve dünyasından azat etti. “Hem neden seçesin; ben makarna yemeyi neden seçtim, hiç sevmesem de canım hardal çekti, hardal var mı diye sormamayı neden seçtim, buraya gelmeyi neden seçtim, Yiğit nasıl benimle olmayı seçti; hepsi ihtiyaç meselesi. Seçtiğini sansan da seçmezsin yani, onu diyorum.”
Emre Şaneşin’i dinlemiyor, içinde yüzdüğü kendi dalgalarıyla konuşuyordu. “Yani, zaten hep mesafelisin. Başkası adım atmasa, yani seçmese, sen nasıl yakınlaşacaksın biriyle başka türlü.”
İradem ve sosyal yetilerimin saldırı altında olduğunu hissediyor, etkisi azalsa da zaman algımı bükmeye devam eden uyuşukluğumun dokunuşuyla yüreğimde bir baskı oluşuyordu.
“Ciğerlerimde mi, kanımda mı, her neredeyse bu meret, o mu yanıltıyor bilmiyorum ama bana saldırıyorsun galiba,” dedim. Öfkeli kan beynime ani bir yolculuğa çıkmadıkça, hele ki ipler bir şekilde incelmişse, tartışmaları korkakça ötelemeye çalışırım.
“Saldırı. Her eleştiriyi saldırı kabul etmek moda zaten, sana da bulaşmış.” Emre yüzünü tavana çevirmiş, gözlerini açmaksızın laf yetiştiriyordu.
“Eleştiri mi? Senin modan da karakter eleştirmek Emre, annemle falan yaşadığım günlere döndürüyorsun insanı. Ne yapsam altından bir şey çıkacak mı, yine neyde iğneyi batıracak bir şeyler bulacak diye düşünür oldum.”
“Sanki Bal konuşuyor.”
“Ne?”

Doğru mu duymuştum yoksa zihnim bana alıştığım oyunlardan birini mi oynuyordu; ukala bir ruh çözümleme meraklısı eski sevgilimle aramdaki dinamiği bir gazete bulmacası gibi bitirmiş ve bana teşhisi mi sunuyordu; Bal ile geçen yıllarımı bir kendini durdurma ve yakınlaşmanın sorumluluğu ve potansiyel acısından kaçma bahanesi edinmiş Şaneşin’in bu gece aniden ayyuka çıkmış alttan almacı üstün varlığı birden toz olup havaya mı karışacaktı; genişlemiş ve baskılanmış ufacık bir zaman aralığında, göğsümün tüm bu önemsiz kişilerarası etkileşim baloncuklarıyla kaynadığını hissediyordum. “Anladım,” dedim. “Fatura ödemem, bulaşık yıkamaya çalışmam, ağzına sıçtığım, siktiğim fındık fıstığı yemeden önce sen yiyecek misin yoksa ben yiyeyim mi diye sormam falan, hep bahane,” dedim. Dönüp Şaneşin’e baktım; durağan yaşamda, başa felaketler gelecek olsa dahi aniden öğrenilen bir gelişmenin süblim heyecanıyla yaşaran gözlerin suretine tüm bedeni ve ruhuyla girmiş, bacaklarını kendine çekip burnunu dizlerinin arasına sokmuş, merakla, düşük tempolu mücadelemizi izliyordu. Söyleyeceğimi biliyor, uçuk ve kayıp bir anda gerçekleşmiş ufak bir beden temasından zihninin kıskançlık refleksini muaf tutmuş görünüyordu. “Yılbaşında Ayşe’yle öpüştük diye, açığımı arıyorsun. Kaşlarım kalındır hani, gözümün üstünde olması da gerekmez.” Ne demeye çalıştığımı anladıklarından emin değilim.
“Ya saçmalama Yiğit,” diyerek yapmacık bir gülme krizine girdi Emre. “O fındık fıstık meselesi yılbaşından önceydi. Bir de, yani… Öpüşmek karşılıklı olur.”
“İnsan içini rahatlatmak için kendine yalan söylemekte çok güzel ustalaşıyor tabii,” dedim. “Şimdi uyuyor, bak söylemek de istemiyorum…”
“Ya seçim meselesine dönsenize, güzel bağlanır buradan,” dedi Şaneşin. Yönlendirmeci bir moderatördü sanki. “Sarhoş değil miydiniz, ot falan yok muydu? E tamam, Yiğit öpmeyi seçmiş sayılır mı ki?”
“Seçmiş sayılmaz, istemiş sayılır,” dedi Emre sinirle. Siniri bedenine yansımıyor, kıpırdamadan Ayşe’nin bacaklarının üzerinde uzanmaya devam ediyordu.
“Sana göre biz hiçbir şeyi seçmiyoruz zaten, nesneyim anasını satayım,” dedim. “Sana o gece Ayşe’nin neyi seçtiğini söyleyeyim. Kaybolmayı seçti. Mutsuzdu, bunalıyordu, yeni bir yıla öncekinin ağırlığıyla filan giriyordu, sanki gün geçince kendinden sıyrılabilirmişsin gibi, her neyse; kız kayıp, ne yapacağını bilmiyor, belki de seni istiyordu ve sevgilin oradaydı, ya da seni de istemiyor ve hâlâ kayıp hâlde sürüklenip duruyor, ne bileyim, ama o akşam oradaydı, kendini kaybetmeyi ve belki de kendisi gibi kayıp gördüğü beni kullanmayı seçti. Daha sarhoş olmadan bana şakacı laflar etti, kafayı bulduğunda da ellerimde dans ediyordu, tamam mı?”
Kıskançlığın, hayal gücünün fiziksel refleksi harekete geçirmesine neden olan bir kuvveti vardır. Emre’nin beynine sıçrayan kanı, şakaklarından geçerken görmüştüm. Şaneşin’e özür diler bir bakış atarak kendime siper edinecekken Emre aniden hareketsizliği bozup Ayşe’yi poposundan sertçe itti, kalktı ve üzerime atılacakmış gibi, kızıl gözleriyle bana baktı. Birkaç saniyelik bekleyişimizde kendini sakinleştirmeyi başardı. “O akşam yaptığınla bütün arkadaşlarımla bir yakınlaşman olması ihtimalini böyle, bıçak gibi kestin. Fevrisin, başkalarını suçlamaya meraklısın, sonra arkadaşın yok deyince alınıyorsun.”
“Arkadaşın yok dememiştin,” dedim, hayli alınganca. Seslerimiz dinmiş, kıvılcımlarımız sakinleşmiş ve yerini kapanış hüznüne bırakmıştı. “Sen nesin peki?”
“Bu aydan sonra, bilmiyorum,” dedi.
Reddediliş ve yenilgiye tahammül edemeyecek kadar yıprandığımı hissediyordum; bir akşamın yorgunluğuyla değil, birikmiş bir iç çatışmanın bezginliğiyle varmıştım bu tahammülsüzlüğe. Çatallaşmış sesimle, sakince “Peki,” dedim. Ayağa kalktım, gitme vaktimizin geldiğini işaret eden, yıllardır evli bir süveterli koca gibi Şaneşin’e baktım. “Beni dostluğa sen seçmişsin, hikâyeyi bitirense ben oluyorum,” dedim. Emre’nin, endişelenmekten kendini alıkoyamamış cevabını dinlemeksizin tuvalete gittim, Şaneşin’in bu sırada hazırlanıyor olacağını umarak, Emre’nin evinde son kez işeyeceğimi düşünüp istemsizce gülerek işimi görmeye giriştim. Dönen başım, geniş zamanım ve ellerimi düzgünce yıkamadan bu yükümlülük zincirini tamamlayamama takıntımla, kendimi tuvaletten dışarıya atmam sanki saatler sürdü.

Salondaki uyuşuklardan çıt çıkmazken Emre’nin shuffle’ı ruhani bir alaycılıkla Özdemir Erdoğan çalıyor, kapıyı açıp içeri girmemi söylüyordu. Başımı Emre ve Ayşe’nin kısmından öteye çevirerek salona girdim. Şaneşin meleksi ağzını açık unutmuş, belli ki üşüdüğü için başına geçirdiği beresiyle kanepenin dibinde uyuyakalmıştı. Ne yapacağımı düşünerek, mecburen Emre’ye döndüm. Kendini Ayşe’den öte yana çevirmiş, ellerini omzumda uyuduğu günkü gibi boynuna sokuşturmuş, başka bir aleme gitmeyi seçmişti. İfadesiz, kanepeye oturdum ve şarkı bitene kadar onları izledim. Saatimi Emre’nin uyanmış olmayacağı erken bir vakte kurdum, battaniyelerden biriyle Şaneşin’in üstünü, daha kalın olanıyla Emre ve Ayşe’nin üstünü örttüm, kendimden sıyrılıp Şaneşin’in yanına sokuldum.

Hep beraber uyuduk.

26 Ağustos 2016 Cuma

26

   Kapandım ve yazamaz oldum. Kapanışım nedendir bilmem, mutluluk mu, mutlu olduğumu düşündürecek kadar yanıltıcı bir hissiyatın getirdiği kaybetme tedirginliğinin sıkılaştırıcı krem etkisi mi, yavaşlayan zihnimin yeteneksizliğimi yüzüme vuracağı korkusu mu, yoksa sadece, kuruluk mu. Yiyorum ve içiyorum ve sevişiyorum; yaşayacak, geleceği düşünecek bir anım dahi kalmamış gibi; ne parasızlık, ne de önümdeki fırsatların tıkanmış lavabo kokusu endişelerimi tutuşturup içimi yaratma aleviyle kaplıyor.

   Dilini çok az bildiğim bir ülkede yabancılığın boşluğuna saldım kendimi. Büyüyüşlerimizin farklılığı, çevrelendiğimiz fanusların apayrı dertleri beni bir yabancı olmaya itiyor. Tutkuları, hevesleri ve hayata duyulan bağ ile ne farklı ve yanılgan bir birlik camekanında yaşıyorlar; bense tutkusu paradır iflah olmaz bir bağın kabuk tutmuş yılgın bir ruhu gibiyim ortalıkta. Onlara bakıyor, kendimi düşünüp sentezleştiğim şu daracık noktada kimliğimi boşlukta süzülmeye salıyorum. Onlar gibi olamayacağımı, olmak istemediğimi, ancak kendimi olduğum gibi de kabullenmekte zorlanacağımı bilerek. Mercimek yemeğine ekmeğimi şarapla banmak veya sütlaca döktüğüm tarçını marketten nasıl isteyeceğimi bilememek; işte en ideal kurtuluşumuz bu.

   Neden kurtulmalıyım? Kaçmaya çalıştığım kendim olmaz mıyım; elbette bu klişe, homojen dünyanın tipik üçüncü dünya bireyine bir gün uğrayacaktı. Fakat dönüşümü her kurguladığımda boğazımı sıkan karabasanların iç yüzü yalnızca kendim olamam. Henüz üç yıl evvel, bir devrimi uzaktan seyretmekle yetindiğimi hissettiğimde, koştura koştura dönüyordum memleketime nihayetinde. Gençtim ve farkına varmamıştım; değişimler artık yalnızca üçüncü dünya ülkelerinde geldiklerinden haberdar eder, ancak çoğunlukla sözlerini tutmazlar.

   Artık bir kez daha aralarına katılmaktan ürperdiğim insanları gözlemliyor ve asla tükenmeyecek yabancılığımın sarhoşluğu içinde kendimi sonsuz bir yalnızlık tüneline itiyorum; bunları düşünmeyi ilelebet terk edeceğim ve görünmeye başlayan ışığı da görmezden geleceğim. Mezar köhneliğinde bir tünel.

12 Haziran 2016 Pazar

Gerçek Bir Aşkın Hikayesi

Martin “Başımı döndürüyorsun,” dediğinde Tereza altından nasıl kalkacağını bilemediği bir iltifatla karşı karşıya kaldığını sanmıştı. “Niye dolanıp duruyorsun? Yanıma gelsene.”

Mücadele dolu bekleyişlere sahne olan uzun bir sanal flörtleşmenin ardından ilk kez yüz yüze buluşmuşlardı. Aynı günlerde farklı telden yakınlaşmaya çabaladığı tüm avlara olduğu gibi, Martin Tereza’ya da aynı teraneyi satmıştı; apartmanı telaşlı bir yenilemeye girecekti ve geceyi geçirebileceği bir yere ihtiyacı vardı. Detaylı ve hisli, zaman zaman sınayıcı yalanlarla dolgulanmış paylaşımları kibarca karşılayan Martin, bira kokusunun sidik kokusuyla karıştığı yavan bir bardaki karşılaşmalarında kibarlığı bir kenarı bırakmıştı; Tereza hayal kırıklığına uğradığını kendinden gizlemeye çalışıyor, ancak üzerinde çalıştığı yeni yazılım projesinden başka bir şeyden bahsetmek bilmeyen Martin, uzun bir ilişkiden çıkmış yirmili yaşlarındaki her kadının sınırlarını zorlayacak bir rahatlık gösteriyordu. Saatler süren dinleme merasiminin ardından Tereza’nın evine yürürlerken Tereza neler olacağını bildiğini düşünüyordu. Martin’e boş olan ufak odada uyuyabileceğini, içeri girdiklerinde ev arkadaşlarını uyandırmamak için sessiz olmaları gerektiğini ısrarla tekrar ediyordu.

Martin, Tereza’nın odasını görmek istedi ve odaya girer girmez Tereza’nın yarım yamalak toplanmış, yalnızca ilk öyküsü okunmuş bir Çehov kitabının hala inatla çarşafa tutunduğu yatağa oturdu. Tereza itiraz edemedi, evvelsi günkü sınav krizinden geriye kalan bir buçuk kadehlik şarabı Martin’le paylaştı ve telaşlı bir şekilde kendinden bahsetmeye başlayarak odada gezinmeye koyuldu.

Tereza rahibe değildi hani; Martin’le yazıştığı günlerde başka adamlarla da konuşuyor, kimisiyle zaman zaman buluşuyor, hatta bir tanesinden oldukça hoşlanıyordu. Ancak bugünlerin temeli geçmişin alışkanlıklarını aşağı görmek üzerine kuruluydu; henüz yalnızca birkaç defa buluştuğu bir oğlan için, kendini keşif telkinlerini unutup Çehov’un yanına kaldıracak değildi. İteklemelerle dördüncü yılını doldurmuş bir ilişki boğulmasından nihayet kafasını çıkarmış, oksijeni tükenmiş bir özgürlük atmosferinde nefes alabilmeye çabalıyordu; takviyelere ne kadar ihtiyacı olursa olsun, güvenilmez hoşluklara kendini kaptırmayacak kadar tecrübeliydi artık. İyi de, neden Martin’in benmerkezci ilk buluşma monologları onu hayal kırıklığına uğratmıştı? Neydi istediğin, Tereza? Bütün duydukların ve arkadaşlarından gördüklerin kadarıyla herkesin ama herkesin yaptığı gibi, vurdumduymaz bir birleşme yaşayıp bu hiç senlik olmayan fiziksel münasebetin ardından ne kadar kayıtsız kalabildiğini öğrenmekse kendini keşfetmek dediğin, nedendi bu gerginliğin?

Tereza Martin’in yanına, bir süredir ilk defa bir başka erkeğin oturduğu yatağına geçip oturduğunda, ortada faydalanılabilecek hiçbir boşluk bırakmamak adına, haftasonunu ailesiyle geçirmeye giden oda arkadaşından bahis açmıştı. Kızın ertesi sabah eve döneceğini nasıl ima edeceğini düşünmek üzere duraksadığı anda Martin’in nereden geldiğini anlayamadığı özgüveninin sunduğu ağzını hissetti dudaklarında. Karşı koymadı, gözlerini de kapatamadı. Herkes yapıyor bunu, diye düşündü. Yap şunu Tereza. Bir zararı olamaz. Arkadaşların kaleler fetheder ve bayrakların renk düzenini karıştırırken sen uzun zamandır, ipe sapa gelmez bir adamdan başkasını öpmemiştin dahi. Güvenmediğin göğüslerinden başka sakınacak neyin vardı ki? Rahatsız ancak baştan çıkarıcı sütyenin nihayet durduğu yerde durarak bir işe yarardı belki.

Martin’in gömleğini bir çırpıda söküp atmasıyla Tereza da mora çalan elbisesinden kurtuldu ve kendini dağınık yatağına uzanırken buldu. Martin’in aceleci bacağı Çehov’u yere fırlatıverdi. Tereza heyecandan neredeyse titriyordu; bunu hiç beklemese de, sırılsıklam olmuştu. Martin’in şakacı ukalalığı penisini kondomun esaretinden kurtaramamıştı; Tereza aldığı bunca alkole rağmen, en azından tehlikelerden zihnini arındırmak istiyordu. Martin isteksizce, Tereza’nın komodinin alt gözünden çıkardığı kondomu telaşlı penisine geçirdi ve kendini Tereza’nın içine saldı. Bir başka penis. Tereza dudaklarını Martin’in gürültülü suratından öteye çeviriyordu. Martin, Tereza’dan üste çıkmasını istedi. Tereza Martin’in bu arzusuna da karşı koymadı ve Martin’in sıska bacaklarına tutunarak, altındaki adamı pek umursamıyor olsa da, kendi namının yüzü suyu hürmetine etkileyici bir performans çıkarmaya çalıştı. Martin Tereza’nın göğüslerini ve kalçasını avuçlarken, Tereza onunla pek ilgilenmeyerek zihnini dikkat dağıtıcı özyıkım paratonerlerinden öteye kaçırdı. Tereza dansını icra ediyor, Martin sessizce inliyordu. Martin Tereza’nın içinde nihayet beklediği sona ulaşırken Tereza sonunda onun yüzüne baktı. Kendini salan Martin’in onu getirmekle ilgilenmiyor olması içini biraz olsun rahatlattı. Devam etmeyeceklerdi.

Martin spermlerine gömülmüş penisini geri çeker ve temizlenmeye koyulurken Tereza hızlıca giyindi ve hemen yatağın bir kenarına uzanarak gözlerini kapattı. “Bayağı iyisin,” dedi Martin ve solunum sisteminin her bir parçasından dibine kadar erkek sesler çıkararak uykuya daldı.

Herkes yapıyor bunu, herkes diye yineledi kendine Tereza. Hoş oğlan aklına geldi. Muhtemelen o da yapıyordur, diye düşünerek içini ferahlatmayı denedi. Olmadı. Kendini kavanozun dibinde görmezden gelinmiş değersiz bir garnitür tanesi gibi hissetti.

Tereza uyandığında Martin yatağın kendine ayrılmış kısmına oturmuş, telefonunu kurcalıyordu. Gitmesi gerektiğini söyledi ve gitti. Tereza, hoş oğlana gördüğü karmaşık rüyaları yazdı. Birkaç gün sonra Brno'nun öte yanındaki koruda uzun bir yürüyüşe çıktılar. Sahiplerinin peşinde koşan köpeklere güldüler, birbirlerine kendilerinden bahsettiler. Tereza bunu herkesin yapıp yapmadığını hiç düşünmedi. Hava kararırken, olasılıksız bir yamaca bir şekilde tırmanıp, Tereza’nın dedesinin ilaç niyetine kullandığı konyağı yudumladılar. Hoş oğlanın kararsız girişimiyle, ilk kez öpüştüler.

Tereza, tüm telkinlere ve solup gitmiş inançlarına rağmen, yüzeylerden söküp alınmış bir yeniden tanımlamayla, aşkın gerçek olabileceğini fark etti. Hoş oğlanla, inanmayacaksınız ama, ömürlerinin sonuna kadar sevgi dolu bir yaşam paylaştılar. Tereza onunla ilk defa buluşmaya giderken bunun olabileceğini hiç düşlememişti. Ne istemişti? Erkekler kadınları anlamanın mümkün olmadığını söylerdi; insanın, kadın ya da erkek, kendini anlaması mümkün müydü?

Bunu kendine hiç söylemedi ama, Tereza farkında olmadan ona aşkı verdiği için Martin’e hep minnettar kaldı.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Şaneşin - 5

Hatıraların değiştirilebileceğini ve duyguların değişebileceğini öğrenmiştik. Tık derdi ölüm ve çekip giderdi duygu; sormadan, beklemeden, doğru anı umursamadan. Doğru anlar duyguların içindeydi çünkü, ve onların sahibi, alıp başını giderken ardında bıraktığı kuralları önemsemezdi. Doğru olmakla ilgilenmeyen bir an, babasından tüm lanetleri ve hiçliği kapmış bir an, bir fotoğraf, bir burukluk anı, gururun kendini öteleyemediği bir kıvılcım, seni veya beni, toplumları, yepyeni bir dünyayı silip atabilirdi.

İstanbul, Aksaray, Yusufpaşa; mekânlar anlarımca biçimlenir ve kaos ruhuma beklenmedik bir güzellik katarken, her geçen gün beni içimdeki karmaşadan çekip çıkarmaya çabalıyor ve Şaneşin’le kendimi yeniden bulmaya başlıyor, veya kendimden uzaklaşmanın yumuşak şekerine gömülüyordum; bilincimin önüme geçmesine engel olma çabam, özgürlüğe kavuşmak üzere teslimiyetlere sarılan duygularıma uçsuz bucaksız, Aksaray’ın kokuşmuş bedenlerine rağmen uçsuz bucaksız bir çayır sağlıyordu. Şaneşin’e beceriksiz kahvaltılarımdan sunuyor, bit dediği yerde şüphelerimi yanardağın içine fırlatarak bitiyordum. Bitiyor, gidiyor, onu uzaktan dinliyor, kendimi özletiyor ve coşku Cerrahpaşa’yı sardığında yanardağın başucunda bitiyordum. Kaçtığımda sarmalanıyor, sarmaladığımda dallarımdan kesilip eksiliyordum. Eksiltilerim, geçmişimden değil bugünümden seçiliyordu; Şaneşin, Avrupailikle basitleştirdiği ‘mükemmel’liğimi, Bal’dan sonra sevgilere kucak açamayacağıma inanarak inandırıcılığından soyutluyor ve sıcak sofralarımızı kendi mesafeli abur cuburlarıyla bertaraf etmeye uğraşıyordu.

Çok güldüğünde başına kötülükler musallat olacağına inanmayı bırakamayanlardanız; tüm güzel anlar, ardında başımızı yakmaya hazırlanan gölgelerce takip ediliyordu. Mutluluğa inanmayan umutsuzluğumuz dik kafalı olmayı seviyor, uçmaya başladığımızda kanatlarımıza çarpacak gölgeleri beklemeye koyuluyordu. Sonunda darbe geldi ve zavallı ben’lerin hakimiyetindeki tüm ilişkilerin bir numaralı kuralını bozmaya karşı koyamadı. Geçmişi kurcalamaya, geçmişi dondurmuş anlara kapılmaktan kendini alıkoyamamaya, Bal’ın bir türlü vazgeçemediği fotoğraflarını bugününe taşımaya başladı. “Bu böyle olmaz,” dedi. “Yanlış yapıyoruz. Bakışların yaşlanmış olabilir ancak hâlâ gençsin. Kendine saçmalama hakkı vermelisin.” Yusufpaşa’nın yalnızlık haykıran gürültü bir köşe başında öylece durmuş, ellerimizi ceplerimizden çıkaramamış, birbirimize bakıyorduk. Şaneşin ana hâkimdi ve eve yalnız gitmeye hazırlanıyordu. “Biz ne yaparsak yapalım, tekrardan öteye gidemeyecek. Acele etme. Bir süre kendi kendine kal. Sonra…”

Bu, beni bırakıp gidişlerinin ilkiydi. Oysa ki ben uzaklara gitmeye ondan başlıyor, sabahlarımı çökerten sevgisizliğimi onunla kırıyor, yalnızlığa düşkünlüğümü onun yanaklarında kırıyordum. Kendimi orada bırakıp, ona anlatıyordum. Benim saçmalama hakkım ona dairdi. “Yavaşlayalım, hatta duralım bence. Bu histen arınıp savaşabileceğimi sanmıyorum. Zaten vadedecek pek güzel zamanlarım da yok.”

Bir başka yalnız yürüyüş ve bir başka yok oluş; haklı bir mesafe alışın ardındaki o bencil yürüyüş. Girdaplarıma karşı zihnimi koymadığım gibi, bencilliğimi de Cerrahpaşa’ya varan yollarda serbest bıraktım. Emre, fare kızla güzel bir akşam geçirmeye hazırlanıyor, güzellikler beklentiyle gelirmiş gibi ıslık çalarak geleneksel peynirli makarnasını hazırlıyor, akıllı bir çocuk olup insanlığın sosyal gereklerine uyum sağlamamı ya da evden siktir olup gitmemi bekliyordu. Şaneşin burada olabilir, tüm çatışmalarımıza ve pasif agresif nefretimize rağmen en yakınım olan adam ve onun beklenmedik yeni sevgilisini tanıyabilir, onu önemsediğimi ve yaşamımın diğer parçacıklarına da tesir etmesini dilediğimi bu çok basit düzlemde fark edebilirdi.

“Seni zorlamak istemiyorum. Seninle her an beraber olmak istiyorum. Yine de zorlamayacağım. Beklemek istiyorsan beklerim. Durmak istiyorsan yine bekleyeceğim ama. Bense sadece, senin benden sıkılmandan korkuyorum. Kaybedecek çok değerli bir parçam olmaya başlaman bile beni ürkütmüyor. Lanet fotoğraflar öyle gösterişli ve çoğunlukla sahtedir ki. Nasıl inandırırım seni, senelerdir ilk kez etrafıma neşe saçabildiğime? Görmedin beni kendinden önce. İstediğin gibi olsun. Sen yazmadıkça yazmayacak, istemedikçe seni görmeye çabalamayacağım. Beklerken o aptal insanlarla kendimi oyalamaya çalışmayacağım, inan. Münih'e git. Eski sevdiğinle görüş. Dönerken ne hissettiğine bak. Ben aynı hevesle bekliyor olacağım. Geyik yapıyormuşum gibi duruyor, halbuki fena halde içtenim. Benimle vakit geçirmek istiyor olmazsan zaten şansıma küseyim. Ben seni çok özleyeceğimi adım gibi biliyorum. Senin bir kabahatin yok, ancak kalbim kırıldı. Biraz çöktüm. Seninle ilacı bırakacağımı düşünmüştüm. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyadan uyanıp aniden boktan yaşamıma dönmüş gibiyim. Bir şekilde uyuyup o rüyaya dönmeye çalışacağım. Ya da… sen kendinden emin olmadığını fark edecek ve buraya gelip en yakın arkadaşımın peynirli makarnasında beni yeniden bulacaksın.”

Anlık yazışmaların kucağına oturmuş gelişmekte olan ilişkilerin kaderi, telefonlarından uzaklaşamayan, bedenini onlardan uzağa taşısa da zihnini şimdi ve burada hissedemeyen zavallı bir kaskatılık hâlinde teslimiyetini bulur: O gece Şaneşin’den cevap alamayacağımı biliyor, bu belirsiz deliğin köhne ayrıntılarından öteye kımıldayamıyordum. Emre, koca bir tabak çerçevesinin içinde ufacık kalmış Instagram porsiyonlarını Ayşe ve bana servis etmiş, aylardır tezgahında bekleyen beyaz Sauvignon’un mantarıyla cebelleşiyordu. “Hay allah, yine yapamadık,” deyip gülmeye başladı. Ayşe makarnasını kemirmeyi bırakıp, teferruatlı uzantıları ile hayli karmaşık bir makineye benzeyen tirbuşonu Emre’nin elinden kaptı.
“Bak şimdi, basit düşüneceksin. Önce kanatları aç, sonra başını buraya kilitle. Şimdi yavaş yavaaş, anahtarı çevirmeye başla. Basit düşün.” Yemek yapan bir erkek, birlikte haşat edilen bir şarap mantarı ve sıcak bir oda. Onları yalnız bırakmam gerekiyor, kendimde hareket edecek gücü bulamıyordum. Kendimi öylece bırakmış, yalnızca yiyor ve üçüncü tekerlek olarak mahcup gözlerle su bardağıma doldurduğum şarabı içiyordum. Emre ve Ayşe, zaman geçer ve ışıklar gözümüze loş gelmeye başlarken birbirlerini okşuyor, Band of Horses dinliyor, kendini iyi hissettiği tonundan belli kadife sesleriyle, arkadaşlığın ve tutsaklığa yükselen sevgililiğin ortasında, karda kaybolan küçük çocuklar gibi yuvarlanan bağlarına kenetleniyorlardı.
“İlk bisikletim pembeydi tabii. Babam düz bi adam canım, ne bekliyorsun. Yan tekerleri ne zaman çıkardığımızı hatırlamıyorum ama. Galiba hemen sonra büyüdüm zaten, yeni bi tane aldık. Kırmızı. Markası neydi… Alevli malevli F harfini hatırlıyorum sadece. Yedi yaşında filanken her akşamüstü onu alıp parka giderdim. Daire gibi ufak bi yokuş vardı, bir yukarı bir aşağı gidip gelirdim, hızlı hızlı.”
Ayşe bir anda başını çevirip âşık bakışlarını Emre’ye fırlattı. “Bak söyleyeceğim ama yargılamak yok. Ay nasıl yapmışım ya, inanmıyorum.”
“Neyi?”
“Benden soğumayacağına söz ver.”
“Yani, bunu pek denetleyemeyiz aslında ama, söyle hadi.”
“Polismişim gibi yapardım! Bisiklet yere yakındı, ben de yatardım iyice üstüne, hızlı hızlı vın vın suçlu kovalardım.”
Emre güldü. “Bu muydu senden soğuyacağım şey?”
“Polis olmak isterdim diyorum. Şimdi, öyk, yani. Bütün o Gezi olayları filan.”
“Çocukmuşsun yahu. Ben çocukken çöpçü olmak isterdim. Çok havalı gelirdi kamyonun arkasından hoaa huoo diye atlayıp koşturmaları.”
“Bisiklet?”
“Hmm. Maviydi galiba. Pek iyi süremezdim ben. Biraz kullandım, sonra kardeşime verdik herhalde-“
“Bi kere bi solucanı ezmiştim, böyle tam ortasından,” diye Emre’nin sözünü kesti Ayşe. “Hiç unutmuyorum o görüntüyü. Hayvan ikiye ayrıldı, bi yarısı karşı kaldırıma bi yarısı diğer kaldırıma gitmeye çalışıyordu. Çok ağladım sonra. Yazık değil mi hayvana?”
“Yani, bugün öğlen kızarmış tavuk yiyorduk aslına bakarsan…”
“Ama onları biz öldürmedik. Bu solucan, öylece gidiyordu yolunda, yuvasına gidiyordu belki, eve gideyim yemek yiyeyim diye düşünüyordu filan. Sonra vınnn kendini polis sanan bi cadaloz gelip ortadan ikiye ayırdı hayvanı.”
Kahkahayı patlattı Emre. “Solucanın böyle düşündüğünü sanmıyorum.”
“Evet. Düşünmüyor çünkü artık.”
“Solucanın herhangi bir şekilde herhangi bir şey düşündüğünü sanmıyorum.”
Ayşe, anlaşılmadığına kanaat getiren umursamaz bakışlarla Emre’yi süzüyordu. Başını ondan öteye çevirdi, perdedeki huzmeyi izleyerek serçe parmağının tırnağıyla oynamaya başladı. Emre ne kadar şarabı kaldığını anlamak için kadehinin kalçasını kıvırıyordu.
“İyimiş bu şarap di mi Yiğit-“
“Bisikleti filan özlüyorum galiba,” diye araya girdi yine Ayşe. “Solucanı ezdik, polis olduk, falan filan ama. Yere nasıl yakındı bi görsen. Ön lastiği izlemek çok hoşuma gidiyordu. Aşağı, yukarı, aşağı, yukarı… Şimdi anca Büyükada’ya gider yokuşlar arasında perişan oluruz.”

Onları dinlemiyor, yalnızca izliyordum. Telefonumdaki keskin cevap beni çocukluk bisikletimi düşünmekten alıkoyuyordu: “Gülçin’le bi ev partisindeyiz. Seni unutmam lazım.”
“Seni unutmam lazım.”

Gülçin’in sevgilisi Furkan, Çapa’da üç erkekle birlikte yaşıyordu ve Şaneşin birkaç gün önce bana bu partiye gidebileceğini, ancak gitmeyi hiç istemediğini, giderse Gülçin’in hatırına gideceğini söylemişti; gitmeyi istemiyordu, çünkü Furkan’ın hayli uzun boylu, sarışın bir arkadaşı önceki temas meraklısı dostluk meclisinde Şaneşin’i gözüne kestirmişti. “Hay allahım,” diye lafa girmeden duramadım sonunda. Emre, Arap Bacı kod adlı torbacısından aldığı fahiş fiyatlı otu sarmakla meşgul, gözlerini kağıttan ayırmadan saçlarını yana atarak dikkatini bana verdiğini ilan etti.
“Bu kız bir şey yapacak, yemin ederim bir şey yapacak.”
“Neden öyle düşündün?”
“İçime doğuyor. Arkadaşıyla partideymiş. Seni unutmam lazım diyor. Bakışlarından belli, yapar.”
“Yani Yiğit… Daha kaç gün oldu, sen de bir kez olsun kapılmayıver şöyle kızlara hemen. Hem ne biliyorsun, normal bi şekilde partiye gidemez mi yani kız.”
Ayşe, belli ki hala bisikletinin şefkatli kollarında, bana bakıyordu. Neredeyse yılbaşından söz etmeye başlayacaktım.
“Bence sen Bal’ın etkisindesin hala, paranoya yapıyorsun. Aslında dediğim gibi, biraz yalnız kalsan, kendine biraz vakit ayırsan, sonra daha sağlıklı bir ilişki kurarsın diye düşünüyorum.”
Diye düşünüyormuş. Diye düşünenlerin özgüvenlerine asla inanmayın.
“Ona hemen kapıldığım filan yok. Ama farklıydı, iyi görünüyordu, güzeldi şu geçirdiğimiz günler. Ne oldu ki şimdi?” Dalın hazır olduğunu görür görmez atlayıverdim Emre’nin üstüne.
“Dur oğlum, yakalım bi. Paranoyanı azdırmasın?”
“Sus be doktor.”

Johnny Kidd yaramaz kadınına şakıyor, oda dumanlanmaya başlıyordu. Silahımı çıkardım ve Şaneşin’e kurşun suretli, acımasız ve sabırsız cümlemi sundum. “Ahmakça girişilen içten pazarlıkları fark ettiğimde sahiplerinden soğuyuveririm. Siktir git.”

                                                  ***

Kömür gözlü, ince dudaklı kız, dört bir yanı çizgi romanlar ve eşlerini bulamamış isyankar çoraplarla dolu salonun köşesindeki pespaye yastığa kendini bırakmış, birasını yudumluyor ve karşısına geçmiş, seksenlerin punk gruplarına dair fiyakalı bir tartışmada kendini kaybeden üç genç adamı izliyordu. İyiden iyiye sarhoş olmaya başlamış, ev arkadaşının kahkahalarında annesini görür olmuştu. Genç adamların ardındaki duvara asılı eski püskü bir saate gözü takılıp duruyordu; her saat başı ağır ağır harekete geçen ve kendini gösteren ahşap guguk kuşunun kıyak bir hata ile saati geveze gençlerden birinin yağlı alnına düşürmesini umdu.
“Bu konu hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz, Şaneşin Hanım?” dedi genç adamlardan biri, şakacı bir tavırla.
“Bilmem ki. O yıllardan Pink Floyd iyiydi ama,” dedi kömür gözlü kız.
“Hmm. Bu kafayla sokak röportajcılarına denk gelmesen iyi olur. Sonra seni Ekşi Sözlük’ten okuruz maazallah.”
Şaneşin sıkılganca birasına sarıldı ve saatlerdir süren niteliksiz teftişini sürdürmek üzere duvarları incelemeye devam etti. Salonun ışıklardan kaçmış kuytusunda midesini sarmalayan ev arkadaşı, yarı açık gözleriyle yanı başındaki sevgilisi Furkan’a uyuşuk bir sevgi duymakla meşguldü.
“Pink Floyd devrim yaptı aslında, punk’ı çok direnişçi görürler filan ama, Floyd reisler sistemin içinde kalarak sistem eleştirisi yapabilmiş adamlar neticede,” dedi hardal saçlı, uzun boylu genç adam.
Şaneşin’in plili eteğinden sıyrılan bacaklarına sıkıştırdığı bira şişesi, her bir yudumda genç adamı tüketiyordu.
“Ooo, Utku Beyden bir klişe salvosu geldi!”
Genç adam bakışlarını Şaneşin’den ayırmadı. Smashing Pumpkins’e saçlarıyla eşlik ediyor, kolundaki gösterişli bilekliğin can alıcı noktasının kömür gözlerin fethine uygun konumlandığından emin olmaya çalışıyordu. Şaneşin onun gülümseyişine dikkat kesildi. Genç adamın tatlı bir bakışı, kendi ağzını andıran dişlek ve içten bir ağzı vardı. Şaneşin birasından bir yudum daha aldı, kendini kaybetmek istedi. Yapamadı. Genç adamın gülümseyişine ufak bir karşılık verdi ve kalkıp ev arkadaşı Gülçin’in yanına gitti.
“Gülçin, ben duramayacağım daha fazla ya. Götüreyim mi seni eve?”
“Saat iki kızım, nereye gidiyorsun?” dedi Furkan, kendinden beklemediği bir ciddiyetle. “Kalın işte burda.”
Gülçin orada değildi. Kapıldığı yumuşak karınlı dünyada, genç adamlardan esmer olanının neden köpek kılığına girdiğini sorguluyordu. Şaneşin, Furkan’a şöyle bir baktı; aklından geçenleri, yapamadıkları, beceremedikleri, beceremedikleri adına duyduğu öfkesi ve şüpheli gururu bakışlarına sıkışmıştı. Ağır ağır paltosunu giydi, fil dişlerini ilikledi, beresini kafasına geçirdi ve hardal saçlı gence son bir bakış atarak kendini dışarıya attı.

Uzun topukları Çapa sokaklarını dövüyor ve paltosunun cebine sıkıştırdığı elleri şehri teslim almaya geliyordu; o gece onu yürürken gören sıkkın bir adam böyle düşünmüştü. Şaneşin’in öfkeli topuklarıysa, sahibini yalnız ve mutsuz adamlardan korumak istiyordu sadece, ve elleri, kararsızlığın ve soğuğun pençesindeki elleri, yılgınlıktan kendilerini eskimiş astarların kucağına bırakmışlardı, o kadar. İstanbul her an olduğu gibi tantanacıydı, fakat Şaneşin’in kulaklarında daha fenası yankılanıyordu: “Siktir git. Siktir git. Siktir git.”

Gözünü kırpmaksızın Yusufpaşa’ya doğru yürürken, Cerrahpaşa’ya çıkan kestirme bayıra yaklaştığını fark etti.

                                                   ***

“Hadi be! Yok artık! Hassiktir!”
Her yolculuğumda kendimi çocukluğumu kovalarken bulurum; uyuşuk beyin kıvrımlarımda kaybolmuş, bir kayboluşun avucunda her istencimi ve kıpırtılarımı belirleyen unutulmuş, hiç fark edilmemiş, noktaları hiç birleşmemiş gizemli heykeltıraşların muzır ve dolambaçlı yaşamlarının peşinde koşmak için daha uygun bir ruh hâli bulmakta pek yetenekli sayılmam. Vefakar kanepemin kıyısına kapanmış, Ayşe’nin nihayet rahat bıraktığı huzmeyi izliyor ve saf günlerimin kırılgan Yiğit’ini arıyordum.
“Şimdi anlıyorum galiba.”
“Oğlum, özür dile kızdan,” deyip duruyordu Emre. Ellerini ensesine koymuş, Ayşe’nin göğüslerinin yastık konforunun tadını çıkarıyordu.
“Dur Şimdi. Mert. Aman… Emre. Sana küçükken bi takıntım vardı demiştim, hatırlıyor musun?”
“Hangisi?”
“Haa, çok komik… Yedi, sekiz yaşındayken. Yolda yürürken elim yanlışlıkla bi araba farına filan değerse, diğer elimle de dokunmam gerekiyordu. Yoksa devam edemiyordum yola. Sonra iki defa daha sağ elle. İki defa sol elle. Böyle, iki elle de üçe tamamlıyordum dokunuşları. Kaç kere, bu sefer yapmayacağım ya deyip, annemin elini bırakıp koştura koştura geriye dönüp böyle, tamamlardım.”
“Söylemedin bence bunu ama ben ayıcıkla olanı biliyorum, ayıcığı sevgilinmiş gibi yatağın yanına koyup uyutup… maviş maviş ayıcık. Maviş miydi ya neydi o.. maviydi ama. Rahat mıdır.”
“Ne diyorsun oğlum. Ayı mayı yok, senindir o. Bak dinle. Tam o yaşlarda annemle babam boşanıyordu. Ben de, bir annemin evine bir babamın evine, ikisinden biriyle yürüyüp dururdum öyle. Hep o zamanlar yapardım bu dokunma geyiğini.”
“He. Dokunmak.. güzel.”
“Oğlum! Üç kere sağ, üç kere sol, tamamlıyordum. Birlikte olsunlar diye, illa ki tamamlıyordum lan! Ondan yapıyordum galiba.”
Sağlam bir kahkaha patlattım. Uyuklamakla meşgul Ayşe panikle doğruldu, Emre’yi göğüslerinin üzerinden atıverdi. Etrafına baktı, Emre’ye gülümsedi, kül tablasındaki pahalı cevheri bir gıdım daha tüttürdü ve yeniden yere uzandı. Çok geçmeden, yumruklarını yukarıya uzatmış, bacaklarını karnına çekmiş, kendince pedal çevirmeye başlamıştı.

“Şimdi anlıyorum,” dedim, yüzümde devasa bir sırıtışla.