20 Ekim 2016 Perşembe

O

     Böceklerden bahsedeceğim bugün. Kuşlardan sonra. Dokunamayacağım konular var çünkü. Masalardan bahsedebilirim ama mesela; beş düzgün kesilmiş tahta parçasıyla yapılabilecek gizli köleleştirme nesnesi için saatlerce mağazalarda gezdiğimizden konuyu açıp, çağdaş klişelerin dipsiz topluluğuna müthiş bir hayat enerjisiyle katılan o malum mesele üzerine beynime binlerce defa işleyen zincir hakkında, tüm yılgın rekabetçiliğe rağmen özgüvenini korumaya çalışan ifadeler kurabilirim. Böyle uzun cümlelerle kendimi saklayabilirim. Kendimi saklamalıyım ki kılıcımı kininde tutabileyim, sağa sola zehir bulaştırmayayım. Ne diyorduk?

      Tam benim kalemim bir kadındı. Kıyamadım dokunarak bozmaya.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Şaneşin - 6

“Hiç-kimse olacak cesareti kendinde bulduğunda, gündelik başıboşluğun verdiği işeyaramazlık hazzı da sönüp gidecek. Belki bundan kendine biraz teselli çıkarabilirsin.”

Titreme, istenmeyen ereksiyon, can yakıcı bir tokluk ve artık tamamen benim olmuş çalma listesiyle gevşeme. Ayşe hayali bisikletini bir kenarı bırakmış, Emre’nin kasığına abanmış ayağından gözlerini açmaksızın sıyrılmaya çabalarken, yolculuğumda sıra, ipe sapa gelmez ilhamımı kelimelere dökmek ve yüreğimin biraz altına dolan sevecen sevdayı devamlılığın hizmetine tabi tutmak için gezindiğim cümle kıvrımlarını Şaneşin’e hitaben kağıda dökmekte, sayfada düzensizce akan satırlarımı uçurumdan düşen bir trene benzeterek kendime dair simgesel bir çıkarımda bulunup ironiyle gülümsemekteydi.

“Esas meseleyi tek bir cümlede tozlu raflara gömebildiğimize göre artık –tıpkı senin bende görmeye çabaladığın gibi- daha naif, daha sevecen, biraz korkak ancak çoğunlukla zaman katili bir eğlenceye girişebiliriz. Ne de olsa ben her daim, uzun cümlelerimi ve onları yazarken yonttuğum yamuk tırnaklarımı beğensen de beğenmesen de, sana yazmayı sevecek ve oturup kalkıp sıradaki cümleyi nasıl da sonlandırmamam gerektiği üzerine düşünüp durmaktan tıpkı soğuk asistan odama attığın nevrotik bakışlardan aldığım gibi vazgeçilmez bir keyif alacağım.

Şu var ki, ben seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Seninle olmaktan böylesine diğerlerine-umursamaz bir keyif alacağımı biliyordum çünkü o kafası karışık fakat hayli kuvvetli altıncı hissim, hava kararırken aralanan kapıdan uzanan kararsız bir dişi Kürt’ün beni aniden sarıp sarmalayacağını ve kendi pek tedirgin olsa da avucunu sımsıkı sıkacağını haylaz bir titreşimle belli etmişti bile. Haylaz bir titreşim. Sana zorlama bir sevda gösterisi yapıyor olduğum hissiyatını verdiğim anda bilgisayarımdaki kıytırık vasiyeti de silerek kafama olmayan silahımı dayayıveririm; bu yüzden bu noktada kısa bir açıklama yapmama izin ver. Ben, birleşmiş sıfatlar genel kurul başkanı ve hevesli parantezler derneği mütevelli heyeti üyesi Yiğit, şimdiye dek sana sahiden içimde bir yerlerde bulmadığım hiçbir duygu kırıntısını yedirmeye çalışmadım. Haylaz bir titreşim, şayet ifadelerimin samimiyetsiz tınısına dair titrek çıkarımlarda bulunmayı bir an olsun bırakıp düşünebilirsen, o kadar da mümkünatsız bir tarif değil. Portakallı Olips şahidimdir ki, müstakbel şehla gözler güzeli, sana asla zoraki ifadelerle yaklaşmayacak ve samimiyetimden şüphe duymana izin vermeyeceğim.

Kimsesiz bir odadan gülümseyerek ve dış dünyaya yönelik biraz olsun heyecan duyarak çıkabilmemi ancak senin eli cebinde kararsızlığın sağlayabilirdi. Kurgu odasındaki bilgisayarların beceriksizliğinin senin gözleri kapalı beceriksizliğinle el ele vererek kapımı tekrar çalması senelerdir beklediğim bir gıdıklanmaydı. Heyecanlandığımda, kendimi korumak üzere patavatsız şakalar yapmaya ve sık konuşmaya başlarım; işte karşında gördüğün o canavarvâri PAŞA müdavimi. Seni bana yolladıkları için Emre’ye, inanıyor olabileceğin Tanrılara, bizi bursiyerleri kılan Haliç kıyısına, ellerimizi üşüten Mikail’e, bir anda kendimizi içinde bulduğumuz otobüste bacaklarını benimkilerle temas ettirmeni sağlayan çantana, evine yürümem için beni iteklemeye çabalayan o çekingen ancak yine de güzel kar yağışına, ve az da olsa sevgili asistan Mustafa’ya minnettarım. Seninle kıçı kırık bir ortak derste tanışmış olabilir ve şirin berenin başkalarından daha çok hoşlanabileceğini düşünerek aklımda oluşmaya meraklı tüm beğeni dolu yönelimleri henüz filizlenmeden koparıp atabilirdim.

Kopuk ve bir o kadar da sevgi dolu sözcüklerimi uykuya karşı dirençli kıl, Şaneşin; dirençli kıl ki sana şu sarsak hayatın yapabileceklerinden ve yapamayacaklarından korkmaman için birkaç içekapanık sebep daha sunabileyim.”

Yazarken duyduğum kararsız cam tıklamaları kuruntu değildi; Emre’nin taşınması zor bir kafayla uyanıp balkonu göstermesiyle emin olmuştum. Üzerine Milka parçacıkları bulaştırdığım kağıdı battaniyenin altına soktum, kalemi elimin tersiyle ayak ucuma doğru ittim ve saatler süren bir doğrulma çalışmasının ardından sallana sallana balkon kapısına vardım. Bir tıklama daha. Şaneşin balkon kapısına sırtını vermiş, ayaklarını kendine çekmiş, külotlu çorabının incelmiş diz kısmına tırnağını takarak sigara içiyordu. Ben gördüğümün gerçekliğine kendimi ikna etmeye çalışırken dizinin üzerindeki bembeyaz sol bileğini ağır ağır kaldırdı ve arkasına bakmaksızın siyah ojeli tırnaklarıyla gerçekliği bir kez daha kulaklarıma çaldı. Kapıyı açtım, kayıp oyuncağını bulmuş şen bir kız çocuğu gibi başını kaldırdı ve zom olmuş kıpkırmızı gözlerime kocaman bir sırıtış fırlattı. “Sigara?”
“Ne… Ne yapıyorsun burada? Sigara mı?”
“Seni bekliyordum.” Küçük, kahverengi deri çantasından ufak bir Camel pakedi çıkardı, kendi sigarasını tutan eliyle kapağını açtı ve bana uzattı.
“Monte Carlo bilmem ne içmiyor muydun sen?”
“Bazen bir tane de bundan alıyorum. Bebek Camel.”
“Doktor görmesin,” deyip sigarayı aldım ve izbe balkonun Şaneşin’den kalan ufacık kısmına kendimi sığdırmaya çalıştım. “Bir dakika şimdi. Gerçeksin di mi?” Şaneşin neşeyle sırıttı. Ona daha önce ettiğim lafları kanıksamış, sindirmiş ve unutmuş gibiydi.
“Yüzün buz, gözlerin ateş kesmiş yavrucum.” Yanağıma uzandı, parmak uçları sanki benimdi. Flört döneminde açılan duygu gözeneklerini, sahip olma idrakıyla kaybeden her dünyalı gibi, durumu böylece kabul etmektense aklıma hücum eden sorularla meşguldüm.
“Ne zamandır öyle kapıyı çalıp duruyorsun? Neden her normal insan gibi normal kapıdan gelip zili çalmadın? Burayı nerden buldun?”
“Hiç adam akıllı bir stalker’la tanışmadın mı kuzum sen? Bir kere seni takip etmiştim, bakalım dediğin gibi arkadaşında mı kalıyormuşsun diye.”
Balkon kapısından görünen saçlar sevgilime ait olsa, balkonları karıştırdığını söyleyip, tırmandığı tırabzanlardan gerisin geri inecekti. Kapıyı ittim, aralıktan tavşan bakışlar atıp içeri girdi.

“İstediğin gibi otur,” dedim; olmayan evimdeydim sanki. Ona söylediklerimi boş vermiş koca gözlerine, zarif bir kavisle şakağına uzanan maskarasına baktım ve mutlulukla gülümsedim; istediğimi, hayalini kursam oluruna ikna olamayacağım çözümü bana sunmuş, yaralı saldırganlığımı kafamın dumanlarının altına süpürüp bir rüya gibi, emanet kıyımın köşesine kurulmuştu. “Seni gördüğüme çok sevindim,” dedim. Ne yaptığının hayli farkındaydı; eyerimi saçaklarından kavramaya devam ederek yanaklarımı avuçlarına aldı ve yolculuğuma devam etmemi istercesine beni susturdu. Zihnim hâlâ bambaşka diyarlarda dolanıp duruyordu. Şaneşin’e anlayış bekleyen ufak bir bakış attım, bir köşeye kapanmış yastığı dakikalarca süren bir uğraşla başımın altına sokup uzandım ve liseyi düşünmeye başladım. Emre uyanmış, hatırlamakta güçlük çektiğim şaşkın gülümsemelerle Şaneşin’in gerçekliğini kavramış ve onunla tanışmış, gecenin başından beri bir oraya bir buraya ötelediği oyun kutusunu açıp kurcalamaya koyulmuştu. “Risk oynayalım mı?” Risk mi, diye düşündüm. Emre bir müddet hevesle bana baktı, oyun tahtasını defalarca döndürerek açmaya çalıştı, yarı açık bakışlarımdan yanıt gelmeyince Ayşe’nin rüyalardan şişmiş yanağını okşamaya başladı. Şaneşin hâlimize gülüp duruyordu.”Nasıl tanıştınız siz?”

Zihnimi yönlendirmek için sorduğunu biliyordum, fark etmiştim -belki de bunu yapacak sakin akla sahip olmasını umarak, varsaymıştım. “Ben yaptım,” dedim. Emre’nin de uyuşuk ilgisini çekmiştim. “Vallahi. Unutmuştum bunu, şimdi hatırlıyorum.” Suratıma yine o keyifli sırıtışımı takındığımı hissedebiliyordum. “Lisenin ilk günlerinde pek sessizdim ben. Tedirgindim, veya özgüvenim yerlerdeydi ve otobüste beni bakışları ve yalanmasıyla erekte eden ve okulun durağına vardığımızda gülerek kaçan üst sınıflı kız veya her boş derste şişe çevirmece oynayıp seksten bahseden yeni sınıf arkadaşlarım da pek yardımcı olmuyordu, falan filan. Bilmiyorum, sessizce oturup duruyordum. İlk günlerde önümde oturan Emre, yanındaki Sercan’la sürekli konuşuyor, her an herkesle yakınlık kuruyor, beynimin otomatik oluşturulan ilk izlenim deposunda kendine yavşaklar klasöründe yer buluyordu.” Şaneşin kahkayı patlatarak gözüm kapalı girdiğim hatıra fırtınasını bertaraf etti.
“Tam bakmadım ama herhalde bir saat filan sürdü bu cümleyi kurman. Olsun ama, değdi.” Ona yalnızca sırıtışımla karşılık vererek kendime, geçmişin aklımdaki izdüşümüne dalmaya devam ettim. “O günlerden birinde bana dönüp ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ diye sordu. ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ Konuşmak, var olmanın bir ön gerekliliğiydi. Konuşmaya başladım ben de, yalnız kalmak istemiyordum. Sonra okul sonrası yürüyüşler ve sınıfta oluşmaya başlayan dinamikler üzerinden yürüyen ortak mizah ve herhalde futbol… Bir öğle arasında, veya belki de okul çıkımında…” Bu lafı kullanan Fransızca öğretmenini hatırlayan Emre, sırada ne söyleyeceğimi bekleyen tereddütlü nefes-gülüşünü sundu. “…birlikte arka bahçede yürüyor, bir dostumuz olup olmadığından bahsediyorduk. İşte orada, onun en iyi arkadaşım olmasına karar verdim. Oturup strateji falan geliştirmedim tabii, nihayetinde yine kendiliğinden oldu ama, birkaç ay sonra yine aynı bahçede, belki güneş biraz daha yukarıdayken, en iyi arkadaşının ben olduğumu söylemişti. İçimin komik bir zafer duygusuyla dolduğunu hatırlıyorum.”
Şaneşin beni pek de dinlemiş gibi görünmüyordu; otun geri kalanını yakmaya çalışmakla meşguldü. Emre baş ve işaret parmağıyla burun kemiğini tutmuş, alaycı bir gülümseme takındığını bana göstermeye çabalıyordu. “Oğlum sen seçmemişsin ki. Seçtiğini sanmışsın. Seni konuşmaya iten benmişim işte.” Gülerek Ayşe’yi dürtmeye başladı. “Risk oynayalım mı?”
“Bekle. Düşünüyorum,” dedim. On yıl öncesinde, çocukluğumun çoktan geride kaldığını fark etmeden evvel sahici bir yetişkinler ağına adım atmanın gizli kapaklı sancılarıyla boğuştuğumuz erken lise günlerine geri dönmeye çalışıyor, Emre ile ilk zamanlarımıza dair müzikle bezenmiş Hollywoodvari bir fark ediş twist’ine ulaşmak üzere başımdan aşağı kaynar sular akıtmasını beklediğim ölü anları hatırlıyordum.
“Benim liseden görüştüğüm hiç arkadaşım yok valla,” diyerek Risk tahtasına yanaştı Şaneşin. “Siz iyi dayanmışsınız. Üniversitede doğru düzgün sosyalleşemeyen veya erkenden evlenip küçük bi’ çembere sıkışan tiplerden başka kim lise arkadaşlarıyla görüşür ki zaten? Çok sağlam bi’ kimya oturması lazım, anca öyle.” Bir yandan kalan otu içiyor, bir yandan ağır hareketlerle oyun piyonlarını inceliyordu. “Risk nedir? Bu mudur?” deyip gülerek, kırmızı zarlardan birini alıp bana fırlattı.
“Bilmiyorum,” dedim. Anlarımla meşguldüm. Gülen bir Emre, birlikte okula yürüdüğümüz mavi gömlekli Emre, evimde kaldığı bir akşamın sabahında okula gitmek üzere, yolculuğu saatler süren kutsal huşu merkezi sabah otobüsünde uyuklayıp, okula gitmemenin bahsini daha açmaksızın sessizce yabancı bir parka gidip dertleştiğimiz Emre, lisedeki aşklarımın ve lisedeki aşklarının sağlamaları ancak katiyen kurtarıcılığına yeltenmeyenleri, birbirini uyuşturmak ve uyandırmakla mükellef ergen ikili, mesafesi karakterinden ve güvenliği sadeliğinden, uzun bir arkadaşlık. Beraber çıktığımız yarım yamalak ve beceriksiz tatilde omzumda uyuyakalışını hatırlıyordum; yaz sıcağından kaçamamış bir gölgenin kötünün iyisi şefkatinde sessiz bir siesta ve benim için rüzgarın çekingen dokunuşlarıyla yumuşayan bir bekleyiş. Terk edildiği zamanı ve yaşamımın ilk sorumlu başarısızlığıyla yüzleştiğim zamanı hatırlıyordum; annemizden ayrıklaştığımızı idrak ettiğimiz günlerden beri oradaydık. Bunu birimiz mi seçmiştik?
“Tamam,” dedim. “Oynuyorsak oynayalım.” Fark etmemiştim ki Emre ve Şaneşin bir şeylerden, küresel ısınmadan veya pantolon kesimlerinden, dinlerin varlık sebebinden veya artan alışveriş merkezi intiharlarından; şehrin belirsiz noktalarında bir avuç insanın daha bahsettiği şeylerden konuşuyorlardı. Hırsla söze girmemle Emre bana döndü, işaretimi kabul etti ve diz üstü oturuşunu bozmadan poposunu yana kaydırarak bir kez daha Ayşe’yi uyandırmaya çalıştı. Ayşe’nin uyanacağı yoktu. Mamasını almış, çocukluğuna varmış, tatlı bir uykuya dalmıştı.
Siyah eteğinde çamurlanmış ufacık bir nokta bulmuş, dünyanın bu en önemli sorununu tırnak uçlarıyla kazımaya çalışan Şaneşin aniden “Bi’ dakka,” deyip hevesle kalktı. “Peynirli makarnanız kaldı mı? Yiğit beni öyle kandırmaya çalışıyordu.”

Keyfi parmak uçlarına varmış Şaneşin tencereyi kucağına almış, ayaklarını bana doğru uzatmış, gözlerini kapatıp Red Morning’e dalarak makarnayı tırtıklıyor ve Ayşe kıçını bize dönmüş, o salondaki hiçbir canlı organizmanın erişemeyeceği bambaşka bir boyutta yaşamına devam ediyorken Emre oyunu başlatmaya hazırlanıyordu. “İyi de,” dedim, “ben oynamayı bilmiyorum ki.” Şaneşin ağzındaki makarna tanelerini gizlemeye çalışırarak gülmekten katılırken Emre çoktan oyun fikrine kapılmış, uyuşuk bakışlarıyla kartlarını bir elden bir ele geçiriyor ve bana oyunu anlatıyordu. Kulaklarıma giren ses dalgaları diğer evrenlerimi gezmeden bana ulaşamazken Emre’nin söylediklerini anlayıp uygulayabilmemin imkânı yoktu; “Tamam tamam,” dedim, elimdeki birkaç bilgi kırıntısıyla. “Beyaz zar mı savunuyor? Al.” Kırmızı zarların birini fırlattım. “Seçtiğimi sanmışım. Peki sen seçmiş misin?”
Emre “Seçmişimdir belki,” deyip fırlattığım zarı aldı, oyun kutusuna koydu ve esneyerek kendini sırt üstü Ayşe’nin bacaklarına bıraktı. O gece oyun falan oynanmayacağını anlamıştı. Düşünmeye koyulurcasına gözlerini kapatmış, Ayşe’nin kemikli bacaklarına biraz şefkat katabilmek için ellerini başının ardına koyarken Şaneşin sessizliğimizi bozmaya karar verdi.
“İlla biriniz seçeceksiniz diye bir şey yok ki,” deyip kucağındaki tencereyi insanların hizmeti ve dünyasından azat etti. “Hem neden seçesin; ben makarna yemeyi neden seçtim, hiç sevmesem de canım hardal çekti, hardal var mı diye sormamayı neden seçtim, buraya gelmeyi neden seçtim, Yiğit nasıl benimle olmayı seçti; hepsi ihtiyaç meselesi. Seçtiğini sansan da seçmezsin yani, onu diyorum.”
Emre Şaneşin’i dinlemiyor, içinde yüzdüğü kendi dalgalarıyla konuşuyordu. “Yani, zaten hep mesafelisin. Başkası adım atmasa, yani seçmese, sen nasıl yakınlaşacaksın biriyle başka türlü.”
İradem ve sosyal yetilerimin saldırı altında olduğunu hissediyor, etkisi azalsa da zaman algımı bükmeye devam eden uyuşukluğumun dokunuşuyla yüreğimde bir baskı oluşuyordu.
“Ciğerlerimde mi, kanımda mı, her neredeyse bu meret, o mu yanıltıyor bilmiyorum ama bana saldırıyorsun galiba,” dedim. Öfkeli kan beynime ani bir yolculuğa çıkmadıkça, hele ki ipler bir şekilde incelmişse, tartışmaları korkakça ötelemeye çalışırım.
“Saldırı. Her eleştiriyi saldırı kabul etmek moda zaten, sana da bulaşmış.” Emre yüzünü tavana çevirmiş, gözlerini açmaksızın laf yetiştiriyordu.
“Eleştiri mi? Senin modan da karakter eleştirmek Emre, annemle falan yaşadığım günlere döndürüyorsun insanı. Ne yapsam altından bir şey çıkacak mı, yine neyde iğneyi batıracak bir şeyler bulacak diye düşünür oldum.”
“Sanki Bal konuşuyor.”
“Ne?”

Doğru mu duymuştum yoksa zihnim bana alıştığım oyunlardan birini mi oynuyordu; ukala bir ruh çözümleme meraklısı eski sevgilimle aramdaki dinamiği bir gazete bulmacası gibi bitirmiş ve bana teşhisi mi sunuyordu; Bal ile geçen yıllarımı bir kendini durdurma ve yakınlaşmanın sorumluluğu ve potansiyel acısından kaçma bahanesi edinmiş Şaneşin’in bu gece aniden ayyuka çıkmış alttan almacı üstün varlığı birden toz olup havaya mı karışacaktı; genişlemiş ve baskılanmış ufacık bir zaman aralığında, göğsümün tüm bu önemsiz kişilerarası etkileşim baloncuklarıyla kaynadığını hissediyordum. “Anladım,” dedim. “Fatura ödemem, bulaşık yıkamaya çalışmam, ağzına sıçtığım, siktiğim fındık fıstığı yemeden önce sen yiyecek misin yoksa ben yiyeyim mi diye sormam falan, hep bahane,” dedim. Dönüp Şaneşin’e baktım; durağan yaşamda, başa felaketler gelecek olsa dahi aniden öğrenilen bir gelişmenin süblim heyecanıyla yaşaran gözlerin suretine tüm bedeni ve ruhuyla girmiş, bacaklarını kendine çekip burnunu dizlerinin arasına sokmuş, merakla, düşük tempolu mücadelemizi izliyordu. Söyleyeceğimi biliyor, uçuk ve kayıp bir anda gerçekleşmiş ufak bir beden temasından zihninin kıskançlık refleksini muaf tutmuş görünüyordu. “Yılbaşında Ayşe’yle öpüştük diye, açığımı arıyorsun. Kaşlarım kalındır hani, gözümün üstünde olması da gerekmez.” Ne demeye çalıştığımı anladıklarından emin değilim.
“Ya saçmalama Yiğit,” diyerek yapmacık bir gülme krizine girdi Emre. “O fındık fıstık meselesi yılbaşından önceydi. Bir de, yani… Öpüşmek karşılıklı olur.”
“İnsan içini rahatlatmak için kendine yalan söylemekte çok güzel ustalaşıyor tabii,” dedim. “Şimdi uyuyor, bak söylemek de istemiyorum…”
“Ya seçim meselesine dönsenize, güzel bağlanır buradan,” dedi Şaneşin. Yönlendirmeci bir moderatördü sanki. “Sarhoş değil miydiniz, ot falan yok muydu? E tamam, Yiğit öpmeyi seçmiş sayılır mı ki?”
“Seçmiş sayılmaz, istemiş sayılır,” dedi Emre sinirle. Siniri bedenine yansımıyor, kıpırdamadan Ayşe’nin bacaklarının üzerinde uzanmaya devam ediyordu.
“Sana göre biz hiçbir şeyi seçmiyoruz zaten, nesneyim anasını satayım,” dedim. “Sana o gece Ayşe’nin neyi seçtiğini söyleyeyim. Kaybolmayı seçti. Mutsuzdu, bunalıyordu, yeni bir yıla öncekinin ağırlığıyla filan giriyordu, sanki gün geçince kendinden sıyrılabilirmişsin gibi, her neyse; kız kayıp, ne yapacağını bilmiyor, belki de seni istiyordu ve sevgilin oradaydı, ya da seni de istemiyor ve hâlâ kayıp hâlde sürüklenip duruyor, ne bileyim, ama o akşam oradaydı, kendini kaybetmeyi ve belki de kendisi gibi kayıp gördüğü beni kullanmayı seçti. Daha sarhoş olmadan bana şakacı laflar etti, kafayı bulduğunda da ellerimde dans ediyordu, tamam mı?”
Kıskançlığın, hayal gücünün fiziksel refleksi harekete geçirmesine neden olan bir kuvveti vardır. Emre’nin beynine sıçrayan kanı, şakaklarından geçerken görmüştüm. Şaneşin’e özür diler bir bakış atarak kendime siper edinecekken Emre aniden hareketsizliği bozup Ayşe’yi poposundan sertçe itti, kalktı ve üzerime atılacakmış gibi, kızıl gözleriyle bana baktı. Birkaç saniyelik bekleyişimizde kendini sakinleştirmeyi başardı. “O akşam yaptığınla bütün arkadaşlarımla bir yakınlaşman olması ihtimalini böyle, bıçak gibi kestin. Fevrisin, başkalarını suçlamaya meraklısın, sonra arkadaşın yok deyince alınıyorsun.”
“Arkadaşın yok dememiştin,” dedim, hayli alınganca. Seslerimiz dinmiş, kıvılcımlarımız sakinleşmiş ve yerini kapanış hüznüne bırakmıştı. “Sen nesin peki?”
“Bu aydan sonra, bilmiyorum,” dedi.
Reddediliş ve yenilgiye tahammül edemeyecek kadar yıprandığımı hissediyordum; bir akşamın yorgunluğuyla değil, birikmiş bir iç çatışmanın bezginliğiyle varmıştım bu tahammülsüzlüğe. Çatallaşmış sesimle, sakince “Peki,” dedim. Ayağa kalktım, gitme vaktimizin geldiğini işaret eden, yıllardır evli bir süveterli koca gibi Şaneşin’e baktım. “Beni dostluğa sen seçmişsin, hikâyeyi bitirense ben oluyorum,” dedim. Emre’nin, endişelenmekten kendini alıkoyamamış cevabını dinlemeksizin tuvalete gittim, Şaneşin’in bu sırada hazırlanıyor olacağını umarak, Emre’nin evinde son kez işeyeceğimi düşünüp istemsizce gülerek işimi görmeye giriştim. Dönen başım, geniş zamanım ve ellerimi düzgünce yıkamadan bu yükümlülük zincirini tamamlayamama takıntımla, kendimi tuvaletten dışarıya atmam sanki saatler sürdü.

Salondaki uyuşuklardan çıt çıkmazken Emre’nin shuffle’ı ruhani bir alaycılıkla Özdemir Erdoğan çalıyor, kapıyı açıp içeri girmemi söylüyordu. Başımı Emre ve Ayşe’nin kısmından öteye çevirerek salona girdim. Şaneşin meleksi ağzını açık unutmuş, belli ki üşüdüğü için başına geçirdiği beresiyle kanepenin dibinde uyuyakalmıştı. Ne yapacağımı düşünerek, mecburen Emre’ye döndüm. Kendini Ayşe’den öte yana çevirmiş, ellerini omzumda uyuduğu günkü gibi boynuna sokuşturmuş, başka bir aleme gitmeyi seçmişti. İfadesiz, kanepeye oturdum ve şarkı bitene kadar onları izledim. Saatimi Emre’nin uyanmış olmayacağı erken bir vakte kurdum, battaniyelerden biriyle Şaneşin’in üstünü, daha kalın olanıyla Emre ve Ayşe’nin üstünü örttüm, kendimden sıyrılıp Şaneşin’in yanına sokuldum.

Hep beraber uyuduk.