28 Şubat 2017 Salı

Şaneşin - 7

     Bir kadının uyanışı, birçoklarının çöküşü olabilir. Oluru olmayan yaz aşkıyla tanışıp olmazların tedavülden kalktığı bir şimdide kendini ikna ederek, oluru olmayan yabancısıyla ufak diyarımdan uçup gittiğinden beri, on yıldır, belki on bir yıldır, annemi görmüyordum. Ancak ağırlığı hâlâ benimleydi; belki mektuplarla taşınabilecek ağırlığı, birler ve sıfırlarla taşınamıyordu. Onunla son yılımdan kopup gelen bir yaz aşkı şarkısıyla, aldatılmanın ve Ege’ye duyduğum çocuksu nefretin gözlerime vuran isini yeniden yeşertiyor, sevimli akşam yemeğimizin tadından aldığım kuvvetle Şaneşin’in önünde ev paçavralarımla dans ederek, belleğimdeki yerleşik bir imgeyi ahenksiz figürlerimle kazıyıp sökmeye çalışıyordum.  Gülçin’in erkek arkadaşından aldığım alaycı dans hoşuna gidiyor, belki de korktuğu rutin ve ciddiyetle birbirinin içine geçmiş günleri aklınca ötelemek için aramıza kattığı jargonun kuvvetleneceğine seviniyordu. Yarından korkuyordu; kendini çirkin bir vaziyette yakalamış gibi suratını yırtıp atma arzusuyla yanıp biterek, oyuna gitme planımızı aklının ucundan dahi geçirmeksizin kendini yatağına gömüp yaşamının sona erdiğini kurgulayışları gibi, fikirlerinde bir gelecek planı oluşur oluşmaz yapılması gerekenleri kilit altına alıp dikkatini zihin dağıtma görevlisi dalgalara bırakışları gibi, birbirimize attığımız her adımın bir kenarına yumuşatıcı bir kavis ekliyor ve bana doğrudan varmayacağını tüm bedeniyle ifade ediyordu. Bir an için, o günler için, hayallerine musallat olmuş tüm sıkıntılardan soyutlanmış mutluluğuydum ve beni gerçekleştirmemek için tembelliğini çoktan terk ettiğinin farkında değildi. Ve yine bilmiyordu ki, üzülmemem için ortadan kaybolmaya hazır o ipek yanaklı, bir bende erimemizden kaçınmak için attığı her alaycı çentikle, aşağı düşeceğimiz gün geldiğinde kendimizi çıkışsızca bırakacağımız yüksekliği yukarıya çekiyordu.

     Ancak yükselmekten çekinecek nedenleri görmeye henüz yanaşmıyor, kırılgan farklılığımızı inkar etmeye çabalıyor, belki de ne görmeye ne de inkar etmeye yeterli olduğumuzu fark edemiyorduk dahi. Yalan; ne yaptığımızı ikimiz de ufak gün kırıkları arasından sızan korkutucu içgörümüzle seziyor, çoğu zaman içsel bir şiddete sarılarak hikâyenin sonunu önsemekten kaçınıyor, düştüğümüz karanlıktan çekip çıkarılmak için zaman zaman birbirimize delice işaretler bırakıyor ve nihayetinde sonumuzu bilsek de, yaşanacak iyi bir hikâyenin büyülü akışına divane kulaçlar atıyorduk. Kendimizi sisli bir ada akşamında bulmuş, karanlıklarda içmiş ve koşturmuş ve belli belirsiz bir yakamozun yanı başında klişe olmanın keyfini kabullenen sevişmelere dadanmış, soğuk otel yolunda birbirimizi ısıtırken tazeliğimizden hoşnutluk duyarak baharı aramıza buyur etmiştik. Güzellikler gerçeklik sınırlarını aşmaya başladığında rüyadan uyanmaya yakınsınız demektir. “Rüyadayım, değil mi?” “Rüyadasın. Ancak uyanmanı istemiyorum. Uyanırsan, giderim.”

     Uyandığımızda rüyaya geri dönmek arzusundaydım. Sabahın karanlığına ve vapuru saracağını açıkça haykıran sise rağmen Şaneşin’i adaya sürüklemek istiyordum. İlk teklif ise mahmur gözleriyle burnumu inceleyen Şaneşin’den geldi. Rüyamı anlattım, enerjiye inancını hatırlattı. İnsan nasıllarla boğuşurken kendiliğinden kıyıya vuruyor bazı şeyler.

      Emre’yle geçirdiğimiz son akşamı sessizlikle uğurlamam için sabahı gölgeleyen sis, Şaneşin’in martılar için aldığı simitlerle kaybolup gitmişti. Sinir bozucu neşesiyle ilk gençlik yıllarımdan beri kaçınmayı düstur edindiğim güneş, güzelliğini nadiren yansıtan bulunmaz bir böcek gibi elmacık kemiklerime tırmanmış ve martılar ile Şaneşin’in gürültülü dansının yaşamımın bulunmaz anlarından biri olacağını fark etmemi adeta emretmişti. Güneşi dinlememe rağmen, kasvetini bir türlü sıyırıp atamayan görme beceriksizliğim yüzünden hislerime asla temas etmeyen anları Şaneşin analog fotoğraf makinesiyle yakalıyor, atlar ve alışmadık kıçlardan kayan bisikletlerin çevresinde dolanarak kendimizi yeşilliklere bırakacağımız yükseklere çıkıyorduk. Kaç defa tekrarlanmıştı bu tipik ada günü; kaç ilişki kendini kalabalıktan kaçınan işsiz bir hafta içinde bu dört deniz arasına atmış ve kendine buruklukla anılacak hatıralar edinmişti; kaç ilk öpücük Aya Yorgi’nin yamacında zuhur etmiş, kaç yama ilişki, sahibine bu yamaçta suçluluk hissettirmişti? Düşünmemeye çalışıyordum; Bal’ın dudaklarını çikolatayla kapladığım ruhani uçurumum, topaklaşmasına rağmen temiz kalmayı başarmış kabarık tüyleriyle korkutucu bir geleceği çığıran kedilerle çekilen fotoğraflarımı zihnimden ötelemezsem beni aşağıya iteceğini fısıldıyordu. Soğuğa rağmen beyaz göbeğini nemli çimlere salmış Şaneşin’in katiyen saçlarından ayrılmayan beresi ise ilkyardım güvencemdi; ona dokunarak kendimi düşüncelerimden koparamadığım anlarda, güneş ışığıyla bütünleşerek büyülü bir masumiyet temsiline dönüşüyor ve beni avuçladığı saçların arasına çekiyordu.

     Bu kıştan da mucize umutlarını kesmiş, boş bir butik otelin yalnızlığını maddi bir fırsata indirgeyerek kaptığımız oda anahtarına eşyalarımızı teslim ettik ve Şaneşin’in işaret vermeksizin yükselen, dengeden yoksun beklentilerini karşılayacak bir mekân bulmak için, güneş bizi unutana kadar yürüdük. Adaların her yanı sevdalarla doluydu ancak geceleri her şeye rağmen mevsimin dondurucu sessizliğiyle özgün bir his taşımakta kabiliyetliydi. Karanlığın çökmesi yine bana tarifsiz bir sevinç vermeyi başarmıştı; aklımı karıştıran düşünceler evlerine çekilmişti. Üşüme mızmızlanmalarımıza rağmen, onlarla birlikte, zaman zaman onlar sayesinde, Şaneşin’in soğuğa direnen ellerinde yüzümdeki gülümseyişi buluyor ve bu gece burada ölebileceğimi düşünüyordum. Kendimi içine soktuğum durum düşünüldüğünde gülümsemeyi becerememem gerekiyordu; evimden ayrılmış, aylardır süren işsizliğim yüzünden kendi ayaklarım üzerinde durarak başımı altına sokacak yeni bir çatı bulmaya yeltenememiş ve ailemin evine dönüşümü iş bulma umuduyla ertelemek için yanında kaldığım dostumla aramın adım adım bozulmasına göz yummuştum. Bu alışık olmadığım aylar, elime yalnızca Şaneşin’i tutuşturmuştu. Ve günler kayıtsızca geçer ve gecenin sessizliği varlığımızı sararken onun uzun parmakları gülümsememe yeterdi, ta ki kendimi sakladığım minimalist huzur kovuğunun sıkılgan sakinleri, görünmez ancak sivri iğnelerini sergilemek üzere, sarıldığım uzun parmaklarca uyandırılana dek.

     Biraz olsun ısınabildiğimiz göstermelik-rockçı bir barın kaldırımdan bozma bahçesine kendimizi attığımızda, karaladığım satırlardan konuşmaya karar vermişti tavşan dişler. “Yazdıklarına biraz baktım,” dedi. “Bazen nokta koymayı öğrenmen lazım.” Tenha bir ada akşamında beklenmedik müşterilerini ağırlayan barın iç kısmından yükselen kaşarlanmış bir şarkı, kulaklarımı doldurmakta Şaneşin’e eşlik etmeye başladı. “Anlaşılması zor oluyor. En yakının bile anlamıyorsa ne kıymeti var?”
Gardımı alırcasına arkama yaslanıp bacak bacak üstüne attım. Şaneşin’in üzerime tam oturacağını düşündüğü için -ve hakkı vardı ki seri üretimin unutulup giden bir anından geriye kalan bu materyal parçası bana özel dikilmiş gibiydi, belki de yanında dolaştırdığı yeni oğlanın ona ve stil anlayışına yaraşır olması için aldığı kotun üstünden tenimi hissedebiliyordum; sabahın umut dolu güneşi, akşamın serinliğini unutturarak malum kış sonu muzipliğini göstermişti.
“Bu yazma işi, benim için bir anlaşılma, bir maddiyat, bir bir yere varma meselesi değil ki tavşan. Belki kendimi kandırdığımı düşüneceksin ama, çok düşündüm bunun üzerine. Bu benim kendim için yaptığım bir şey. Kendimi kendime kanıtlamak, hatırlatmak, nasıl diyeyim… Kıyıdan çok açılmışsam yeniden o güvenli cenin pozisyonuna dönebilmek için yaptığım bir şey.”
“Neden başkalarının görebileceği yerlere koyuyorsun öyleyse?”
“Bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor. Her şeyi de koymuyorum aslında… Koyuyorsam da, kendim için, nedenini bilmemem de kendim için olmalı, sorgulanmamış bir yaşamın değeri sorgulansa da, sorgulanmış davranışların da davranışın varlığının sonu demek olduğu malum.
“Bir şeyi niye yaptığını anlayınca daha da yapmıyorsun, değil mi?” diyerek, ortak bir duygu yakalamanın dingin coşkusuyla lafımı böldü Şaneşin.
“Yani, açık konuşayım, bazen ne fark ediyorum, biliyor musun? Bazen, ya da en azından bana öyle geliyor…” Bir an durup Şaneşin’e yaramaz bir sırıtış fırlattım. “Oturup bir şeyler yazdığım zamanlarda ereksiyonum daha kuvvetli oluyor.”
Şaneşin gülerek “Nasıl bir narsistsin sen yaa,” dedi. “Kendini cümlelerinle tatmin ediyorsun resmen.”
“Evet, tam otuz birciyim galiba. Kendimi… Kendimi değil sanırım ama, yaptığım bir şeyi beğenmek için başkalarının beğenisini duymam gerekmiyor. Hatta kendime dair beğenmediğim herhangi bir şey konusunda övgü almak da zihnime zerre tesir etmiyor. Dediğin gibi, tarzımın üzerinde dursam –bu kendini değiştirmek olmuyor mu? Neyse, üzerinde dursam, senin, onayına ihtiyaç duyduklarımın, annemin filan beğeneceği bir şeyler çıkarsam, sonra ne olacak?”
“Tabii, ereksiyon kalitesi önemli.”

     Adalara dağılmış camilerden ezan seslerinin yükselmeye başlamasıyla bütün bir şehirde dile gelen hürmet alışkanlığı, varlığına bayılmasak da soğuk akşamlar adına oralarda bir yerde tuttuğumuz şarkıları elimizden almıştı. Donmadan evvel sıcak bir restorana kendimizi atmak üzere fıçı tadına bulanmış biramızı hızlı hızlı yudumluyor ve sessizce ezanı dinliyorduk. Şaneşin’in sözleri, zaman zaman esen ancak acıtmayan rüzgâra ve güneş tepemizde olduğu müddetçe adanın dört bir yanına taşıdığım geçmişe dair hüznüme rağmen inatla ayakta duran keyfimi yerle bir etmişti. Ezanın gidişi ve gözü körolasıca bir şarkının dönmesiyle, annemin henüz iş bulup bulamadığımı yoklamaya çalışan mesajını okuyarak, duruşumu bozmamak üzere bacağımı indirmeksizin, sakince ağlamaya başladım. Ortaklaştığı varsayılan bir idealin ilişkiler bendinde, bir tamlamanın ayrılmaz, ayrılırsa kimliğiyle bir kalamaz bağlı parçaları gibi, ağlayanın ağlananca bütünlenmek, fiziksel veya ruhsal bir temas ile yalnız başınalığından arındırılmak, gerçekliğin göz yaşlarını utanç verici kılan inkarcılığına döndürülmek durumunda olduğu, yazılı olmaksızın bellenmiştir. Şaneşin sigara ve birasının yüzü suyu hürmetine masaya elini atmak zorunda olmasa, muhtemelen gözünü dahi kırpmadan, yalnızca sağında kalan asfalttaki su birikintisini son damlasına kadar içmeye çalışan köpeğe kibarlıktan kırılan bakışlar atarak, kendime, belki de henüz tanışmadığım kendime gelmemi bekleyecekti.

     Özgür, sessiz ve kuvvetli duruşuna bunu yakıştıramıyor olsa da, içgüdülerine atalarca atılmış bir temele karşı koyamayarak, doğru olana en azından birazcık yüz vermek adına, yürümeye başladığımızda tek kelime etmeksizin koluma girdi. Bunun yeterince erkekle, kırılma noktaları tavırlar ve gidişlerce oluşturulmuş hatrı sayılır sayıda münasebete girmesinden pratiğini alan dahiyane bir stratejik düşüncenin ürünü mü, yoksa kendine dair kaçtıklarının bir özsavunma koşulu gereği, biraz olsun yakınlaştığı herkese karşı mesafesini koruma alışkanlığından ötürü benzer durumlarda başka bir çözüm üretememesinin bir sonucu mu olduğunu kestirebilmek için ona fazlasıyla yakındım; ancak içine girdiği klişenin gerçekliğini onu şakaya alarak savuşturmaya çalışan romantik bir akşam yemeğini aklındaki bu doğruya feda etmiş, beni doğruca emanet yatağımıza sürüklemişti.

     İlk gençlik yıllarınızda ne kadar basit bir yaratık olduğunuzla yüzleşmekten uzak durur, yaratığın çözülmesi paçavra bir gazetenin yer doldurmak için üretilen bir çengel bulmacasından daha zor olmayan varlık sorunuyla yüz yüze geldiğinizde biraz önce içine girdiğiniz deliği aklınızdan çıkarmak için olay mahalinden yalnızca ruhen değil, fiziksel olarak da uzaklaşmak istersiniz. Bu boşalma sonrası sendromu, ego bütünlüğünüzü sağlamaya başladığınızı anladığınızda, öncelikle yüzleşmeyi, ardından başlamayı ve nihayet biraz olsun bunu idrak edebilmeyi başarabilirseniz, yerini sadeliğiyle barışmış bir iç huzura, absürdün istemsizce attırdığı histerik boşalma kahkahalarını izleyen öylece uzanma başıboşluğuna bırakır. İşte böylesi bir uzanma, artık benliğinizin biçimsizliğiyle göze batmayan bir parçası hâline gelen özsevginizle belli endişeleri, sigarayı özgürleştirmek için aralanmış ahşap pencereden esen rüzgârla alıp birkaç dakikalığına gezintiye çıkarabilir ve bu gezinti ancak, kadın haleti ruhiyenizi fark etmek için fazla toysa yarıda kesilebilir. Yeterince şanslıydım ki sigarasını içtikten sonra boynuma sokulan mucizevi varlık, yaratıcısı tarafından zayıflıkları belirlenirken bu klasmanda bir toyluktan nasibini almamıştı. “Seni sevmek kuş sevmek gibi,” dedi. “Hani çok umursamıyormuş gibi bir cool’luğun var, bu yüzden insan rahatlıyor bir bakıma, özgürlük namına. Ama bir yandan da hemen parçalanıp gidecekmiş gibi sevgi dolu bakıp duruyorsun. Şapşik. Bak bakayım öyle. Şapşik.” Peluş bebekmişim gibi yanağıma yapıştı, sözcüğü uzatarak şirinleştirmesiyle beni şapşiği olarak kutsadı. Kalçasında hissettiği rahatsızlığın nedenini bulup çıkararak eline geçirdiği, bana aldığı turkuaz çizgili çorabı incelemeye koyuldu.
“Ne bakıyorsun yahu, çorap işte,” dedim. “Hemen eskitmişim, değil mi?”
Şirinleştirilmiş bir dublaj ağzı takındı. “Yeni olan her şey eskimeye mahkumdur, Şapşik.”

     Ben bu sözü üzerine hayli alıngan bir tavırla, derinlemesine düşünmeye dalarken, sessizliğimiz beklenmedik bir arzuyla bozuldu. “Yanıma taşınsana,” dedi. “Gülçin çok kıymetli sevgilisinin yanında yaşamaya karar verdi. E malum, o odanın kirasının ödenmesi lazım…” Ciddi kararların yamacına geldiğini fark ettiğinde, aşağıya bakmasını önleyecek şakalara sarılmakta ustaydı Şaneşin.

     İçine düştüğüm dört bir yanı titrek endişelerle sarılmış zavallıca, zavallılığıyla yüzleşmekten her anımda uzak durmaya çabaladığım durumda, geçici bir oksijen maskesi gibi önüme düşmüş bu fikir aynı zamanda endişelerimi sonsuza dek ruhumla birlikte toprağın altına gömecek bir zehrin vasıtası olma ihtimaliyle sessizleşmeme neden oluyordu. Hayatın tipikçe dikenleri hissedilen bir ihtimalini daha öteleyip hücrelerimizde dinlenmeye bırakmanın göbek deliği yoklayan sancısıyla, yeni günleri isteksizce karşılamayı sürdürdük. Emre ile münasebetimiz kendini oyunlar ve futbol ile uyuşturmanın kaçınılmazlığında eritmeye yüz tutuyor, ada dönüşümüzden beri tereddütlü mekân belirtilerini, buluşma saatlerimize olur olmaz yerlerden varışlarını birkaç ay evvel aldığım yaranın zihnime açtığı oyuğa iltimas gösterek şüpheyle karşılıyor ve Şaneşin’e hastalanmış zihniyetimi açık etmekten sakınmamaya başlıyordum. “Senin bu şüpheciliğini ne yapacağız Şapşik,” diyordu Şaneşin, ve karakterinin en değerli hazinesi olan sınırlarını, kıskançlık birliklerime karşı korumak için ön dişlerinin şirinliğin yanı sıra taşıdığı saldırganlığı üzerime salmaktan geri durmuyordu. “Kaç kere diyeceğim? Eski sevgilinin ağzına sıçmış olması benim de seni bir alaturka tuvalet olarak görmeye başlayacağım anlamına gelmez, Şapşik. Zaten ben alaturkaya yapamam.” Şüpheciliğime, bana kaçamak işaretler verdiği boşlukları neyle doldurduğunu kanıtlar bir cevap verir gibi, önüme küçük ve kıymetli anlarımızı bir araya getirerek yüreğime kibarca büyülü bir aşkı üfleyecek bir kutu sürdü. Portakallı Olips, otel odasında birbirimizi tamamlamamız için varını yoğunu ortaya koyan duştan alınma ufak bir şampuan tüpü ve özenle ufak karton parçalarına dökülmüş sade tekliflerimiz. Büyü; gerçekdışı bir kavramı tanımlamak için ötesine ihtiyaç duymak nankörlük olur.

     Şaneşin gibi, başka bir insanoğluna bağlılığa dair duyduğu tereddütü her mimiğiyle belli eden bir kadından gelmesiyle korkunç bir gizli yemini de içinde büyüten kutu ile Emre’nin salonuna döndüğüm akşam, bu korkutucu sureti de dışlanmışlığımın gururunda kaybettiğim akşam olacaktı. Yılbaşı ile, Emre’nin tasdiklediği şekliyle, aramızda herhangi bir arkadaşlık ilişkisi oluşması ihtimalini tamamen ortadan kaldırdığım doktorların Emre’de bir akşam eğlencesine gelecek olması, Emre için ne zaman taşınacağımın sorulmasına yeterli bir sebepti. Onu anlamakta zorlanmıyor, buna rağmen konuşarak aşılamayacak bir dönemece vardığımızı görüyordum. Bunu o da görüyor olmalıydı ki, Şaneşin ile onun evi arasındaki yaklaşık üç mahallelik mesafeyi birlikte, çoğunlukla sessizlikle, kendimizi insanoğluna binlerce yıllık yerleşik hayatın bir külfeti olarak sunulmuş bir kimlik arama yakarışı olan yük taşımanın kudretli ibadetine vererek kat ettik. Şaneşin’in yanına taşınacağımı bilmiyor, aile evine dönmeden evvel çantalarımı buraya birkaç günlüğüne getirdiğimi farz ediyordu. Kendimi bildiğim hâlimle, Emre’yi bir daha görmeyecektim.

      Şaneşin üç haftalık Almanya seyahatine çıkmadan evvel eşyalarımı eski dairemizden, eski dairemden, Bal’ın evinden, önceki yıllarımı geçirdiğim ve artık gözüme bambaşka bir kasveti çalan odalar kümesinden almam gerekiyordu. Şaneşin orada Bal’ı görmeyeceğimden emin olmak istiyordu; kıskançlıklarımı yeren yargıları, mesele Bal’a geldiğinde onu özyıkımcı bir saplantı kraliçesine dönüştürüyordu. Bal’ın evde olmayacağını duymasıyla, bir başka kadınla yıllarımı geçirdiğim her bir metrekareyi görmeye can atan kraliçe, tacını takarcasına büyük bir özenle başına geçirdiği özel durum şapkasıyla elimi tuttu ve son olarak titrek bir öfke ve yerle bir olmuş bir özsaygı ile terk ettiğim evde güçlü kalabilmemi sağlamak üzere yol arkadaşım oldu. Şaneşin kütüphanede öylece bıraktığım kitaplarımı incelerken, ben, yatağımıza taşınmış üçüncü bir yastığın üzerime gelmemesi için var gücümle direniyor, Şaneşin’in şehla bakışlarını bahşetmesiyle yerini melankoliye bırakan öfkemin, lağımlaşmış bir zihnin rögar kapağını iteklemesini duymazdan geliyordum. Ancak Şaneşin’in benimle gelme arzusunun ardında yatanın yalnızca bana destek olmak gibi sade bir iyi niyetle zuhur etmediği, kırmızı rujunu saldığı sigara izmaritlerini Bal’ın küllüğünde bırakarak, kaybolmuş bir ilişkiyi temsilen salonun orta yerinde boş beyazlığıyla çarpıkça duran çift kişilik kanepeye yavaşça yanaşmasıyla su yüzüne çıktı. Kanepedeki sevişmelerimizi bilen bakışları, beni baştan çıkarmaya hazırlanıyordu. “Kaç defa seviştiniz burada bakalım?” diye sordu. Bu kanepenin artık bana tek ifade ettiği ise, Bal’ın hastalığına derman olmak için gelen yabancı bir konukla iğvaya kapılarak, kanepeyi yıllarca taşıdığı iki kişilik duygusal yükten birkaç dakika içerisinde arındırmış olmasıydı. Şaneşin’in pamuksu karnında, freni boşalmış düşüncelerime tütün basarak, umutsuz bir özgürlük arayışının boşvermişliğine bıraktım kendimi. Bir ilişkiye dair en iyi bildiğini yapmak, Şaneşin’in bir geçmiş ilişkice boğazına takılmış öksürüğünü dindirmesine bir yudum olsun şifa olmuştu belki, fakat eriyip giden samimiyetlerin baştan savılamaz çift yönlü yenilgisi, varsayımsal bir haklılığın, anıların masumiyetine karşı duyulan suçluluk hissiyle başa çıkmakta aciz kalması için yeterliydi.

      Öykülere erişimimiz sınırlarından kurtarıldığında ve her bir mahallenin her bir evinden kalabalıklara taşan öyküler, kendimizi bir sabah uyandığımızda yabancıların bir tekrarı olarak bulma ürkekliğiyle yaşamakla baş etmemizi gerektirdiğinde, mantığımızı dinlemek de fazlasıyla kabullenmeye meyilli bir kaybediş hâline geliyor. Sınırlarımızı katiyen aşmaksızın, kendi ufak çemberlerimiz içerisinde kalmak suretiyle birbirimize dayanarak isyan ettik, habis sevişmelere bulandık ve yarının fısıldayışlarına karşı kulağının üstüne yatan kararlar aldık. Yamacına varmaktan çekinsek de kaçınmadığımız karar, bizi çoktan aşağıya itmişti; ancak bunun farkına varmak için aşmamız gereken sazlıklar ufak ve önemsiz görünseler de, görme kabiliyetimizin yetersiz kaldığı bir zaman düzleminde boyumuzu aşıyordu. Mesele, bu düzlemde hangimizin daha hızlı düşeceğiydi.