24 Şubat 2018 Cumartesi

Şaneşin - 8

     Olmadığı her şey, olmak istediği her şeydi. Sokaklarına vardığı yeni şehrin duvarlarında yankılanıyor ve henüz kulaklarına varmadan bir umut hüzmesi olarak yüreğine doluyorlardı; kendini geride bırakmayı başarabilirdi. Onu ne Kavafis, ne annesi durdurabilirdi; özgürlük, elini uzatmasını bekliyordu, yanı başındaydı. En azından birkaç haftalığına.

     Geride bıraktıkları, öyle yirmili yaşlara küçümser yaklaşan kariyer ortası kunduzlarının anlamaya tenezzül edeceği türden değildi; hepi topu, anlamlar evreninden sızan tüm karşı konulamaz sınırlarıydı. Aşıldığı an cennetin ilk adımlarını dokuyan görünmez tellere bürünmüş, ak çatını buruşturan en küçük yapı taşlarını unufak eden bir aidiyetten sıyrılma uzay-çizgisi. O her şeye rağmen dik duruşlu Almanların yanlarından geçip gittiğinde, yalnızca onların yanından geçip gitmiş olmuyordu, üzerine yapışmış tüm kirli taneciklerden de gitmiş oluyordu. Özü olduklarına inandığı, nahoşluk geçirmez zihin filtresini aşan ne varsa, bu istemsiz hayalin çemberi dışında kapana kısılıyor ve onu tekrar ele geçirecekleri dönüş fikrinin Şaneşin’in zihnini yoklaması için salyalarını akıtarak bekliyorlardı. Elinde olsa zamanı durduracak Şaneşin’in onları buyur etmeye niyeti yoktu ve çok istedi mi kendini kandırmakta da, şüphe yok ki uçak yolculuğundaki talihsiz motor sesiyle baş etmekte olduğundan çok daha iyiydi.

     Korkuları, sakinleştiricileri dinlememeye başladığında, gözünü ayırmadığı dijital seyahat haritasındaki uçağı Macaristan’dan ayrılırken, geride bıraktığı her şeyi unutmaya karar verdi. Sahip olduklarının, sahip olmaya başladıklarının, senelerdir beklediği kısa kaçamağını gölgelemesine izin verirse pişman olacağından korkuyor olabilirdi, ancak bu korku, onu bekleyen üç hafta boyunca iliklerine işlemesine izin verdiği son ve tek yapıcı korku olmalıydı.

     Uçaktan indiğinde telefonunu açmadı. Belki de hiç açmazdı, kendini uçak biletlerini alan kuruntulu annesine borçlu hissetmeseydi. Onu karşılamaya gelen yarı zamanlı dostu, üç beş gündür beraber olduğu John Lennon sakallı kırma Alman’ı da yanına katarak taze sevişme günlerinin tutkusuyla Şaneşin’i kıyıda izole bırakmaya başlamasaydı belki bu hissini de yenebilirdi. Böylece geride bıraktıkları arasından bu birkaç haftalığına en çok geride kalması gerekenin göstermelik ıvır zıvırlarının arasına serpiştirilmiş merak dolu sorularına zihnini kaydırması gerekmezdi. Birkaç günlük bir sabrın ardından, bir başka muhtemel pasif agresif kıskançlık göstergesiyle ustaca başa çıktıktan hemen sonra, Marienplatz’ın yamacında aylakça göğe uzanan üniversitelileri gördüğünde, bavulunda taşıdığı kaygıların alıkoyma kuvveti omuzlarından taştı. Hâlihazırda başlamış olan bu seyahati ne kadardır beklediğini kendine hatırlattı; kendinden memnun olabilmek için başkalarına niyetli bir şekilde anlayışlı olabileceği başka zamanları olacaktı. Yaşamazsa, bu memnuniyete çok daha ağır basacak bir öznefretle yüz yüze kalacağını biliyordu.

     Başkalarına karşı sorumluluklarına baş kaldırmakla kalmadı; Frauenkirche’den Theatine Kilisesi’ne yürürken, ender bir turistik gezinin hiç yoktan baş veren, şehrin önem addedilen her yanını görme takıntısını da aklından çıkararak kendine karşı sorumluluklarından da en azından birine baş kaldırdı. Belki de kendini tanımakta büyük bir adım atarak farkına varmıştı ki, ne Barok mimarinin özellikleri, ne de gördüğü St. Peter kiliselerinin ve Karl meydanlarının sayısı hiçbir zaman aklında yer etmeyecek, varlığını bahşettiği tüm meydanlar, kiliseler, tiyatrolar ve vücutlar, ona yaşadığını hissettiren ve daha da önemlisi bunu başkalarına kanıtlayabilmesini sağlayarak bu hissiyatın etkinlik süresini artıran önemsiz birer geçmiş parçacığı olacaktı. Şehir merkezinden Isar Nehri’ne, zaman zaman bazı nostaljik dükkânların vitrinlerine göz atmak için yavaşlıyor olsa da, kararlılığını koruyarak yürümeye koyuldu. Bu ziyareti üç yıldır beklemesi, modası geçmiş bir Alman hayranlığından veya apartman dairesinde kalacağı arkadaşına özleminden değildi; Yusufpaşa’yı geride bırakması, bir parçası olduğu başkalarına ait hikâyeleri yarım bırakma sevdasına rağmen, kendi yaşadığı hikâyelerin yarım kalmasına tahammül edememesinden ötürü zaruriydi.

     Köprünün altından akan sular son titrek tereddütlerinin üzerinden atlamasını sağladığında, nihayet telefonuna tekrar bakmaya bir nedeni oldu. Hayatını saran ucuz ironiler bu güneşsiz günün bulutları olsaydı onları belki fark edebilirdi, ancak yarım kalmış güzel bir hikâyenin kırıcılığı, yıllardır göğe kastederek bakmasına engeldi. Aylarla sınırlı kalsa da sahip olduğu en uzun ilişkisi, istisnaları olmamasına rağmen unutkanlığa sıklıkla gönüllü olmamızdan faydalanan tüm kısa soluklu anılar gibi, yakında sona ereceği için, taze bir aşkın heyecanına katılan büyülü tatla zihninde ölümsüzleşmişti. Birbirlerini kaybedeceklerini bilerek ve yine de korkarak, korkuların heybetli tehditlerine rağmen birbirlerinden sıyrılamayarak, asla aynı odada birbirlerini fark etmeyecek kadar bir olmayarak ancak parmak uçları birleştiğinde hiç olmadıkları kadar bir olarak, kaybediş adımlarını uyumla, nazikçe, dans eder gibi beraber atmışlardı Anton ile. “Bunu belki de kendi hayatıma çelme takarak söylüyorum ama, umarım en tatlı hikâyem olarak kalırsın,” demişti Anton bir Beykoz tepesinde. Hiç beklemediği bir memlekette bir şehla güzeli bulmuş, veda sözcüklerini uzun zamandır korkarak beklediği bir şekilde fısıldamıştı. Şaneşin ise boğazında bir düğümle bulutlara bakıyordu bu sırada.

     Şaneşin, cebindeki ıslanmış tramvay biletlerinden sıyrılarak telefonunu çıkardı. Gelen mesajları ve aramaları atlayarak, hiç çaba sarf etmeden Anton’un adını buldu.

                                                       ***

     “Tesadüflere ve ufak yumukluklara alışıp, adına da aşk diyoruz.” Muhtemelen telefonunu zayıflığını sessizce çığıran bildirimlerle doldurmuş olmama rağmen Şaneşin’den bir türlü yanıt alamadığım için telaşlıydım, Gülçin ise sevgilisiyle kavgasını bana emrivakiyle marketten aldırdığı Güzel Marmara şarabında söndürüyordu. Yumukluk, bütün bu anlattıklarımın, kimilerince okunması bir hayli meşakkatli duygu karmaşalarının ve karmaşaların feraha erdiği kısacık ılımlı anların adıydı Gülçin için. Yeni taşınmama rağmen birkaç günde alışıverdiğim odanın pencere kenarına yerleştirdiğim çirkince masanın bir köşesine pijamalarıyla kurulmuş, İstanbul’un yalancı baharına kucak açan çıplak ve tombul ayaklarını pencere pervazında birleştirmiş, henüz üçüncü kadehten ikinci pakedini tüttürüyordu. Henüz birlikte yaşamaya başladığı Furkan’la ilk tartışmalarında, geceyi eski evinde geçirmeye karar vermekte hiç tereddüt etmemiş gibiydi. “Bence alıştığında alışkanlık oluyor, aşk ise alışmak istemediğinde, alışamadığında veya alışmana fırsat verilmediğinde,” desem de, her büyük şehrin ve her kasabanın, her kıyının ve her fabrika manzaralı ötelenmiş çayırlığın insanları arasında dönen ahkâm mücadelesinde olduğu gibi, sözlerimin hiçbir dayanağı yoktu. “Öyle veya böyle, dönüşse de, aşk aşktır ve önü açıksa şayet, kaderinde, bir kompleksi takip eden mantar doğrama kavgasını halının altına süpürmek adına, sessizce uyumadan evvel aldırışsız takdim edilen bir saksoyla günü kapatmak vardır.”

     Kızgınlıkla boş verilmiş tek eşlilik inançsızlığına rağmen, Şaneşin cephesinde saygıda kusur etmiyor ve Şaneşin’in Almanya’da eski sevgilisiyle buluşup buluşmayacağına dair sorgularımı ustalıkla öteliyordu Gülçin. Tanışalı pek olmamasına rağmen bana Furkan’la yaşadığı her sorunu, utanç ve doğruculuğa kurban etmediği cinsel anlarını dahi açabilmesine ve takıntılı bir geçmiş yarasıyla istenmeyen paranoyalara gönderdiğim sıcak davetlere rağmen Şaneşin’e sadakatinde kusur etmiyordu. Benimse çocukluğunun büyük bir kısmının aksine yetişkinlik döneminde yalnızlıkla baş etmeyi öğrenmesine neredeyse hiç fırsat tanınmamış her zavallı insan gibi, bu ender eksiklik anında Şaneşin’in sesini duymam ve onun suretinde hâlâ hayatta olduğuma ikna edilmem gerekiyordu. Gülçin, Furkan’ın üzerinden tüm romantik inançlarımı ikna edici bir şekilde pencereden dışarı, Yusufpaşa’nın izbe bir kenarına fırlatıp atmaya çalışırken, benden sıyrılmış kendini keşfederken bana sevgisinin patolojik yanını da keşfetmiş Bal’ın yılları yalanlayan içten ve kırıcı mektubu da bütünlüğümü dirayetle koruma mücadeleme yardımcı olmuyordu. Gülçin’e ve kendime karşı inkâr ediyordum ancak, doğrusu, tutunduğum dalın ona uzanma çabalarıma rüzgâr ne kadar kuvvetli olursa olsun karşılık vermesine olan amansız ihtiyacım, muhtemelen keşif yolculuğunda yeni bir sayfaya geçmiş Bal’ın yeniden bir erkeğe tutunmuş olmasından ileri geliyordu.

     Aklımda yalnızca Şaneşin’in düşüncesiyle yatıp uyumamın dışında, Şaneşin’in beni geçiştirdiğini belli etmek isteyen üstünkörü karşılıklarına rağmen her günümü de onun Almanya’da yapıyor olabileceği, kontrolüm dışındaki her şeye hayal gücümü kaptırmakla geçirmeye başlamıştım. Ne aile ne de aşk ilişkilerinde, telkinlerin zaafları dışa vurmaktan başka etkili bir işlevi varmış gibi, zaman zaman ona açıkça beni aldatmamasını söylüyor, pasif bir şekilde güvence arıyordum. Furkan’la yumuklukları tekrar yoluna giren Gülçin’in de evden ayrılmasıyla, yalnız geçirdiğim her gece, yastığıma yansıtılmış bir paranoya geçidiyle bitiyordu. Şaneşin’in bana mesajları arasındaki saat farklarını hesaplıyor, noktaları özyıkımcı kurmacalarımla birleştiriyordum. Noktaları oluşturan mesajlar da, Şaneşin ziyaretinin sonuna yaklaştıkça keskinleşiyor, yatağımı sertleştiriyordu. Hasta olduğumu, tedaviye ihtiyacım olduğunu söylüyordu; haklı olması ise hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

     Dönüşünden üç gün evvel bir akşamüstü, ısrarcı aramalarıma ağlayarak yanıt verdi. “Çok erken gösterdin gerçek yüzünü. Zehir ettin kaç senedir beklediğim şeyi. Artık taşındın, sana tekrar taşınmanı söyleyerek haksızlık edemem, istersen kalabilirsin ama ben yapamayacağım.”

     “İnsan, kuşlarını seven bir erkeği nasıl üzebilir ki,” demişti çok önceleri. İnsan, ısınan ilişkinin maskeleri eridikçe herkesi üzebilir.

                                                        ***

      Tamamına ermemiş sevdalara mecburen verilmiş araların uzunluğu, bir kavuşma mümkünse eğer, birkaç gün gibi gelir tutkunlara; geride kalmış oyalanmalar yalnızca ritim tutturma malzemeleridir ilk-yeniden buluşmada. Kafe Reed’in dizleri mecburen kavuşturan daracıklığı da bu tuhaflığı çabucak üstlerinden atmalarına ağırbaşlı bir yardım dokunuşuydu yalnızca. Şaneşin titrekliğini üzerinden atmış, Anton’un onu son gördüğünden bu yana biraz kilolanmış olduğunu fark edebilmişti sonunda. Ancak Anton’un bir gıdım olsun kaybetmediği, hatta olgunluğun getirdiği belli belirsiz göz kırışıkları ve ağır tebessümleriyle üzerine koyduğu o -belki bu kişiselliğiyle dokunulmazlaşmış bir algı olduğu için- sonradan edinilmesi zor havası hâlâ yerindeydi. Karşılıklı bir bencillikle, ki bu durumda bencillikler birbirini nakavt ederek anlaşılır hâle gelir çoğu durumda, kendilerini acıdan uzak tutabilmek umuduyla Anton’un İstanbul’dan ayrılışıyla iletişimi de kesmişlerdi; dokunamadıklarını sevebilecek olsalar da, sevildiklerini hissetmemeleri, hayatın başka boyutlarda devam ettiği sahte-tesellisine bağlı kalabilmeleri için elzemdi. Ancak Anton’un, Şaneşin’den beri sakladığı, durduğu minik kutuda solan rengi yılların o an için tek şahidi olan ince bilekliği bu buluşma için takmaya karar vermesiyle, devam eden hiçbir şey, Reed’de ve iki defa daha buluşacakları takip eden günlerde önem taşımayacaktı.

      Bu şehri ilk kez yaşıyor olmasına rağmen, son adımı atmadan evvel Şaneşin’in uzun uzadıya düşünme vakti de olmuştu aslında; her akıntının bir mücevher gibi dokunduğu leylalar gibi salmamıştı kendini. Sadakati düşünmüştü öncelikle; Alte Pinakothek’ten Nymphenburg’a geçerken aklına Selvi Boylum Al Yazmalım gelse de, bir alaka kuramaması, kendini ikna edecek bir yanıta varabilmesinin de yolunu açmıştı. Bir zamanlama talihsizliğinin ortasındaki kurbandı yalnızca, sadakat önceliği geçmişin kendiliğinden-biriciklerinin hakkıydı. Dağarcığı düşündü sonra; yapay bileşiklerin elementlerinin, birleştiklerinin bilgisi olmadan içinde bulunduğu varolma çabalamalarının bileşiğe yaralayıcı bir etkisi olur muydu? Kimyayla arası hiçbir zaman pek iyi olmamıştı Şaneşin’in, ancak öyle veya böyle kendi kariyerini -o her ne halt demekse- adadığı sinema, Şaneşin’in bu çatışmanın üstüne gitmesi için can atardı. Aklını alıkoyup duran anne ve baba yerinegeçenleri bunun heyecan ve çıkar için olduğunu söylüyor olsa da, herhangi bir sanatın amacının ne olduğu konusunda aklı son derece bulanıktı ne de olsa. Bildiğini umduğu tek bir şey vardı; hislerine uymazsa, geleceğin geçmişe bir bakış atma fırsatı bulduğu o ürkütücü yalnızlık anları özsevgi zeminini kaydırabilirdi.

     Grünwald parkında sigarasından vazgeçemeyip Anton’u ayazda beklettikten sonra, Şaneşin Anton’un evini görmeye can attığını kendine kabullendirebilmişti nihayet; artık yerini yeknesak ürünlere bırakmış biricik mobilyalarla döşeli bir sanatçının evine girmek, kendini ait hissetmediği hayatına sedasız bir karşılık vermek demekti Şaneşin için. Bir dolmuşçunun tecavüzüne uğramış genç bir kızın dramı, Şaneşin’in İstanbul’a geri döneceği için elbette bunalmasına neden olurken, birkaç saat evvel ayrıldığı Yiğit’in böyle bir seyahat sırasında haberlere bakmama telkinine karşılık Anton’un çözüm üretme çabasına girmeksizin yanağına ufak bir dokunuşla her şeyi geride bıraktırabilmesi, bir başka sedasız karşılık için Şaneşin’e pahasız bir teşvikti. Henüz İstanbul’dan döndüğü gece, unutkanlığın uyuşturucu kucağına başını koymak için evine bir kırmızı şarap getirmişti Anton, fakat zamanın muzipliğine güverenek şarabı hiç açmamıştı -ta ki bu geceye kadar. Ve tadını almayı da biliyordu hani; birkaç ulusal televizyona konuk olmasını sağlayan gurmelik kariyerinden içten bir mütevazıyla bahsederken Gewürztraminer’in yanında bir aperitif sunması gerektiğini de kusurunu açığa vurmaktan endişe duymaksızın anlatıyordu.

     Birkaç dakikalığına sessizliğe gömüldüklerinde o anın geldiğini anlamışlardı. Şaneşin, sadakat konusunda kendisiyle girdiği ve galip çıktığı tartışmayı bir kez daha, kısaca kendine hatırlattı. Anton’un dudakları ince dudaklarına değdiğinde, gözleri artık nostaljik mobilyaları görmüyordu. Geriye yaslanmaya başladığını fark ettiğinde, nabzı da o bir türlü yüzleşmeye ve kabullenmeye tamamıyla ikna olamadığı arzu merkezinde atıyordu. İki kalp atışı arasında içinde hissettiği yalnızca Anton değildi; tamamlanamamış bir hikâyeye ödenmiş bir gönül fedakârlığının verdiği, sorgulanması yorucu bir tatmindi aynı zamanda. Bacaklarının Şaneşin’in iradesine bağlılığı ehemmiyetini kaybederken, pencere pervazına dikilen gözleri bütünlüğün karşı konulamaz büyüsüne kapılarak şehlalığında kayboluyordu. Tekdüze birleşmelerin kendinin farkına varan hayvanilik yabancılaşmaları, belli belirsiz önünde beliren Münih yıldızlarından da uzaktaydı; bir aşkın bütüncül kavuşmasıydı bu. Her şeydi. Olmadığı her şey, olmak istediği her şeydi. Sokaklarına vardığı yeni şehrin duvarlarında yankılanıyor ve henüz kulaklarına varmadan bir umut hüzmesi olarak yüreğine doluyorlardı; kendini geride bırakmayı başarmıştı. Onu ne Kavafis, ne annesi, ne de Yusufpaşa durdurabilmişti.

      Sabah olduğunda, yanıbaşına konup alnına alaycı bir öpücük konduran,  kurtarılacağını bilen hayli yakın geçmişi oldu.

Hiç yorum yok: