27 Ağustos 2017 Pazar

Yaratığın Sevinci

     Yatağımın altı genişçe; ortalık yerden kaldırmak istediğim her şeyi fazla uğraşa gerek olmadan, kolayca örtüyor. Rahmetli babamdan yadigar altın kabzalı pala misal; bir Beyoğlu dostunun dükkânında yer bulamayan meret, sırf elden çıkarılmak için babamın duvarına süs edilirken nihayetini uçsuz bucaksız uyku gölgemde buldu. Otuzlu yaşlarımda boş verdiğim, gittikçe büyümüş anı kutularım ya da; her bir seyahatin en hatıra gelmez, kayda değmez anlarından bugüne taşınmış eşantiyonlar, tren biletleri, hatta bir kuru dal parçası ve dahası. Anamın beni ayağında salladığı bulut desenli battaniye, sararmış, hep yarım kalmış kallavi günlük defterleri, bıkkınlıkla kaldırılmış okul notları. Birbirlerine yapışarak bir olup unutulmuş otuz sekizde, yıllanmış fotoğraf makinesi ve filme dair şansımız yaver giderse otuz dokuzda bir pozlar. Sonra, her ilişki için başka başka kutular; kimisi irice, kimisi hafif, kimisi ayrılışın aleviyle paramparça; ancak hep görmenin yürek istediklerinden. Bir gün geldi ki, yatağımın altına ittirecek yeni, yeni ancak eskimiş bir şeylerim olduğunda öncekilerle göz göze gelmemeye çalışarak işimi görür, yalnızca boş kısımları hatırlayarak nesneleri başım öte yana çevrili ittirir oldum. On üç yıllık balkon dostumun onu maruz bıraktığım yaz sıcağına canıyla isyan etmesiyle, suçluluk dolu bir telaşla pirinç telli kafesi temizleyip yatağın altına gönderdiğimde, yalnızca kendime yakıştıramadığım sessiz bir arzu olan bu eğilimim fiilen de vaki oldu. Kaldı ki yatağın altı bindirilmiş nesne kıtalarından aşılmaz olmuştu; derinlerde bir şeylere ulaşmaya niyetlensem de, bunu kendi başıma becerebilmem için üstün yeteneklere haiz olmam gerekirdi.

     Sıkıntılı günler geçiriyordum; taşmasa da akan avukatlık bürom kapanmış, yarım el yaptığım göçmenlik işlerimse bana elde ettiğim gelire değmeyecek bunaltılardan başka bir duygu yaşatmıyordu. Bu kez yatağımın altına bir kutu daha ekleyecek olmasa da, avucumda birikmemiş anıları her halükarda elimden kayıp gitmiş bir sevgiliden artakalmıştım. Uyumasına uyuyordum; ancak posa olmuş uyanışlar ile geceleri nöbetleşen karmaşık rüyalar, gecelerimi uykusuzluktan daha çok yoruyordu. Aylar sonra kendimde nevresimlerimi değiştirecek kuvveti bulduğum o gece ise anlam veremediğim bir uykusuzluk, benden tamamen bağımsız olacağına kanaat getirdiğim büyük bir kitlesel dönüm noktasını önceliyor gibiydi. Deprem olasılığını düşündüğümde uykum iyice kaçıyor, kurutulmuş inek kuyruğunu keyifle çiğneyen köpeğim Elişka’nın sakinliğine rağmen rahatlayamıyordum. Ben kabahati sıcakta bulur ve ilk geceden yıpranmış nevresimler üstünde dönenip dururken yatağımın altından tuhaf, mantığımla açıklayamadığım bir ses duyuldu. Sesin başka bir yerden geldiğine kendimi ikna etmeye çalıştım; yatağın altında canlı hiçbir şey yoktu neticede. Bir gergedanın acı çeken homurdanmasına benzeyen sesi tekrar duyduğumda, yaz geceleriyle başa çıkabilmek için çekinerek de olsa açık bıraktığım mutfak penceresinden odaya bir fare girmiş olabileceğini düşündüm. Evim zemin katta olduğu için Ayten Hanımın yaşlanmasıyla son yıllarda iyiden iyiye bakımsız bıraktığı bahçede her türlü rahatsız edici yaratık olabilirdi; ancak bir fare böylesine derinden uğuldayabilir miydi? Elişka da inek kuyruğuyla yaşadığı mide bulandırıcı aşktan bir an olsun taviz vermemişti. Uykusuzluktan ötürü yanıldığımı düşünerek tekrar pozisyonumu değiştirdim. Nereden geldiği belirsiz o saniyelik huzur anlarından birini hissederek gülümsediğim anda ses tekrar yükseldi. Bu kez yattığım yerde düşünüp durmak yerine hızlıca yataktan öteye zıpladım ve ışığı açtım. Yatağın altında, görünürde bahsettiğim tüm o ıvır zıvır dolu kutulardan başka hiçbir şey yoktu. Aşılması zor anı yığını gözümün önünde, kanepeye oturup bir süre hareketsizce nöbet tuttum. Erkeklik gururunun lüzumu yok; itiraf edeyim ki bu garip belirsizlikten korkuyordum ve sesin nereden geldiğini keşfedene kadar da gözüme uyku girmeyeceğini biliyordum. Halbuki sabah erken vakitte uyanmalı, hiç sektirmediğim günlük duşumu almalı ve tüm bunları bana unutturacak işlerime dönmeliydim. Ben kaç saatlik uyku sürem kaldığını düşünürken ses bir kez daha yükseldi. Cesaretimi toplayıp yatağın altına fener tuttum ancak hayır, bu tedirgin edici sese rağmen, yatağın altında birikmişlerden başka bir şey görünmüyordu. Gecenin bir yarısında inançsızca gülmeye başladım; Elişka ise ses gittikçe yoğunlaşmasına rağmen hiç oralı değildi. Bir an önce sabahı edip kalan işlerimi tamamlamak istediğimi fark ettim; böylesine basit, muhtemelen bir yanılgıdan ibaret olan belirsiz bir sesten kaçınabilmek için anlamsız, yalnızca kiramı ödeyen işime dönmek istediğim için bu kez korkaklığıma gülüyordum.

     Gururdan olsa gerek, aşağı yukarı haftada bir görüştüğüm, bana hem bir dost hem de beceriksizliklerle dolu ilişki geçmişimi bir kenara kaldırmakta rehber olan karşı korşum Muzaffer abinin kapısını çalıp yardım istemem iki saati buldu. Ses ise tüm kendimi ayıltma denemelerime ve koca bir kupa sade kahveye rağmen oradaydı. Kapı çalmadan evvel kanepede uyuklamakta olduğu gözlüklerini ciddiyetle takışından belli Muzaffer abi, uzun bir süre ilişkide kaldığım karşı cinsler dışındaki kimselerin yanında esas gerginliğimi sergilemekteki acziyetimin suratıma vurduğu gülümsemenin de etkisiyle, anlattıklarım kulağa ne kadar deli saçması geliyor olursa olsun sakinliğini koruyarak deri kayışı kopmak üzere olan terliklerine geçirdi ve Elişka’yı dikkatini dağıtmadan kısaca selamladıktan sonra yatak odama yöneldi. Gecenin bir vakti, anlamsızca gürültücü tartışmaların döndüğü bir televizyon programının karşısında uyuklarken kapınızı çalan bir meczubun sırıtarak şikayet ettiği kaynağı belirsiz bir ses, her ne doğaüstü zırvaya inanıyor olursanız olun telaşlanmanıza neden olmaz; ancak son haftalarda ayyuka çıkan sevda sızlanmalarımı bir kenara bırakırsak, yaptığım akılcı konuşmaların hatrına olsa gerek, Muzaffer abi her ihtimale karşı kaşlarını gün ortası ofis ciddiyetine büründürmüş ve endişesini dışa vurur bir şekilde, sanki odada başka bir yatak varmış gibi eğilmeden evvel bana yatağımı göstererek onayımı beklemişti. Ben başımı sallamadan sesin tekrar yükselmesiyle, Muzaffer abi irkilerek ve irkildiğini belli etmemeye çalışarak hızlıca eğildi ve aynı hızla geri kalktı. Rengi atmış bir yüzle “Bu da ne! Ne olduğunu bilmiyorum, canavar diyeceğim,” dedi. Nasıl olur; iki saat boyunca sesin kaynağını çözmeye çalıştığımda hiçbir şey görememiştim. Titremeye başlamış Muzaffer abinin tuttuğu ışıkla, kutular arasında kalmış ufak bir boşluğun orta yerinde sahiden de küçük, fakat küçük olmasına rağmen göz korkutucu, mora çalan gri tonda, neredeyse tüm bedeni bir yarığı andırır devasa bir ağızdan ve gül dikenine benzer dişlerden oluşan bir yaratık, Kleopatra gibi sağ yanına doğru uzanmış, horlayarak uyuyordu. “Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim; ne zamandır orada?” diye sordu Muzaffer abi. Uyuklamalarının çoğuna hayvan belgesellerinin eşlik ettiği Muzaffer abi karşımda böylesine telaşa kapılırken benim sakin kalabilmem, yaratığın sincap boyutlarına ve uyuyor olmasına güvenerek huzurla uykuya dönebilmem mümkün değildi. “Birkaç haftadır yatağın altına bakmaya pek cesaret edemiyordum ama sesini ilk defa bu gece duydum,” dedim.

      Muzaffer abi oturup biraz düşündükten sonra Elişka’ya bir bakış attı, belki de bu umursamaz hayvanın inek kuyruğuna olan düşkünlüğünü hafife alıp ona güvenerek, bana uzunca bir sopam olup olmadığını sordu. “Ya da kutuları çıkarmaya başlayalım, o sırada uyanır. Hem saklanmaya çalışırsa Elişka da rahatlıkla oraya yetişebilir böylece.” Muzaffer abiyi kayıtsız şartsız dinlemeye hazır, yorgun gözlerimle oluru verdim ve tedirgin bir şekilde, kutuları her yanlarını sarmış toz katmanlarına aldırış etmeden yatağın altından dışarıya sürüklemeye başladık. Durumun sıra dışılığına rağmen anılarımla dolu kutulara göz ucuyla dahi olsa bakmaya yanaşmıyordum; Muzaffer abinin tüm birikmişlerimi, onlarlayken elime geçen ambalaj yırtıklarını dahi sakladığımı görmemesini umarak neredeyse yaratığın bir an önce uyanması için dua ediyordum. Ancak Kleopatra uyanmak bir yana, horlaması olduğunu anladığımız sesi daha da gür çığırıyordu. Ancak sakin gürültüsü, duruma alışan avının korkuya kapılmadan yanına yaklaşmasını sağlayan bir tuzaktan ibaretti. Gittikçe cesaretlenen Muzaffer abi yaratığın hemen yanıbaşındaki, son değerlilerimin birinden kalma kutuyu çektiği anda Kleopatra hızlı bir hamleyle, tek lokmada onu tepeden tırnağa mideye indirdi. Ben birkaç saniye içerisinde olup biten bu inanılması zor olayın şokundayken, yaratık elastik bir battaniye kılıfı gibi Muzaffer abinin boyutlarına genişleyerek yatağın altında kalan kutuları ve eski dostumun kafesini öteledi ve yeniden uykuya daldı. Elişka hiçbir şey olmamış gibi dili dışarıda, suratıma bakıyordu; sanki bütün bu olanların bir rüya olduğunu sanıyor ve rüyada olduğunu fark ederek başına gelenleri ağırbaşlılıkla karşılıyordu.

     Dikkatimi Elişka’dan çekerek, içinde bulunduğum inanılması güç durumun gerçekliğine uykusuzluğumun izniyle nihayet yüzleşerek, saniyeden kısa bir süre içinde bağrımı kaplayacak yanık paniğe karşı koymaya çalıştım ancak bekleneceği gibi zamana bir kez daha yenik düşmüştüm; gece ortası atıştırmalığını yiyerek uykusuna dönen yaratık mayıştıkça koskoca Muzaffer abinin şeklini alırken, itiraf etmeliyim ki aklımdan geçenler tamamen bencil bir hayatta kalma ve mevcut konforumu koruma içgüdümün etkisi altındaydı. Etrafta yaratığa saldırabileceğim, onu yarıp açarak Muzaffer abiyi çok geç olmadan dışarı çekebilmemi sağlayabilecek keskin bir şeyler ararken buna cesaret edemeyeceğimi çoktan biliyor, amatörce yazılmış, korkunç bir çocuk masalını andıran bu olayın ardından Muzaffer abiyi arayacak olanlara durumu nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Hikâyem inandırıcılığını daha da yitirmeden polise haber verebilirdim; ancak doğası ve dinamikleri böyle belirsiz bir yaratığın, polisler gelmeden evvel bir anda ortadan kaybolarak beni Muzaffer abinin cesediyle baş başa bırakmayacağını nereden bilebilirdim? Yaratık, yatağın altına girişinden daha da izan yetmez bir şekilde gözlerimin önünden kaybolup gidemeyecekse bile, meslek aşkıyla yanıp tutuşmadıklarını her hâllerinden bildiğimiz memurlar, ancak tıpkı Muzaffer abi gibi kanepelerinde uyuklarken izledikleri filmlerde gördükleri durumlardan birini ciddiye alarak, gecenin bir yarısında, uyuşturucu ele geçirmeyi ummanın dışında nasıl bir motivasyonla çağrıma koşabilirlerdi? “Seyrantepe’de yaratık ihbarı var,” memurların futboldan yoksun birkaç çalışma gününde oyalanmalarını sağlayacak basit bir alay konusu olabilirdi yalnızca.

Saate rağmen telefonuma cevap verebilecek, yine saate rağmen tüm anlatacaklarıma inanacak, akıl sağlığımın yerinde olduğunu görmüş ve aramızda her ne yaşanırsa yaşansın özüme ender vakitlerde de olsa ulaşabilmesine bel bağlayarak yardımıma koşabileceğine inandığım, biz gibilerin katiyen aileleriyle kuramadıkları bir bağı kurabildiğimi umduğum birini aramalıydım. Asgari paylaşım ve anlayış ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, hendeklerine köprü atılmış adasına birkaç kişiden fazlasının yanaşmasına izin vermeyen oldukça meşgul, bunu dışa vurmamakta kararlı olmasına rağmen bir o kadar da yalnız bir adam olarak, ani ayrılığımızın üzerinden dört, belki beş yıl geçmiş olmasına rağmen Dilek’i aramanın tek umudum olduğu kanaatine vardım. Telefonuma sarılmadan evvel, ciğerlerimi sinsice söndürmüş sigaraların hayaleti izin verdiğince derin nefesler alıp verdim ve horlayan yaratık ile neler olduğundan habersiz Elişka’nın eylemsizliğine bir anlığına dikkat kesildim. Bir inkar duygusu içerisinde olmamama rağmen olanların gerçekliğini kabullenmekte hâlâ güçlük çekiyordum. Tüm bunların bir rüya olması hâlinde, yapacağım aramanın da onun bir parçası olacağını varsayarak rehberde Dilek‘in ayrılıktan ancak birkaç yıl sonra yeniden kaydedilmiş adını buldum ve boğazımı temizledim.

Ona duyduğum bayatlamamış güvene rağmen, düştüğüm çukurun derinliğini de farkında olmadan hesaba katarak içimde taşımadığım kadar abartılı bir panik ve titrek bir sesle yardım dilendiğim Dilek, belli ki benden sonra yolunda gitmeye devam etmiş, bana kalırsa hayli anlamsız ve çıkışsız olan tercümanlık kariyerinin ona armağanı Lexus’uyla kısa sürede pencere kenarıma kondu. Yıllar çocuksu kirpiklerini şimdiden olgunlaştırmış, apaçık ciddiyetimi beceriksiz şakalarıma gizleyerek zaman zaman yüzüne vurduğum fazla kilolarını, belki de kaçınılmaz özlem duygumun verdiği dumanlı bakışlarım nedeniyle öyle sanıyordum ki, hâline dair artık pek fikir yürütemediğim evinde bırakmıştı. Selamlaşma samimiyetimizi kupkuru kılan tuhaf bir kararsızlığın ardından işe koyularak yatak odama geldi ve tıpkı tanıdığım kendisi gibi, tereddüt etmeksizin yatağın altına eğildi ve yaratığın başını dayadığı son birkaç kutuyu kenara iterek sakin bir of çekti. “Hiçbir şey yok burada.”

Ter dökerek, akıl sağlığıma inancımı yitirmemeye çalışarak yere eğilişlerimi, Muzaffer abiyi belli ki ağır ağır sindirerek küçülmeye başlayan yaratığın hâlâ orada olduğunu endişeyle dile getirişlerimi Dilek’in gördüğünden emin değildim; ona güvenmek beni yepyeni ve öncekinden çok daha basit başa çıkılır bir hayata kavuşmuş kadar rahatlatacak olmasına rağmen, kendimi bıraktığım kanepede nabzımı yavaşlatmayı başaramıyordum, ve tüm dil döküşlerime ve tekrarlayan güvence muhtacı sorularıma aldığım tek yanıt, Dilek’in ürkekliğimi tıpkı eskisi gibi idrak ettiğini açığa vuran küçümseyici ve donuk bakışlarıydı. Bakışları beni ferahlatıcı bir gerçekçilikle uyandırmanın aksine, birkaç mesafeli doğum günü kutlaması dâhil uzak kaldığımız binlerce gün, yeniden buluştuğumuz yalnız odayı kaplayan unutulmuş bir yoğunluğun dokunuşuyla buharlaşıp uçmuş gibi, içimi son aylarımızda omuzlarımda hissettiğim kendim olmaktan uzaklaşma mecburiyetinin verdiği dışa vurulamayan öfkeyle dolduruyordu. Tıpkı o zaman kalkışacağım her ufak başkaldırının, huzursuz uykularıma rağmen ötelemekte direttiğim bir ayrılığın haşlanmak üzere atılacağı suyun kaynadığını haber eden buhar damlacıkları olması gibi, onun ilgisini yaratıktan çekerek odanın her yanına dağılmış kutuları üstünkörü karıştırmaya başlamasıyla atacağım her mesafe koyucu adım da yaratığa karşı yalnız ve savunmasız kalmak üzere yapacağım karşı konulması güç bir hata olacaktı. Ben Dilek’le tartışmanın mümkünatsızlığını hatırlar ve onun mantık yürütme yöntemine dair eski günlerden yadigar, alaycı bir yorum yapmanın eşiğine geldiğimi fark edip yaratığın ete kemiğe bürünmüş varlığını ona anlatmaya çabalamak konusunda kendimi dizginlerken, ona atfettiğim, mor çizgili kırmızı bir kurdelayla sarılmış kutunun kenarına sıkıştırılmış iç çamaşırını buldu. Bir anı istifçisi olarak bir kutunun kenarına sıkıştırarak varlığını dahi unuttuğum pembe iç çamaşırını Dilek’in varsayacağı gibi bir sapkınlığın hatrına yatağımın altında tutuyor değildim elbette, ancak son damlayı taşıran, hiç de dişe dokunur olmayan bir tartışmanın ardından evimi terk ettiğinde unuttuğu eski püskü külodunu hatırlaması, Dilek’in beni hiçbir zaman tanımamış gibi, insanoğluna dair aklın alması güç gizemlerden biri olan, aynı evi farkında olunan hiçbir manevi sınır olmaksızın aynı kişiyle yıllarca ve sabırla paylaşabilme yetkinliğine birlikte hiç vakıf olmamışız gibi attığı bakış, dizginleri elimden kaçırmama sebep oldu. Eski bir hatayı tekrar ettiğim ve onu aradığım için kinayeli bir af dileğinde bulunarak Dilek’ten gitmesini istedim. Ayrılığımızı tekrar edercesine beni ciddiye almadığını belli eden tavırlarla kapıya yöneldi, nihayet kendime olan saygınlığımı tazelememe yardımcı olacak bir şekilde bilekten bağlamalı ayakkabılarını ufak bir öfke parıltısıyla kenarı fırlatarak odaya döndü, “Bir bok yok bu yatağın altında, iyice kafayı yemişsin!” diyerek yatağa bir tekme savurduktan sonra iç çamaşırını kaptı ve yüzüme bakmaksızın dış kapıya yönelerek hiçbir işlevi olmayan yazlık eşarbını boynuna geçirdi. Apartman merdivenlerine adım atarken son bir kez yüzüme baktı ve saatten hiç haberi yokmuş gibi, duraksadıkça çatlayan sesiyle haykırmaya başladı. “Kanepeye götünü yayıp yayıp o kadar Sade okuyordun, bilmiyor musun? Yaratığın bir sevinci olmalıdır, sevinci yoksa ona bir yaratık gerekir. Git bir hobi bul, lokallerde maç izlemeye falan çık.”

Dilek’e cevap yetiştirmek istemiştim ancak ayrılığın üzerinden geçen vakit, beynime sıçramaya niyetlenen kanın yarı yoldan geri dönmesini sağlayacak kadar uzundu; yine de kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissediyor ve yaratık ile karnındaki Muzaffer abiden çok, nasıl olup da Dilek’le yeniden bu şekilde tartışmayı başarabildiğimizi düşünüyordum. Fakat çok geçmeden esas sorunuma dönerek yatağın altını bir kez daha kontrol etmeye yeltendim ve karşılaştığım derin boşluk, kendime güvenimi zedeleyici bir şaşkınlığa kapılmama neden oldu. Yeniden alevlenmiş eski bir öfke, mucizevi bir şekilde yatağın altındaki yaratığın da ortadan kaybolmasına neden olmuştu. Henüz hangi gerçekliğe inanacağıma dair fikir yürütememişken, kapı çaldı. Sinirimi koruyor olmama rağmen Dilek’in geri döndüğünü umarak kapıyı açtığımda, karşımda pijama altını sıcaktan neredeyse dizlerine kadar kaldırmış, kıpkırmızı gözlerinden okunan içten bir kollama gardıyla az önceki gürültünün nedenini soran Muzaffer abiyi buldum. Yaşadığım afallama ve yorgunluktan dolayı ona olanları anlatmaya gücüm yetmedi; onu ertesi günkü hafta sonu maçlarından birini izlemek için aşağı mahalledeki lokale gitmeye ikna ederek yatak odama döndüm. Hiçbir kutuya el sürmeden, yatağımın kenarlığına dahi yanaşmadan kendimi kanepeye bıraktım ve Dilek’in gelişiyle uykusu açılan Elişka’ya esrarlı yaratığa dair sorular sorarak uykuya daldım.

      Son aylardaki en rahat uykularımdan birini uyumuştum doğrusu; uyandığımda göz göze geldiğim, yatağımın altını güvenli bir konfor haznesi gibi gösteren boşluk da, çoğu sabah içimde bir yerlerde hissettiğim boşluktan çok daha güzel bir günaydın öpücüğü vadediyordu elbette. Sanki çantada keklik gördüğüm için uzun zaman önce bana verdiği mutluluğu kaybettiğim huzurlu yalnızlık oyuncağına yeniden kavuşmuş gibiydim o gün; kendimle barışık olmanın yolunun diğerlerinden geçtiğini bir kez daha hatırlamış oldum. İşlerimi gördüm, Muzaffer abiyle hoş bir futbol akşamı geçirdim ve mutluluk kavramına karşı aldığım tüm inançsız tedbirlere rağmen içimden taşan sevinci nasıl adlandırabileceğimi sorgulayarak eve döndüm. Ahmakça olduğuna aldırış etmediğim bir ıslık resitaliyle Elişka’ya yemeğini verdim, dişlerimi fırçalayıp baş ucum için yanıma bir bardak su aldım ve önceki gece sözde Muzaffer abiyle yatağın altından çıkardığım tüm kutuları, zaman zaman kendimle dalga geçercesine kıkırdayarak yerlerine geri ittim. Bedenimi saran kıyafetlerden kurtuldum, odayı yeniden sessizliğe ve karanlığa gömerek yatağıma girdim ve uyumadan evvel önceki gece Dilek’le olanları düşünmeye başladım. Ona onca yolu teptirdikten sonra sinirlerime hâkim olamadığım için kendime kızmaya çok yaklaştığımı fark ettiğimde, yatağın altından tuhaf, mantığımla açıklayamadığım bir ses yükseldi.

28 Şubat 2017 Salı

Şaneşin - 7

     Bir kadının uyanışı, birçoklarının çöküşü olabilir. Oluru olmayan yaz aşkıyla tanışıp olmazların tedavülden kalktığı bir şimdide kendini ikna ederek, oluru olmayan yabancısıyla ufak diyarımdan uçup gittiğinden beri, on yıldır, belki on bir yıldır, annemi görmüyordum. Ancak ağırlığı hâlâ benimleydi; belki mektuplarla taşınabilecek ağırlığı, birler ve sıfırlarla taşınamıyordu. Onunla son yılımdan kopup gelen bir yaz aşkı şarkısıyla, aldatılmanın ve Ege’ye duyduğum çocuksu nefretin gözlerime vuran isini yeniden yeşertiyor, sevimli akşam yemeğimizin tadından aldığım kuvvetle Şaneşin’in önünde ev paçavralarımla dans ederek, belleğimdeki yerleşik bir imgeyi ahenksiz figürlerimle kazıyıp sökmeye çalışıyordum.  Gülçin’in erkek arkadaşından aldığım alaycı dans hoşuna gidiyor, belki de korktuğu rutin ve ciddiyetle birbirinin içine geçmiş günleri aklınca ötelemek için aramıza kattığı jargonun kuvvetleneceğine seviniyordu. Yarından korkuyordu; kendini çirkin bir vaziyette yakalamış gibi suratını yırtıp atma arzusuyla yanıp biterek, oyuna gitme planımızı aklının ucundan dahi geçirmeksizin kendini yatağına gömüp yaşamının sona erdiğini kurgulayışları gibi, fikirlerinde bir gelecek planı oluşur oluşmaz yapılması gerekenleri kilit altına alıp dikkatini zihin dağıtma görevlisi dalgalara bırakışları gibi, birbirimize attığımız her adımın bir kenarına yumuşatıcı bir kavis ekliyor ve bana doğrudan varmayacağını tüm bedeniyle ifade ediyordu. Bir an için, o günler için, hayallerine musallat olmuş tüm sıkıntılardan soyutlanmış mutluluğuydum ve beni gerçekleştirmemek için tembelliğini çoktan terk ettiğinin farkında değildi. Ve yine bilmiyordu ki, üzülmemem için ortadan kaybolmaya hazır o ipek yanaklı, bir bende erimemizden kaçınmak için attığı her alaycı çentikle, aşağı düşeceğimiz gün geldiğinde kendimizi çıkışsızca bırakacağımız yüksekliği yukarıya çekiyordu.

     Ancak yükselmekten çekinecek nedenleri görmeye henüz yanaşmıyor, kırılgan farklılığımızı inkar etmeye çabalıyor, belki de ne görmeye ne de inkar etmeye yeterli olduğumuzu fark edemiyorduk dahi. Yalan; ne yaptığımızı ikimiz de ufak gün kırıkları arasından sızan korkutucu içgörümüzle seziyor, çoğu zaman içsel bir şiddete sarılarak hikâyenin sonunu önsemekten kaçınıyor, düştüğümüz karanlıktan çekip çıkarılmak için zaman zaman birbirimize delice işaretler bırakıyor ve nihayetinde sonumuzu bilsek de, yaşanacak iyi bir hikâyenin büyülü akışına divane kulaçlar atıyorduk. Kendimizi sisli bir ada akşamında bulmuş, karanlıklarda içmiş ve koşturmuş ve belli belirsiz bir yakamozun yanı başında klişe olmanın keyfini kabullenen sevişmelere dadanmış, soğuk otel yolunda birbirimizi ısıtırken tazeliğimizden hoşnutluk duyarak baharı aramıza buyur etmiştik. Güzellikler gerçeklik sınırlarını aşmaya başladığında rüyadan uyanmaya yakınsınız demektir. “Rüyadayım, değil mi?” “Rüyadasın. Ancak uyanmanı istemiyorum. Uyanırsan, giderim.”

     Uyandığımızda rüyaya geri dönmek arzusundaydım. Sabahın karanlığına ve vapuru saracağını açıkça haykıran sise rağmen Şaneşin’i adaya sürüklemek istiyordum. İlk teklif ise mahmur gözleriyle burnumu inceleyen Şaneşin’den geldi. Rüyamı anlattım, enerjiye inancını hatırlattı. İnsan nasıllarla boğuşurken kendiliğinden kıyıya vuruyor bazı şeyler.

      Emre’yle geçirdiğimiz son akşamı sessizlikle uğurlamam için sabahı gölgeleyen sis, Şaneşin’in martılar için aldığı simitlerle kaybolup gitmişti. Sinir bozucu neşesiyle ilk gençlik yıllarımdan beri kaçınmayı düstur edindiğim güneş, güzelliğini nadiren yansıtan bulunmaz bir böcek gibi elmacık kemiklerime tırmanmış ve martılar ile Şaneşin’in gürültülü dansının yaşamımın bulunmaz anlarından biri olacağını fark etmemi adeta emretmişti. Güneşi dinlememe rağmen, kasvetini bir türlü sıyırıp atamayan görme beceriksizliğim yüzünden hislerime asla temas etmeyen anları Şaneşin analog fotoğraf makinesiyle yakalıyor, atlar ve alışmadık kıçlardan kayan bisikletlerin çevresinde dolanarak kendimizi yeşilliklere bırakacağımız yükseklere çıkıyorduk. Kaç defa tekrarlanmıştı bu tipik ada günü; kaç ilişki kendini kalabalıktan kaçınan işsiz bir hafta içinde bu dört deniz arasına atmış ve kendine buruklukla anılacak hatıralar edinmişti; kaç ilk öpücük Aya Yorgi’nin yamacında zuhur etmiş, kaç yama ilişki, sahibine bu yamaçta suçluluk hissettirmişti? Düşünmemeye çalışıyordum; Bal’ın dudaklarını çikolatayla kapladığım ruhani uçurumum, topaklaşmasına rağmen temiz kalmayı başarmış kabarık tüyleriyle korkutucu bir geleceği çığıran kedilerle çekilen fotoğraflarımı zihnimden ötelemezsem beni aşağıya iteceğini fısıldıyordu. Soğuğa rağmen beyaz göbeğini nemli çimlere salmış Şaneşin’in katiyen saçlarından ayrılmayan beresi ise ilkyardım güvencemdi; ona dokunarak kendimi düşüncelerimden koparamadığım anlarda, güneş ışığıyla bütünleşerek büyülü bir masumiyet temsiline dönüşüyor ve beni avuçladığı saçların arasına çekiyordu.

     Bu kıştan da mucize umutlarını kesmiş, boş bir butik otelin yalnızlığını maddi bir fırsata indirgeyerek kaptığımız oda anahtarına eşyalarımızı teslim ettik ve Şaneşin’in işaret vermeksizin yükselen, dengeden yoksun beklentilerini karşılayacak bir mekân bulmak için, güneş bizi unutana kadar yürüdük. Adaların her yanı sevdalarla doluydu ancak geceleri her şeye rağmen mevsimin dondurucu sessizliğiyle özgün bir his taşımakta kabiliyetliydi. Karanlığın çökmesi yine bana tarifsiz bir sevinç vermeyi başarmıştı; aklımı karıştıran düşünceler evlerine çekilmişti. Üşüme mızmızlanmalarımıza rağmen, onlarla birlikte, zaman zaman onlar sayesinde, Şaneşin’in soğuğa direnen ellerinde yüzümdeki gülümseyişi buluyor ve bu gece burada ölebileceğimi düşünüyordum. Kendimi içine soktuğum durum düşünüldüğünde gülümsemeyi becerememem gerekiyordu; evimden ayrılmış, aylardır süren işsizliğim yüzünden kendi ayaklarım üzerinde durarak başımı altına sokacak yeni bir çatı bulmaya yeltenememiş ve ailemin evine dönüşümü iş bulma umuduyla ertelemek için yanında kaldığım dostumla aramın adım adım bozulmasına göz yummuştum. Bu alışık olmadığım aylar, elime yalnızca Şaneşin’i tutuşturmuştu. Ve günler kayıtsızca geçer ve gecenin sessizliği varlığımızı sararken onun uzun parmakları gülümsememe yeterdi, ta ki kendimi sakladığım minimalist huzur kovuğunun sıkılgan sakinleri, görünmez ancak sivri iğnelerini sergilemek üzere, sarıldığım uzun parmaklarca uyandırılana dek.

     Biraz olsun ısınabildiğimiz göstermelik-rockçı bir barın kaldırımdan bozma bahçesine kendimizi attığımızda, karaladığım satırlardan konuşmaya karar vermişti tavşan dişler. “Yazdıklarına biraz baktım,” dedi. “Bazen nokta koymayı öğrenmen lazım.” Tenha bir ada akşamında beklenmedik müşterilerini ağırlayan barın iç kısmından yükselen kaşarlanmış bir şarkı, kulaklarımı doldurmakta Şaneşin’e eşlik etmeye başladı. “Anlaşılması zor oluyor. En yakının bile anlamıyorsa ne kıymeti var?”
Gardımı alırcasına arkama yaslanıp bacak bacak üstüne attım. Şaneşin’in üzerime tam oturacağını düşündüğü için -ve hakkı vardı ki seri üretimin unutulup giden bir anından geriye kalan bu materyal parçası bana özel dikilmiş gibiydi, belki de yanında dolaştırdığı yeni oğlanın ona ve stil anlayışına yaraşır olması için aldığı kotun üstünden tenimi hissedebiliyordum; sabahın umut dolu güneşi, akşamın serinliğini unutturarak malum kış sonu muzipliğini göstermişti.
“Bu yazma işi, benim için bir anlaşılma, bir maddiyat, bir bir yere varma meselesi değil ki tavşan. Belki kendimi kandırdığımı düşüneceksin ama, çok düşündüm bunun üzerine. Bu benim kendim için yaptığım bir şey. Kendimi kendime kanıtlamak, hatırlatmak, nasıl diyeyim… Kıyıdan çok açılmışsam yeniden o güvenli cenin pozisyonuna dönebilmek için yaptığım bir şey.”
“Neden başkalarının görebileceği yerlere koyuyorsun öyleyse?”
“Bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor. Her şeyi de koymuyorum aslında… Koyuyorsam da, kendim için, nedenini bilmemem de kendim için olmalı, sorgulanmamış bir yaşamın değeri sorgulansa da, sorgulanmış davranışların da davranışın varlığının sonu demek olduğu malum.
“Bir şeyi niye yaptığını anlayınca daha da yapmıyorsun, değil mi?” diyerek, ortak bir duygu yakalamanın dingin coşkusuyla lafımı böldü Şaneşin.
“Yani, açık konuşayım, bazen ne fark ediyorum, biliyor musun? Bazen, ya da en azından bana öyle geliyor…” Bir an durup Şaneşin’e yaramaz bir sırıtış fırlattım. “Oturup bir şeyler yazdığım zamanlarda ereksiyonum daha kuvvetli oluyor.”
Şaneşin gülerek “Nasıl bir narsistsin sen yaa,” dedi. “Kendini cümlelerinle tatmin ediyorsun resmen.”
“Evet, tam otuz birciyim galiba. Kendimi… Kendimi değil sanırım ama, yaptığım bir şeyi beğenmek için başkalarının beğenisini duymam gerekmiyor. Hatta kendime dair beğenmediğim herhangi bir şey konusunda övgü almak da zihnime zerre tesir etmiyor. Dediğin gibi, tarzımın üzerinde dursam –bu kendini değiştirmek olmuyor mu? Neyse, üzerinde dursam, senin, onayına ihtiyaç duyduklarımın, annemin filan beğeneceği bir şeyler çıkarsam, sonra ne olacak?”
“Tabii, ereksiyon kalitesi önemli.”

     Adalara dağılmış camilerden ezan seslerinin yükselmeye başlamasıyla bütün bir şehirde dile gelen hürmet alışkanlığı, varlığına bayılmasak da soğuk akşamlar adına oralarda bir yerde tuttuğumuz şarkıları elimizden almıştı. Donmadan evvel sıcak bir restorana kendimizi atmak üzere fıçı tadına bulanmış biramızı hızlı hızlı yudumluyor ve sessizce ezanı dinliyorduk. Şaneşin’in sözleri, zaman zaman esen ancak acıtmayan rüzgâra ve güneş tepemizde olduğu müddetçe adanın dört bir yanına taşıdığım geçmişe dair hüznüme rağmen inatla ayakta duran keyfimi yerle bir etmişti. Ezanın gidişi ve gözü körolasıca bir şarkının dönmesiyle, annemin henüz iş bulup bulamadığımı yoklamaya çalışan mesajını okuyarak, duruşumu bozmamak üzere bacağımı indirmeksizin, sakince ağlamaya başladım. Ortaklaştığı varsayılan bir idealin ilişkiler bendinde, bir tamlamanın ayrılmaz, ayrılırsa kimliğiyle bir kalamaz bağlı parçaları gibi, ağlayanın ağlananca bütünlenmek, fiziksel veya ruhsal bir temas ile yalnız başınalığından arındırılmak, gerçekliğin göz yaşlarını utanç verici kılan inkarcılığına döndürülmek durumunda olduğu, yazılı olmaksızın bellenmiştir. Şaneşin sigara ve birasının yüzü suyu hürmetine masaya elini atmak zorunda olmasa, muhtemelen gözünü dahi kırpmadan, yalnızca sağında kalan asfalttaki su birikintisini son damlasına kadar içmeye çalışan köpeğe kibarlıktan kırılan bakışlar atarak, kendime, belki de henüz tanışmadığım kendime gelmemi bekleyecekti.

     Özgür, sessiz ve kuvvetli duruşuna bunu yakıştıramıyor olsa da, içgüdülerine atalarca atılmış bir temele karşı koyamayarak, doğru olana en azından birazcık yüz vermek adına, yürümeye başladığımızda tek kelime etmeksizin koluma girdi. Bunun yeterince erkekle, kırılma noktaları tavırlar ve gidişlerce oluşturulmuş hatrı sayılır sayıda münasebete girmesinden pratiğini alan dahiyane bir stratejik düşüncenin ürünü mü, yoksa kendine dair kaçtıklarının bir özsavunma koşulu gereği, biraz olsun yakınlaştığı herkese karşı mesafesini koruma alışkanlığından ötürü benzer durumlarda başka bir çözüm üretememesinin bir sonucu mu olduğunu kestirebilmek için ona fazlasıyla yakındım; ancak içine girdiği klişenin gerçekliğini onu şakaya alarak savuşturmaya çalışan romantik bir akşam yemeğini aklındaki bu doğruya feda etmiş, beni doğruca emanet yatağımıza sürüklemişti.

     İlk gençlik yıllarınızda ne kadar basit bir yaratık olduğunuzla yüzleşmekten uzak durur, yaratığın çözülmesi paçavra bir gazetenin yer doldurmak için üretilen bir çengel bulmacasından daha zor olmayan varlık sorunuyla yüz yüze geldiğinizde biraz önce içine girdiğiniz deliği aklınızdan çıkarmak için olay mahalinden yalnızca ruhen değil, fiziksel olarak da uzaklaşmak istersiniz. Bu boşalma sonrası sendromu, ego bütünlüğünüzü sağlamaya başladığınızı anladığınızda, öncelikle yüzleşmeyi, ardından başlamayı ve nihayet biraz olsun bunu idrak edebilmeyi başarabilirseniz, yerini sadeliğiyle barışmış bir iç huzura, absürdün istemsizce attırdığı histerik boşalma kahkahalarını izleyen öylece uzanma başıboşluğuna bırakır. İşte böylesi bir uzanma, artık benliğinizin biçimsizliğiyle göze batmayan bir parçası hâline gelen özsevginizle belli endişeleri, sigarayı özgürleştirmek için aralanmış ahşap pencereden esen rüzgârla alıp birkaç dakikalığına gezintiye çıkarabilir ve bu gezinti ancak, kadın haleti ruhiyenizi fark etmek için fazla toysa yarıda kesilebilir. Yeterince şanslıydım ki sigarasını içtikten sonra boynuma sokulan mucizevi varlık, yaratıcısı tarafından zayıflıkları belirlenirken bu klasmanda bir toyluktan nasibini almamıştı. “Seni sevmek kuş sevmek gibi,” dedi. “Hani çok umursamıyormuş gibi bir cool’luğun var, bu yüzden insan rahatlıyor bir bakıma, özgürlük namına. Ama bir yandan da hemen parçalanıp gidecekmiş gibi sevgi dolu bakıp duruyorsun. Şapşik. Bak bakayım öyle. Şapşik.” Peluş bebekmişim gibi yanağıma yapıştı, sözcüğü uzatarak şirinleştirmesiyle beni şapşiği olarak kutsadı. Kalçasında hissettiği rahatsızlığın nedenini bulup çıkararak eline geçirdiği, bana aldığı turkuaz çizgili çorabı incelemeye koyuldu.
“Ne bakıyorsun yahu, çorap işte,” dedim. “Hemen eskitmişim, değil mi?”
Şirinleştirilmiş bir dublaj ağzı takındı. “Yeni olan her şey eskimeye mahkumdur, Şapşik.”

     Ben bu sözü üzerine hayli alıngan bir tavırla, derinlemesine düşünmeye dalarken, sessizliğimiz beklenmedik bir arzuyla bozuldu. “Yanıma taşınsana,” dedi. “Gülçin çok kıymetli sevgilisinin yanında yaşamaya karar verdi. E malum, o odanın kirasının ödenmesi lazım…” Ciddi kararların yamacına geldiğini fark ettiğinde, aşağıya bakmasını önleyecek şakalara sarılmakta ustaydı Şaneşin.

     İçine düştüğüm dört bir yanı titrek endişelerle sarılmış zavallıca, zavallılığıyla yüzleşmekten her anımda uzak durmaya çabaladığım durumda, geçici bir oksijen maskesi gibi önüme düşmüş bu fikir aynı zamanda endişelerimi sonsuza dek ruhumla birlikte toprağın altına gömecek bir zehrin vasıtası olma ihtimaliyle sessizleşmeme neden oluyordu. Hayatın tipikçe dikenleri hissedilen bir ihtimalini daha öteleyip hücrelerimizde dinlenmeye bırakmanın göbek deliği yoklayan sancısıyla, yeni günleri isteksizce karşılamayı sürdürdük. Emre ile münasebetimiz kendini oyunlar ve futbol ile uyuşturmanın kaçınılmazlığında eritmeye yüz tutuyor, ada dönüşümüzden beri tereddütlü mekân belirtilerini, buluşma saatlerimize olur olmaz yerlerden varışlarını birkaç ay evvel aldığım yaranın zihnime açtığı oyuğa iltimas gösterek şüpheyle karşılıyor ve Şaneşin’e hastalanmış zihniyetimi açık etmekten sakınmamaya başlıyordum. “Senin bu şüpheciliğini ne yapacağız Şapşik,” diyordu Şaneşin, ve karakterinin en değerli hazinesi olan sınırlarını, kıskançlık birliklerime karşı korumak için ön dişlerinin şirinliğin yanı sıra taşıdığı saldırganlığı üzerime salmaktan geri durmuyordu. “Kaç kere diyeceğim? Eski sevgilinin ağzına sıçmış olması benim de seni bir alaturka tuvalet olarak görmeye başlayacağım anlamına gelmez, Şapşik. Zaten ben alaturkaya yapamam.” Şüpheciliğime, bana kaçamak işaretler verdiği boşlukları neyle doldurduğunu kanıtlar bir cevap verir gibi, önüme küçük ve kıymetli anlarımızı bir araya getirerek yüreğime kibarca büyülü bir aşkı üfleyecek bir kutu sürdü. Portakallı Olips, otel odasında birbirimizi tamamlamamız için varını yoğunu ortaya koyan duştan alınma ufak bir şampuan tüpü ve özenle ufak karton parçalarına dökülmüş sade tekliflerimiz. Büyü; gerçekdışı bir kavramı tanımlamak için ötesine ihtiyaç duymak nankörlük olur.

     Şaneşin gibi, başka bir insanoğluna bağlılığa dair duyduğu tereddütü her mimiğiyle belli eden bir kadından gelmesiyle korkunç bir gizli yemini de içinde büyüten kutu ile Emre’nin salonuna döndüğüm akşam, bu korkutucu sureti de dışlanmışlığımın gururunda kaybettiğim akşam olacaktı. Yılbaşı ile, Emre’nin tasdiklediği şekliyle, aramızda herhangi bir arkadaşlık ilişkisi oluşması ihtimalini tamamen ortadan kaldırdığım doktorların Emre’de bir akşam eğlencesine gelecek olması, Emre için ne zaman taşınacağımın sorulmasına yeterli bir sebepti. Onu anlamakta zorlanmıyor, buna rağmen konuşarak aşılamayacak bir dönemece vardığımızı görüyordum. Bunu o da görüyor olmalıydı ki, Şaneşin ile onun evi arasındaki yaklaşık üç mahallelik mesafeyi birlikte, çoğunlukla sessizlikle, kendimizi insanoğluna binlerce yıllık yerleşik hayatın bir külfeti olarak sunulmuş bir kimlik arama yakarışı olan yük taşımanın kudretli ibadetine vererek kat ettik. Şaneşin’in yanına taşınacağımı bilmiyor, aile evine dönmeden evvel çantalarımı buraya birkaç günlüğüne getirdiğimi farz ediyordu. Kendimi bildiğim hâlimle, Emre’yi bir daha görmeyecektim.

      Şaneşin üç haftalık Almanya seyahatine çıkmadan evvel eşyalarımı eski dairemizden, eski dairemden, Bal’ın evinden, önceki yıllarımı geçirdiğim ve artık gözüme bambaşka bir kasveti çalan odalar kümesinden almam gerekiyordu. Şaneşin orada Bal’ı görmeyeceğimden emin olmak istiyordu; kıskançlıklarımı yeren yargıları, mesele Bal’a geldiğinde onu özyıkımcı bir saplantı kraliçesine dönüştürüyordu. Bal’ın evde olmayacağını duymasıyla, bir başka kadınla yıllarımı geçirdiğim her bir metrekareyi görmeye can atan kraliçe, tacını takarcasına büyük bir özenle başına geçirdiği özel durum şapkasıyla elimi tuttu ve son olarak titrek bir öfke ve yerle bir olmuş bir özsaygı ile terk ettiğim evde güçlü kalabilmemi sağlamak üzere yol arkadaşım oldu. Şaneşin kütüphanede öylece bıraktığım kitaplarımı incelerken, ben, yatağımıza taşınmış üçüncü bir yastığın üzerime gelmemesi için var gücümle direniyor, Şaneşin’in şehla bakışlarını bahşetmesiyle yerini melankoliye bırakan öfkemin, lağımlaşmış bir zihnin rögar kapağını iteklemesini duymazdan geliyordum. Ancak Şaneşin’in benimle gelme arzusunun ardında yatanın yalnızca bana destek olmak gibi sade bir iyi niyetle zuhur etmediği, kırmızı rujunu saldığı sigara izmaritlerini Bal’ın küllüğünde bırakarak, kaybolmuş bir ilişkiyi temsilen salonun orta yerinde boş beyazlığıyla çarpıkça duran çift kişilik kanepeye yavaşça yanaşmasıyla su yüzüne çıktı. Kanepedeki sevişmelerimizi bilen bakışları, beni baştan çıkarmaya hazırlanıyordu. “Kaç defa seviştiniz burada bakalım?” diye sordu. Bu kanepenin artık bana tek ifade ettiği ise, Bal’ın hastalığına derman olmak için gelen yabancı bir konukla iğvaya kapılarak, kanepeyi yıllarca taşıdığı iki kişilik duygusal yükten birkaç dakika içerisinde arındırmış olmasıydı. Şaneşin’in pamuksu karnında, freni boşalmış düşüncelerime tütün basarak, umutsuz bir özgürlük arayışının boşvermişliğine bıraktım kendimi. Bir ilişkiye dair en iyi bildiğini yapmak, Şaneşin’in bir geçmiş ilişkice boğazına takılmış öksürüğünü dindirmesine bir yudum olsun şifa olmuştu belki, fakat eriyip giden samimiyetlerin baştan savılamaz çift yönlü yenilgisi, varsayımsal bir haklılığın, anıların masumiyetine karşı duyulan suçluluk hissiyle başa çıkmakta aciz kalması için yeterliydi.

      Öykülere erişimimiz sınırlarından kurtarıldığında ve her bir mahallenin her bir evinden kalabalıklara taşan öyküler, kendimizi bir sabah uyandığımızda yabancıların bir tekrarı olarak bulma ürkekliğiyle yaşamakla baş etmemizi gerektirdiğinde, mantığımızı dinlemek de fazlasıyla kabullenmeye meyilli bir kaybediş hâline geliyor. Sınırlarımızı katiyen aşmaksızın, kendi ufak çemberlerimiz içerisinde kalmak suretiyle birbirimize dayanarak isyan ettik, habis sevişmelere bulandık ve yarının fısıldayışlarına karşı kulağının üstüne yatan kararlar aldık. Yamacına varmaktan çekinsek de kaçınmadığımız karar, bizi çoktan aşağıya itmişti; ancak bunun farkına varmak için aşmamız gereken sazlıklar ufak ve önemsiz görünseler de, görme kabiliyetimizin yetersiz kaldığı bir zaman düzleminde boyumuzu aşıyordu. Mesele, bu düzlemde hangimizin daha hızlı düşeceğiydi.