<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837</id><updated>2012-02-12T03:15:07.822+02:00</updated><title type='text'>Çavdar Tarlası</title><subtitle type='html'>"... I'd just be the catcher in the rye and all. I know it's crazy, but that is the only thing I'd really like to be."</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>58</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6359024769700894195</id><published>2012-02-12T03:09:00.000+02:00</published><updated>2012-02-12T03:15:07.828+02:00</updated><title type='text'>Sabah Güneşim, Sabah Güneşim</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Orgazmın yakınına bile varma eğilimi olmayan bir diğerkavganın ardından yine 29ş’de, dün oturduğunun bir önündeki plastik zenginikoltuktaydı. Koyu gri kumaş pantolonu koltukla müthiş bir uyum sergiliyor,oğlanın sessiz harçlık bakışlarını es geçmeksizin haklı eş bağırışlarındankaçmaya çabalarken alelacele keten gömleğinin üstüne geçirdiği yeşil, yünlübalıkçı yaka kazağıysa tüm uyumu bozarak, uyuklayan sahibinin huzursuzluğunudışavuruyordu. Başka türlü olmazdı; yarım saatlik yol sırasında tattığı çeyrekuyku günün tek huzur vaadeden periyodunu oluştururken bacaklarını yayarakoturması ve durak kontrolleri sırasında istemsizce ağzını küçük küçükşapırdatması çok görülecek şeyler miydi? Hiçbir suçlamadan sorumlu olmaksızın,yol arkadaşlarının, 29ş’yi veya başka bir hattı kullanıyor olsunlar, kendisineulaşmalarının önüne geçiyorlardı sadece -etkisiz bir ayrıntı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Farkına varsa bile açıklayamayacağı şekilde, yine kabusnesnesiyle dolup taşan sokağa varmasına iki durak kala, tükürüklerinitoplayarak uyanıverdi. &amp;nbsp;Müsait alana yayarakyorucu gün öncesi bir jest yaptığı sağ dizinin, koşturmaların başrolününüzerine kaynağından çok uzaklara ulaşmış, karısınınkilerle aynı renkte birtutam saç düşmüştü. Dizini oynatmaya gücü yetmedi. Kayıtsız sabah güneşlerininsahibi, otobüsün rutin yolcularının aksine yanındaki figüranla soluksuz birmuhabbete girişmişti fakat son keyfini tehditlere karşı korumaya çalışan gözlertarafından uyarılacak kadar yüksek sesle konuşuyor olmasına rağmen ne dediğianlaşılmıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;(Bu bir arayış değil. Çözüm hiç değil. Kavrayışla, ilgsizlikle,şefkatle, anlayışla, işi yok. Hakiki eve varamayacak eli kolu bağlı bir şey bu.)&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İnmesi gereken durağı kaçırdı. Kuvvet sağlayıcı kendiliğindençıkmıştı ortaya. Temiz ancak kirli, kalın iki parmağını atıverdi dizininüstüne. Kendisi gibi, sertçe, ama kuvvete kalkışmadan. Esas sabah güneşi, otobüsünde hızla viraja girmesiyle vekillerini parlatıyordu ve parmakları onlaraulaşmalıydı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Küfür mü, çığlık mı, pek duyamadı. Gölgede kalmış kızgınsuratlar ona korkuyla bakmaya devam ederken, her sabah başlarının camdan yavaşçakayışını izlediği birkaç arkadaşı tarafından, ait olmadığı bir yerde dışarıatılıverdi. Zamanın işine gelince bir anda oluverir her şey.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kaçırdığı durağa doğru yürüyebilirdi ancak gerek duymadı. Kumaşlar bugünlük sahiplerine ulaşmayabilirdi. (Kumaşlar bugünlük sahiplerine başkası tarafından ulaştırılabilirdi.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6359024769700894195?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6359024769700894195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6359024769700894195&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6359024769700894195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6359024769700894195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2012/02/sabah-gunesim-sabah-gunesim.html' title='Sabah Güneşim, Sabah Güneşim'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-3873438522374066156</id><published>2012-01-13T15:00:00.003+02:00</published><updated>2012-01-13T15:02:03.346+02:00</updated><title type='text'>8</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Çalışmadığım ve ilerlemediğim için beni suçlayacaksanız ve neden bahsettiğinizi biliyorsanız, iki adım geri çekilin ve ilerleyişinizinterli yürüyüşünü izleyin. Erken kalkmanızdan memnundunuz dayatmacı erklerim; ancakyalnızca kendi algılarınızda oluşan bir değişimdi bu. Okuduğunuzda beyinhücrelerinizin sevişmeleriyle yaşadığınız tatmin ilerlediğinizi değil,kendinizle yüksek tansiyonlu ve heyecanlı bir tepişmeye giriştiğinizi gösterirdoyumunu yanlış yönlendirmiş sohbet tabanlı sevişme partnerlerim. Cebinizdolduğunda ilerlemez, cebinizi doldurursunuz iyi giyimli jölemsi patronlarım –şuan mücadele hâlindeyiz ancak yine de uyarmadan edemeyeceğim; cebinizi aşırıyükten patlatmamaya dikkat edin, bir daha dikilseler de mutlu olamıyorlar sonra.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Eğer annem Kerem’le beni kıyaslasaydı sizlerden olurdum;benden büyük bir arkadaşım olsaydı ve babam onun daha akıllı olduğunusöyleseydi sizlerin de üstünde olurdum; bense, oyun parkında taytına bir damla çişdüşürmüş çocuk olarak komplekslerimle mücadele etmekle yetindim; sizlerledeğil.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Birer varlık olarak kaybolduğunuzda oluşunuzun ötesindenbirkaç damla gözyaşı dökmem ya da dökmemem pek bir değişiklik yaratmayacakvaroluş kuralları üzerinde; ancak en azından yaşarken sizlere baskı bindirmememve sizlerin de bana baskı bindirmemesi, yani, mesela, önce bilmeye uğraşıpsonra bildiklerinizi göstermeye çalışmasanız, ya da çalışsanız bile en azındansevişirken bunları bir kenara bıraksanız, elbette müziğin kollayıcı şefkatineihtiyaç duymaksızın keyifli hissedebilirdik. Yeni komplekslere itilmez veçocukluğumla baş başalığımdan alıkoyulmak zorunda kalmazdım. Siz de, ... &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Çalışmak veya ilerlemek çimenlerin dağarcığında yok ancakonlar biricik huzur kaynakları. Sevmek ve sevilmek peşinde koşan sizler bunuunutuyor, üstüne bunalım dönemlerinizi alternatif zannediyor ve o dönemlerdeözellikle cebi olmayan ağaç mizaçlı yakınlarınıza koştuğunuzu hemen ayrılışınardından bastırıveriyorsunuz; değerlerinize sahip çıkmaktan öte koşturmasebepleri bulamıyor –yine de durduk yere dahi koşturuyor- ancak sizi sizyapanların ne olduğundan habersiz olmayı dert etmiyor, edemiyor,dürtülerinizden iğreniyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Konuşmak zor, iletişim kurmaya elverişsiz ve yalnızcafaydacı, kısa etkileşimlerde yararlı; onu kullanarak size varmaya çalıştığımender anlarda ancak kendimi tatmin edememekle kalıyor ve ilgisiz bakışlarınızdaevime dönüyorum; tatmine girişmek yalnızca benim cezalandırılmakla son bulduğumortak bir eylem.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Yazmak en az düşünmek kadar komik ancak kaçınılmaz birihtiyaç; kaybolduğunda oluşacak etkisiz ve kısa dalgalanmanın tümçırpınışlarını silip götüreceğini bilmek krizlerden kaçan harekete geçmeleriengellemiyor, çünkü yaşadığını algılıyor ve zavallı karşı koyma denemelerinisürdürüyorsun; işe gidiyor, giyiniyor, yıkanıyor, üzülüyor ve yaralanıyorsun.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Yediğim, dokunduğum ve ufak hayvanların sade yaşamlarınıhissettiğim dönemler bunalımlarımın doruğu ve huzurlarımın tek olasıkaynağıdır; kapıdan dışarıya atılan bir adım ancak tüm bunların uçup gittiği veyerini soğuk bir klozet kapağına bıraktığı ayık sabahlara denk olabilir.Yabancılığa.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Büyümesi teşviklenen bir çocuğun o başıboş cümlelerinpeşinde koşmasının tek nedeni yemek verenin kendinde bulduğu sahip olma hakkı;kültürden soyutlanan temiz bir varlığın hiç yoktan ahmaklığa sürüklenmesininolur yolu yok.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kültüre uğramayı es geçmiş bir iletişim söz konusuysa,onunla kalın, öğle yemeklerim. Ve unutmayın ki bu basit cümleler aslında yok,ve dünyayı değil (evreni hiç değil), ancak insanları sarsabilirsiniz –o dayaşamlarına zarar verebiliyorsanız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-3873438522374066156?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/3873438522374066156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=3873438522374066156&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3873438522374066156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3873438522374066156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2012/01/8.html' title='8'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1619615205929193240</id><published>2012-01-13T13:59:00.000+02:00</published><updated>2012-01-13T13:59:10.961+02:00</updated><title type='text'>7</title><content type='html'>Ufaldım&lt;br /&gt;narinleştim&lt;br /&gt;intiharın yüceltildiği bir deliğe girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farelerin haberi bile olmadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1619615205929193240?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1619615205929193240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1619615205929193240&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1619615205929193240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1619615205929193240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2012/01/7.html' title='7'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1939442035349210531</id><published>2011-12-17T23:54:00.000+02:00</published><updated>2011-12-17T23:54:15.500+02:00</updated><title type='text'>6</title><content type='html'>Yarat(a)mıyor ve nedensizlikten ötürü harekete geçemiyorsan, intihar etmeye de dilin dahi varmıyorsa, katatonik uzağa dalmalarla doldurulmuş sosyal oturmalar ve temel ihtiyaç pineklemeleri dışında yaşayamıyorsun. Hobiler ve bağımlılıklar yaşayamamaya bahane; onlar, sebep temelleri çürümüş bir beynin zamanla başa çıkmak adına bulduğu kırıntılar. Nesnesinden sıyrılan, bitmez bilmek kanepe uyuklamalarına gömüyor kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek bulmak için deliğinden çıkıp hayatta kalma çabası içinde koşturan böceklerin bol vakitli ve kendini ciddiye alan sürümleriyiz hepimiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1939442035349210531?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1939442035349210531/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1939442035349210531&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1939442035349210531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1939442035349210531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/12/6.html' title='6'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-3739010275187546599</id><published>2011-11-02T10:45:00.000+02:00</published><updated>2011-11-02T10:45:06.263+02:00</updated><title type='text'>5</title><content type='html'>Israrla uyumaya çabalıyordum ancak tavan burnuma kadar alçalmıştı artık. İndi, indi, domates kabukları ve yumurta beyazıyla dolu bir çamur birikintisi hâlinde odamın dışına doğru akmama neden oldu. Oluşan yuvarlak şekillerden yüzümü çıkarmaya, sokak kapısına doğru uzanmaya çalıştım fakat mide bölgemdeki çamur topluluğu hareket etmemi zorlaştırıyor, üstelik dış kapının altından da katılaştırıcı bir soğuk vuruyordu. Kendi kendime bir şeyler anlatarak boğuldum sonra.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-3739010275187546599?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/3739010275187546599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=3739010275187546599&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3739010275187546599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3739010275187546599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/11/5.html' title='5'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-2536806580526311572</id><published>2011-08-18T20:11:00.002+03:00</published><updated>2011-08-18T20:14:12.687+03:00</updated><title type='text'>Yeni Bir Kulübe İçin Dilekçe Örneği</title><content type='html'>Pek rüya görmem; gördüğüm zaman da beni mutluluğa götürecek imgelerden öte gerçek, huzursuz hislerimi bana daha önce bakmadığım bir yandan gösteren rahatsız kurgular görürüm –o da yanlış pozisyonda uyuduysam. Daha önce hiç olduğum yaştan çıkmamıştım rüyalarımda; bu kez çok eskilerden, koruyuculuğundan hâlâ zaman zaman vazgeçemediğim annem olmadan parka gidemediğim günlerden kalma, izleyiciliğini daha aşağıdan, daha sessizce ve daha tecrübesizce yapan bir ben vardı göremediğim ancak tüysüz ayak parmaklarına kadar hissettiğim özlenmiş bedenimde. Çocukluk sevdam, bir daha asla tatmadığım özgünlükte oyuncaklara sahip üstün renk uyumlu o büyük park, neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan gelip kondurmuştu kendine küçülmüş vücudumu. Her şey o kadar tanıdıktı ki yerden annelerimizin boyu kadar yükseklikteki çatılı plastik kulübeye beraber doluştuğumuz herkesle yakın olduğumu, onları at gözlüğü takmışçasına göremiyor olsam da biliyordum; uzun zaman önce, tamamıyla olmasa da çoğuyla neredeyse her akşamüstü annelerin bıkkın izleyişleri eşliğinde bu benzerlerine nazaran büyükçe parkta buluşuyor ve akşam ezanına kadar da ayrılmamakta ısrarı tokat yeme boyutuna taşıyacak kadar inatçı oluyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulübeye zar zor sığardık ancak şikayetçi olduğumuz yoktu; bu kırmızı çatılı iki plastik duvar arası, kapalılıkta biraz eksik kalsa da, evde koltuk yastıklarından yaptığımız sığınaklardan daha güven vericiydi –vücut sıcaklıklarımızdan olsa gerek. Merdivenle kolayca çıktığımız bu sığınağın ulaşılmaz bir yanı yoktu; sağa sola vurarak, birbirimize veya etrafa bağırarak gürültüyle donattığımız alışıldık yuvamıza parka gelen herkes girebilir, herkes ilişki kurma zorluğu yaşamadan bize veya aşağıda kalanlara bağırabilirdi. Hâtta zaman zaman az kişi olduğumuzda zemine oturarak yaptığımız ertesi gün hatırlanmayacak kısa sohbetlere bile katılabilirdi. Yine de yenileri doğrudan aramıza alıyorduk diyemem; ilk zamanlar bir yabancılık hissi elbette oluyordu fakat hiçbirimizin aklına herhangi birini buraya kabul etmemek gibi bir şey de gelmiyordu; gelse bile, kendi aralarında sohbete dalsalar dahi gözlerini üzerimizden pek çekmeyen annelerin müdahalesiyle onları kulübeye kabul etmek zorunda kalırdık. Yenilerin çıkardığı ve artık bize bıkkınlık veren tek problem, kulübemizin duvarsız diğer tarafından uzanan demir köprü ve o köprüye bağlanan, geçilmesi daha uğraştırıcı, sadece dört ipten oluşan diğer bir köprü sayesinde ulaşılabilen kulübeydi; her yeni gelen daha ilk gününden o kulübeye geçmeyi öneriyor, kendisini oraya geçmenin zorluğunu –veya bazılarımıza göre gereksizliğini- öne sürerek reddetmemizin ardından tek başına oraya geçmeye çalışıyor ve bir şekilde yapamayacağını anlayarak, bazen korkmuş, bazen neredeyse ağlayacak kadar yıpranmış hâlde geri dönüyorlardı. İlk köprüyü geçmenin pek zor olduğunu söyleyemem; elleri ve bacakları tutan, mantığı biraz olsun yerinde herkes bu köprünün sağ ve solundan ritmik tutuşlar ile alt edileceğini anlayabilirdi. Asıl zorluk, uzaktan gözlendiğinde hiç belli etmese de, ip köprüde ortaya çıkıyordu. Birbirinden boyumuz kadar ayrı iki ipe aynı anda bacaklarımızın uzanabilmesinin imkânsızlığı bir yana, diğer kulübeye kadar o ince iplerin üzerinde yürüyebilmek, aşağıdan sertliğini belli ederek bakan kum havuzunu da düşününce her anne sahibinin harcı değildi. Yaşıtlarımızdan orayı geçerek karşı kulübeye ulaşabilen kimseyi de görememiştik henüz; kulübede büyüklerden her daim birileri oluyordu fakat hem güneşin bizim parkta bulunduğumuz saatlerde karşıdan gelmesi, hem de kulübenin kendiliğinden oluşmuş yüksek güvenliği yüzünden kim olduklarını anlayamıyorduk. Dışarıdan bakıldığında bizimkiyle aynı yükseklikteydi, yalnızca bir tane daha –köprü bağlantısının ters tarafında- duvarı vardı ve çatısı tıpkı bizimki gibi kırmızıydı; fakat ne hikmetse içindekileri görmek bir türlü mümkün olmuyor, hâtta siluetleri bazen bağırışır gibi bir izlenim uyandırsa da seslerini duymak dahi kısmet olmuyordu. Gerçekten de, rüya yaratıcımın aniden, artık yalnızca anılarımda varolan parkı yaşatmaya devam eden pasifleşmiş algılarımı değiştirme girişimini savuşturduğunu varsayarsak, tanışıklığımızın uzaktan görmeyle oluşmuş göz aşinalığının ötesine geçtiği kimse çıkamamıştı oraya; kulübedeki yetişkin görünümlü siluetleri tanıyamamamızın bir nedeni de buydu belki de. İçimizden birinin oraya en çok yaklaştığı zaman, parktaki en yakın arkadaşım diyebileceğim –hatta demem gereken; mütevazi ve samimi kulübemizde en fazla yalnız kaldığım, en çok zaman geçirdiğim çocuk oydu ne de olsa- Serol’un kendisinden dört yaş büyük ağabeyi Coşkun’un her trajik olay gibi aniden ve henüz tanık olanlar tarafından idrak edilemeden gelişip sonuçlanan jübilesinin gerçekleştiği gündü. Aramıza oldukça seyrek uğrayan, uğradığı zamanlar da sohbetlerimize yukarıdan tavırlarla kıyısından dahil olan bu küçük abi, yine bir kulübe uğrayışının daha başlarında, henüz mum dikilecek kaleyi kimin kuracağı hakkındaki şiddetli tartışmamıza fikrini dahil etmeden diğer kulübeye doğru fırlamış, daha biz nasıl becerdiğini göremeden gizemli zirveye girivermişti; biz tartışmayı tamamen unutmuş ve merakla diğer kulübeyi gözlemeye koyulmuş, içerideki siluetleri seçmeye çalışıyorken, daha tek bir kişi bile siyah şeklini göstermeden Coşkun kulübenin bize göre sağ tarafına açılan kapıda heyecanla sırıtarak göründü ve yerinde duramayan ellerini sallayarak kapıya bağlanan demir el köprüsüne atlayıverdi. Köprünün sonu aşağıdan çıkılmasına imkân tanımayan, dik, uzun ve ince bir direğe bağlanıyordu ve direk ve köprünün son birkaç tutamaçı çalıların arkasında kaldığından bizim kulübeden görülemiyordu; tam biz gözlerimize inanamadan Coşkun’u oraya ulaştığında nasıl göreceğimizin telaşına düşmüşken Coşkun bir anda yere, kuma düşüverdi ve neredeyse tüm park onun zaten ince olan sol kol kemiğinin çatırdamasıyla inleyiverdi. Bu çabuk çabuk gelişip uzaklaşan heyecan dakikalarının ardından birkaç gün daha merakımızı yitirmeden olanlar hakkında konuştuk ve Coşkun’un dönüp bize orayı anlatmasını bekledik; ancak bırakın onu, kardeşi Serol’dan bile tüm diretmelerimize rağmen hiçbir şey öğrenemedik –dediğine göre Coşkun ona da hiçbir şey söylemiyor, hatta herkese karşı, olaydan önce olduğundan daha suskun bir tavır takınıyordu. Biz Coşkun’u bir daha asla yakından görmedik; hatıramda yalnızca çok uzaklarda, başını öne eğmiş yürüyen kolu alçıda bir Coşkun var. Çok geçmeden, biz Serol’u yeteri kadar sıkıştıramadan, bir sabah aniden taşınıverdiler. Tüm gelişmeler gibi bizim heyecanımız da onların temelli gidişiyle çabucak terk etti ufak, meraklı beyinlerimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyam böylesine geçmişte, böylesine yarım kalmış bir hikâyenin ortasına, o zamanlar algıladığım gizemi daha da güçlendirerek ve taze beynime uyarlayarak bırakıverdi beni; ufalmış az tüylü vücudumda, arkamda annemin gözleri ve yanımda hafif kilolu Serol dışında görünüşlerine tanık olmadığım arkadaşlarım, efsanevi kulübeye bakarken buldum kendimi kenarsız köşesiz çocuk parkında. Yılların aklımı geçmişimle hesaplaşmaya bilediğinden olacak, bu kez içimde oraya ulaşmaya yönelik büyük bir arzu vardı; bir an önce demir köprüye atlamak ve gözüm kara, kulübeye doğru hızla ilerlemek istiyordum. (Hatırladığım kadarıyla yola çıkmadan önce Serol’la ve diğer birkaç çocukla konuşmuştum ancak rüyanın geri kalanının içimde yarattığı geçmişe ait heyecan, bu kısmı tamamen unutmama yol açmış olmalı. O yüzden, hemen yola çıktım diyerek kahramanlığa özenen bir yalanı önünüze atmak istemiyorum, ancak sizi rüyaya o noktadan dahil etmekten başka şansım yok.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek deneyimlerimde olduğu gibi, demir köprüyü geçmek, bacaklarım belki o yaşlarda sahip olduğumdan daha kısa verilmesine rağmen pek zorlayıcı değildi; demir zincirlere ikişer ikişer basarak, içimden taşan zirveye ulaşma arzusunun verdiği coşkuyla hızımı her adımda arttırarak ip köprüye kısa sürede vardım. Çocukluğumda özgüven yitimi ve geride bırakılanların alaylarından saklanmaya çalışan dolu gözlerle sonuçlanan başarısız bir girişimde bulunmuş olmam cesur rüya kahramanını bile korkutuverdi tam demir köprünün verdiği hızla ip köprüye geçecekken. İplerin arası bacaklarımın daha uzun olduğunu hissettiğim zamanlardan bile daha açık geliyordu gözüme, ancak bu yüzden oluşan korkumu bastırmaya niyetli bir de rüya cesareti vardı arkamdan sanki tramplen sırasında bekliyormuş gibi itekleyip duran. Fazla düşünmeden sağ ayağımı atıverdim sağ taraftaki ipe ve aynı anda sol taraftaki üst ipe de sol elimle sıkı sıkı tutundum. Ayrılabileceği kadar ayrılan dört uzvumla dört ipi en ufak bir beceriksizlikte tüm hayatım eriyip gidecekmiş gibi kavrayarak, hızlı olmayı arzulayan ancak titrekliğimden yavaşlayan bir tempoyla ilerlemeye başladım. Her adımımda üzerime daha fazla baskı biniyor, alnımdaki nüfusu çoğalan ter damlaları bu baskıyı temsil eder gibi gözlerime girmeye çalışıyordu ve geride bıraktığım suretsiz eski arkadaşlar sanki haset içinde beni gözlüyorlarmış gibi çıt çıkarmıyorlardı. Parkın geri kalanını görmezden gelen yoğun sessizliğin de olumsuzluk katkılarıyla canım çıka çıka yarıladım köprüyü. Başlangıçta hissettiğim tüm özgüven, ip köprünün zorluğu yüzünden kararsızlığa bırakmıştı yerini; arkamdan ufacık bir ses bile duysam beraber büyüdüğüm, tüm kültürel aidiyet duygumun yaratıcısı insanları hatırlayacak ve korku, daha fazla çaba harcama üşengeçliği ve varolan şartları daha sonra özleme kuşkusuyla karışık bir duygu kolajıyla geri dönmeye karar verecektim, biliyordum. Bir şekilde ait olduğum, zaman zaman hoşlanmasam da kokusuyla ve düşüklük hissinin samimiyetle çatıştığı ebeveynsel sahipleniciliğiyle yoğrulduğum kulübeden kurtulmaya, gözlerim eşit görse de yüreğimle yukarıda olduğunu hissettiğim diğer kulübeye ulaşarak beni ben yapanları parkın bir kenarına itmeye bu kadar meraklı mıyım, diye düşünüyordum attığım her kararsız, çekingen ve henüz oraya girmek için yeterli yetkinliğe ulaşamamış adımda. Bazı adımlarda biraz daha yetkinleştiğimi hissederek mutlu oluyor, bazı adımlarda geçiş fikrimi yeniden sorguluyor ve bazı adımlarda da ulaşmaya çalıştığım yerin olumlu ve olumsuz yanlarını sıralıyordum bilgisiz fakat kulübeye yaklaştıkça çoğalan tahminlerle biraz olsun aydınlanan aklımda. Rüyalar, içerisindeki konuşmaların tek bir kelimesinin dahi hatırlanmasına izin vermeyecek kadar akıllı, kısacık bir anında düşünülenleri tüm derinliğiyle uyanıklığa işleyecek kadar sinsidir. Sahibine yalnızca önemli olanı, en büyük etkiyle verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar bir daha asla kendimle bırakılmayacağımı tahmin etsem de geri dönebileceğimi bilmek seçtiği kulvarda gittikçe ustalaşan  adımlarımın kararsızlığının örtülmesinde büyük bir rahatlatıcılık rolü oynuyordu. Yetkinliği özgüvenle pekiştirilen son birkaç adımın ardından, sahibini bilmediğim güçlü bir elin de yardımıyla, bir anda, ne olduğunu anlamadan, yıllardır içini görmeyi beklediğim kulübede buluverdim kendimi. İlk girdiğimde içerideki insanlarla ilgilenmeye fırsat bulamadım; onlara bakmışsam da hiçbirinin suratını tam olarak çözememiştim; o sırada tek düşündüğüm, gizemini sergilemek üzere olan kulübenin içinde ne var ne yok tamamen görmekti. Diğer kulübeden daha büyük değildi burası; hatta biraz daha küçük olduğu bile söylenebilirdi –zaten içindeki insan sayısı da çok daha azdı-. Ancak diğer kulübenin aksine içinde bir sürü ayrıntı, daha önce bir parkta rastlamadığım bir sürü farklı ufak oyalanma aygıtı ve kulübenin görünüşünü güzelleştiren, kaliteli maddeden yapılma işlevsiz süs yapıları vardı. İlk saniyelerden sonra kulübenin bu yönüyle çok fazla ilgilendiğim söylenemez; benim esas ilgilendiğim nokta buradan parkın nasıl gözüktüğü, parktaki diğer insanların buraya nasıl bakışlar fırlattığı ve buradaki insanların aşağıdaki insanlardan farkıydı. Aşağıdaki dedim, çünkü kulübenin, Coşkun’un hemen saldırdığı demir el köprüsüne açılan kapısından dışarıya baktığımda buranın diğer kulübeden daha yüksekte olduğunu fark ettim; dışarıdan baktığımda öyle görmemiş olsam da, buradayken, parktaki diğer bütün insanlardan daha yukarıdaydım. Duyduğum bu yükseklik hissi, bana yalnızca düşünce boyutunda ayıplayıp utanabildiğim bir göğüs kabartısı verdi. Uzun zamandır peşinde koştuğum bu duyguyu biraz daha hissedebilmek için, kendime kıza kıza, orada bir süre daha durdum. Coşkun’un hevesle dışarı fırlama nedenini sonunda anlamıştım; aşağıda gördüklerinin, ona yukarıda olduğunu onaylamasına ihtiyacı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurura doyduktan ve hissettiklerim yüzünden kendimi yeterince ayıpladıktan sonra, yüzümü içerideki diğer insanlara döndüm ve yaptıklarını gözlemeye başladım. Birbirleriyle pek az konuşuyor, konuştukları ender vakitlerdeyse suratlarında ani sırıtma değişimleri gerçekleşiyordu. Gördüğüm kadarıyla gelip geçip kulübenin ortasına konulmuş beyaz örtülü bir masadan ufak krakerler alıyorlar ve yavaş ve zarif adımlarla kulübede gezinmeye koyuluyorlardı. Bu bana bir hayli anlamsız geldi, ancak onların benden daha tecrübeli olduğunu düşünerek yaptıklarını sorgulamamaya çalıştım. Hem kulübedeki herkesin aynı şeyleri yaptığı da söylenemezdi; yalnız başına bir köşede ayakta durmuş takılanlar, duvar dibine çöküp sade şapkalarını burunlarına kadar indirerek yalnızca içkisiyle meşgul olanlar da vardı. İlk anda hissettim ki, eğer burada kalacaksam, zamanımın büyük kısmını demir el köprüsüne açılan kapının yanında geçirecektim. Belki arada sırada masaya uğrar, birkaç kişiyle konuşmaya da çalışırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyamın bu kısmında ufak bir boşluk var; hafızam önüme orada durup uzun uzun düşüncelere daldığım aksiyonsuz bir zaman aralığı koysa da, sanırım ya yeniden dışarıyı izlemeye başlamış, ya da birileriyle konuşmaya çalışmıştım –her ne olduysa, yeniden hatırlamaya başladığım kısım itibariyle, kendimi bir anda arkadaşlarımın yanına, eski kulübeme hızla dönerken buldum. Zorlanmadan ip köprüyü de demir köprüyü de geçtim ve gülümseyerek –sanırım mütevazılığın en gözde cebine gizlediği, kendine yalancı ukalalığı barındırıyordu bu gülümseme- bizim çocukların yanına girdim. Suratlarını göremesem de, birkaçı hariç hepsinin bana imrenme ve gurur dolu bakışlar attığını hissedebiliyordum. Bana yıllarca sürmüş gibi gelse de, onlara göre çabucak ulaşıvermiştim gizemli kulübeye. Neler gördüğümü anlatmam konusunda beni sıkıştırmaya başladılar ancak hiçbir şey anlatamadım; bana özenmelerine onların adına üzüleceğimden değil, kıskançlıktan bana zarar vermek isteyeceklerinden korkmuştum. Özellikle, benimle konuşmaya çalışmayanların, görüntüsünü hatırlayamadığım kızgın bakışlarıydı buna neden olan. İstemeye istemeye, hepsini oraya götürmeyi ve gördüklerimi gelip kendi gözleriyle görmelerini teklif ettim. Hatırladığım kadarıyla kimi hevesli olmasına rağmen yükseklik farkını öne sürerek açık açık korktuğunu söyledi, kimi o kulübenin de bizim kulübeyle aynı yükseklikte, aynı biçimde olduğunu suratsızca ifade ederek arkasını döndü –bunların çoğu bana kızgın olanlardı-. Teklifimin ardından bütün gülümseyişler soğuk uzaklaşmalar eşliğinde kaybolmuş, herkes kulübenin farklı köşelerine dağılmış ve silikleşmişti. Bu noktada rüyada olduğumu fark etmeliydim; gerçekte böyle bir durum olsa hepsi heyecanla peşime takılıverirdi çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım da olsalar bana musallat olmamalarından memnundum –bir kişi hariç: İsteksizliği korkaklığına örtü etmiş Serol’u ite kaka ikna ettim ve hevesle, bir şekilde demir köprüye itiverdim iri vücutlu arkadaşımı. Onun da benim gibi demir köprüde hiç zorlanmadığını biliyordum fakat ip köprüye gelmek istemediğinden fazlasıyla yavaş adımlarla ilerliyordu arkamdan. İp köprüde ona ihtiyacı olmayacağı kadar çok yardım edeceğimi söyleye söyleye beni belki de hayatımın mutluluğuna ulaştıracak son köprüye getirmiştim eski dostumu. Onu yukarıya çıkarmaya çalışmam tamamen kendim içindi; ilişki kuramadığım insanlarla yalnız kalmak, her akşamüstü parka çıkışları tek başıma aşağıyı izleyerek geçirmek istemiyordum. Bu arzumun verdiği motivasyon ve güçle, Serol’u neredeyse sırtıma alarak ip köprüden geçirmeye koyuldum; o yalnızca elleriyle çekingen tutuşlar yapıyordu üst taraftaki iplere. Pek zor olduğunu söyleyemem; kulübeye girene kadar Serol yüzü bulanık, sesi kapalı, ağırlığı ortadan kalkmış bir klon gibiydi zaten. Yalnızca son aşamada, onu omuzlarıma çıkarmış kulübeye yükseltirken biraz zorlandığımı hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulübeye girer girmez ilk işim onu abisinin kaza yerine açılan kapıya götürmek oldu. O aşağıya bakarken, rüyada ilk defa bir suratı tam olarak, bütün ayrıntılarıyla görebildim –ya da şimdi yalnızca onun o andaki suratını hatırlayabiliyorum-; yukarıda olduğunu fark ettiğinde mutlu olmasını bekleyerek yüzüne bakmıştım ancak beklediğimin aksine mutsuz, belki hayal kırıklığıyla dolu, rahatsız bir ifade vardı yüzünde ve bilhassa gözlerinde. Ben sanki sabitlenmiş bir kameraya dönüşmüş, hiçbir şey yapmadan onu izliyordum artık. Arkasına döndü, kulübenin geri kalanına, masaya, masanın etrafındaki insanlara ve onların dışındaki insanlara birer birer, gözlerini ağır ağır gezdirerek baktı. Yüzündeki huzursuz ifade değişmemişti. Sonunda kıpırdamayı başararak kulübenin ortasına doğru döndüm, masanın üzerine bakarak kraker yemeyi teklif ettim. Yüzümü yeniden ona döndüğümde benden metrelerce uzağa gittiğini ve yanaklarının her zamankinden daha şişkin olduğunu, geçen her saniyede de tombullaşmaya devam ettiğini gördüm. Teklifimi reddetmeye bile tenezzül etmeden, elleri şişen yanaklarının altında, boynunun üst tarafında, kaş göz hareketleriyle girdiğimiz kapıyı işaret ediyor ve acilen gitmek istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkınlık ve gelecek akşamüstlerine yönelik umutsuzluk içerisinde Serol’u demir köprüye kadar getirdim. Hiç konuşmadan, süratle benden ayrıldı ve ilk sığınağımıza dönmek üzere çabuk adımlarla demir köprüden geçmeye koyuldu. Giderken dönüp bakmıyordu bile; uyanmadan önce son gördüğüm, yanaklarının sönerek arkasına saklanmayı başardığı kalın, terli ensesiydi.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-2536806580526311572?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/2536806580526311572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=2536806580526311572&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2536806580526311572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2536806580526311572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/08/yeni-bir-kulube-icin-dilekce-ornegi.html' title='Yeni Bir Kulübe İçin Dilekçe Örneği'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8460838205415705732</id><published>2011-07-19T10:07:00.003+03:00</published><updated>2011-07-19T10:18:05.751+03:00</updated><title type='text'>Kısmet</title><content type='html'>Salondan başladı. İyice sıcaklamış havaya bana mısın demeden, eşyaları iteleye çekeleye ulaşılması en zor, en ücra kısımları bile süpürdü, önceki doğum gününde oğlunun hediye ettiği yalancı ağacın küçük turuncu yaprakları dahil her ufak sergileme ünitesi elemanının tozunu aldı. Salondan sonra küçük odayı ve holü de iyice süpürdükten sonra yatak odalarına geçti. Yatak çarşaflarını değiştirdi, uyuma öncesi ağız şapırdatışlarına bakılırsa kocasının da kendisi gibi favori gördüğü nevresimi kullanıma hazır hâle getirdi. Oğlanın yatağını da tertemiz bir uykunun emrine sunduktan sonra yatağın altına sokuşturulmuş çorapları toplayıp kirliye atmak üzere tuvalete yönlendi. Hazır tuvalete girmişken beyazlara el attı ve çoğu fanila ve külotlardan oluşan, oğlanın artık yalnızca evde giydiği son birkaç beyaz çorabının da dahil olduğu kirlileri beyaz, lüks, içi gibi dışı da temiz çamaşır makinesine teslim etti. Makine hafif yürüyüş denemeleriyle işine başlarken kocasının emekli pijama altıyla tuvaletin yerlerini silmeye başladı; zaten darken çamaşır makinesinin gelmesiyle iyice darlaşmış tuvaletin yerlerini silmekte bir şey yoktu ancak klozetin etrafındaki haftalık sidik izleri hayli zaman ve vücut suyu tüketiyordu. Klozeti, lavaboyu ve küveti cifledikten sonra pijamayı bir daha suya batırıp klozetin çevresini bir kez daha sildi. Şimdiden buruşmaya başlayan ellerinin öyle bir açlığı yoktu ama, entarisinden sıyrılıp yere değen etli, yer yer mor dizleri ve sırılsıklam olmuş, siyah saçlara tel tel kucak açmış alnı ile konukseverlikten öte ev sahipliği yapan koltukaltları, küvetin, kirinden sıyrılıp kendilerine kucak açmasını –muhtemelen bıkkınlıkla- bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha temiz, daha kuru, daha ayrıntısız hâli yenilenmiş bir enerjiyle mutfağa daldı, ocağı yakarken bir yandan da haftaiçi yemek seanslarının değişilmez moral destek programını dinlemek üzere radyoyu açtı. İkili bugün pek formda olmasa da yemekler onlarla daha çabuk yapılıyordu; zaten bugün pek bir yemek işi de yoktu, önceki gün bol bol yaptığı mercimeği ısıtıp yanına da bir pilav attırdı mı, geriye sadece domates ve hıyar doğramak kalıyordu –biber acı çıkmıştı-. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba-oğul yine beraber geldiler ancak diğer günlerden farklı olarak, oğul bu kez babası gibi suratsız değildi. Raporlar ve devamsızlık hakkı sayesinde bugün son kez gitmişti okula; bundan sonrası testlere gömülü koca bir ay ve arada sırada yapılacak olağan kaçamaklar demekti. “Hadi geçmiş olsun,” dedi annesi. “Karneyi vermediler mi?”&lt;br /&gt;“Ne karnesi anne daha okul bitmedi ki; bizi bıraktılar sadece, kaç kere söyleyeceğim? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlan tuvalete giderken, konuşmayı evliliğin ikinci ayında rafa kaldıran enine çizgili kırmızı bluzlu, dünya mesai saatleri içinde çay içme şampiyonluğu adayı aile reisi, doğrudan salonun kapıya yakın kısmına yolu en az engelleyecek şekilde yerleştirilmiş masanın, televizyonu en iyi gören yerine oturdu ve tencereleri salona taşımaya çoktan koyulmuş karısından sehpanın üzerindeki kumandayı istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana haber bülteni açıldı, yemekler konuldu, aralık tuvalet kapısının arkasından yüklüce işeme sesi iletmiş ve ardından bilgisayarıyla hasret gidermeye girişmiş oğlan sofraya çağrıldı ve dört kişinin katıldığı akşam yemeği başladı. “Bir daha gitmeyecek misin sen şimdi okula?” diye sordu anne, her zamanki gibi bol sirkeli yaptığı salataya ilk yabancı uzanmayı gerçekleştirirken.&lt;br /&gt;“Yok işte, bir tek karne almaya giderim sınavdan önce. Hep dersane artık.”&lt;br /&gt;“Orospu çocukları doymuyor zama!” Baba mercimeğe daldırdığı kaşığı henüz kaldırmamışken yaptı ilk resmi saldırıyı.&lt;br /&gt;“Sabahları kalkmayacaksın o zaman artık. Gömleklerini falan da kaldırayım yarın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mercimeğin yoğun istek üzerine pilavın üstüne de eklenerek sahneye bir kez daha teşrif etmesiyle tencerelerden biri mutfağa boş dönmek durumunda kaldı, ancak emektar dişinin mutfağa geliş gidişleri ve boş tabak taşıyışları sayesinde  üzülmeye fırsat bulamayacak kadar hızlı bir seyirliğe sahipti. Sofra yalnızca çatallar kalana kadar boşaldı, erkeklerin huzuruna yeni, küçük tatlı tabakları getirildi ve pasta mumları ateşlerini gösterene kadar televizyon masayı  terk etmek bilmedi. Salonun temizliğinden önce özenle yapılmış muzlu ve vanilyalı pasta televizyonun yerine masaya getirilirken oğlan ışıkları kapadı ve anne, eş, ev hanımı gülümserken kocası yarım gülümseyişle, ağır tempoda el çırpmaya başladı: “İyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun Kısmet, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki-“&lt;br /&gt;Oğlan son aşamada babasının sesini bastırarak düzeltmede bulundu: “... mutlu yıllar sana!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir alkışın ardından ışıklar açıldı, Kısmet pastayı kesmeye girişirken oğlan odasından ufak bir torba getirdi. “Pek okumazsın biliyorum ama başka bir şey bulamadım,” diyerek torbayı masanın annesine yakın bir tarafına koydu ve yerine oturdu.&lt;br /&gt;“Niye okumayayım, okurum oğlum.” İlk dilimi kocasına, ikinci dilimi oğluna verdi. Ardından pastanın dörtte üçünü dilimlere ayırdıktan sonra kendine ince dilimlerden birini aldı, yerine oturmadan torbadan D&amp;R yazılı paketi çıkardı ve özenle açıp içindeki öykü kitabının kapağına bakıp gülümsedi. “Sağol Mertçim.”&lt;br /&gt;“Makineden memnun musun?” diye sordu kocası kendi hediyesini hatırlatmak ister gibi.&lt;br /&gt;“Memnunum da biraz yürüyor gibi, bir baktırmak lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kekinin hazır alınması ve iyi ıslatılması ile malzeme seçimi sayesinde, yumuşak, hafif olmuş pastanın kesilmiş bütün dilimleri Mert ve özellikle babası tarafından tüketildi. Mert biraz daha yeme sevdalısı, kilolu bir çocuk olsaydı pasta sabah kahvaltısında tamamlayıcı unsur olarak kullanılmak üzere bile kalmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mert birkaç günlüğüne rahatlamıştı rahatlamasına ancak en azından üniformadan  ve sinir bozucu derecede muallak okul sınavlarından kurtulmanın verdiği bu yarım yamalak rahatlama, etkisini dersane temposunun yükselmesiyle birlikte kaybedecekti; okula gidişlerinin yerini dersane gidişleri almıştı ve mesafe daha kısa olsa da, babasının dönüşlerde yolun tersliği yüzünden onu alamamasından dolayı daha fazla sıkıntı çekmeye başlamıştı. Kendini tekrar eden sorularla boğuşmaktan ve dersanedeki ilişki kuramadığı, daha doğrusu kurmaya çalışmadığı insanların gelecek kaygılarıyla dolup taşan bunaltıcı çabalarıyla iç içe yaşamaktan sıyrılıp nefes alabildiği tek vakit bolca zaman geçirdiği, lisenin ona verdiği ender armağanlardan olan yakın arkadaşı Önder’di; yarışmalara bulanmış kendisi ve tanıdığı tüm akranlarının tersine, sınava yalnızca ufak bir puan için girip zevklerine uygun, kendisi için hafif bir de yetenek sınavından geçtikten sonra, elbette zorlanacağı yanları olsa da, sanatıyla, fotoğraflarıyla yaşamaya başlayacaktı. Mert’in çeyrek-özgür istekleri ve nereden çıktığı belli olmayan yetenekleri farklıydı belki fakat yine de, zaman zaman onu ve tüm karışıklıktan, bıkkınlıktan sıyrılma olasılığı olan riskli ancak kısmen farklı bir yol seçmesini kıskanmıyor değildi; bunda biraz da sınav gelip çatmasına rağmen kurtulamadığı kararsızlığının ve kalan az vaktin yarattığı ağır baskının etkisi vardı tabii.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dersanenin ve dersane ötesi testlerin izin verdiği zamanlarda, nefes alma seanslarını havanın iyice terlettiği şu günlerde dışarıdaki masraflı buluşmaları eve taşıyor ve  çalışmaları kısmen daha rahat geçen Önder’i  bilgisayarbaşı muhabbetlerine davet ediyordu; en iyi olduğu işlerden biri de nabza göre sosyalleşmek olan Önder bu davetlerden çekinmek gibi bir benmerkezcilik göstermiyor ve gerçekten meşgul olmadığı, yani başka birine söz vermediği sürece kapalı kapılar ardı genç erkek sevgileşmesine hayır demiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmet’in bu durumdan rahatsız olduğu söylenemezdi; tüm yiyecek taşımaları, içecek teklifleri ve evde bir yabancının olmasının doğurduğu dikenüstülük hissi hak ettiği gerçek rahatsızlık değerini misafirperverliğin içe dönük okşamaları sayesinde kaybediyor ve Kısmet’in olağan, yalnızlığını radyodaki ikili ve televizyondaki evlilik avcıları ile giderdiği günlerden daha fazla gülümsemesine sebep oluyordu -bunu fark etseydi belki kayınbiraderinin kahkaha atanlara yedirdiği pirzolaları düşünecek ve ömrü uzadı diye mutlu bile hissedecekti-. Evle özel bir işi yoksa ve çocuklara sunabileceği başka bir şey kalmadıysa, diğer günlerde olduğu gibi televizyona gömülmek yerine kendini sunmak adına kanepeye uzanıp oğlunun doğum gününde hediye ettiği kitabı okumaya başlamasını bile sağlamıştı bu gidip gelmeler; üstelik oğlu kitabın yalnızca Önder’in geldiği günler okunduğunu fark edip yanlış düşüncelere kapılmasın diye artık diğer günlerde de günortası okumalarına girişiyordu ancak hem her iki üç sayfada bir uyuklamaya başladığından, hem de bulduğu sunum tarzında kitapsız kalmak istemediğinden ağır ağır ilerliyor, fazla kalın olmamasına rağmen kitabı bitmek konusunda çaresiz bırakıyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlarda öyle olmasa da, Önder’in son gelişlerinde Kısmet yalnızca kalan ev işleriyle uğraşmak, ütü yaparken bahaneyle kısık sesli televizyon izleme kaçamakları yapmak ve kanepede kitap okuma uyuklamaları gerçekleştirmekle yetinemez oldu; yıllardır oğlunun ne demeye kapandığını anlayamadığı o güneş almayan, havasız odası onu akıl ermez şekilde kendine davet ediyor, gençlerin gülüşmelerle dolu sohbetlerini çizgi film karakterini kendine doğru çeken kek kokusu gibi kullanıyordu. Kısmet bu arzusunu anlamakta güçlük çekiyordu; aklına bile getirmekten korkacağı, ahlâksızlık göreceği ihtimalleri beyninin ucuyla tartmaya cesaret edebilse de bunda pek ileri gitmedi: Söz konusu oğlan sıska, becermekte zorlanmayacak olsa da sohbetini kendisine açmaya pek girişmeyen, arzu sınırlarının içerisine girme ihtimali olmayan bir tipti. Öyle olmasa bile, Kısmet’in böyle bir çılgınlığa kendini kaptıracak kanatları yoktu; sırrını anlayamadığı oda çekiciliğinin ardını sınır tanımadan keşfetme isteğinden üzerinde durmuştu bu ihtimalin. Şüphesiz öykü kitabı sunum dışında da fayda sağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mert çalışmalarını gevşetmeden Önder’le daha fazla vakit geçirmenin ve bunalmalarından orta yol bularak kaçabilmenin bir yöntemini bularak Önder’le ortak sorumluluk alanlarına çalışacağı günlerde onu birlikte çalışmak üzere  eve çağırmaya başladı; Önder de arkadaşının izole odası ve evin nefis ağız tadı ile konukseverliği sayesinde bu tekliflerin bolluğundan pek rahatsız olmuyor ve sınav öncesi son ayının neredeyse yarısını burada geçirmekte üzerindeki çalışma baskısının hafifliğinin de etkisiyle bir sakınca görmüyordu. Mert belki bu rahatlatıcı arkadaşlık adına esas zorlu sorumluluk alanlarından biraz kaçış yapıyordu ancak  kendi kendine, bunu yapmazsa sıkıntıdan daha kötü duruma düşeceğini söyleyerek  içini rahatlatıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmet odanın çağrılarının saçma gizemini çözemese de, kendini durdurmaktan da kaçınıyor ve Önder’in iyice sıklaşan bu geliş gidişlerine kekler, kurabiyeler yapıyor, yalnızca sabahları ve akşamları kendini gösteren niteliksiz memuruna farklı içecek siparişlerinde bulunuyordu. Servis vakitlerini özellikle sohbet seslerinin yoğunlaştığı kısımlara denk getiriyordu ki odaya ani giriş yaptığı zamanlar biraz olsun içinden taşan odaya katılma isteğini doyurabilsin. Çoğu seferin tersine, ki iki günde bire kadar inmişti bu seferler, bir seferde odaya girip neşeli servis yapma merasiminin ardından odada kalıp ufak bir sohbet girişiminde bulunmaya karar verdi. Bu kararı önceden vermesinin de etkisiyle yapabileceği en güzel, en bol üzümlü keki yaptı, oğlu gibi Önder’in de seveceğini tahmin ederek tepsiye iki de bol Nesquick’li süt koydu ve hevesle odaya yöneldi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim favorim Sasha Grey valla.”&lt;br /&gt;“Oo sert işlerdesin.”&lt;br /&gt;Kısmet elindeki tepsiden sağ elini sıyırıp işaret parmağıyla odanın kapısını zar zor açtıktan sonra kesildi sohbet. &lt;br /&gt;“Kek getirdim size,” dedi Kısmet ve çocukların yaprak testler ve kitaplarla dolu masayı boşaltmasını bekledikten sonra tepsiyi masaya koydu, sonra her zamanki gibi doğruca odadan çıkmaya yönelmek yerine çocukların arkasında dikilip gülümseyerek bilgisayar ekranına bakmaya başladı. Bakıyordu ancak herhangi bir şey görmeye çalıştığı yoktu; bakışlarını oyalıyordu sadece.&lt;br /&gt;“Ellerinize sağlık Kısmet Abla,” dedi Önder çatalla kendisine en yakın kek dilimini kurcalamaya başlarken. “Zahmet etmeseydiniz.”&lt;br /&gt;“Ne zahmeti canım, afiyet olsun. Süt sever miydin, Nesquick de koydum ama...”  Kısmet bakışlarını Önder’e kaydırmış, gelecek cevabı merakla gözlüyordu. Mert umursamazca ikinci ısırığını almıştı bile.&lt;br /&gt;“Severim severim, teşekkür ederim.” Önder’in yemeye girişmesi için Kısmet’in odadan çıkması gerekiyordu öncelikle.&lt;br /&gt;Çekingen, cümle sonuna doğru yükselen bir ses önceden plânlandığı belli bir girişimde bulundu: “Resim çekiyor musun şimdiden, getirip göstersene bazılarını?”&lt;br /&gt;“Deviantart’ta var, göstereyim isterseniz?” Önder fareye doğru hamle yaptı, Mert ona ters ters bakıp ağzındaki lokmayı konuşmak üzere iyice yana itti:&lt;br /&gt;“Boşver şimdi ya; anne sağol hadi...”&lt;br /&gt;“Devi... O ne? Göster göster.”&lt;br /&gt;“Anne boşver sen anlamazsın, İngilizce bir site adı işte.” Sesini arttırarak “Eline sağlık çok güzel olmuş,” dedi ve annesine gitme imasında bulundu Mert.&lt;br /&gt;Kısmet  “Amaan Mert,” derken gülümsemesine rağmen alıngan bir çıkış yaparken Önder ne yapacağını bilemez hâlde elini yeniden çatalına yöneltti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Etkilenmenin kuvveti cevapsızlıkta gizlidir. Düşünceli bir akşamın ardından, ertesi gün aylık olağan hava alma günlerinden biriydi ve Kısmet birkaç eksik gediğe, özellikle banyoya yeni halı takımı bakmak üzere iki hafif metro durağı uzaklıktaki büyük çarşıya gitti. Sidik sıçramalarıyla ciddi bir problemi vardı; klozet halısını neredeyse haftada bir yıkamasının yanı sıra, hemen hemen altı ayda bir de halı takımını değiştirmeye çabalar ve büyük çarşının ucuzluğundan faydalanarak bu takıntısını en az maddi kayıpla gidermeye çalışırdı. Bu kez tercihini yeşilden yana kullanarak halı takımını aldı, hazır gelmişken diğer acil olmayan eksikleri de tamamlayıp geri dönmeye koyuldu. Normalde daha uzun gezer, artık vitrin yazılarının yarısını anlamamaya başlasa da alakalı alakasız her şeye uzun uzun bakardı ancak sıcak onu alıkoydu, bu az bulunur dışarı çıkışını kısa kıldı. Dönüş metrosunu beklerken karşıdaki ters istikamet istasyonunun duvarında ağzı kapatılmış, sahte bir panik bakışı fırlatan genç bir kızın fotoğrafı vardı. “İngilizce bilmiyor musunuz?” diyordu belirsiz biri; numarasını bırakmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evi artık ona çekici gelmiyor, odanın çağrılarında kompleksleriyle karşılaşıyor ve günü tüketmeye yardımcı olacak eş yolunu gözlemelere neden bulamıyordu; kocasının da kavga dövüş üyeliğini devam ettirdikleri Lig Tv ve güzel yemeklerin yol boyu süren hayali olmasa eve gelmeye pek hevesleneceğini düşünmüyordu –bunu bilmek olası bir şevkin çıkış yolunu da tamamen kapıyordu-. İletişim kurabildiği tek komşusu Mühibe Ablanın da yılın neredeyse yarısını yazlıkta geçirmesi sıcakları daha da katlanılmaz yapıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleye kadar süren zorunlu dersane saatlerinin dışını evde geçiren oğluna babasına söylememesini iyice tembihledikten ve yastıkaltı parasını denkleştirdikten sonra kendisinden beklemeyeceği, onun gibi olup ancak sahiden zararlı bir yalnızlığa gömülmüş bir kadının kalkışabileceği kimi için ufak, onun için büyük çılgınlığa cesaret etti: Haftaiçi her gün üç saat, daha önce çok duyduğu, ancak anlamını yarım yamalak bildiği kelimelerle haşır neşir olmaya başladı. Metro durağındaki gergin genç kıza şüphe ve tatmin arasında gidip gelen bakışlar ata ata onu akrabası bellemişti artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz ilk haftasında olmasına rağmen hocasından ve sınıftaki diğer insanlardan memnundu; korktuğunun aksine sınıftaki hemen hemen herkes kendisine yakın yaşlardaydı ve özellikle hoş sohbet bir beyefendi olarak gördüğü, henüz kelleşmekte ileriye gitmemiş sıra arkadaşı Hüseyin (Bey) her geçen saat ona evini, oğlanın odasını, hâtta evin işlerini unutturuyordu. Her fırsatta onunla bol gülümsemeli ufak konuşmalar yapıyor, küçük esprilerine pek aşina olmasa da onun kendisine gösterdiği bu ilgiye karşı şefkatin ve saygının birbirine karıştığı aşksız ancak arzulu bir duygu hissediyordu.Üst düzey bir kararsızlık, vicdan azabı ve heyecanın ardından kabul ettiği pastane daveti kendisine ne yaptığını sormaya bir daha kalkışmadan, yalnızca yorgun kollarını suyun akışına bırakacağı bir belirsizlik cenneti olacaktı belki de.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ücra bir pastane seçtiler ve sonu gelmez gülümsemeler ve yer bulamayan ellerin düştüğü zor durumlar eşliğinde birer keşkül söylediler menü üzerinde fazla düşünemeden. &lt;br /&gt;“Şu dil engelim de olmasa yönetici bile olmuştum şimdiye, ama işte çok önemli bu dil meselesi artık, olmuyor İngilizce olmadan,” diye ani bir giriş yaparak, sessiz gülümsemelere son verme girişiminde bulundu Hüseyin Bey kılçıksız konuşmasıyla. &lt;br /&gt;Kısmet yüzünde bir gülümseyiş daha oluşturarak başıyla onayladı Hüseyin Beyi, peçeteye sarılı kaşığı eline alırken. Yeniden sessizliğe gömülür gibi olduklarında önlerine birer de su geldi, afiyet dilendi ve iki kişilik sahnelerinde baş başa bırakıldılar. Keşküllerden ilk kaşıkları aldılar, birbirlerine tat onaylama bakışları attılar ve ardından aşağı bakarken belki uyumlarına, belki sessizliklerine gülümsediler.&lt;br /&gt;“Kocanız iyi İngilizce biliyor mu ki aşağılıyor sizi? Neden sizin gibi birini kursa gitmeye zorlar anlamadım. Yanlış anlamayın, size yakışmayacağından falan değil. Yani, bir adamın karısından böyle bir şey istemesi zaten yeteri kadar acayip.”&lt;br /&gt;Kısmet üç yıl önce gazeteden kupon biriktirerek aldığı koca telefonu kullanarak boşta kalan elini oyalıyor, bir yandan da çabuk bitmemesi için uğraşarak, yavaş yavaş yiyordu keşkülü. Aynı zamanda ilgisiz görünmek de istemiyordu, ancak içinde bulunduğu hâl sınıftaki durumlarından çok daha farklıydı. Kocasıyla bir bahar akşamı yine ne yaptıklarını tam olarak bilemeden gerçekleştirdikleri ilk buluşmalarından beri bu kadar gerildiğini hatırlamıyordu ve bunu düşündüğünde gerginliği mide bulantısıyla birleşerek daha da arttı. “Bakmayın o kadar da değil; biraz da ben istedim gelmek.” Sesi titriyor mu diye kontrol ede ede, yavaş yavaş konuşuyordu. “Sıkılıyordum evde. Bıktım her gün aynı şeyleri yapmaktan kaç yıldır. Tatile de gitmeyeceğiz belli ki bu yıl.”&lt;br /&gt;“Ah, tatiller. İyi nefes aldırırlar bize ama tabii yanımızda memnun olduğumuz biri varsa.” Kısmet bazen Hüseyin Beyin televizyondan fırlamış gibi konuştuğunu düşünmüyor değildi, fakat mesafeli ve etkilemeye dayalı durumlarını göz önünde bulundurarak bunu normal karşılıyordu. Ancak dokundurmaları ve varmaya çalıştığı noktayı belli eden yönlendirici ifadeleri biraz rahatsız ediciydi; son günlerde dozunu iyice arttırdığı bu ifade görünümlü sorular kendisini korkutuyor, aynı zamanda da kışkırtıyordu. &lt;br /&gt;“Tıpkı oğlunuz gibi, ben de kendimi evde bir yerlere kapamaya çalışır buluyorum artık. Karımın anlayışsızlığından, bitmek bilmez taleplerinden gına geldi, anlatabiliyor muyum?” &lt;br /&gt;Kısmet yeni arkadaşlığının oluşturduğu resim hakkındaki yorumlarında düştüğü şüpheleri gidermek için daha iyi bir cümleyle karşılaşamazdı herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sınıftaki hâlinin aksine suskun kaldığı pastane macerasını çok az pas vererek erken sonlandırdıktan sonra ertesi gün kurs olsaydı bile, gitmeye muhtemelen cesaret edemeyecekti Kısmet. Vicdanını rahatsız edenin evin biriken işleri olduğunu düşünerek haftasonunda işleri en azından hafifletmeye karar verdi; yürüyüşsever çamaşır makinesi, yaz mevsiminin her güne yeni bir kıyafet talep eden yüksek kaprisliliği yüzünden günaşırı çalışıyordu yine ancak Kısmet’in bizzat ilgilenmesi gereken işler iyice birikmişti; bir ara temizlik de yapmak gerekiyordu üstelik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O haftanın en sıcak, en yapış yapış günüydü cumartesi; kocası son iş gününde, yine her gün olduğu gibi kahvaltıdan sonra hızlıca içtiği ikinci çayın ardından büyük tuvaletini yaptı ve tuvaletini yaptığı sırada askıya aldığı acelesine yeniden kavuşarak hızlı hızlı boyası eskimiş ayakkabılarını giydi. Dersaneye gitmek üzere hazırlanırken bir yandan da gidip gelip klavyenin tuşlarına vuran oğluna “Hadi konuştuğumuz gibi akşam ben alırım seni Mert, geç kalmazsın maça,” diye seslendi ve aceleyle evden çıktı. Hemen arkasından Mert de tuvalete girdi, bir süre çıkmadı, çıktığında da koştura koştura ayakkabılarını giydi ve kapıyı açarken salondaki kanepede uzanmış, kahvaltıyı hazırladıktan sonra onlar gidene kadar kitap okumaya girişmiş annesine seslendi: “Anne ya şeyler gitmedi tuvaletten, tekrar çekersin sifonu daha sonra.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önder vesilesiyle okuduğu zamanlarda pek sürüklenemediği, uyuklamaktan kendini alamadığı kitap bu kez ilgi çekici gelmişti ona; belki bu sabahki umutsuz uyuşukluğundan, belki de sıradaki öyküyle ilişki kurabildiğinden, evden çıkan erkeklere kayıtsız kalarak okumasını sürdürdü. Bir kadın kaşıkla duvarı oyuyor, yan daireye ulaşıyor ve yan dairede çıktığı odada karısından kaçmak için oraya sığınan bir adamla arkadaşlık kuruyordu. Kısmet öyküyü bitirdikten sonra bir süre, boş bakışlarla tavanı izledi. Tavana baktığı süre boyunca göğüslerinin üzerinde tuttuğu kitabı kapatarak sehpaya koydu, doğrularak ağır adımlarla ev telefonuna gitti, telefonun altındaki çekmeceden bir kağıt çıkarıp kağıttaki sert kalem darbeleriyle yazılmış numarayı çevirdi. Karşıdaki genç kız sesine adını ve soyadını söyleyerek kursa devam etmeyeceğini bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün boyu, kendisinin bile alışmadığı şekilde, tembel, ağır hareketlerle gördü işleri; önce yemekleri yaptı, ardından hiç köşelere inmeye çalışmadan, kabaca süpürdü salonu ve diğer tüm önem vermediği odaları. Yarım yamalak toz aldıktan sonra televizyonu açtı, rastgele bir magazin programı buldu ve televizyonun hemen karşısına ütü masasını kurup dağ gibi olmuş ütüye girişti. Sırasını düşünmeden, gelişine yapıyordu bugün bütün işleri; kursa artık gitmeyeceği için hiç acelesi de yoktu; yavaş yavaş, uyuşuk hareketlerle yapıyordu ütüyü. Kendi kıyafetlerini de, oğlunun ve kocasının kıyafetlerini de dikkatsizce ütüledi. Bir program bitti, başka bir program başladı o bütün kırışıklıkları bitirene kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çamaşır makinesini ütüye girişmeden önce kurması gerektiğini tuvalete girdiğinde fark etti. Neredeyse akşam olmuştu bile, erkeklerin gelmesine çok yoktu. Sığdığı kadar renkli kirliyi makineye sokuşturup kurdu aleti, sonra kocasının eski pijamasını ıslatıp yerleri silmeye başladı. Yine sidik izlerini silmeye çalışırken yorulduğu için işi yarıda bırakıp küveti ve lavaboyu cifledi, aynı işlemi klozete de uygulamak için kapağı açtı ve tuvalet kağıtları ile boklarla neredeyse dolup taşmış, suyu yarıya kadar çıkmış bir klozetle karşılaştı. Lanet okuyarak sifonu çekti, fakat sifon suyu klozetten taştı ve tuvalet kağıtları ile boklar bir anda yere yüzüverdi; Kısmet panik içinde tüm tembelliğini üzerinden atarak hızla tuvalet kapısını kapattı ve birkaç hafif dozlu küfrü yüksek sesle tekrarlayıp durarak elini lavabonun altındaki pompaya attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz sıcağında hiç sevmediği bir işi her gün her gün yapan bir adamın ve onun test sorularına gömülmekten ve kaygı hissetmekten iyice bunalmış oğlunun ligin son maçını kaçırmamak için çiğnemeyec eği trafik kuralı yoktur; o gün dersanede etüte kalan oğlunu yol ters olmasına rağmen sırf maçı beraber izlemek için alan baba, bıkkın hayatından uzaklaşma fırsatı bulacağı son doksan dakikanın tek bir saniyesini dahi kaçırmaya tahammül edemezdi. Devre arasında yiyeceği güzel bir yemekle şampiyonluk maçını taçlandırırken, geçmek bilmeyecek ekşi kokulu yaza en azından güzel bir bitirişle girecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pompa fayda etmeyince iğrene iğrene eldivenlere uzandı Kısmet; çamaşır makinesi de neredeyse yürümekten koşmaya geçerek sinirine sinir katıyordu zaten. Eldivenleri eline geçirdi, sol elini yerin henüz silmediği, sidik izleriyle dolu kısmına koyarak sağ elini klozet deliğine kadar soktu ve oraları boynunu gerdikçe geren bir surat ifadesiyle kurcalamaya başladı. Tam fayda sağlamaya başlamış gibiydi ki kapı zili sertçe çaldı. Kısmet’in boklar ve tuvalet kağıtlarıyla dolu tuvalette yere oturmuş, elini klozetin derinliklerine kadar sokmuşken kapıya gitmek gibi bir şansı yoktu. Elini daha derine, daha da derine daldırdı. Elinden geldiğince dibe girmeye çalışıyordu ancak dirseğine kadar batmıştı. Biraz bekleyebileceklerini düşünerek işine devam ediyordu fakat kapı zilinin çalınma aralıkları da gittikçe kısalıyordu. Zilin uzunluğu biriken şiddeti hatırlatıp duruyor ve paniklemesine sebep oluyordu. Çamaşır makinesi yürüye yürüye Kısmet’in yorulmuş beline kadar dayandı ve durmaya da niyetli değildi; Kısmet bir yandan klozeti bu hâle getiren oğluna, bir yandan ala ala ikinci el makine alan kocasına, bir yandan sifonu yeniden çektiği için kendisine ve aklına gelen diğer her şeye, hayatını oluşturan tüm gerçeklere bela okuyarak boştaki sol eliyle makineyi itmeye çalıştı ama mümkünatı yok, makine arkasından çekilmeyecekti artık. Fiyatıyla ters orantılı ses yüksekliğine sahip telefonu sevgilisinin saçının telini cennete değişmeyeceğini söyleyen bir adamın sesiyle bağırmaya başladı, aynı anda kapı zili de patlayacak gibi çalmaya devam ediyordu. Sifonun suyu nedense akmayı kesmiyor, makine yürüdükçe yürüyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8460838205415705732?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8460838205415705732/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8460838205415705732&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8460838205415705732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8460838205415705732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/07/ksmet.html' title='Kısmet'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4121061502876105110</id><published>2011-07-16T16:14:00.001+03:00</published><updated>2011-07-16T16:15:41.173+03:00</updated><title type='text'>Sığ Bir Ukalanın Zayıf İnsanlık Haritası</title><content type='html'>Öğretmenin kendini göstermeye niyeti yoktu ve yerine kimse de gönderilmedi; kızı erkeği, sarışını esmeri, zayıfı şişmanı, bağıranı susanı alabildiğine halı bomboş sınıfta bütün gün görünmez itekleyenin arzulattıklarını yaptı. Kimi kırık dökük kutularla evler kuleler kurdu, kimi uyumsuz renkli kalemlerle yazdı çizdi ve bazıları yazıp çizdiklerini diğerlerine de gösterdi, kimi ufak topları tekmeleyip durdu, kimi nesneleri boşverip diğerleriyle uğraştı, kimi bir minder bulup biri kendisine bulaşana kadar öylece yattı, kimi kilitli kapıyı açmak için çalışmalar yaptı. Zaman geçtikçe sıkılmaya, sıkıldıkça bağrışmaya başladılar fakat bütün yerler kapıldığı için yer değiştiremiyor, değiştirseler de yine sıkılacaklarını biliyorlardı. Oyalanmak için öpüştüler, dövüştüler, dolapta buldukları bisküvilerden yediler. Hava karardı, aydınlandı, tekrar karardı ve tekrar aydınlandı ve her yeni ışık değişimi sabır yenileme etkisi vermeye başladı. Kuleler gelişti, kağıtlar büyüdü, kuvvetler çoğaldı. Birleştiler, ayrıldılar, bölündüler. Kapıyı açmaya çalışanlar da kapı koluyla farklı işler yapmaya koyuldular. Kazanıp kaybetmeye, üste çıkıp geride kalmaya başladılar. Tekrar birleştiler, tekrar ayrıldılar, tekrar bölündüler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra öldüler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4121061502876105110?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4121061502876105110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4121061502876105110&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4121061502876105110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4121061502876105110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/07/sg-bir-ukalann-zayf-insanlk-haritas.html' title='Sığ Bir Ukalanın Zayıf İnsanlık Haritası'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-2170359251442491885</id><published>2011-07-04T23:49:00.005+03:00</published><updated>2011-07-04T23:57:10.459+03:00</updated><title type='text'>Ufak Mavi Umut Kırıntısı</title><content type='html'>“Dikkat et, ısırgan otları var,” dedi Aysel önden yürüyen sevgilisine. “Kırk yılda bir şort giydin onda da bunlar bulmasın seni.”&lt;br /&gt;Çatırdatmalarla, eğilip bükülerek mangal kokularından uzak bir köşe bulma çabası içinde yarı-kayıp ilerliyorlardı.&lt;br /&gt;“Annenleri bulabiliriz inşallah dönüşte,” dedi Merih keskin gözlerle ağaçların azaldığı tarafa doğru bakarken.&lt;br /&gt;“Merak etme, bu sıcakta hiçbir yere kıpırdayamazlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır ağır kendini gösteren ufak deniz parçası, algı sahibi yeteri kadar iyimserse yılların özlemini giderebilecek kuvvete sahipti. Kilim yokluğunu dert etmeden, etrafa iştahla saldıran dev bacaklı karıncaların ve boyutları sayesinde iğrenilmeyen ancak aynı zamanda önemsenmeyenlerin arasına katıldılar. Aysel hamlığı yalnızca okula yürürken ve insanlar için tasarlanmamış küvetinde banyo yapmaya çalışırken yenmeye çalışan vücuduna rağmen, otururken bile parıldayan mavi su kırıntısından gözlerini ayırmamıştı. &lt;br /&gt;“Şuraya bak, çok güzel ya,” dedi belli belirsiz bir sesle.&lt;br /&gt;Oturmuş, esneyerek ensesini kaşıyan Merih “Deniz işte,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada görüş açılarına bir yük gemisi girdi ancak onlar için olup olmadığı belli değildi. Aysel o tarafa doğru hayran hayran bakmaya devam ederken Merih derin bir of çekerek kendini arkaya, sırtlardan muzdarip çimlere bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş yakıcılığını geri çekmemişti belki ama deniz hızlı hızlı parlıyor ve arkada bıraktıkları ağaçlıktan cıvıldama sesleri geliyordu. Soluk alma mavisinin daha geniş bir alandan kendini göstermesini engelleyen beton bir kulübe vardı sağ taraflarında; soldan, Aysel’in olduğu taraftan taşan ışığın aksine dökülen duvarları, ucuz boyası ve çürümüş pencereleriyle –en azından Aysel için- görüntüyü bozuyor, ancak bir yandan da neden orda olduğu konusunda merak uyandırıyordu.&lt;br /&gt;“Bekçinin falandır herhalde,” diye cevap verdi Merih yattığı yerden. Beş yapraklı bir yonca koparmış, iki parmağı arasında döndürüp duruyordu. “İnsanlar bir saçmalık falan yaparsa diye koymuşlardır.”&lt;br /&gt;“Ne saçmalık yapacaklar ki?”&lt;br /&gt;“Ne bileyim. Sağı solu yakarlarsa falan diye herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysel kısa bir süre kulübeyi inceledikten sonra küçük fakat güzel bir gün için yeterli, düz desenli basit çantasından ince, şöyle kırk sayfalık falan bir kitap çıkardı ve öne uzattığı bacaklarını kendine doğru çekip açıkta kalan fazlasıyla beyaz, ufak bir değişiklik için azıcık güneş ışığı bekleyen, Merih’e göre ince bileklerini ortada birleştirdi. Dudaklarını bükerek, her iki paragrafta bir etrafa bakarak iki üç sayfa okudu, sayfa çevirirken yüzüne vuran güneşe cevap olarak gözlerini kapamış bacak sallayan Merih’e dönerek saati sordu.&lt;br /&gt;“Dört gibi dönelim. Bakarsın annemlerin sıkılacağı tutar.”&lt;br /&gt;“Dört mü? Onları bilmem ama ben o saate kadar burda yaşlanırım herhalde.” Merih saate bir kez daha baktı.&lt;br /&gt;“Takmayacaksan güneş gözlüğünü versene bana. Canım acımaya başladı.”&lt;br /&gt;Aysel çantasından kahverengi, hacimli bir gözlük çıkardı ve sıra arkadaşına teslim etti.&lt;br /&gt;“Bari üçe doğru gidelim de kardeşinle top falan oynayalım. Hiç düşünmedim ki kitap falan getireyim.”&lt;br /&gt;Aysel yeniden giriştiği kitaptan gözlerini ayırmadan “Ne çok falan demeye başladın,” dedi.&lt;br /&gt;“Ne?”&lt;br /&gt;“Fark ettiysen sabahki maç teklifine karşılık kafasını telefondan kaldırmadı kendisi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merih tam cevap verecekti ki kulübenin kapısı gürültüyle açıldı ve kahverengi şapkalı, varsayılanın aksine iyi giyimli bir bekçi onları şöyle bir süzdükten, özellikle Aysel’in ayrık bacaklarına keskin bir bakış attıktan sonra şapkasını düzelterek ağaçlık alana doğru yürümeye başladı. Kapının açık kaldığı kısa zamanda görülebildiği kadarıyla kulübenin içi dışının aksine eşyalar bir orduyu oluşturuyormuş gibi düzenli ve bir bekçi kulübesinden beklenmeyecek kadar lükstü.&lt;br /&gt;“Artık sıkılmıştır, telefondaki bir oyunu kaç saat oynayabilir ki?”&lt;br /&gt;“Tahmin bile edemezsin. Bu bekçi ne ayak yahu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysel kitap okuyordu okumasına ancak satırlar fazla sabitti artık. Deniz hararetle dans ediyordu belki ancak bu hararet, her akşamını yirmi santimetre ötesine bakarak geçiren biri için fazla uzak ve tekdüzeydi. Güneş ısıtıyordu, ama yeni yaşayanlar için bu sıcaklık artık fazlaydı; güzelliklerin algılanma süresini kısaltıyor, yerine hiçbir şey koymuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merih kulübeye, gelecek evine doğru bir kez daha döndü ve dönmesiyle, kendisinden öncekilerin hızlı, sonrakilerin yavaş bulacağı bir fırlamayla kulübeye koştu. Kapının önünden aldığı kağıdı kaldırarak kitabı okumaktan vazgeçmek üzere olan Aysel’e doğru salladı ve sırıtarak “Beş lira,” dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-2170359251442491885?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/2170359251442491885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=2170359251442491885&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2170359251442491885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2170359251442491885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/07/ufak-mavi-umut-krnts.html' title='Ufak Mavi Umut Kırıntısı'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8565133242961551166</id><published>2011-07-02T23:43:00.005+03:00</published><updated>2011-07-04T04:47:58.848+03:00</updated><title type='text'>Damao ve Laçesis</title><content type='html'>&lt;div&gt;Hasbelkader salonuma atılmıştı zavallı kuş; edinebildiğim tek uzun süreli ilişkinin basit bir samimi itirafla en azından mekân boyutunda sona erdiğini bilen düşünceli kapıcı, yarım çocuk yuvası nitelikli akraba evinden kurtarıp getirmişti onu. Teklifi zorla kabul ettiğim de söylenemez; özellikle gecenin sessizliğinde insanın yalnızca kendi nefesini duyması, kendi canlılığını tecrübe etmesi dayanılır şey değil.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İşten aldığım kısa süreli izin sayesinde her akşamüstü, kitap okuma uyuklamalarım sırasında gözlemleme fırsatı buldum şanssız hayvanı. Şimdiye dek gördüğüm muhabbet kuşlarına göre daha ufak kalmış, ağzını açarak hırıltılı nefes alıp veren, yürüyüşümden bile korkan zayıf mı zayıf bir hayvandı. Altın sarısı kafesinin içinde büzüşerek, fazla hareket etmeden, dişi başına dikilip duruyordu tüneğin üstünde. Yalnızlaşmış hayatımın birkaç günde hedef varlığı hâline gelen Laçesis’e ilaçlar, vitaminli krakerler aldım ancak o hâlâ benden korkmamaya bir sebep bulamıyor gibiydi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Henüz salonuma geleli bir hafta olmuştu ki keskin duyularının geceleri kendi sesini duymasına dayanamadım ve iyi bir eş adına masraftan da kaçınmayıp ona rengine, boyutuna uygun güzel bir erkek aldım. Cinsinden biriyle olmak, tıpkı benim tecrübe ettiğim gibi, yara izlerini unutmasını ve yeniden muhabbet edebilmesini sağlar diye düşünüyordum ancak ilk birkaç günün heyecanlı, çekingen kur girişimlerinin ardından erkeğin huzursuzlaşmaya başlamasıyla umutsuzluğa sürükleyici bir kafes yaşamına doğru ilerlediklerine dair gözlemler yapmaya başladım. Kanepede yatarak okuduğum kitabı tam kafeslerinin hizasında tutmamın da payıyla, uyuklamalarımdan kalan zamanlarda okumaktan öte onları izliyordum –yemleri dışında verdiğim krakerlerden, marullardan, darı dallarından ve aldığım bunca oyuncaktan sonra bu kadarı da hakkımdı artık-.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Laçesis rutinden şikayetçi değil gibiydi; her yaptığını bir yandan erkeğini gözleyerek yapması hayatından memnuniyetine dahi yorulabilirdi hâtta. Tek olduğu zamanlardan daha fazla yiyor, daha çok ötüyor, hâtta bazen kafasını aşağı yukarı oynatarak dans bile ediyordu. Eşinin öncülüğüyle, daha önce kullanamadığı gaga taşını bile kullanıyordu artık; varsın banyo yapmasın. Eşi bir tek banyo yapmayı bilmiyordu herhalde, aldığım yerde ona iyi bakmışlardı belli ki. Laçesis’e tüm öğrettiklerinin yanısıra, hayvanı aynanın zaptından da kurtarmıştı. Kendisi Laçesis’ten daha hareketli olmasına rağmen biraz moralsiz görünüyordu ancak bunu mekân değişikliğine bağlıyordum; ayna sevdasında Laçesis’in yerini alması da bundandı diye umuyordum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hayvanlar gözlerine bakmadığınız sürece sevimli ve mutlu görünürler. Laçesis, gözlerindeki boş ifade değişmemiş olsa da, eşi geldiğinden beri kafeste yapacak bir şey daima buluyor, çiftleşme girişimlerine karşılık bulamamasına aldırış etmeden gün boyu bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Mutsuz eşini umursamıyordu diyemem, neşesinin kaynağı oydu ne de olsa. Dişilik gereği zaman zaman hayvanı ısırmaya çalışıyor, canlılığı yerindeyse kafesi dar ediyordu ona. Bir haftalık mutsuzun adı, Laçesis’e uyguladığım cesur isimlendirme girişimimin de etkisiyle belli oldu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Damao huzursuzdu belki ancak çenesini tür bağlamından koparmaya pek niyetli değildi. Gece olmadığı ve yorulmadığı sürece, eğer ayna karşısındaysa veya açık camdan yabancı kuş sesleri geliyorsa, Laçesis’in tüm çabalarına rağmen yanına yaklaşamadığı farklılık ve güzellikte ezgiler yaratarak sesini diğerlerine duyurmaya çalışıyordu. Kolay kolay yorulmak da bilmiyordu; bazen karşılık alamadığı, aynadakinin ve diğerlerinin ilgisini çekemediği için şevki kırılır gibi olsa da, sularına vitamin katmayı unutmamışsam –ki yarattığım uğraşlarla çok haşır neşir olmadığım sürece unutmuyordum- hava kararana kadar, hâtta bazen ben salonun ışığını kapatana kadar odayı, bencil bakışlı eşini ve çok yakın dış dünyayı şenlendiriyordu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;(Düşününce, şenlendirme bölümünden pek de emin olmadığımı fark ettim; tamam, hem benim için hem Laçesis için başta tüm o farklı, duyarlı sesler ilgi çekici ve ilham verici oluyordu ancak çok geçmeden, çıkardığı sesler karmaşıklaştığı ve zorlama bir hâl aldığı anda artık kafa şişirmeye, yoruculaşmaya başlıyordu –pahalıya mal olduğu için olumlu önyargı sahibi olmanın gereği yok-. Yakın dış dünyanın da onun sesine özellikle bayıldığı yoktu; zaten birkaç bitkiden ibaret renksiz dış dünya, onu dinlemeye girişmeyecek kadar yorgun ve kendiyle meşguldü.)&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Zaman geçtikçe Damao’nun Laçesis’e seyrek de olsa gösterdiği, en azından arada sırada öpüşmeyi ve aynı anda yemek yemeyi kabul eden ilgisi de kaybolmaya başladı ve gittikçe daha da hareketlenen hayvan sesini duyurma çalışmalarını arttırdı. Sesi gürleşti, şarkıları karmaşıklaştı ve üretme aralığı sıklaştı. Laçesis eşinin içi içini yiyen değişimlerini fark ediyor olmalıydı ancak Damao’nun yanında olmasını yeterli görüyor olsa gerek, belki de benim yüzümden krakerlere ve darı dallarına gömülerek, algılarını diğerlerine kapatmıştı. Damao’nun cıvıldamalarını tıpkı kelimenin bize algılattığı gibi olumlu algılıyor ve kendi sönük ötüşleriyle ona yeterli karşılığı verdiğini sanıyordu belli ki. Hem Damao değil miydi çiftleşme girişimlerine cevap vermeyen, bir sıkıntı fark etse de üstüne hiç mi hiç alınmıyordu o yüzden.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İznimin son günlerine yaklaşıyordum ve işlerimin çokluğundan olanları göremeyecek kadar körleşecektim yine. Şimdi öyle olmadığını bilsem de, düzenlerinin oturduğunu ve artık benim gözlemlerime ihtiyaç duymadıklarını düşünmüştüm. Gözlemlerimin zaten kimseye faydası yoktu ancak en azından Damao’yu algılıyor, devirdiği ağaçların sesini duyuyordum. Yavaş yavaş tüm meşgullüğünü bilmeme rağmen dış dünyanın nasıl olup da onu duymadığını anlamamaya başladım; hayvan artık kızışan beyni yüzünden aynayı gagasıyla kenarından tutarak sarsmaya, aynanın çanını kafes tellerine vurmaya başlamıştı. Gün doğumları dışında yabancı kuşların pek ses verdiği yoktu, Laçesis de zaten onun ilgi alanında değildi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;En azından yeni soluklar alabilmesi için, işe yeniden başladığım günlerde evden çıkmadan önce kafesin kapısını açık bırakmaya başladım. Ben yokken olanları bilemiyordum ancak geldiğimde Laçesis’i kafesinde olağan hâlinde otururken, Damao’yuysa salonun köşesindeki kalorifer borularını kemirirken buluyordum. Damao özellikle duvarın tam köşesinden üst kata doğru çıkan boruyu kafaya takmıştı belli ki. Onu her akşam eve dönüşümde salonun köşesini kurcalar bulduğumdan acaba dışarıya geçit kazma çalışmaları mı yapıyor diye şüpheleniyor ancak o niyette olsa bile, başarılı olabileceğini düşünmediğimden bunu önemsemiyordum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İşe yeniden başlamamdan sonraki ilk haftasonunda, hem yeniden yorulmaya başlamış zihnimi sakinleştirmek hem de gariban mahkûmlara, özellikle de Damao’ya nefes aldırmak adına elimde kafesle kendimi sahile attım. Denize girenlerden uzağa, arka taraftaki çimlere oturduk, özgür görünen kuşların ve insanların sesleri eşliğinde cıvıldadık –daha doğrusu, Damao ustalık işlerinden birine imza atarken biz de ondan rol kapmaya çalıştık-. Sahnede silik kalmasından olsa gerek, Laçesis Damao’nun ve benim tersimize hâlinden pek memnun görünmüyordu. Ötmeyi kesmiyor, ancak devamlı karnını kaşıyor ve Damao’yu ısırmaya çalışıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ertesi gün karşılaşacağım, komşu ofiste işe başlayan güzeller güzelinin o günden kalma huzurla birleşerek yüzüme konduracağı tebessüm bu kadar kısa soluklu olmayı hak etmiyordu. Mekânsal birlikteliğimizi sonlandırmayı başarabildiğimiz geçmiş sevgiliyle ilişkimizi henüz tamamen bitirememiş olmamızın, tebessümü kafesi zorlamak kılacağına ihtimal vermemiştim.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; Aklımda yeni komşum hakkında hevesli düşünceler, elimde neşemin getirileriyle dolu bir alışveriş torbası, anahtarı bulmak ve kilide sokmakta çoğu zamanın aksine hiç zorlanmadan kapıyı açtım. Huyum olmamasına rağmen ıslık çalarak ev arkadaşlarıma seslendim ancak cevap gelmedi. Islığı kesmeden elimdeki torbayı mutfağa bıraktım, içinden ballı krakeri alıp salona yöneldim. Yine Damao’yu kalorifer borularının orada bulurum diye o tarafa bakarak içeriye girdim ancak bu kez boruların üstünde duran Damao değil, Laçesis’ti. Şaşkınlıkla kafese baktım, kafes boştu. Kalbimin yükselen temposu kalorifer borularının altında, yerde, yıllardır temizlemeyi ertelediğim bokların üzerinde, yolunmuş tüylerin arasında, kafasında darbe izleriyle yatan Damao’yu gördüğümde yerini boşluğa bıraktı. Laçesis sakince kafesine dönüp aynayı kurcalamaya koyuldu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8565133242961551166?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8565133242961551166/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8565133242961551166&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8565133242961551166'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8565133242961551166'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/07/damao-ve-lacesis.html' title='Damao ve Laçesis'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1750364483927970985</id><published>2011-06-22T14:03:00.004+03:00</published><updated>2011-06-22T14:23:22.288+03:00</updated><title type='text'>Serseri</title><content type='html'>Her yazın her pazarında denizi için geldiğim bu semtte rastladığım güzel bacaklı potansiyel dizi oyuncusunun ufak, şirin, tatlı, sevimli, her görenin kısılarak okşamaya giriştiği -kazananlardan- köpeği, şortumda cep olsa da giremeyeceğim yeni -daha yeni, yanındaki beyaz masalıdan bir aylık daha yeni, denizime varana kadar gelecek yeniliklerin en yenisi- kafede, o güzel bacakların tam karşısındaki konforlu sandalyeye kurulmuş, mağazasına giremeyeceğim pahalılıkta kıyafetlerinin teniyle teması yüzünden benden ve gürültülü arkadaşlarımdan korkuyordu. Sahiplerinin henüz tren yolunu taşıyacak kadar susamadıklarına şükrederek haftaboyu rastlayamayacağım çekicilikte bacaklara ekrana ihtiyaç duymadan bakayım dedim, gözüm yandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1750364483927970985?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1750364483927970985/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1750364483927970985&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1750364483927970985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1750364483927970985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/06/serseri.html' title='Serseri'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8795810550756643605</id><published>2011-06-16T09:57:00.003+03:00</published><updated>2011-06-16T12:02:43.835+03:00</updated><title type='text'>Vâris</title><content type='html'>Tüy okşayıcı serin bir yaz akşamüstünde babasıyla markete kadar çıkan yeni karneli dünya sahibi, avlu yanındaki yavru kedileri okşamak için babasından izin isterken, sıcak bir eski dostu yad ediyordu: "Oh! Mis gibi tavuk kokuyo!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8795810550756643605?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8795810550756643605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8795810550756643605&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8795810550756643605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8795810550756643605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/06/varis.html' title='Vâris'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-5880004597593421588</id><published>2011-04-26T21:24:00.003+03:00</published><updated>2011-04-26T21:32:35.592+03:00</updated><title type='text'>Son Basamaktan Önce</title><content type='html'>&lt;div&gt;Kapı komşusu Madam, avukat oğlunun doğum gününün hemen ertesinde öldüğünden beri her katına üç daire düşen çalışan nüfuslu apartmanın alt katında yalnız kalan Ayten, hayatındaki canlı eksikliğini Maviş’le de dolduramamıştı. Belki birkaç kez, giriş katının iki kat, Ayten’in bir kat aşağısındaki küçük kapıcı dairesinde apartman işlerinden kalan zamanını televizyon karşısında saç yağlayarak değerlendiren Efkan’a veteriner sormalarla, buldurduğu veterinerlere gitmelerle, rotasyonlu ilişkiye girdiği gündelik uğrakların dışında bir temas fırsatı bulmuştu ancak güven kendini evde arzulatırken, genç olmasına rağmen hastalıklarla boğuşan hayvanın henüz kendine bir canlılık verdiği yoktu ki Ayten’in uyku kaçıran göçme korkularını gidermekte yardımcı olsun. Üst kattaki alzheimerlı yaşıt belki yeni bir aşk olabilirdi, fakat geri gelmeyen tatlı kaplarının cevabı Maviş’i cevherleştiriyordu. Üstüne üstlük, simgesinden geçti fiziksel olarak elde etsin, ışık eve uğramakta yan apartmana takılıyor ve apartmana giren çıkan da Ayten’in dairesinin bulunduğu arka tarafa ancak ayaklarından bileklerine kadar pas veriyordu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kattaki yalnızlığın ömrü yarım yıla yaklaşmış, sonbaharın gelmesiyle ufacık bahçedeki tek tük çiçeksiz ot da Madam’dan halliceleşmişken, belki Madam’ın dairesinde miras meseleleri uzadığından henüz bir hareket yoktu ancak, iki yıldır boş olan diğer daireye uzun bir aradan sonra bir talip çıktı. Tüm gününü evinin içe kapanık huzruyla boğuşarak geçiren Ayten apartmanda olan biten toz hareketlerinden bile habersiz kalmaya niyetli değilken, yanı başına yaklaşmakta olan umuda kulaklarını tıkayacak değildi. Şansını iteklememek, şeytanı çağırmamak adına kiralık daireye taşınma çalışmalarındaki genç kıza başlarda fazla yanaşmadı; kapı deliği onun yakınlarda okuyan orta halli (babası yırtmayan ve yırtılmayan) bir kız olduğunu anlatmakta yeterliydi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Geçtiğimiz haftaki kemalpaşanın gözde kaptaki yerini alan ev yapımı tel kadayıfı resmi bir nihai kurtarıcılık teklifiydi:  Dolu dönecek bir kap, Ayten’i kanatları altına alacak plastik pembe saçlı, dev, beyaz bir kuştan farksız olacaktı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sürgüsü açılmamış kapının gerisinden bakan tedirgin, genç gözler, sabahları kapıcıya seslenmelerinden aşina olduğu sesi algılayamazdı belki ancak, kapı komşusu kulaklar yardımına koştu ve sürgüyü, hazır harekete geçmişken yine komşusu olduğu kaşlara da el atarak indirdi. Sürgü indi belki ancak, Ayten’in canayakın yaklaşımı karşılığını çekingen, umutsuzluk veren, oyunculuk yoksunu, açık mavi bir teşekkürle buldu. Neyse ki vasat tanışmayı zihnin ön plânında tutmayacak iki uğrak daha vardı Ayten’in taze çalışmasında; sevişerek ortaya çıkardığı yemi tek balıkta kullanacak değildi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kapların hiçbiri dolu dönmedi ama genç kızın kabı daha boş döndü. Ayten’in üst komşularından, uzun zamandır tecrübe ettiği gibi, ciddi bir beklentisi yoktu ancak çaresizliğini gizlemeye de çalışmıyordu; Madam’ın bıraktığı dairenin tam üstüne denk gelen, civardaki tekstil dükkanlarından birinin sahibinin depo olarak kullandığı dairenin karşısında oturan ve zihniyle bir türlü barışamayan saçları dökülmüş kadının henüz ayakkabılarını kapı önü pas pasına gezmeye çıkarmaya bile hâli yokken Ayten’in imdadına koşması zordu, Ayten yemi neredeyse iğne kullanmadan salıyordu; evleneli uzunca süre geçmesine rağmen tam altlarına denk gelen Ayten’in yıllar sonra karanlıktan korkmaya başlayan uyku girişimlerini imkânsızlığa sürükleyen çılgın yatak çalgıcılarının da, yan komşularının sönük enerjilerini tümleyen birikimlerine rağmen elindekileri zavallı alt komşularıyla paylaşmaya niyetleri yoktu –Ayten kapları teslim ettiği gece kadayıfta ceviz kullandığına pişman oldu-. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kapları, evvelsi geceki pırasadan arta kalan hüzünlendirici tabağı ve günlerdir zar zor çıkarılmış üç bardağı yıkamak sabit gözlerin sayesinde neredeyse yarım saat sürdükten sonra, kulağı kapıda, kader arkadaşının altlık gazetesini, yemlerini ve suyunu özenle yeniledi Ayten. Kafese yeni koyacağı gazete sayfasını bilhassa kontrol etti ki, akşamüstünün robotik dostu çengel bulmaca, yaşlı dışkılara kurban gitmesin. Tam yeni doldurduğu su kabını Maviş’in sıkkın yan bakışları arasında kafese geçiriyordu ki apartmandan bir ses duydu. Koşa koşa kapıya çıktı, yeni komşusuna hâl hatır sordu. Kız kendisi için tehlike çanlarının çaldığını fark edebilecek kapasitedeydi, güzel bir selamlaşmanın ardından okula yürürken, uzun yolun da Ayten’e ihanetiyle, tüm kendini herkese beğendirme sıkıntısına rağmen yaşlı kadına kayıtsız kalmaya ve soğuk davranmaya kesinkes karar verdi. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ayten öyle kolay vazgeçecek türden bir kadın değildi; Amerikan lisesine de bu sayede girmişti, kocasını da bu sayede kazanmış ve kendisinden evvel kaybetmişti. Ne disiplin göbek adlı babasını sevip sevmediği konusunda odasına kapanıp –ama kapısını kapatamayıp- gitgeller yaşadığı dönemde, ne gelecek kararı verirken ve saadete gidecek yolu belirlerken karşı karşıya kaldığı yalnızlık dolu ayrımda, ne de kocasının son araba yolculuğunda onunla beraber mezarlığa gitmeye cesaret edemeyişinde, sonlanma hissini evin her kuytu köşesinde, havanın her karardığı vakitte hissettiği şu son zamanlar kadar zorlanmamıştı belki ama, hâlâ yalnızca devamlı gördüklerinden medet uman ve sucuya, tüpçüye, yanlış gelenlere ve tanımaksızın rastgeldiklerine gençliğinden beri huy edindiği başı otuz derece çevirme hareketiyle bakıyor olması, en azından bunu da aşacağına dair inancının formunda olduğunu kanıtlıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;İnancı azaltan, gözde umudun kararlı içe kapanıklığı oldu. Tanımadıklarına takındığı gururu ona –ve gerektiğinde diğer apartman sakinlerine- karşı göstermeyen, hâtta apartman boşluğunda her tanıdık ses duyuşunda kapı aralamalar, genç kızın yolunu kesip hal hâtır sormalarla o yılların eskitmeyip geliştirdiği gururu ayaklar altına alan kadın, bundan en sonunda, kapıyı uygun bulup iyi yerleştin mi bakalım kontrolü için bir şekilde genç kızın dairesine girebildiği vakit vazgeçti. Tüm bu çabasına, geçmiş günlerde defalarca -hissettirmemeye çalışarak da olsa- neredeyse yalvararak yaptığı kahveye gelme tekliflerine rağmen, kız taşındıktan neredeyse üç hafta sonra nihayet kutsal parkelere ayak basabilmişken, etrafı toplamak üzere hızlı hızlı sağa sola koşturan kızın Ayten’i görmezden gelen, sorulara yanıt vermeyen, ayağına bir şey giymesi öğüdünü kısık sesle tersleyen tavrı Ayten’in genelde sadece akşamüstleri varlığını hissettiği üst kafa bölgesinde bir sıcaklık yarattı. Kadın kapının önündeki, önceki kiracıdan kalma pis paspasın üzerinde baştan savma çıkararak tekini ters bıraktığı terliklerini tıpkı girerken olduğu gibi hızla giydi, o sırada kattan yayık bakışlar ve tembel adımlarla geçmekte olan Efkan’ı görmezden gelerek, belki de kocasız son dört yılı üzerinde toplamış ve nihayet dışavurmuş suratının yarattığı rüzgârla hafifçe arkaya itilerek açılan kapısını bir de iyice zayıflamış sol eliyle iterek tamamen açtı ve içeri girdiğinde, bu kez en az sol eli kadar zayıflamış, ancak kullanım sıklığı yüzünden aynı zamanda yaşlanmış sağ eliyle, uygulayabildiği tüm kuvveti kullanarak kapattı. Bu kapatış yeterli sertliğe ulaşmadı belki ancak, verdiği özgüven on dört yıldır, Ayten’in aziz evladını E-5’e kurban verdiği yıldan veri dolabın derinliklerinden çıkmayan elbiseye nefes aldırdı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Zamanelik kaygısından sıyrılındığında şıklığından hiçbir şey kaybetmediği anlaşılan elbise ve çok da uzun sürmeyen ancak ustalıkla yapılmış makyajı, gençliğinin Fransız havasını anıştıran şapkası ve yokuş çıkmanın zor olacağı ancak ihtiyaç duymadan edemediği topuklu ayakkabılarla kendini yeni açılan bol yürüyen merdivenli, yüzlerce dükkanlı, ışık ve insan seli çarşıya attı. Mağazalar gezdi, çıkmadan yatağının altından tereddütsüz aldığı kağıtla mutluluk umuduyla değiş tokuş etti, çözüm ruhsal değil de fizikseldir diye birbirinin aynı sandviçlerden yedi, görüp geçirdiklerini tekrar, sadece fazladan ekranların mekânları çevrelemesi farkıyla yaşayacak gençleri gözlemledi. Kat komşusu gibi, kendi geçmişi gibi, beğenme ve beğenilme konusunda sadece vitrinde olabilen; yaşı uygunları dikkate alan; gezmeleri, gülmeleri ve nihayet sevişmeleri onlarla yapan az değişmiş benzerlerine baktı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gökyüzü güçlenecek korkunun habercisi olmaya başlarken, karşılaştığı son ayrımı mağlup kapayacağını en azından bugünlüğüne kabullenen güçlü ancak zavallı kadın, durağan toprağına inmeye koyulurken, baş dönmelerine önlem olsun diye yürüyen merdivenleri kullanmamaya karar verdi fakat muhtaç oldukları, artık alıştığı merdivenleri yapmaya bile tenezzül etmiyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-5880004597593421588?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/5880004597593421588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=5880004597593421588&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5880004597593421588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5880004597593421588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/04/son-basamaktan-once.html' title='Son Basamaktan Önce'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4194750613573070845</id><published>2011-03-03T21:42:00.002+02:00</published><updated>2011-03-03T21:55:13.702+02:00</updated><title type='text'>4</title><content type='html'>Hayır efendim... Biter miyim. Matruşka tabanlı züppelerin beyin akıntılarını temizliyorum kendi beynimden.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ya da temizleyemiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kılıç da, para da keskindir ondan.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Amman bre! Götüme kalem kaçtı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Beynim kaktüs açtı.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4194750613573070845?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4194750613573070845/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4194750613573070845&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4194750613573070845'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4194750613573070845'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/03/4.html' title='4'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-7641576461484136231</id><published>2011-01-13T19:56:00.003+02:00</published><updated>2011-01-17T15:49:51.732+02:00</updated><title type='text'>Dünyalı</title><content type='html'>&lt;div&gt;Her şey, salıncaktan düşebilecek kadar küçük bir çocukken, hoşlanmakla tiksinmek arasında gidip geldiği, bir gün at kuyruklu, bir gün aslan yeleli bal saçlı kızın oyun parkının uzak köşesindeki papatyaları toplamaya girişmesiyle ortaya çıkmaya  başladı. Katliamı hissediyor ancak ne adını koyabiliyor, ne neden böyle hissettiğini anlayabiliyordu. Birbirine kum tekmeleyen, park oyuncaklarının zirvesi çatılı tepeye çıkıp aşağıdakilere elindeki rengarenk tüfekle nişan alan, kendisini güldüren karşı cinsin sırtına bir şaplak patlatan çocuklara katılma güdüsü, o bilincinde olmaksızın biraz daha eksiliyordu sadece.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Eksilmeler, türdeşlerine büyük saygı duymak gerekir, gün atlamaksızın birikiyordu. Nedeni için anne babasıyla oturup imkânsız bir sohbete girişmeli ki, hiçbir zaman bir ata sarılıp ağlayacak kadar dramatik çıkışlarda da bulunamadı. Parmaklarıyla uzansa tutup çıkarabilecekmiş gibi somutça boğazına dayanan bir topak hissettiğinde dahi yapabildiği, henüz cümlenin ortasında susmaya başlamalara yol açacak kızgın sorular yöneltmekten ibaretti. Sinekle örümceği pet şişeye kapatıp sonucun ne olacağını izleyen gizli bilim sevdalısının gözlerini oyma arzusunu daha düşünce aşamasında bile kendine kabul ettiremedi veya uyandığında, arkadaş olduğunu düşündüğü yünlü yaratık  afiyet aşkına servise hazırlanırken lavabonun içine bırakılmış üzgün bıçağı –en azından yöneltilmiş bir tepki göstererek- takvim kartonunu kesmekte kullanamadı. Sessizce oturdu, şişe sahibinin ortamdan ayrılış anını kolladı. Sessizce oturdu, kavurmayla tanışıp seni gözüm bir yerlerden ısırıyor sohbetine girişme talihsizliğini yaşamamış yoğurdun, akrabalık ilişkisi olmaksızın, temiz bir ilişki kurduğu pilavı çatalladı. Kaşıklayamazdı da o; durumuna üzüldüğü bütün nesneleri fırlatılıp atılmasınlar diye yatağının altına sakladıktan sonra, onlara ihanet edip iddialı nesnelerle ilişki kuramazdı; ne o serçe parmağı boyundaki soyulmuş kurşun kalemi sınıfın köşesindeki vişne suyu kokulu kırık çöpe fırlatıp çantasına zorla koyulmuş yeni kalemi kullanabilir, ne de  sağ arka tekeri onun hatası olmaksızın kopmuş ucuz arabayı görmezden gelmeye başlayıp uzak bir akrabanın getirdiği pırıl pırıl itfaiye arabasına kendini verebilirdi. Zaten nesneleri hiçbir zaman sahiplenmemişti; hasbelkader kendini aynı kutunun içinde bulduğu diğer varlıkları otomatik olarak sahip olduğu gücü iyi niyetle kullanarak eşit şartlarda yaşatmaya çalışmıştı farkında olmadan.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hortumdan kurtulup zemine inmeye çalışan kısmına rağmen, beyninin hortumun çekim kuvvetiyle desteklenmiş diğer kısmıysa bağlı olduğu beden büyüdükçe uyum sağlamaya daha da meyilleniyordu. Önce eskiyen oyuncaklarını annesinin talebiyle çöpe attı, sonra önceki senenin ders kitaplarını kendi arzusuyla sobaya armağan etti ve son aşamada, giyinirken ne giydiğinin farkında bile olmadı. Nesneleri birer fiyat etiketinden ibaret görmeye başlamamıştı ancak etiketler sadece üzerlerinde fiyat yazıyorsa değerliydi. Hâlâ akraba eliyle kesilmiş dünyalıları yemiyordu ancak dahil oldukları hayvan grubunun tertemiz paketlenmiş, artık yaşamayan üyelerini pazarlayan çizgi hayvanların sıcak gülümseyişlerini geri çevirmiyordu. Hâlâ çiçek toplayan küçük bir kız gördüğünde içinde anlam veremediği –kızın saflığının yarattığı kafası karışık sevecenliğe baskın gelen- bir öfke hissediyordu belki ama, bu öfke kendini akşam yedi haberlerinin karşısındaki tahta masaya kurulan sofradayken hiçbir zaman göstermiyordu. Gözü ekranda tuza uzananlardan biriydi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ta ki, katliamlardan övgüyle bahsedilen bir başka dersin çıkışında, elemanlarının bazılarının birbirleriyle tek kelime dahi konuşma gerekliliği hissetmeyeceği kadar kalabalık bir grubun içinde yer alarak, gün ışığı gösterilmeksizin topluca harcanmış ve karışık olarak kutulara bölüştürülmüş bacakları aynı mekâna doluşarak topluca tüketen başka insanlarla lades fırsatını kolladığı bir akşamüstünde, gözü aniden uzaklardaki bir adama takılana kadar. Muhtemelen uzun zaman önce alınmasına rağmen o günden bu yana taş çatlasa iki veya üç defa giyilmiş lacivert kare gömlekli adam, bir yandan karşısındakine kahkahalarıyla cevap verirken, bir yandan da başka bir dünyalının iki kemiğinin arasından geçirdiği dilini dans ettiriyordu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yağ kokulu tuvalete kusmuk baskısı altında koşmaya koyuldu. Bu ani değişimi bir filmde görse kesinlikle abartılı bulurdu; ancak ışık akıl almaz derecede hızlıdır. Beyninin, zemine inebilmek için uzun zamandır çırpınıp duran kısmı, çırpınışların bu seferki başgösterişinde tırnaklarını diğer kısmın camını koruyan perdeye taktı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Türdeşlerinden uzaklaşmaya, küçüklüğünü daha sık hatırlamaya başladı. Her sokağa çıkış çok geçmeden dışarıya kokular sızdıracak bir kebapçının veya kasabın müdahalesiyle baş dönmelerine dönüşüyordu; günler öncesindeki hâline inanamazken, uzun zamandır birlikte hortumda yukarıya doğru çıktığı kişiler de onun şimdiki hâline inanamıyordu. Ani değişimin inandırıcı bulunmaması normaldi; gözlemci olsa, kendisi de öyle düşünürdü. Kaldı ki, artık diğer hayvan türlerini yiyemediğini duyanların verdikleri neredeyse dehşete düşmüş tepkiler, başkalarından inanç veya anlayış beklemesinin boşunalığını göstermişti ona zaten. Yine de, düşünmeden yürümeyi çok sevmesine rağmen artık sokakta düşünmeden yürüyemese de, karşı cinsten türdeşlerine dokunmayı çok sevmesine rağmen biraz önce afiyetle –ne yediğinin farkında bile olmadan- bir dostu mideye indirmiş ağızları artık öpemese de, tüm türdeşlerini sevmeye çabalamaya devam etti, onlarla vakit geçirmeye çalıştı; ancak karşısında gidip gelen kemikleri görmezden gelmek, canın çekmiyor mu sorularına karşılık gülümsemek gün geçtikçe zorlaşıyordu. Bir zaman sonra, elde sallanan anahtarlardan, giyilen gömleklerden, kullanılan ve sürekli yerini yenisine bırakan telefonlardan başka hiçbir şeye dikkat etmez oldu. Ne anlatılan palavralara, ne göz renklerine bakıyordu. Tabaklara, yağlanmış ellerin uzandığı nesnelere ve sonra içinden bir yerlerden kendisine doğru sessizce bakan çocuğa gözünü dikiyordu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Son denemesinde, et yemediğini duyunca kahrolarak mantarlı dürüm öneren kebapçının ilkbahardan nasibini almış havadar, oksijen kokulu bahçesinde, beyni yine ani bir perde oyununa hazırlanıyordu. Mantarlar karşısındakilerden daha nitelikli konuşuyorlardı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Günaşırı kendini gösteren ve zarar görmeyeceğini bilerek rahat rahat gezinen birkaç böceğin dışında, evde bir kedi, iki de -hediye olarak gelmiş- sardunyayla birlikte yaşıyordu. Sardunyaları yalnızca sulamakla yetinmiyor, aynı zamanda onların yapraklarını okşuyor, eline toz gelmişse çiçeklerin üzerinde temizliğe girişiyor ve eylem süresince, artık iletişim kurmayı kestiği insanların yerine onlarla sohbet ediyordu –daha önce de türdeşleriyle sohbet ettiği söylenemezdi gerçi-. Evden çıkmadan geçirdiği bugünlerde diğer varlıklarla arasında rutine bağlayan bu ilişkide zamanla kendisini fazlalık olarak görmeye başladı. Türdeşleri tavanı ve duvarları inşa etmeseydi, bu canlılar onun dokunuşlarına ihtiyaç duymayacaklardı. Zemine indi. Dokunuşlarını sorguladı. Kediyi özgür kılmak için bir camı daima açık tutmaya başladı; nesneleri  rahatça durdukları yerde dursunlar diye birbirlerinden bağımsız olarak, daimi yerlerine, son dokunuşlarını gerçekleştirerek yerleştirdi; sardunyaları uygun bulduğu, iyi yağmur alan bir bahçeye bıraktı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kendini zorlaya zorlaya dokunduğu mutfak nesnelerinin yardımıyla yaptığı, her gün yiyebilecek kadar sevdiği ıspanağı bu defaki yiyişinde, parkın köşesindeki papatyaları koparan bal saçlı kız da çocuğun yanından, beynin derinliklerinden, gittikçe aydınlanan ücra köşeden, bir şeyi dank ettirmeye çalışıyormuş gibi dik dik bakmaya başladı. Camdan içeriye, gücünü kudretle birleştirmeyi başarabilen bir ışık girdi. Tabaktaki dünyalıları, türdeşleriyle ortak bir yaşama sahip olmak adına yaptığı son girişimde önüne konulan dünyalıları bıraktığı gibi yarıda bıraktı, ağzını son kez kapattı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yüzyıllar önce yaşamış bilinmez bir türdeş dostu gibi, postu, az önce kanları koklayıp susuzluktan kıvranmasına rağmen tüketmeyen ağacın dalına asılmadı belki ama, tıpkı onun gibi, uzun süre şişenin içine farklı varlıklarla beraber atılıp izlendi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-7641576461484136231?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/7641576461484136231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=7641576461484136231&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7641576461484136231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7641576461484136231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/01/dunyal.html' title='Dünyalı'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-3870311126439234374</id><published>2011-01-08T08:59:00.002+02:00</published><updated>2011-01-08T09:09:24.515+02:00</updated><title type='text'>100</title><content type='html'>Beynime belki de en yakın adam bile yazdıklarımı fazla kapalı buluyorsa açık olmakta fayda var.&lt;div&gt;(Yetişemezseniz diye tir tir titriyorum.)&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İMDAT!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-3870311126439234374?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/3870311126439234374/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=3870311126439234374&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3870311126439234374'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3870311126439234374'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2011/01/100.html' title='100'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-3781156621333124814</id><published>2010-12-28T23:23:00.002+02:00</published><updated>2010-12-28T23:45:51.643+02:00</updated><title type='text'>3</title><content type='html'>Bir girişimi daha boşluğa sarılarak çöpe atıyorum.&lt;div&gt;Kırıntıları birleştirmek varken koca ekmeği aramak niye?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tam bir daha kalkışacakken, tatmin dolu sanal dünyama bakıp arkama yaslanıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bütün iyi anlatıcılar öldükten sonra, mevsimi layığıyla yaşayamazken, hızlanmadan yürümeyi bile beceremezken, 'sevişmeyecek, para da kazanmayacaksan', hadi diğer sebepler de önemli de, GEBERECEKSEN; hiç sevmediğin, iki izleyip bir kustuğun, durup durup küstüğün kalabalığa her gün koşmak niye?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kadromu kuruyorum, anlatılanı dinliyorum, sandalyeme sığmayıp, taklit etmeyi çok seviyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-3781156621333124814?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/3781156621333124814/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=3781156621333124814&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3781156621333124814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3781156621333124814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/12/3.html' title='3'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-7203498274010971757</id><published>2010-12-16T00:07:00.003+02:00</published><updated>2010-12-16T00:27:33.888+02:00</updated><title type='text'>2</title><content type='html'>Beni başka bir hayvan cinsinin ayaklarını uzatmış bir başka hayvan cinsini okşarken içeceği sıcak bir içeceğin deneyleri uğruna ölecek bir hayvandan farklı kılan en temel şey beynimin beni bir yerlere varacağım sanrısıyla itekleyip durması. Bilinçdışımın yaratmakla kalmayıp dayattığı gerçeklik hala düşünmeme, yazmama, bir yandan bunları yapma nedenimi sorgularken eylemi aksatıp ardından kendimi yeniden düşünüp yazarken bulmama sebep oluyor. Genellikle sarıldığım yapay gerçekliklerle bu eylemlerin fışkırmaya çalıştığı kanalizasyon deliğinin üstüne oturmaya çalışıyor olsam da yapay olarak nitelediğim gerçeklere haksızlık ederek kendini gerçek gerçeklik olarak hissettiren zırva, bir beyni alt etmeyi başarmışken alttan ve üstten giriş ve çıkış olmak üzere iki müsait deliği bulunan insan vücudunu alt edemeyecek değil. Tabii insan beynini gerçekten güçlü kabul edersek, ki, ...&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Belki şu rızkına koşan böceği biraz seyreder, sonra ona sarılamayacağım için intihar ederim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-7203498274010971757?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/7203498274010971757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=7203498274010971757&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7203498274010971757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7203498274010971757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/12/2.html' title='2'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-7144586647295235051</id><published>2010-12-08T23:44:00.003+02:00</published><updated>2010-12-09T00:07:49.329+02:00</updated><title type='text'>1</title><content type='html'>Rüyalarda yaşamakla ortak hayatta yaşamanın farkı diğerlerinin varlığı.&lt;div&gt;Diğerlerini önemli kılan yalnızlığın ve yok olurluğun inkarının imkanı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yalnızlığı ve yokoluşu kabulleniyorsan sancılara koşmanın anlamı yok.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir odaya kapanma, diğerlerini yok sayma ve sessiz kalma hakkına sahibim.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yalnızca cesaretim yok.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Rüyalarımı diğerleriyle paylaşmazsam öleceğim diye korkuyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-7144586647295235051?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/7144586647295235051/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=7144586647295235051&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7144586647295235051'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7144586647295235051'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/12/1.html' title='1'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-3959239980142073016</id><published>2010-11-27T02:46:00.001+02:00</published><updated>2010-11-27T02:59:01.691+02:00</updated><title type='text'>Golcü</title><content type='html'>&lt;div&gt;31 numara kendisini formasından çekeleyenlere karşı uzun süre direndi ancak adamların vazgeçmeye niyeti yoktu. Çaresizse, çare kendisi falan değildi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Aniden ortadan kalkmış, son bir imza çabası olarak dünyalıların atmosferine sıcak ve sesli bir nefes bırakmış ve hemen ardından hızlıca tüketilmeye hazırlanmış  arkadaşından kalma acı kokuyu alması yere indirilmesiyle bir olduğunda, son bir şut çekmek üzere ayaklarını bağlarından kurtardı, milyon dolarları hak eden bir deparla karşı sahada bekleşen koyun ve kuzuların bölgesine ulaştı, akıl almaz bir şutla kendisini onlardan uzak tutan çiti deldi ve biraz olsun sakinleşip, belki biraz sevinerek, oradaki diğer dünyalıların arka tarafına doğru geçti. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kırmızı kartların nasıl olup da sadece birkaç günde harcayabildiğine inanılması zor, sayılamayacak kadar beyaz dünyalı, devlerin peşinde koşturduğu yıldızı görünmez kıldı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ortalık durulduğunda karşılaşmanın bir hakeminin olmadığı fark edildi.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-3959239980142073016?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/3959239980142073016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=3959239980142073016&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3959239980142073016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/3959239980142073016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/11/golcu.html' title='Golcü'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4700004583816419335</id><published>2010-10-22T20:59:00.001+03:00</published><updated>2010-10-22T21:01:56.104+03:00</updated><title type='text'>Gidiş</title><content type='html'>Zaman üstüme üstüme gelse de körpe kalmakta dirençli yaşamımın, geri dönüşsüzlüğün gölgesinden korkarak, verilen karardan emin olamadığı ilk büyük değişikliği. İletişim kurmaksızın besleyiciliğimi yapan ev yöneticisinin rahmine denk gelen odadan, saklandığım yerden çıkarak, tüm o insanlarla, suçlanmalarına imkân olmaksızın saçmalaşmış, saçma olmaya bir şekilde, belki yine suçlanmasına imkân olmayan diğer insanlarca itilmiş insanlarla –zorunlu olarak- hayatı paylaşmaya çalıştıktan sonra, rahatlamak için, ertesi sabah yeniden içi boş günaydınlara kucak açmadan önce biraz olsun günü gerçekten aydın kılmak için koşturabileceğim yeni bir sığınağın garantisine sahip olmadan çıkışım. Yumuşak faturalar ve gevşek yüzler tarafından karşılanmak üzere yuvadan uçuşum. Bu kez çıktığım rahme dönüp bakabilirken pek yaygara koparmayacağım; aynayla karşılaşmam yıllar önce gerçekleşti ve artık göbek bağımı koparmaya gelecek kamyoncunun yaygarama üreteceği düşünce hayli umrumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden, geniş zamana yayılmış bir panikle, düşünmeden bir taksiye atlamanın açıklamasını yapmak zor. İnsanlarla bir masada otururken o masada oturmayı farkında olmadan bırakıp, masada oturup konuşanları sanki orada değilmişçesine izlemeye başlayan bir yaşamaktan öte izlemeyi seçmişten beklenemeyecek şekilde bir karar vermiş ben, ayrıma maruz kalmış zavallı eşyaların aksine elektronik eşyaların karar ortağım tarafından önden götürülmesi üzerine, içinden çıkmamakta son dakika ısrarında bulunduğum rahmin boşluğuyla karşı karşıya, kararın verilmesinden sonra ilk kez bu kadar yalnız, bu kadar kendimle baş başa kalıyordum. Beynim küçük su dökmeye gitmişti, kendimi tanımadığım bir adamın yanında buldum: “Nereye götürüyorum dostum?” Dost. Yeşilköy sahili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Holden’laştığım ilk zaman değildi, ancak Seymour’laştığım, bu kez, öncekilerden, en hoşnut olduğum zamanlarımdan farklı olarak, sorumluluklardan, hem de bir şekilde değer vermeyi başarabildiğim ender insanlardan birine karşı sorumluluğumdan kaçtığım ilk zamandı; diğerlerinin hafızalarında kayda geçme yetisi bulunan davranışların dünyasındaki cesaretsizliğimi, bu yetiyi kullandırma niyeti taşımaksızın safdışı bıraktığım ilk zamandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de, çok defa kaçtım buraya. Daha da tazeyken, henüz dondurucuya koyulmam gerekmezken, yağmur çağırdığında veya insanlar ittiğinde, o itmeyi farkında olmadan çok seven insanlar ittiğinde, onlarca defa kaçtım. Kendime yaşadığımı fark ettirmeye çalışırcasına soğuğu iliklerimde hissederek, ellerimi ceplerime sokup cebin altında kalan bacaklarıma yumruklaşmış ellerimi dayayıp buna rağmen yavaş yavaş yürüyerek, soludum durdum bu sahili. Birçok kez, tüm bunlara yol açan, ne nasıl geçtiğini, ne ne kadar sürdüğünü bilmediğim çiftleşmeyi sonlandırmış babamı uzakta, arkadaşlarıyla, benimkilerden hayli farklılaşmış ancak yakın hüzünlere yol açan dertleşmeleri dostları eşliğinde, o konuşan arkadaşlarının yanında asıl dostluğu icra eden şişelerin eşliğinde yaparken gördüm, onu uzaktan izledim, izledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğum yarım ay şeklindeki, insanlardan çok çekirdek kabuklarının kullandığı sahil bankının sırt dayama kısmına topuklarımı, önce ışık çıkan topuklarımı, sonra deriyle kaplanmış topuklarımı, bazen yine sportifliğe dönen topuklarımı vura vura, karşımdaki deniz gök çiftleşmesinin hiç biçim değiştirmeyecek bir döl parçasıymışım gibi, kaçma nedenimi düşünmemeye çalışarak kayalıklara çıkıp çıkmamayı düşündüm. Ortaokulda hoşlandığım kız bir akşamüstü bilmem ne kadar metre ötemdeyken düşündüğümü babamı izlediğim zamanlarda da, hiçbir şeyi izlemediğim zamanlarda da, ağladığım zamanlarda da, ağlayamadığım zamanlarda da düşündüm. Şimdi de düşünüyor, cesaret edemiyordum. Cesaret etmek istemiyordum. Neden cesaret etmem gerektiğini bilmiyor, kayalıklardan itilmeyi değil, kayalıklara itilmeyi dert ediyordum. Yaşadıklarım, okuduklarım artsa da, ilk kaçışım ile bu kaçışım arasında yıllar olsa da, düşüncelerimde, büyümeyi reddetmiş, aynayla arkadaş olmayı reddetmiş, değişmeyi reddetmiş, hâlâ, on üç yaşında kurduğum cümleleri kuruyordum. Kayalıklara çıkmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmamıştı, ancak onlara çıkmadan bir dede gelip bana isim vermiyordu. İsme ihtiyaç olmadığı düşüncesi, itekleyen ellere karşı koyacak fiziksel yetiye sahip değildi. Ferit Edgü gibi taş atsam; ölü, kendiliğinden ölmesinden daha olası olarak öldürülmüş, aynada kendini tanımadığı ve iteni olmadığı için kayalıklara çıkmamış, yaşam hakkını elde edebilmesi için sevimli olması ve etinin insan damağına hitap etmemesi gereken bir hayvan hücreliye değil de, doğrudan kayalıklara atsam… Başaramadım. Bir daha, başaramadım –bir daha- başaramadım bir daha-başaramadım… oh hayır, başaramadım-başaramadım- bir daha –başaramadım… Elim büyüdükçe avuçlayabildiğim taş da büyüyordu, ancak koca bir kayayı denize düşürmeyi başarabilmek? Her aklı başında insan kayanın üzerine çıkmayı tercih ederdi elbette. Hem, sen istemiyorsun da, kaya istiyor mu acaba iteklenmeyi? Bir dakika. Olmaz! Gireceksin! Bir daha. Daha fazla taş lütfen. Hakkında düşünmeye bile kalkışamadığım yok oluşla yüz yüze gelene kadar ne yapacağım ben hayatımla? Şimdi nasıl döneceğim, sonra nasıl kaçacağım, yeniden nasıl döneceğim, ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerim ceplerimde, kapüşonum takılı, altı yaşındaymışım da gitmek zorunda bırakıldığım yere gitmek istemediğim için kaldırım kenarına oturup ellerimi yumruk şeklinde çeneme dayadığımda bağıra bağıra uzaklaşmaya başlayan anneme, sonra dönüp beni almaz diye yetişmek için, tavrımı da korumaya çalışarak, ağır fakat büyük adımlarla yürüyormuşum gibi yürümeye başladım. Ana yola, kalabalıklara (yeniden merhaba, insan ırkı) çıktım, gelen ilk otobüse bindim. Kapüşonumu çıkarmadan, yağmurun kovaladığı insanları izleyerek, kendime eli kolu bağlı bir şefkat duyarak, kendime eli kolu bağlı ancak son derece kendini beğenmiş bir şefkat duyarak, kaçtıklarımla doğrudan yüzleşmekten korktuğum için, tepkiyi şimdiden azaltmaya başlamak adına telefonumu açtım. Kulağımda, beklediğim gibi, bağırış değil ağlayış vardı. Değer verdiği tek arkadaşını üzdüğünü, onun kendi doğasına dönse daha iyi olacağını bilen  ancak ondan ayrılmak istemeyen –böceğin de ondan ayrılmak gibi bir düşüncesi yokmuş söylediğine göre- çocuğu bilir misin? Uç uç böceğim şarkısını yazmıştır sonunda, boğaz düğümünü tutarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamyon çoktan gitmiş, bağ kesilmiş. Kayalıklara çağrıldım. Çağrıya uygun otobüsteydim; binerken de farkındaydım bunun. Şoför yüzüme bile bakmamıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4700004583816419335?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4700004583816419335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4700004583816419335&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4700004583816419335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4700004583816419335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/10/gidis.html' title='Gidiş'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-992991302913213172</id><published>2010-09-16T22:12:00.006+03:00</published><updated>2010-09-17T12:32:44.012+03:00</updated><title type='text'>Yabancı (The Stranger) - J.D. Salinger</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;(Çeviri)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daire kapısındaki hizmetçi kadın genç ve kibirliydi ve yarı-zamanlı bir görünümü vardı. “Kimi görmek istiyosun?” diye sordu düşmanca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bayan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Polk&lt;/span&gt;,” dedi genç adam. Kimi görmek istediğini ciyaklayan ev telefonundan dört defa söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev telefonlarına ve kapılara bakacak herhangi bir gerzeğin olmayacağı bir günde gelmeliydi. Kendini saman nezlesinden kurtarmak için gözlerini oyup çıkarıyormuş gibi hissetmediği bir günde gelmeliydi. Öyle bir günde gelmeliydi ki –hiçbir şekilde gelmemeliydi. Kardeşi Mattie’yi doğruca sevgili, samimiyetsiz chop suey* buluşmasına, ardından bir matineye*, ardından da trene götürmeliydi –karışık duygularını dökmek için olur olmaz durmadan, onları yabancılara itelemeden. Hey! Belki moron gibi gülüp, yalan söyleyip gitmek için çok geç değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmetçi kadın küvetten çıktığına dair veya değil bir şeyler mırıldanarak yoldan çekildi ve kırmızı gözlü genç adam ve onunla olan uzun bacaklı küçük kız daireye girdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla yeni evli çiftlere –muhtemelen gelinin ayaklarının onu son emlakçıda öldürmeye başladığından veya kadın yeni kocasının kol saatini takış şeklini çıldırasıya sevdiğinden- kiraya verilenlere benzeyen türden çirkin, pahalı, küçük bir New York dairesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adamın ve küçük kızın beklemesi emredilen oturma odasında çok fazla Morris sandalye* vardı ve sanki gece, okuma lambaları türemiş gibi görünüyordu. Ah, ama çılgın sunî şöminenin üstünde birkaç iyi kitap vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adam sözgelimi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Rainer Maria Rilke&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Güzel ve Lanetlenmiş&lt;/span&gt;* ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Jamaika’da Bir Fırtına&lt;/span&gt;* ile kimin ilgilendiğini ve onlara sahip olduğunu merak etti. Vincent’ın sevgilisine mi aitlerdi yoksa Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adam hapşırdı, ilgi çekici, dağınık fonografi plağı yığınına doğru yürüdü ve en üstteki plağı aldı. Eski –Howard ticarileşmeden önce- bir Bakewell Howard, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fat Boy&lt;/span&gt;’du. Kime aitti? Vincent’ın sevgilisine mi, Vincent’ın sevgilisinin kocasına mı? Plağın arkasını çevirdi ve sızdıran gözleriyle, başlık etiketine yapıştırılmış beyaz, kirli selobant yamasına baktı. Banta yeşil mürekkeple hüviyet ve uyarı yazılmıştı: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Helen Beebers - Oda 202, Rudenweg –Dur Hırsız!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adam arka cep mendiline el attı ve yine hapşırdı; sonra plağı Fat Boy tarafına geri çevirdi. Beyni eski Bakewell Howard’ın haşin, güzel saksofon çalışını duymaya başladı. Sonra geri getirilemez yılların müziğini duymaya başladı: 12. Alay’daki tüm ölü askerlerin yaşadığı ve kayıp dans pistlerindeki diğer ölü askerlerin arasına karıştığı küçük, tarihsel olmayan, oldukça iyi yıllar: Hatrı sayılır derecede dans edebilen kimsenin Cherbourg’u, Saint Locirc’i, Hürtgen Ormanını veya Lüksemburg’u* duymadığı yıllar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasındaki küçük kız kardeşi geğirme antrenmanına başlayana kadar bu müziği dinledi; sonra arkasına döndü ve “Kes şunu, Mattie,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada yetişkin bir kızın şiddetli, çocuksu, keskin şekilde sevimli sesi, kızın kendisi tarafından takip edilerek odaya girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey,” dedi. “Beklettiğim için üzgünüm. Ben Bayan Polk. Onları bu odaya nasıl getireceksiniz bilmiyorum. Camlar çok gülünç. Şu karşıdaki kirli, eski –artık ona ne derseniz- binayı görmeye dayanamıyorum.” Fazladan Morris sandalyelerden birinde bacak bacak üstüne atmış oturan küçük kız gözüne ilişti. “Ah!” diye haykırdı kendinden geçerek. “Bu kim? Küçük kızınız mı? &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kedicik!&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adam cebindeki mendile bir acil durum kapışı yapmak durumunda kaldı ve cevap vermeden önce dört defa hapşırdı. “Bu kardeşim Mattie,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Ben camcı değilim, eğer b—“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siz perdeci değil misiniz?... Gözlerinize ne oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bahar nezlesi oldum. Adım Babe Gladwaller. Vincent Caulfield ile ordudaydım.” Hapşırdı. “Çok iyi arkadaştık… Hapşırırken bana bakmayın, lütfen. Mattie ve ben şehre öğle yemeği yiyip bir oyun izlemeye geldik ve sizi görmeye uğrarım diye düşündüm; evdeyseniz diye şansımı denedim.  Telefon falan açmalıydım.” Tekrar hapşırdı, yukarı baktığında Vincent’ın sevgilisi gözlerini ona dikmişti. İyi görünüyordu. Muhtemelen bir sigara yakmış olabilirdi ve iyi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey,” dedi kendisine göre sessizce; yaygaracıydı. “Bu oda iç bayıltıcı derecede* karanlık. Benim odama gidelim.” Arkasına döndü ve yolu göstermeye koyuldu. Arkası dönük, “Bana yazdığı mektupta varsınız. ‘V’ ile başlayan bir yerde oturuyorsunuz,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valdosta, New York.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha aydınlık, daha iyi bir odaya girdiler; belli ki Vincent’ın sevgilisinin ve onun kocasının odasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinleyin. O oturma odasından nefret ediyorum. Sandalyeye oturun. O haltı* yere atın. Kedicik, bebeğim, sen yatakta benimle otur –ah, tatlım, ne güzel elbise! Ah, neden beni görmeye geldiniz? Yo, memnunum. Devam edin. Hapşırdığınızda bakmayacağım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adamın şans eseri kendini güzelin öldürücü bedenine, formuna ve ezgisine karşı şartlandırmasının hiçbir zaman, daha başlangıçta bile bir yolu yoktu. Vincent onu uyarabilirdi. Vincent onu uyar&lt;span style="font-style: italic;"&gt;mış&lt;/span&gt;tı. Elbette uyarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe konuştu, “Pekala, düşündüm ki—“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baksanıza, neden orduda değilsiniz?” dedi Vincent’ın sevgilisi. “Orduda değil misiniz? Hey? O yeni puan şeyiyle* mi ayrıldınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüz yedi puan aldı,” dedi Mattie. “Beş savaş madalyası var ama beş tanen varsa sadece küçük bir gümüş takıyorsun. Kurdela şeyinde küçük altın olanlarından beş tane alamıyorsun. Beş tane daha iyi görünürdü. Daha çok görünürlerdi. Ama zaten giymiyor üniformasını artık. Bende. Bir sandığa koydum onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe çoğu uzun adamın yaptığı gibi, bileğini dizine koyarak bacak bacak üstüne attı. “Orduda değilim. Ayrıldım,” dedi. Yeni, savaş-botsuz dünyanın en alışılmadık şeylerinden biri olan, çorabındaki ajura*, ardından yukarı, Vincent’ın sevgilisine baktı. Gerçek miydi? “Geçen hafta ayrıldım,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay, çok güzel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şekilde umursamadı. Neden umursamalı? Babe de sadece kafa salladı ve “Siz, ee… Vincent’ın—onun öldürüldüğünü biliyorsunuz, değil mi?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe tekrar kafa salladı ve diğer bileğini diğer dizine koyarak bacaklarının pozisyonunu tersine çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Babası aradı ve söyledi,” dedi Vincent’ın sevgilisi; “olduğunda. Bana Bayan Iıı dedi. Beni hayatım boyunca tanıyordu ve adımı hatırlayamadı. Sadece Vincent’ı sevdiğimi ve Howie Beeber’ın kızı olduğumu hatırladı. Hâlâ nişanlı olduğumuzu sandı, sanırım. Vincent’la benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini Mattie’nin boyun arkasına koydu ve Mattie’nin kendisine en yakın olan, sağ omzuna gözlerini dikti. Çıplak, esmer ve körpeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunun hakkında bir şeyler bilmek istersiniz belki diye düşündüm,” dedi Babe ve yaklaşık altı defa hapşırdı. Mendilini kaldırdığında Vincent’ın sevgilisi ona bakıyordu ancak hiçbir şey söylemedi.  Oldukça mahcup edici ve sinir bozucu. Belki Babe’in giriş kısmını bitirmesini istedi. Bunu düşündü Babe, ve “Öldüğünde mutlu falan olduğunu söyleyemem. Üzgünüm. Size bütün meseleyi anlatmak istesem de herhangi iyi bir şey gelmiyor aklıma,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiçbir şekilde yalan söylemeyin bana. Bilmek istiyorum,” dedi Vincent’ın sevgilisi. Mattie’nin boynunu bıraktı. Sonra yalnızca oturdu ve özel olarak hiçbir şeye bakmadı, veya hiçbir şey yapmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ee, sabahleyin öldü. O, diğer dört asker ve ben yaktığımız bir ateşin etrafında duruyorduk. Hürtgen Ormanında. Aniden bir havan topu düştü –ses falan çıkarmadı- ve Vincent’la diğer askerlerden üçünü vurdu. Vurulduğunun üzerinden üç dakikadan fazla geçmeden, sağlık çadırında, yaklaşık otuz metre uzakta öldü.” Babe bu noktada birkaç defa hapşırmak zorunda kaldı. Devam etti, “Bence siyahlıktan başka bir şey fark edemeyecek kadar büyük bir yarası vardı vücudunun büyük bir bölgesinde. Acıttığını sanmıyorum. Yemin ederim. Gözleri açıktı. Sanırım beni fark etti ve konuştuğumda duydu ama bana hiçbir şekilde hiçbir şey söylemedi. Söylediği son şey dandik ateş için birimizin odun bulması gerekeceği hakkındaydı –tercihen en gençlerden biri, dedi- nasıl konuştuğunu bilirsin.” Babe burada durdu zira Vincent’ın sevgilisi ağlıyordu, ve Babe ne yapacağını bilemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mattie Vincent’ın sevgilisine açık konuştu: “Esprili adamdı. Bizim evdeydi. Yaa!”&lt;br /&gt;Vincent’ın sevgilisi yüzü bir elinin içinde ağlamaya devam etti, ama Mattie’yi duydu. Babe ayağındaki dekolte ayakkabıya baktı ve sessiz, mantıklı ve daha olası –Vincent’ın sevgilisinin, Vincent’ın harika sevgilisinin artık ağlamaması gibi- bir şeyin gerçekleşmesini bekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekleştiğinde –ki çabucak gerçekleşti- yeniden konuştu. “Evlisiniz, size işkence etmeye gelmedim. Sadece, Vincent’ın anlattıklarından dolayı düşündüm ki, onu çok severdiniz ve bunları duymak isterdiniz. Öğle yemeğine ve bir matineye gidecek saman nezleli bir yabancı olmam gerektiği için üzgünüm. İyi olur diye düşünmemiştim, ama yine de geldim. Döndüğümden beri ne var bende bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Havan topu nedir? Top gibi mi?” dedi Vincent’ın sevgilisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızların ne söyleyeceğini veya ne yapacağını nereden bilebilirsiniz ki? “Ee, bir nevi. Bomba ses çıkarmadan düşer. Üzgünüm.” Çok fazla özür diliyordu, fakat havan topu ses çıkarmadı diye sevgilisi havan topu parçaları tarafından vurulan, dünyadaki bütün kızlardan özür dilemek istedi. Şimdiyse, Vincent’ın sevgilisine fazla soğukça, çok şey anlattı diye hayli endişelendi. Saman nezlesinin, pis saman nezlesinin de hiç yardımı yoktu. Ama asıl korkunç olansa aklınızın bu şeyleri sivillere nasıl anlatmayı istediğiydi –bu sesinizin söylediğinden çok daha korkunçtu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklın, asker aklın, doğruluğu diğer her şeyin üzerinde tuttu. Detaya girdikçe, tam isabet olsun istedin evlat: Hiçbir sivilin, hikâye bittiğinde rahatlatıcı yalanlarla ayrılmasına izin verme. Tüm yalanları vur. Vincent’ın sevgilisinin Vincent’ın ölmeden önce bir sigara istediğini düşünmesine izin verme. Vincent’ın cesaretle sırıttığını veya birkaç seçilmiş son söz söylediğini düşünmesine izin verme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar olmadı. Bunlar filmler ve kitaplar dışında, son düşüncelerini hayatta olmanın tüketilen keyfine bağlayamayan az, çok az adam haricinde yapılmadı. Vincent’ın sevgilisinin kendini Vincent hakkında, onu ne kadar severse sevsin kandırmasına izin verme. En yakın, en büyük yalana nişan al. Bunun için döndün, bunun için şanslıydın. Hiçbir iyiyi hayal kırıklığına uğratma. Ateş! Ateş, ahbap! &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şimdi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe bacağını indirdi, ellerinin arkasıyla alnını kısa bir süre için sıkıştırdı ve yaklaşık bir düzine kadar hapşırdı.  Dördüncü bir, taze mendili yanan, sulu gözlerinde kullandı, kaldırdı ve “Vincent sizi müthiş derecede sevdi. Neden ayrıldığınızı tam olarak bilmiyorum ama bunun kimsenin hatası olmadığını biliyorum. Bu hisse –ayrılmanızın kimsenin hatası olmadığı hissine- sizden bahsettiğinde kapıldım. Birinin hatası mıydı? Size bunu sormamalıyım. Evli olmanız. Birinin hatası mıydı?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onun hatasıydı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bay Polk’la nasıl evlendiniz öyleyse?” diye sordu Mattie.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onun hatasıydı. Dinleyin. Vincent’ı sevdim. Evini sevdim, kardeşlerini sevdim, annesini ve babasını sevdim. Her şeyi sevdim. Dinle, Babe. Vincent hiçbir şeye inanmadı. Yaz olsa inanmadı, kış olsa inanmadı. Küçük Kenneth Caulfield öldü öleli hiçbir şeye inanmadı. Kardeşi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O ufak olan, düşkün olduğu genç olan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet. Her şeyi sevdim. Yemin ederim,” dedi Vincent’ın sevgilisi, Mattie’nin koluna neredeyse belli belirsiz dokunarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe kafa salladı. Hapşırmadan önce, ceketinin iç cebine uzandı ve bir şey çıkardı. “Ah,” dedi Vincent’ın sevgilisine. “Bu yazdığı bir şiir. Şaka etmiyorum. Ondan biraz havayolu postası zarfı ödünç aldım ve bu birinin arkasına yazılıydı. İsterseniz sizde kalabilir.” Uzun kolunu, gömleğinin kolundaki parlak düğmelerce büyülenmekten kurtulamayarak ileri uzattı ve ona çamur kirlisi, asker havayolu postası zarfını verdi. Kısa tarafından bir defa katlanmış ve biraz yırtılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vincent’ın sevgilisi zarfın önüne baktı ve dudaklarını oynatarak başlığı okudu. Babe’e baktı. “Ah, tanrım! Bayan Beebers! Bana Bayan Beebers demiş!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar şiire döndü ve dudaklarını oynatarak, içinden okudu. Sonuna geldiğinde kafasını salladı, ancak sanki bir şeyi inkâr ediyormuş gibi değil. Ardından şiiri tekrar okudu. Sonra şiiri çok küçük bir boyuta, gizlemek gerekiyormuş  gibi katladı. İçinde şiir, elini mont cebine götürdü ve orada bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bayan Beebers,” dedi, odaya biri mi geldi diye yukarı bakarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden bacak bacak üstüne atmış olan Babe bacağını, kalkışa bir uvertür olarak indirdi. “Pekala,” dedi. “Şiir sondu.” Ayağa kalktı –Mattie de. Ardından Vincent’ın sevgilisi ayağa kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe Vincent’ın sevgilisinin usule uygun sıkacağı elini uzattı. “Muhtemelen gelmemeliydim,” dedi. “En iyi ve en kötü gerekçelere sahiptim… ve çok acayip şekilde davranıyorum. Sorun ne bilmiyorum. Hoşça kalın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geldiğinize çok sevindim, Babe.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Babe’i ağlattı ve arkasına dönüp ön kapıya doğru, odadan dışarıya hızlıca yürüdü. Mattie onun arkasından dışarıya çıktı ve Vincent’ın sevgilisi yavaşça takip etti. Babe dairenin dışında, holde arkasına döndüğünde, yeniden iyiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taksi falan çağırabilir miyiz?” diye sordu Vincent’ın sevgilisine. Burdan taksi geçiyor mu? Fark etmedim bile.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belki bir tane bulabilirsiniz. İyi bir saat.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizimle yemeğe ve tiyatroya gelmek ister misiniz?” diye sordu ona Babe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelemem. Şey yapmalıy-gelemem. ‘Yukarı’yı çal, Mattie. ‘Aşağı’ olan çalışmıyor.”&lt;br /&gt;Babe yeniden onun elini tuttu. “Hoşça kal, Helen,” dedi ve bıraktı elini. Yürüdü ve kapalı asansör kapısının önünde, Mattie’nin yanında durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’apacaksınız şimdi?” Vincent’ın sevgilisi neredeyse bağırdı ona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dedim ya, yemeğ—“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yani, döndünüz artık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha!” Hapşırdı. “Bilmiyorum. Yapılacak işiniz var mı? Hayır, şaka yapıyorum. Bir şeyler yapacağım. Muhtemelen yüksek lisans* yapıp öğretmen olacağım. Babam öğretmen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey. Büyük baloncuklarla falan dans eden kızları izlemeye gidin bu gece, ha?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Büyük baloncuklarla dans eden hiç kız bilmiyorum. Tekrar çal zili, Mattie.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinle, Babe,” dedi Vincent’ın sevgilisi hararetle. “Arada bir ara beni, arar mısın? Lütfen. Telefon rehberinde varım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tanıdığım kızlar var,” dedi Babe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum, ama yemek falan yiyip oyun izleyebiliriz. Ona ne dersen artık – bilet falan bulabilir. Bob. Kocam. Veya yemeğe gel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe kafasını salladı ve asansör zilini kendi çaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lütfen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyiyim ben. Böyle olmayın. Henüz işlere alışamadım sadece.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asansör kapısı gürültüyle açıldı. Mattie “Hoşça kal,” diye haykırdı ve abisini asansöre doğru izledi. Kapı gürültüyle kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaktan hiç taksi geçmiyordu. Batıya, parka doğru yürüdüler. Lexington ve Beşinci Sokak arasındaki üç uzun blok, ancak ağustos sonunda bu kadar uzun olabilecek kadar sönük ve öğlensiydi. Şişman bir apartman kapıcısı, elinde bir sigara yuvarlayarak, park ve Madison arasındaki kaldırım boyunca bir fırça tüylüyle yürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babe tüm Bulge* boyunca, adamın köpekle bu sokakta her gün yürüdüğünü hayal etti. İnanamadı buna. İnanabilirdi, ama yine de imkânsızdı. Mattie’nin elini tuttuğunu hissetti. Çenesi düşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annem o oyunu görmemiz gerektiğini söyledi, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Harvey&lt;/span&gt;’i*. Senin Frank Fay’i sevdiğini söyledi. Bir tavşanla konuşan o adam hakkında. Sarhoş falanken, tavşanla konuşuyor. Veya &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oklahoma!&lt;/span&gt;* Annem Oklahoma!’yı da seveceğini söyledi. Roberta Cochran görmüş ve müthiş olduğunu söyledi. Dedi ki—“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim görmüş?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Roberta Cochran. Bizim sınıfta. Dansçı. Babası komik olduğunu zannediyor. Onlardaydım da bir sürü şaka yapmaya çalışıyordu. Budala.” Mattie bir saniyeliğine sessiz kaldı. “Babe,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Döndüğüne memnun musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, bebek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ov. Elimi acıtıyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavrayışını gevşetti. “Neden soruyorsun bunu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmiyorum. Hadi otobüsün üstünde oturalım. Açık bir tanenin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci Bulvarın park tarafına geçerlerken güneş ışıl ışıl ve sıcaktı. Otobüs durağında, Babe bir sigara yaktı ve şapkasını çıkardı. Uzun, sarışın bir kız sokağın diğer tarafından, bir şapka kutusu taşıyarak, hayat dolu yürüyordu. Geniş bulvarın ortasında, mavi elbiseli küçük bir çocuk, küçük, gevşemiş, muhtemelen Theodore veya Waggy isimli köpeğinin, adı Rex, Prince veya Jim olan biri gibi kalkıp, karşıdan karşıya yürümeyi bitirmesini sağlamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çubukla yiyebiliyorum,” dedi Mattie. "O adam gösterdi bana. Vera Weber’in babası. Sana göstereceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş Babe’in soluk yüzünü sıcacık yapıyordu. “Evlat,” dedi Mattie’ye omzuna vurarak, “bu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gör&lt;/span&gt;mem gereken bir şey.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam. Göreceksin,” dedi Mattie. Ayakları bitişik, kaldırımdan yola, ardından yeniden tersine, küçük bir zıplayış yaptı. Neden bu kadar görülmeye değer güzellikte bir şeydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J.D. Salinger&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Collier’s, Aralık 1945&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;1: Chop suey: Bir Çin yemeği.&lt;br /&gt;2: matinee: Gündüz yapılan tiyatro ya da film gösterimi.&lt;br /&gt;3: Morris sandalye: Kolçaklı, geniş ve rahat, koltuğa kaçan sandalye.&lt;br /&gt;4: Güzel ve Lanetlenmiş: “The Beautiful and The Damned”, F. Scott Fitzgerald, 1922&lt;br /&gt;5: Jamaika’da Bir Fırtına: “A High Wind in Jamaica”, Richard Hughes, 1929&lt;br /&gt;6: Cherbourg, Saint Locirc, Hürtgen Ormanı, Lüksemburg: II. Dünya Savaşı kapsamında gerçekleşen bazı savaşlar.&lt;br /&gt;7: İç bayıltıcı derecede, halt: Karakter iki ifade için de “glop” kelimesini kullanıyor.&lt;br /&gt;8: Puan sistemi (“Point System”): İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusu tarafından uygulanan ve askerlerin hizmetlerine göre puan toplayarak belli bir puana ulaşanların terhis edildiği sistem.&lt;br /&gt;9: Ajur: Delikli örgü, gözenek.&lt;br /&gt;10: Yüksek lisans: “m.a.”,  master of arts.&lt;br /&gt;11: Bulge Savaşı: İkinci Dünya Savaşı dahilinde bir savaş.&lt;br /&gt;12: Harvey, Mary Chase, 1944. Orijinal oyunda Frank Fay oynamıştır.&lt;br /&gt;13: Oklahoma!, Richard Rodgers-Oscar Hammerstein II, 1943. Müzikal Lynn Riggs’in 1931’de yazdığı oyunu Green Grow the Lilacs’ten uyarlama.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-992991302913213172?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/992991302913213172/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=992991302913213172&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/992991302913213172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/992991302913213172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/09/yabanc-stranger-jd-salinger.html' title='Yabancı (The Stranger) - J.D. Salinger'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-952504503900980246</id><published>2010-09-03T22:52:00.008+03:00</published><updated>2011-07-03T01:34:01.727+03:00</updated><title type='text'>Son Furlough'un Son Günü (The Last Day of the Last Furlough) - J.D. Salinger</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Çeviri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 12"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 12"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CBILGIS%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;link rel="themeData" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CBILGIS%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx"&gt;&lt;link rel="colorSchemeMapping" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CBILGIS%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:dontvertaligncellwithsp/&gt;    &lt;w:dontbreakconstrainedforcedtables/&gt;    &lt;w:dontvertalignintxbx/&gt;    &lt;w:word11kerningpairs/&gt;    &lt;w:cachedcolbalance/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="--"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;} @font-face 	{font-family:Calibri; 	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin-top:0cm; 	margin-right:0cm; 	margin-bottom:10.0pt; 	margin-left:0cm; 	line-height:115%; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-hansi-font-family:Calibri;} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Table Normal"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-theme-font:minor-fareast; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Astsubay Üstçavuş John F. Gladwaller Jr., ASN 3225200, gri flanel pantolon, yakası açık beyaz bir tişört, baklava dilimli çorap, kahverengi kundura ve siyah şeritli koyu kahverengi bir şapka giyiyordu. Elinde çikolatalı kek ve bir bardak sütle annesi içeriye girdi girecek, erişebileceği mesafede bir sigara paketi, ayaklarını masaya uzatmıştı. &lt;u&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kitaplar bütün yeri kaplamıştı –açık kitaplar, kapalı kitaplar, çok satanlar, az satanlar, klasikler, demode kitaplar, Noel hediyesi kitaplar, kütüphane kitapları, ödünç kitaplar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;O sırada çavuş, ressam Mihailov’un atölyesinde, Anna Karenina ve Kont Vronsky ile birlikteydi. Birkaç dakika önce Peder Zossima ve Alyosha Karamazov’la birlikte manastırın aşağısındaki sundurmada duruyordu. Bir saat önce –doğum ismi James Gatz olan- Jay Gatsby’ye ait muhteşem kasvetli çayırdan geçmişti. Şimdi çavuş, Beşinci ve Kırk Altıncı Sokakların köşesinde durmaya vakit kalsın diye Mihailov’un atölyesine hızlıca göz atmaya çalıştı. O ve Ben Collins isimli cüsseli bir polis arabayla geçmek için Edith Dole isimli bir kızı bekliyorlardı. Çavuşun tekrar görmek istediği pek çok insan, pek çok mekân–&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İşte geldik!” dedi annesi, kek ve sütle içeri girerek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Çok geç,&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt; diye düşündü. Vakit tamam. Belki onları yanıma alabilirim. Efendim, kitaplarımı getirdim. Henüz kimseyi vurmadım. Siz devam edin arkadaşlar. Ben burda kitaplarla bekleyeceğim.&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ah sağol, anne,” dedi, Mihailov’un atölyesinden çıkarak. “Harika görünüyor.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Annesi tepsiyi masasına koydu. “Süt buz gibi,” dedi, oğlunu her zaman eğlendiren şekilde abartarak. Sonra oğlunun yüzünü izleyerek, tanıdık, zayıf elinin kaşığı alışını izleyerek, izleyip izleyip severek, onun sandalyesinin yanındaki ayak taburesine oturdu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kekten bir ısırık aldı ve sütle ıslattı. Buz gibiydi. Fena değil.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;“Fena değil,” diye yorumladı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bu sabahtan beri buzdaydı,” dedi annesi, olumsuz iltifattan memnun hâlde.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Corfield çocuk ne zaman geliyor, canım?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Caulfield. Çocuk değil o, anne. Yirmi dokuz yaşında. Saat altı trenini karşılamaya gideceğim. Hiç benzinimiz var mı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yok, sanmıyorum, ama baban kuponların gözde olduğunu söyleyin dedi. Altı galon benzine yetecek kadar var, dedi.” Bayan Gladwaller aniden yerin hâlini keşfetti. “Babe, çıkmadan önce şu kitapları kaldıracaksın, değil mi?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hıhı,” dedi Babe isteksizce, ağız dolusu kekle. Yutkundu ve bir daha süt içti –of, soğuktu. “Mattie okuldan ne zaman çıkıyor?” diye sordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Üç civarı, sanırım. Ah Babe, lütfen ara onu. Tam anlamıyla bayılacak sana. Üniformanın içinde falan.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Üniformayı giyemem,” dedi Babe gürültüyle çiğnerken. “Kızağı alacağım.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Kızağı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hıhı.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ay yarabbi! Yirmi dört yaşındaki delikanlı!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe ayağa kalktı, bardağını aldı ve kalan sütü içti –sahiden soğuktu. Ardından yerdeki kitaplarının arasından, sahte ağır çekimde bir orta saha oyuncusu gibi yana yürüdü ve penceresine gitti. Pencereyi yukarı kaldırdı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe, üşüteceksin.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yook.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Eşikten bir avuç kar topladı ve top yaptı; tam kıvamındaydı, fazla kuru değildi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Mattie’ye karşı çok tatlıydın,” diye belirtti annesi, düşünceli bir şekilde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İyi çocuk,” dedi Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Corfield çocuğu orduya girmeden önce ne yapıyordu?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Caulfield. Üç radyo programı yönetti: Ben Lydia Moore, Hayatı Aramak ve M.D. Marcia Steele.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ben Lydia Moore’yi hep dinlerim,” dedi Bayan Gladwaller heyecan içinde. “Veteriner bir kız.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Caulfield ayrıca bir yazar.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Vay, bir yazar! Bu senin için iyi. Felaket bilgiç mi?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Ellerindeki kartopu damlatmaya başlıyordu. Babe onu pencereden dışarı fırlattı. “İyi adamdır,” dedi. “Orduda bir sürü okuldan atılmış küçük bir kardeşi var. Onun hakkında çok konuşur. Onu hep çatlak bir çocuk olarak göstermeye çalışır.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe, kapa camı. Lütfen,” dedi Bayan Gladwaller.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe camı kapattı ve gardırobuna yürüdü. Gelişigüzelce açtı gardırobu. Bütün elbiseleri asılıydı ancak katranlı kağıda sarılı olduklarından onları göremedi. Onları bir daha hiç giyecek mi diye merak etti. Kibirle, senin adın Gladwaller, diye düşündü. Doktor Weber ve Bayan Weber’in Bermuda’dan ona getirdiği o beyaz ceketi giyerken onu hiç görmemiş bir milyon otobüsteki, bir milyon sokaktaki, bir milyon gürültülü partideki bütün kızlar. Frances bile görmemişti. Onun olduğu bir odaya o ceketi giyerek girme şansına sahip olmalıydı. Onun etrafındayken her zaman kendini çok kaba saba, burnunu olduğundan daha büyük ve uzun hissederdi. Ama o beyaz ceket. O beyaz ceketi giyerken bitirirdi onu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Beyaz ceketini kaldırmadan önce yıkayıp ütüledim,” dedi annesi düşüncelerini okumuş gibi –bu onu biraz rahatsız etti.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bluzunun üstüne kolsuz lacivert kazağını, ardından yağmurluğunu giydi. “Kızak nerde, anne?” diye sordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe annesinin hâlâ oturduğu, hâlâ izleyip severek oturduğu ayak taburesini geçti. Kolunun üstüne nazikçe vurdu. “Görüşürüz sonra. Uslu dur,” dedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Uslu dur!”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Ekim sonunda cama yazı yazabilirsiniz ve şimdi, kasım bitmeden önce, Valdosta, New York, beyazdı –pencereye-koş beyazı, derin-bir-nefes-al beyazı, kitaplarını-hole-fırlat-ve-dışarı-çık beyazı. Ama yine de, bu öğlenlerde, saat üçte, okul zili çaldığında tutkulu birçoğu -tüm kızlar- tapılası Bayan Galtzer’ın Uğultulu Tepeler’den bir diğer bölümü okuyuşunu dinlemek için geride kalırdı. Babe de kızağa oturdu, bekledi. Saat neredeyse üç otuzdu. Hadi çık, Mattie&lt;i style=""&gt;, &lt;/i&gt;diye düşündü. Çok vaktim yok&lt;i style=""&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ansızın, büyük çıkış kapısı kendiliğinden açıldı ve yaklaşık on iki veya on dört küçük kız çene çalıp bağırarak, birbirlerini itip kakarak açık havaya çıktılar. Babe onların güç bela entelektüel bir grup gibi göründüklerini düşündü. Belki Uğultulu Tepeler’i sevmediler. Belki sırf derece için uğraşıyorlardı, dalkavuklar. Mattie değil ama. Bahse girerim deli olmuştur ona, diye düşündü Babe. Bahse girerim Cathy’nin Linton yerine Heathcliff’le evlenmesini ister.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Sonra Mattie’yi gördü ve aynı anda Mattie de onu gördü. Mattie onu gördüğünde, yüzü Babe’in daha önce hiç görmediği bir şey gibi ışıldadı, elli savaşa denkti. Babe’e doğru, diz boyu bakire karda çılgınca koştu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe!” dedi. “Vay be!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hey, Mat. Hey, çocuk,” dedi Babe alçak sesle ve sakince. “Belki gezmek istersin diye düşündüm.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Vay!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Kitap nasıldı?” diye sordu Babe. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Güzel! Sen okudun mu?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evvet.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Cathy’nin Heathcliff’le evlenmesini istiyorum. Diğer sarkıntı, Linton’la değil. Bana çok büyük acı veriyor,” dedi Mattie. “Vay be! Geleceğini bilmiyordum! Annem kaçta çıktığımı söyledi mi?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet. Kızağa bin de gezdireyim seni.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Seninle yürüyeceğim.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe eğildi ve kızağın çekme ipini tuttu; sonra karların arasından caddeye doğru, yanındaki Mattie’yle birlikte yürüdü. Diğer çocuklar, Uğultulu Tepeler topluluğunun geri kalanı, uzun uzun baktı. Babe düşündü; Bu benim için. Hayatımda hiç olmadığım kadar mutluyum. Bu kitaplardan daha iyi, Frances’tan daha iyi, kendimden daha iyi ve büyük. Tamam. Vurun beni, aktüalite filmlerinde*(1) gördüğüm tüm o alçak Japon nişancıları. Kimin umrunda?&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Şimdi caddedeydiler. Babe çekme ipinin fazlalık ucunu kaldırdı, ortadan bağladı ve bacaklarını ayırarak kızağının üzerinde durdu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İlk ben bineceğim,” dedi. Pozisyonunu aldı. “Tamam. Arkama bin, Mat.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Spring Street’ten aşağıya olmaz,” dedi Mattie gergince. “Spring Street’ten aşağıya olmaz, Babe.” Spring Street’ten aşağı gittiyseniz tam Locust’un içine kaymışsınızdır ve Locust’ta bütünüyle araba ve kamyon olur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Sadece büyük, sert, çirkin-laf çocukları Spring’den aşağıya kaydı. Bobby Earhardt geçen yıl bunu yaparken öldürüldü, babası onu kucağına aldı, Bayan Earhardt ağlıyordu, vesaire.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe kızağın burnunu Spring’den aşağıya doğrulttu ve hazırlandı. “Arkama bin,” diye yeniden Mattie’ye talimat verdi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya inemem, Babe. Babama bir defasında söz verdim. Sinirlenir. Yani sinirlenmekten çok kırılır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bir şey olmaz, Mattie,” dedi Babe. “Benimleyken bir şey olmaz. Ona benimle olduğunu söyleyebilirsin.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Spring’den aşağıya olmaz. Spring’den aşağıya olmaz, Babe. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Randolph Bulvarı’na ne dersin? Randolph müthiş!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bir şey olmaz. Seni kandırmam, Mattie. Benimleyken bir şey olmaz.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Mattie aniden, kitaplarını midesinin altına bastırarak arkasına dayandı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hazır mısın?” dedi Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kız cevap veremedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Titriyorsun,” dedi Babe sonunda fark ederek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet! Titriyorsun. Kaymak zorunda değilsin, Mattie.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır, titremiyorum. Sahiden.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet,” dedi Babe. Titriyorsun. Ayağa kalkabilirsin. Tamamdır. Ayağa kalk, Mat.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İyiyim ben!” dedi Mattie. “Sahiden iyiyim, Babe. Sahiden! Bak!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Ayağa kalk, tatlım.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Mattie ayağa kalktı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe de ayağa kalktı ve kızağın ayaklarındaki karı vurarak söktü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Seninle Spring’den ineceğim, Babe. Sahiden. Seninle Spring’den ineceğim,” dedi Mattie gergince.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Biliyorum bunu,” dedi abisi. “Biliyorum bunu.” Hiç olmadığım kadar mutluyum&lt;i style=""&gt;,&lt;/i&gt; diye düşündü. “Hadi,” dedi. “Randolph da iyi. Daha iyi.” Kızın elini tuttu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe ve Mattie eve vardıklarında kapı onlar için üniformalı Piyade Vincent Caulfield tarafından açılmıştı. Boynundaki, bir çocukluk operasyonundan kalma ağarmış bir yarayla ve büyük kulaklarla, solgun, genç bir delikanlıydı. Nadiren kullandığı harika bir gülümseyişi vardı. “Memnun oldum,” dedi kapıyı açarken, sönükçe. “Gaz sayacını okumak için geldiyseniz, siz ikiniz, yanlış eve geldiniz. Gaz kullanmıyoruz. Isınmak için çocukları yakıyoruz. Hep böyle. İyi günler.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kapıyı kapamaya başladı. Babe misafirinin şiddetle tekmelemeye girişeceği ayağını kapı aralığına koydu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ah! Saat altıda geleceksin sanıyordum!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent kapıyı açtı. “Girin,” dedi. “Burda ikinize de bir parça ağır kek verecek bir kadın var.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bizim Vincent!” dedi Babe elini sıkarak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bu kim?” diye sordu Vincent biraz korkmuş görünen Mattie’ye bakarak. “Matilda,” diye cevapladı kendini. “Matilda, evlenmeyi beklememizin faydası yok. Monte Carlo’daki o gecede son bezini Çift-0’a koyduğundan beri seviyorum seni. Bu sonsuza kadar-“&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Mattie,” dedi Babe sırıtarak, “bu Vincent Caulfield.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Selam,” dedi Mattie ağzını açarak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bayan Gladwaller şöminenin yanında şaşkınca durdu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Tam senin yaşında bir kız kardeşim var,” dedi Vincent Mattie’ye. “Senin kadar güzel değil ama muhtemelen daha zekidir.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Notları nasıl?” diye sordu Mattie.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Aritmetikte otuz, dilbilgisinde yirmi, tarihte on beş ve coğrafyada sıfır. Coğrafya notlarını diğerlerine yaklaştırabileceğe benzemiyor,” dedi Vincent.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe Mattie’yle Vincent’ı dinlerken çok mutluydu. Vincent’ın onunla uyumlu olacağını biliyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Bunlar berbat notlar,” dedi Mattie kıkırdayarak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Tamam, sen çok akıllısın,” dedi Vincent. “Eğer A’nın üç elması varsa ve B saat üçte giderse, C’nin Şili’nin kuzeyine akıntıya karşı beş bin mil kürek çekmesi ne kadar sürer? Sakın söyleme, çavuş. Çocuk işleri kendi yapmayı öğrenmek zorunda.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hadi yukarı çıkalım,” dedi Babe, Vincent’ın sırtına vurarak. “Hey anne! Kekine ağır dedi.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İki dilim yedi.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Çantaların nerde?” diye sordu Babe misafirine.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yukarıda, güzeller,” dedi Vincent Babe’i merdivenlerden yukarı takip ederken.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Anlıyorum ki yazarsın, Vincent!” Bayan Gladwaller onlar yukarı varmadan seslendi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;trabzanların üzerinden eğildi. “Hayır, hayır. Opera şarkıcısıyım, Bayan Gladwaller. Tüm şarkılarımı getirdim, dinlediğinize memnun olacaksınız.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Sen Ben Lydia Moore’deki adam mısın?” diye sordu Mattie.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ben Lydia Moore’yim. Bıyıklarımı kestim.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;"New York nasıldı, Vince?” Odasında rahatlamış, sigara içiyorlarken, öğrenmek istedi Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Neden sivil kıyafetlesin, çavuş?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;"Spora bulaşmıştım. Mattie’yle kızakla kaymaya gittim. Ciddiyim. New York nasıldı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“At arabaları yok artık. Ben yazıldığımdan beri at arabalarını kaldırdılar.” Vincent yerden bir kitap aldı ve kapağını inceledi. “Kitaplar,” dedi aşağılarcasına. “Eskiden hepsini okurdum. Standish, Alger, Nick Carter. Kitaplar hiçbir zaman işime yaramadı. Unutma bunu, genç dostum.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Unutmam. Son kez soruyorum, New York nasıldı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İyi değil, çavuş. Kardeşim Holden kayıp. Ben evdeyken mektup geldi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır, Vincent!” dedi Babe ayaklarını masadan kaldırarak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet,” dedi Vincent. Elindeki kitabın sayfalarına bakıyormuş gibi yaptı. “Onunla On Sekizinci Sokak’la Üçüncü Bulvar’daki eski Joe Üniversite Kulübü’nde karşılaşırdım. Üniversite ve hazırlık çocukları için bir buluşma mekânı. Evde olduğu Noel ve Paskalya tatillerinde, sırf onu aramak için giderdim oraya. Ajandamı buluşmaya göre ayarlar, onu arar ve arkada bulurdum. Mekândaki en gürültülü, en sarhoş çocuk. Skoç içerdi ve ortamdaki diğer tüm çocuklar biraya sadık kalırdı. Ona ‘İyi misin, seni moron? Eve gitmek ister misin? Para lazım mı?’ derdim. ‘Yook. Bana değil. Bana değil, Vince. Hey evlat. Hey. Bebek olan kim?’ derdi o da. Orda bırakırdım onu, ama delinin mayolarını asmak yerine merdivenlerin başında ıslak bir topak olarak bıraktığı tüm o çılgın, kayıp yaz günlerini hatırladığımdan endişelenirdim. Mayolarını kaldırırdım çünkü o benim baştan tekrarımdı.” Vincent bakıyormuş gibi yaptığı kitabı kapadı. Sirksel gösterişte bir hareketle bluz cebinden bir törpü çıkardı ve tırnaklarını törpülemeye başladı. “Baban misafirleri tırnakları temiz değilse masadan kaldırıyor mu?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ne öğretiyor? Söylemiştin de unuttum.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Biyoloji… Kaç yaşındaydı, Vincent?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yirmi,” dedi Vincent.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Senden dokuz yaş genç,” diye hesapladı Babe anlamsızca. “Sizinkiler –yani, sizinkiler haftaya kıta dışına gittiğini biliyor mu?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır,” dedi Vincent. “Sizinkiler?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Sanırım sabah tren kalkmadan söylemek zorunda kalacağım. Anneme nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Biri ‘silah’ kelimesini bile kullansa gözleri doluyor.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“İyi vakit geçirdin mi, Babe?” diye sordu Vincent ciddiyetle.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet, çok,” diye cevapladı Babe. “Sigaralar arkanda.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent sigaralara uzandı. “Frances’ı gördün mü çokça?” diye sordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet. O harika, Vince. Bizimkiler sevmiyor, ama benim için mükemmel.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Belki de evlenmeliydin onunla,” dedi Vincent. Sonra, sertçe, “Yirmi yaşında bile değildi, Babe. Önümüzdeki aya kadar değildi. Çok fena öldürmek istiyorum, doğru duramıyorum. Komik değil mi? Herkes beni korkak bilir. Hayatım boyunca yumruk kavgalarından bile her seferinde hızlı konuşup kaçarak sakındım. Şimdi insanlarla çatışmak istiyorum. Ne diyorsun buna?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe bir anlığına hiçbir şey söylemedi. Sonra, “İyi vakit geçirdiniz mi –yani, o mektup gelene kadar?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Yirmi beş yaşından beri iyi vakit geçirmedim. Yirmi dört yaşındayken evlenmeliydim. Yeni kızlarla barlarda sohbet etmek veya taksilerde yiyişmek için çok yaşlıyım.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Helen’ı hiç gördün mü?” diye sordu Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Öğrendim ki onun ve evlendiği beyefendinin küçük bir yabancıları olacak.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Güzel,” dedi Babe kuru kuru. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent gülümsedi. “Seni görmek güzel, Babe. Çağırdığın için sağol. Askerler –özellikle arkadaş olan askerler- birbirlerine ait bugünlerde. Artık sivillerle olmak iyi değil. Bildiklerimizi bilmiyorlar ve biz de artık onların bildiklerine alışık değiliz. Pek iyi yürümüyor.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe kafa salladı ve düşünceli bir şekilde sigarasından bir fırt çekti. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Orduya girmeden önce arkadaşlıkla ilgili hiçbir şey bilmezdim gerçekten. Sen, Vince?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Tek şey bile. Ordaki en iyi şey bu. Hemen hemen.” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bayan Gladwaller’ın tiz sesi merdivenlerden yukarıyı ve odayı tırmaladı, “Babe! Baban geldi! Yemeğe!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;İki asker ayağa kalktı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Yemek bittiğinde, Profesör Gladwaller yemek masasında söylev verdi. “Sonuncu”da bulunmuştu ve Vincent’ı “sonuncu”daki adamların başından geçen tecrübelerden haberdar ediyordu. Vincent, bir oyuncunun oğlu, yıldızla sahneyi paylaşan bir oyuncunun yetenekli ifadesiyle dinledi. Babe sigarasının alevlenişine bakarak, ara sıra kahve bardağını kaldırarak, arkasına yaslanmış oturdu. Bayan Gladwaller kocasını dinlemeden, oğlunun suratını keşfederek, yuvarlak ve pembe olduğu zamanları hatırlayarak, uzun, koyu ve yoğun olmaya başladığı yazı hatırlayarak Babe’i izledi. En iyi surattı, diye düşündü. Babasınınki kadar yakışıklı değildi ama ailedeki en iyi surattı. Mattie masanın altında, Vincent’ın ayakkabılarını çözüyordu. Vincent fark etmemiş gibi yaparak ona izin veriyor, ayaklarını sabit tutuyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hamamböcekleri,” dedi Profesör Gladwaller etkileyici bir şekilde. “Nereye baksan, hamamböceği.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Lütfen, Jack,” dedi Bayan Gladwaller ilgisizce. “Masadayız.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Nereye baksan,” diye tekrarladı kocası. “Kurtulamıyorsun.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Rahatsız edici olmalılar,” dedi Vincent.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent’ın babasını eğlendirmek için formaliteden yorumlar serisi yapmak zorunda kalmasına sinirlenerek, aniden konuştu Babe, “Baba, ahkâm kesiyormuş gibi olmak istemem ama bazen son savaştan –siz milletin bütün yaptıklarından- sanki sizin zamanınızın toplumunun ayıkladığı adamların bir çeşit sert, paragöz oyunuymuş gibi bahsediyorsun. Sinir bozucu olmak istemem ama siz sonuncudaki askerler, hepiniz savaşın cehennem olduğunu kabul ediyorsunuz ama, bilmiyorum, hepiniz katkıda bulunduğunuz için kendinizi biraz üstün görüyor gibisiniz. Bana öyle geliyor ki Almanya’da, sonuncuda olanlar muhtemelen aynı şekilde konuştu veya aynı şekilde düşündü ve Hitler bunu kışkırttığı zaman, Almanya’daki genç nesil kendilerini babaları gibi veya onlardan daha iyi oldukları yönünde kanıtlamaya hazırdı.” Babe hâlini düşünerek durakladı. “Bu savaşa inanıyorum. İnanmasaydım vicdani retçiler kampına gider savaş boyu balta sallardım. Nazileri, faşistleri, Japonları öldürmeye inanıyorum çünkü bildiğim başka yol yok. Ama daha önce hiçbir şeye inanmadığım kadar inanıyorum ki, bittiğinde, bir daha hiçbir şekilde sözünü etmemek üzere çenemizi kapalı tutmak, savaşmış ve bu savaşta savaşacak herkesin manevi görevi. Ölülerin nafile ölmesine izin verdiğimiz zaman bu. Diğer türlüsü işlemedi, Tanrı bilir.” Babe masanın altında sol elini sıktı. “Ama biz dönüp, Alman askerleri dönüp, İngiliz askerleri dönüp, ve Japonlar, ve Fransızlar, ve tüm diğer askerler, hepimiz kahramanlık, hamamböcekleri, siperler ve kan hakkında konuşur, yazar, çizer, filmler yaparsak, o zaman gelecek nesiller&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;her zaman gelecek Hitlerler olmaya mahkûm edilecekler. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Çocukların aklına hiçbir zaman savaşları küçük görmek, tarih kitaplarındaki asker resimlerini işaret ederek onlara gülmek gelmedi. Eğer Alman çocuklar şiddeti küçük görmeyi öğrenselerdi, Hitler egosunu sıcak tutmak için örgü örmek durumunda kalırdı.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe, kendini babasının ve Vincent’ın gözünde fena aptal durumuna düşürdüğünden korkarak konuşmayı kesti. Babası ve Vincent yorum yapmadılar. Mattie aniden masanın altından çıktı, kendisiyle işbirliği içinde sandalyesine kıvrıldı. Vincent ona suçlarcasına bakarak ayaklarını kıpırdattı. Bir ayakkabının bağcığı diğerinin bağcığına bağlıydı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Sence abuk sabuk mu konuşuyorum, Vincent?” diye sordu Babe, oldukça utangaçça.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yo. Ama bence insan doğasından fazla şey bekliyorsun.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Profesör Gladwaller sırıttı. “Hamamböceklerimi romantikleştirmek istememiştim,” dedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Güldü ve oldukça içten hislerinin bir şakaya indirgenmesine biraz gücenen Babe dışında, diğerleri de onunla güldüler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Vincent ona, arkadaşını son derece sevdiğini anlayarak baktı. “Gerçekten bilmek istediğim,” dedi Vincent, “bu gece kiminle randevum olduğu. Kiminle?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Jackie Benson,” diye cevapladı Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ah, o hoş bir kız, Vincent,” dedi Bayan Gladwaller.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Söyleyişinizden eminim ki, Bayan Gladwaller, günah kadar sadedir,” dedi Vincent.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır, hoş… Değil mi, Babe?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe , söylediklerini hâlâ düşünerek&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kafa salladı. Kendini toy ve tam bir aptal gibi hissetti. Geveze ve basmakalıp olmuştu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“A, şimdi hatırladım ismi,” diye anımsadı Vincent. “Senin eski sevgililerinden biri değil miydi?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe onunla iki yıl çıktı,” dedi Bayan Gladwaller şefkatle, sahip çıkarak. “Asil bir kız. Onu seveceksin, Vincent.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hoş olacak. Bu hafta aşk yaşamadım… Sen kimi alıyorsun, Vincent, sanki bilmiyormuşum gibi.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bayan Gladwaller güldü ve ayağa kalktı. Diğerleri de ayağa kalktılar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Biri ayakkabı bağcıklarımı birbirine bağladı,” diye duyurdu Vincent. “Bayan Gladwaller. Bu yaşta!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Mattie neredeyse fenalık geçirdi. Az kalsın histeri geçirene kadar gülerek Vincent’ın sırtına vurdu. Vincent ifadesizce onu izledi ve Babe masanın etrafında, yeniden gülümseyerek dolaştı, kardeşini kaldırdı ve onu omzuna oturttu. Sağ eliyle Mattie’nin ayakkabılarını çıkardı ve ceketinin yan kapağını açarak ayakkabıları cebine koyan Vincent’a verdi. Mattie katıla katıla haykırdı, abisi onu aşağı indirerek salona gitti.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babasının durduğu pencereye gitti ve bir elini onun omzuna koydu. “Yine kar yağıyor,” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Gece geç saatte, Babe uyuyamadı. Karanlıkta dönüp durdu, sonra sırtüstü yatarken, aniden rahatladı. Vincent’ın Frances’a nasıl tepki vereceğini biliyordu, fakat nasıl hissettiğini söylemeyeceğini umuyordu. Birine zaten bildiği bir şeyi söylemenin nesi iyiydi? Ama Vincent söylemişti. Otuz dakika önce değil, bu hususi odada söylemişti. “Oğlum, kafanı kullan,” demişti. “Jackie Frances’dan iki kat daha kız. Pabucundan çıkarır onu. Jackie Frances’tan daha iyi görünümlü, daha sıcak, daha zeki; Frances’ın sana verip verebileceği anlayışı on defa verir. Frances seni anlayamaz. Ve anlayışa ihtiyaç duyan bir adam varsa, o da sensindir, kardeşim.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kardeşim. “Kardeşim” lafı, Babe’in canını hiçbir şeyin sıkmadığı kadar sıkmıştı. Vincent’tan gelmiş olsa bile.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bilmiyor, diye düşündü Babe, karanlıkta yatarken. Frances bana ne yapar, hep ne yaptı, bilmiyor. Trende gelirken, yabancı bir askere ondan bahsettim. Hep yaparım. Ona aşkım daha karşılıksız, sevgim daha uzun, şapşal kalbim manyak röntgen resimlerindeki gibi yerinden daha sık fırlayıveren, çürükleri takip etme zorunluluğum daha büyük hâle gelir: “Bak, yabancı, bu on yedi yaşındayken Joe Mackay’in Ford’unu ödünç aldığım ve onu günübirlik Womo Gölüne götürdüğüm zaman… Burada, tam burada, büyük filler ve küçük filler hakkında söylediklerini söylediği zaman… Burada, burada, Rye plajında cin rumide*(2) Bunny Haggerty’ye hile yapmasına izin verdiğim zaman; karo serisinde kupa vardı ve bunu biliyordu… Burada, ah, burada, beni Bobby Teemers’a birli verirken görünce “Babe!” diye bağırdığı zaman. Açmak için bir birliyi vermem gerekti ama açtığımda kupam –burda görebilirsin- parti değiştirdi ve bir daha aynı olmadı… Ve bu –bundan nefret ediyorum-, bu, ben yirmi bir yaşındayken, onu Waddell’la eczanedeki bölmelerden birinde gördüğüm zaman, parmaklarını elindeki eklem yarıklarında ileri geri kaydırıyordu.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Frances bana ne yapar, bilmiyor, diye düşündü Babe. Beni acınası yapar, bana kendimi rezalet hissettirir, beni anlamaz –neredeyse hiçbir zaman. Ama bazen, bazen, dünyadaki en mükemmel kızdır ve bu başka kimsenin olmadığı bir şey. Jackie beni asla acınası yapmaz ama Jackie zaten beni hiçbir şey yapmaz. Jackie mektuplarımı aldığı gün cevaplar. Frances cevaplamayı iki haftadan iki aya kadar götürür ve bazen hiç cevaplamaz ve cevapladığında, asla okumak istediklerimi yazmaz. Ama onun mektuplarını yüz defa, Jackie’ninkileri yalnızca bir defa okurum. Frances’ın mektuplarının zarfındaki el yazısını –gülünç, yapay el yazısı- görünce dünyadaki en mutlu adam olurum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Yedi yıldır böyleyim, Vincent. Bilmediğin şeyler var. Bilmediğin şeyler var, kardeşim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe sol tarafına döndü ve uyumaya çalıştı. On dakikalığına sola dönük yattı, sonra sağ tarafına döndü. Bu da iyi değildi. Kalktı. Karanlıkta, odasında dolaştı, bir kitabın üzerinde gezdi, ama sonunda bir sigara ve bir kibrit buldu. Sigarasını yaktı, neredeyse canını yakana kadar içti ve nefes verirken Mattie’ye söylemek istediği bir şeyler olduğunu biliyordu. Ama ne? Yatağının kenarına oturdu ve robdöşambrını giymeden önce sesli düşündü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Mattie,” dedi odadaki kimseye sessizce, “sen küçük bir kızsın. Ama kimse uzun süre küçük bir kız veya küçük bir oğlan olarak kalmaz –beni düşün, mesela. Birdenbire küçük kızlar ruj sürer, küçük oğlanlar tıraş olup sigara içer. Hızlı iştir yani, çocuk olmak. Bugün on yaşındasın, benimle buluşmak için karda koşuyorsun, benimle Spring Street’ten aşağı kaymaya hazır, çok hazırsın; yarın, seni dışarı çıkarmak için salonda oturup bekleyen adamlarla beraber&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yirmi olacaksın. Birdenbire kapı görevlilerine bahşiş vermen gerekecek, pahalı kıyafetler hakkında endişelenecek, öğle yemeği için kızlarla buluşacak, neden sana göre bir oğlan bulamadığını merak edeceksin. Ve olması gereken de bu. Ama demek istediğim, Mattie –bir demek istediğim varsa, Mattie- şu: İçindeki en iyiye ulaşmaya çalışmak tarzı şeyler. Eğer insanlara söz verirsen, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;en iyi sözü aldıklarını bilmelerini sağla. Üniversitede sersem kızlarla kalırsan, onları daha az sersem yapmaya çalış. Bir tiyatronun dışında duruyorsan ve sakız satan yaşlı bir kadın gelirse, ona bir doların varsa bir dolar ver –fakat sadece bunu ona tepeden bakmadan yapabilirsen. Püf noktası bu, bebek. Sana çok şey anlatabilirim, Mat, ama haklı olduğuma emin olamam. Küçük bir kızsın ama beni anlarsın. Büyüdüğünde akıllı olacaksın. Ama eğer akıllı ve harika bir kız olamazsan da, o zaman büyüdüğünü görmek istemiyorum. Harika bir kız ol, Mat.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe odadaki kimseye konuşmayı kesti. Aniden Mattie’nin kendisine söylemek istedi. Yatağının kenarından kalktı, robdöşambrını giydi, sigarasını kül tablasında söndürdü ve arkasındaki oda kapısını kapattı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Mattie’nin odasının dışında yanan bir hol ışığı vardı ve Babe kapıyı açtığında, oda yeterli derecede aydınlandı. Mattie’nin kolu battaniyenin dışındaydı, Babe onu ileri geri nazikçe fakat Mattie’yi uyandırmaya yetecek kadar güçlü şekilde salladı. Mattie gözlerini açtı, irkildi ancak odadaki ışık etkileyecek kadar güçlü değildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe,” dedi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Merhaba, Mat,” dedi Babe münasebetsizce. “N’apıyorsun?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Uyuyorum,” dedi Mattie mantıklıca.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Seninle konuşmak istedim yalnızca,” dedi Babe.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Ne, Babe?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Seninle konuşmak istedim yalnızca. İyi bir kız olmanı söylemek istedim.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Olacağım, Babe.” Şimdi uyanık, onu dinliyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Güzel,” dedi Babe baskınca. “Tamam. Uyumaya devam et.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Ayağa kalktı, odadan çıkmaya koyuldu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Şşş!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Savaşa gidiyorsun. Gördüm seni. Masanın altından Vincent’ı tekmelediğini gördüm bir kere. Onun ayakkabı bağcıklarını bağlarken. Gördüm seni.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe Mattie’ye doğru geri döndü ve yeniden yatağın kenarına oturdu, yüzü ciddiydi. “Mattie, anneye bir şey söyleme,” dedi ona.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe, yaralanayım deme! Yaralanayım deme!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Hayır. Yaralanmam, Mattie. Yaralanmam,” diye söz verdi Babe. “Mattie, dinle. Anneye söylememelisin. Belki ona trende söyleme şansım olur. Ama sen ona söyleme, Mat.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Söylemem. Babe! Yaralanayım deme!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yaralanmam, Mattie. Yemin ederim yaralanmam. Şanslıyım ben,” dedi Babe. Diz çöktü ve ona iyi geceler öpücüğü verdi. “Uyumaya devam et,” dedi ona ve odadan çıktı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Kendi odasına geri döndü, ışıklarını yaktı. Penceresine gitti ve orada, sigara içerek durdu. Çok kar yağıyordu yine, pencere bölmesinde büyük ve ıslak şekilde patlayana kadar sahiden göremediğiniz iri kar taneleri. Ama taneler gece bitmeden kuruyacak ve sabaha, kar tüm Valdosta’da derin, bozulmamış ve taze olacaktı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Bu benim evim, diye düşündü Babe. Burası benim çocuk olduğum yer. Mattie’nin büyümekte olduğu ev. Annemin bir zamanlar piyano çaldığı yer.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Babamın başlangıç vuruşunu*(3) yaptığı yer. Frances’in yaşadığı ve bana kendi usulüyle mutluluk verdiği yer. Ama burası Mattie’nin uyuduğu yer. Kapımıza vuran, onu uyandıran, korkutan düşman yok. Ama çıkıp onunla silahımla karşılaşmazsam olabilir. Ve buluşacak, ve onu öldüreceğim. Geri dönmek de isterim. Geri dönmek harika olurdu. Geri dönmek—&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe kim olduğunu merak ederek döndü. “Girin,” dedi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Annesi, sabahlığıyla içeri girdi. Babe’in yanına geldi ve onun kolunu kendine doladı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Pekala, Bayan Gladwaller,” dedi Babe, memnunca, “kazı departmanı tam şurada—&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Babe,” dedi annesi, “tekrar gözden geçiriyorsun, değil mi?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Babe, “Ne söyletti bunu sana?” dedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Söyleyebilirim.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Yaşlı Hawkshaw,”*(4) dedi Babe, sıradan olmaya çalışarak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Endişeli değilim,” dedi annesi –sakince- Babe’i şaşırtarak. İşini yapacak ve döneceksin. Hissediyorum.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Öyle mi, anne?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Evet, hissediyorum, Babe.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Güzel.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Annesi onu öptü ve kapıdan dönerek ayrılmaya koyuldu. “Buzlukta biraz soğuk tavuk var. Neden Vincent’ı uyandırmıyorsun da ikiniz mutfağa inmiyorsunuz?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;“Belki uyandırırım,” dedi Babe mutluca.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;"&gt;Saturday Evening Post, Temmuz 1944&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt;-------------------------------------------------- &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;*1: newsreel: Dünya haberlerini veren kısa filmler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;*2: cin rumi (gin rummy): Eldeki kartların bitirilmesi tabanına kurulu bir tür kart oyunu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;*3: başlangıç vuruşu: Golfte “tee shot”.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;*4: Dedektif Hawkshaw: Gus Mager tarafından yaratılmış bir çizgi roman karakteri.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;#&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;Furlough, izin anlamına gelir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:85%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-952504503900980246?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/952504503900980246/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=952504503900980246&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/952504503900980246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/952504503900980246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/09/son-furloughun-son-gunu-last-day-of.html' title='Son Furlough&apos;un Son Günü (The Last Day of the Last Furlough) - J.D. Salinger'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4498276637642956257</id><published>2010-08-15T03:43:00.000+03:00</published><updated>2010-08-15T03:44:46.919+03:00</updated><title type='text'>Sabit</title><content type='html'>Salonlarındaki tavana bütün gün yapışmış duran, annesinin göz zevkini koyvermesine yol açmış balonların varlığını –annesinin az sonra desen detaylarını dahi vererek yapacağı tüm hatırlatmalara rağmen- neredeyse tamamen unutmuşçasına, parktaki çılgın koşucu arkadaşlarından sıyrılmış, yoldan gün boyu kaybolmayacağını bildiği istikrarlı bir sıkıntıyla geçen baloncuya doğru, annesine de sesiyle ulaşarak koştu ıslak pancar suratlı çocuk: “ANNE BALON ANNE BALON ANNE BALON ANNE BALON ANne balo…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz sezonunun üçüncü helyumlu balonunun keyfini yüzüne yerleştirmiş olmasına rağmen, dikkatinin balondan çok keyfine yoğunlaşmış olması şanssızlık değil tecrübesizlikti.  Hele ayağına çarpan kumandalı kırmızı çizgili beyaz arabanın sürücüsünün kendisinden iki yaş küçük olması ve daha önceki gün aralarında göze kum atma mevzusu dolayısıyla bir münakaşa yaşanmış olması birdenbire tüm ilgisini arabaya vermesine ve onu sürmek istemesine engel hiç değildi. Küçük ellerin günün yapışkanlığını nüfusuna geçirmişliğine rağmen, işe yaramaz incelikte ipin de azizliğiyle üçüncü göz bebeği gökyüzüne doğru yükselmeye başladı. Araba da yerinde duracak değildi –pilleri daha yeni takılmıştı. Onlar gidince, pancar surattaki keyif de gitmeye karar verdi. Şımarık göz yaşları ve çocuk gürültüsü tahta çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak havanın nemle işbirliği, mesajla ayrılmaya çalışan işleri-ağırdan-alalım-daha-yeni-tanıştık tipi sevgiliden daha gelip geçici intihar meyillendiricisi değildi yarı zamanlı iş uzmanı genç delikanlı için. Ana durağa doğru yürürken başlıca meşguliyeti dünya hızlı mesaj yazma kraliçesi kız arkadaşıymış gibi görünse de, basit işlere bilince fazla belli etmeden öncelik tanıyan beyin yöneticisi, motivasyonu sıradaki otobüsün klimalı olup olmamasına daha çok bağlı duruma getirmişti. Terli dolma parmakları araları sıkışık küçük telefon tuşları arasında zor anlar yaşamaya başlayınca bir tiyatro oyununu veya seyirciye kolaylık sağlamadan duramayan bir televizyon dizisini andırırcasına sesli sesli ve usturubunu da bozmadan isyan ederek, “Eeh başlarım böyle işe be!” dedi ve güç bela rehbere girerek hemen A harfindeki kız arkadaşını buldu, arama tuşuna bastı, telefonu, üzerindeki duymayı engelleyecek olası terleri aslında telefondan daha kuru olmayan sarı tişörtüne sildikten sonra kulağına götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alo! Gül! Ne demek ya olmayacak, hiçbir şey olmadı ki zaten daha başka bir şey olmasın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenecekler önemli değildi, mesele esas gerçeklik düzeyinde kapanmıştı. Genç delikanlının suratı, çocukluğunu andırmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk ağlamasına, şöyle esaslı, özgüvenli bir çocuk ağlamasına dayanma üzerine bir yarışma düzenlenseydi ve kıstas yarışmacıların birbirleriyle yarışması değil belli bir düzeye varmak olsaydı ortaya bir kazananın çıkması mümkün olmazdı. Pancar surat bazı yaşıtları gibi ne istediğini bilen bir stratejiyle hareket etmiyordu ancak bu defa şanslıydı ki, annesinin başı bu kez, babası yanlarında olmadığına göre buna kesinlikle inanmak gerekir ki, esaslıca ağrıyordu ve istikrarlı sıkıntısının işinin bazı taktiklerini yutmasına izin vermeyecek kadar tecrübeli baloncu henüz parktan çıkmamıştı. Yeni bir balon büyük, kirli ellerin tuttuğu ince ip aracılığıyla aşağı doğru inerken pancar surat ufak bir renk değişimine yol açacak kadar parladı, pancar yanak üstleri birer kanat gibi yukarı doğru açıldı ve gözler sularından sıyrılarak, şimdiden arabayı aramaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs klimalıydı ve delikanlının favori koltuğu boştu ki gün henüz öğle saatlerinden -en azından tamamen- zehir olmasın. Duraklar akarken, delikanlı bir yandan geçici işinde ne kadar dayanabileceğini, bir yandan muhtemelen kendisine berbat bir işte çalışmaktan bile daha az dayanabilecek sevgili-olur-gibi-olup-son-anda-olmayan yeni eskimiş kız arkadaşını, bir yandan da kendisinin karşıt cam kenarında oturan ve sıcağın tasvirini bedenleriyle yapabilen insanların hâlini düşünüyordu. Sinir bozukluğuna antikor olur umuduyla müzik dinlemeye karar verdi, kendisinden yer bekleyen, gençliklerinden daha beyaz ancak aynı zamanda daha kahverengi iki yaşlıyla göz göze gelmemeye çalışarak kulaklıklarını taktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz çok fazla şarkı dinlememişti, önce biraz iyileşmiş, sonra müziğin ne kadar büyülü, etkileyici olabildiğini –hemen hemen iki üç günde bir yaptığı gibi- düşünmüş ve yavaş yavaş gözlerini yol sonuna kadar sakin bir şarkıyı tekrar tekrar dinleyerek uyumayı plânlarcasına kaydırmaya başlamıştı. Ancak her plânın olduğu gibi, bu plânın da, istediği kadar kısa vadeli olsun, en önemli özelliği gerçekleştirilmeye pek meraklı olmamasıydı. Delikanlı, gözlerini etrafa bakmak için son gezdirişlerinin birinde, az önce tüm ilişkisinin kesildiği yarı kız arkadaşıyla o sıralarda yakınlaşmaya başladıkları için kendisi adına güzel –aslında harika, ancak zavallı bilinç seviyesi için güzel bile değil, kayıtsız- haberi aldığında bir yönelme gerçekleştiremediği, billur yüzlü, dikkat çekmeyen ancak görünenin ardını fark edebilen için göz alıcı dudaklı, uzun süreli sevgilisinden yeni ayrılmış komşusunu fark etti. Sıkkın yüzü ufak bir renk değişimine yol açacak kadar parladı, terli yanak üstleri belli belirsiz yukarı doğru açıldı ve gözleri kasvetinden sıyrılarak, şimdiden yeni plânlara yelken açtı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4498276637642956257?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4498276637642956257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4498276637642956257&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4498276637642956257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4498276637642956257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/08/sabit.html' title='Sabit'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-5116763697493891984</id><published>2010-07-26T01:08:00.004+03:00</published><updated>2010-07-26T10:49:01.928+03:00</updated><title type='text'>Çocukluktan Sahneler</title><content type='html'>S., annesiyle beraber anneannesinin yanına taşındığından beri  anneannesinin domatesli çiçek ekmeklerine karşı koyamadığı için iyiden  iyiye tombullaşmış ilkokul üçüncü sınıf kurbanı, büyüdüğü, artık sadece  babasının -eğer yalnızca uyumak için geceleri uğramak bu kapsama  giriyorsa- yaşadığı zemin kat eve uzun bir aradan sonra yeniden  gelmişti. Babasıyla, çoğunluğu sessizliğin oluşturduğu ilişkilerinin bu  yaşanmakta olan yeni kısmında, S., altındaki ışıkları artık yanmayan  cırt cırtlı ayakkabısını evin sessizliğini bozmak istemiyormuş gibi  yavaş ve dikkatlice çıkardı, eve girer girmez soğuk su içmek için  mutfağa gitmeyi alışkanlık hâline getirmiş babasıyla ilgilenmeden  odasına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Buzdolabını açmakta olan  baba koridorda yürüyen oğlunu o kısa iki saniyede izledi, ancak  izleyişi beyninde, bütün bir gün çocuğu sıkmadan neler yapabileceği  düşüncesi eşliğinde devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.’nin oda kapısı, alışık olmadığı şekilde kapalıydı ve üstündeki  “yakışıklı oğlumun düzenli odası” tabelası, unutulmak istenircesine ters  çevrilmişti. S. niyeti anlayamayacak kadar küçük değildi, az sonra tam  olarak oluşacak hüznünün ilk etkisini yürek civarında bir yerlerde  hissetmiş hâlde kapıyı itip içeri girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oda özellikle kokusu itibariyle fazla değişmemişti; artık biraz  yankılıydı ancak S.’nin yıllarca soyut varlıklardan korkma tabanı olan  yatağı, yerde hareketsiz yatışlarının kayıtsız kokulu halısı ve  içindekiler boşalmış olsa bile her açtığında heyecan hissedeceği duvar  dolabı, anı dolu sessiz varlıklarını koruyorlardı. S.’nin gözleri şu  sıralar sık sık olduğu gibi yine doldu ve o da -artık tecrübeliydi  elbette, hareket etmemeye çalışarak yatağının ucuna, arkası kapıya dönük  olarak oturdu. Tam Casper temalı giysisinin nezlelerden ötürü  kalıplaşmış ve parlayan koluyla gözlerini silecekti ki babası odaya  girdi, gülümsüyordu. “Özlemiş misin odanı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eh,” dedi S. ve burnunu çekti. Neyse ki anlık bir güçsüzleşmeydi,  gözleri kızarmamıştı. O bir ucunda babası bir ucunda,  yatakta bir süre  sessizce oturdular. Gerçekten, bütün bir sokak cansız varlıklarıyla  birlikte öğle uykusuna yatmışçasına sessizdi ve ne baba, ne   de S. bu sessizliği bozma niyetindeydi. En sonunda, yere bakarak,  zorlanarak, sesi belki yalnızca kulakları duyarlı hayvanların  anlayabileceği kadar hafif titreyerek “Özür dilerim  S.,” dedi baba,  “bilmiyorum, anlarsın belki çok da kolay değil bu işler, ben ister miyim  üzmek seni,” burda sesinin titrekliği insan algı eşiğinin sınırları  içerisine girdi, “bir tanecik evladımsın sen benim, senden başkası yok  benim için artık. Anla beni oğlum, sen anla bari kimse anlamıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekala, tahmin edersiniz ki, sessizliğin ardından gelen bu kısa,  duygusal konuşmayı S. arkası dönük, özellikle  de gözleri özenle  saklanmış dinliyordu.  Neyse ki babası ender de olsa gururunu  yenebileceğini gösterdikten sonra doğruldu, bir şey söylemeden, tıpkı  odaya gelişi gibi yavaş yürüyerek, S.’nin odasının hemen karşısındaki  tuvalete gitti. S., kalıplaşmış kısımlarla canını yakmamaya dikkat  ederek giysisinin kollarıyla gözlerini sildi, kapıya doğru dönüp, daha  rahat bir pozisyon alarak tuvaletin buzlu camını izlemeye başladı. Çok  geçmeden, su sesinden ve babasının ritüel lavabo başı öksürüğünden  babasının tuvaletten çıkmak üzere olduğunu anladı, ilgisiz davranmaya  çalışıyormuş gibi kafasını diğer tarafa, cama doğru çevirdi. Tam babası  tuvaletten çıktı ve ışığı söndürdü ki sesi sonuna kadar açılmış telsiz  telefon bağırmaya başladı. Babası doğrultu değiştirmeden, koşar adım  koridordaki telefonu aldı ve açtı, birkaç saniye sessizce dinledikten  sonra yine koşar adım, bu kez sessiz olmaya çalışarak S.’nin odasına  gitti ve “Annen,” diyerek aleti S.’ye uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“S., hani bizim odada beyaz gardırop var ya… Git sen bir odaya, gidince  haber ver.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. annesiyle babasının eski, babasının şimdiki odasına giderken babası  da arkasından geliyordu. Odaya girdi ve bunu annesine bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağ en alttaki çekmeceyi aç. Sağ güçlü olan tarafın. Açtın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. çekmeceyi açtı, en üstte kırmızı, onun altında beyaz donlar vardı;  daha altta farklı renkte olanlar varsa da  görünmüyorlardı. S. göz  ucuyla babasına baktı -sık sık izleyici olarak katıldığı insan  ilişkilerinin katkısıyla empati konusunda yaşına göre oldukça  gelişmişti. Babasının yutkunmayla karışık nefes alış verişinin sesi  yükselmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O donları getirsene bana gelirken be S., hiç yok bende boşuna  durmasınlar ord-"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba bir anlığına gözlerine götürdüğü elini bu kez S.’nin, belinin biraz  yukarısında kalan sağ kulağına doğru götürdü ve telefonu oğlunun gevşek  ellerinden aldı, keskin, kesintisiz ve yüksek sesle, gergin, ancak tam  anlamıyla öfkeli bir bağırmaya da kaçmadan konuşmaya başladı: “Bana bak  ne yapmaya çalışıyorsun sen de çocuğa donlarını gösteriyorsun; gel  buraya kendin al çok istiyorsan pis orospu!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önceki gürültülü nefesini sürdürerek, telefonun açma kapama tuşuna  sağ baş parmağıyla, tırnaklarını acıtacak bir kuvvetle bastı. Beş on  saniye düşündü, geniş, neredeyse bir oda boyutuna varan holdeki ikili  koltuğa oturdu, yeniden, bu kez daha kuvvetsizce telefonun açma kapama  tuşuna bastı, çevir sesi duyulurken karşısında öylece dikilen, yere  bakan gözlerinde babasıyla buluştuğundan beri taşıdığı anlama motivasyon  katılmış oğlunu görmezden gelmeye çalışarak, numaralara basmaya  başladı. Dördüncü numaradan sonra telefonu yeniden kapadı, üfledi,  “Numarayı unuttum bak,” dedi, sakinleşmeye çalışarak sağdaki camdan  bahçeye doğru kısa bir süre baktı, ardından telefonu yeniden açarak  numaraları çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alo anne, ya ben yine dayanamadım sıçtım sıvadım ya. Ya açtırdı çocuğa  dolabı, getirsin istiyordu herhalde, gördüm ben de dayanamadım aldım  telefonu, sıçtım sıvadım. Donları gördüm donları. Sen gelsene buraya  işin yoksa, gelecek şimdi o kesin buraya. Hadi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyreden on beş dakika boyunca, artık çoğu aile evi için geçerli olduğu  gibi televizyonun kapalı olmasının gerginliği arttırıcı etkisiyle, hiç  konuşmadan, sessizce oturdu baba ve oğul. Sonunda babanın sıkkın, oğlun  çaresizce beklediği zaman geldi ve anne, tıpkı telefon gibi sesiyle ruhu  titreten kapı zilini çaldı. Baba kalkmadı, oğluna dur işareti yaptı.  Zil bir kez daha çalındı. Baba yine hareket etmedi. S.’nin kalp atışları  hızlandı, vücudu titremeye başladı. Salonun camına vuran tırnakların  sesi işitildi. Baba ağır hareketlerle kapıya gitti, sokak kapısını açan  düğmeye bastı ancak iç kapıyı açmadı. Çok kısa bir süre sonra, S.’ye  göre anında, bu kez iç kapıya vuran yumruklar duyuldu. Kapı açıldı,  bağırışmalar başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var benim donlarımı almamda be, ne duruyorsun sanki çocuğun yanında  öküz adam! Önyargılısın işte anlamıyor musun elli senedir söylüyorum  ben!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır sen ikiyüzlüsün ulan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve daha birçok çırpınış; holdeki koltukların kimin parasıyla alındığı,  çocuğa daha çok kimin değer verdiği, çocuğun daha çok kime değer  verdiği, kimin daha fazla olumsuz sıfat alabileceği gibi, yalnızca  birbirini gerçekten uzun süreli tecrübe etmiş, ayrı sularda boğulmuş  çiftlerin üzerinde konuşabileceği, daha doğrusu bağrışabileceği konular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S., anne ve babasının aralarında konuşurlarken sarf ettiği kelimelerden  en kilit olanların anlamlarını bile bilmiyordu. O yalnızca birbirine  yakın durarak, tükürükler saçarak bağrışan iki insanı, seçim hakkı  tanınmadan oluşarak beynine yerleşen hayat yalnızca onların ekseninde  olduğu için titreyerek, şok hâlinden dolayı gözleri dolmaksızın, kendi  varlığının oradalığını unutmuşçasına izliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı çaldı ve bağrışmalar kesildi. Baba kapıyı açtı, gelen anneanneydi.  S. onu görünce anlık bir rahatlama hissetti ancak beyni ona  anneannesinin gergin tartışmaların ilk ağlayanı olduğunu hatırlatmış  olacak ki bacakları yeniden eski titreyişine kavuştu. Anneanne, hiçbir  şey söylemeden, neredeyse tribüne katılmaya gelmiş gibi S.’nin yanına  geçti ancak gösteri kısa bir kesintiye uğramıştı; çift mola  vermişçesine, neredeyse bir dakikalığına sessiz kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Molayı bitiren, “Sen hâlâ cevap vermedin bana, kim aldı lan bu  koltukları ha!” diye bağırarak, üzerinden çıkarmadığı kabanının  zorlaştırıcı etkisine rağmen holdeki sandalye-koltuk kırması oturağa  tekme atan anne oldu. Baba, bir kez daha çalan kapıyla ilgilenmeksizin annenin üzerine doğru  yürüdü, kadını iki kolundan tuttu ve kırma oturakların karşısındaki  ikili koltuğa doğru itti. Anneanne kapıyı açıp “A-ay n’apıyorsun  Bülent!” diye bağırırken, baba annenin üstüne çıkmış, kadının boğazına  sarılmıştı. Babaanne eve girdi, karşılaştığı manzara karşısında  suratının aldığı hâlle S.’nin hayatında filmler ve sahtekâr insan  tepkileri dışında tecrübe ettiği en etkileyici yüz ifadesi değişimine  imza attı ve kapıyı açan anneanneye ve torununa bakmaksızın, annenin  kafasındaki turuncu bereyi almış kadının kafasına üst üste vuran babanın  sırtına bir yumruk geçirdi. Yumruk elbette işlemedi, ancak neyse ki  baba annenin boğazını sıkmaya devam etmiyor, yalnızca kadına bereyle  vuruyordu. Babaanne oğlunun kollarını tutmaya çalışırken, S. için artık  zaman durmuş, mekân donmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. koşarak salona gitti, sokakla aynı seviyedeki pencereyi açtı. Artık  şoktaki gözleri ağlama unutkanlığı yapmıyordu fakat ağlamayı tanım  kalıpları içerisinde de icra etmiyordu; orta yola gelmeyi sevmiyorlardı  anlaşılan. S. dışarıya baktı, demir parmaklıkların arasından, tıpkı çok  daha küçükken, kimi zaman, eğer doğru hareketi yapabilirse başarabildiği  gibi, kafasını dışarı çıkarmaya çalıştı. Başaramadı. Sokakta kendisine  doğru yürüyen birini görünce, hiçbir düşüncenin kendisini etkilemesine  izin vermeksizin “İmdaat! Babam annemi öldürüyor, imdat!” diye bağırmaya  başladı. Anneannesi o yaştaki birinden beklenmeyecek bir hızla salona  geldi ve çocuğu, eliyle ağzını kapatıp susturarak içeri aldı, pencereyi  kapattı ve yeniden içeri, kavga mahaline yollandı. S. yeniden cama  döndü. Az önce sokakta gördüğü oğlan camın önüne gelmişti. Kot  pantolonunun altına terlik giymişti ve elinde, beyaz naylon poşette iki  ekmek vardı –belli ki evden yalnızca bakkala uğramak için çıkmıştı. S.  camı açtı, oğlana hiçbir şey söylemeden, ağlayarak baktı. “N’oluyor  içerde?” diye sordu oğlan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annemle babam kavga ediyorlar, kurtar beni burdan,” dedi S. ağlayarak,  bu kez dingince, bağırmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben bir şey yapamam ki,” dedi oğlan, pasif bir üzüntüyle S.’ye baktı ve  yoluna devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. camı kapamadan, kendini odasındakiyle, tıpkı hol hariç bütün  odalarınkiyle olduğu gibi aynı olan, bütünüyle sakin, rahat ve oyun dolu  günlerin hatırlatıcısı, kayıtsız kokulu halıya bıraktı ve gözlerini  kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğü bir sonraki şey, annesinin sağ omzuna bükük yatırılmış  götürülürken bir anlığına, dayanabildiği kadar baktığı, büyüdüğü evin  kapısında durmuş ona kollarıyla gel işareti yapan babası ve  babaannesiydi. Ardından, annesinin kaçınılmaz sallamalarına rağmen  kafasını hareket ettirmemeye çalışarak, yeniden gözlerini kapadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-5116763697493891984?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/5116763697493891984/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=5116763697493891984&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5116763697493891984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5116763697493891984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/07/cocukluktan-sahneler.html' title='Çocukluktan Sahneler'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-2160228044536896926</id><published>2010-07-24T09:42:00.012+03:00</published><updated>2010-09-17T00:23:38.409+03:00</updated><title type='text'>Fransa'da Bir Delikanlı (A Boy in France) – J.D. Salinger</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;(Çeviri)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yarım konserve domuz ve yumurta sarısı yedikten sonra, delikanlı başını yağmur çekmiş toprağa yatırdı, miğferinden acıyla çekti, gözlerini kapadı, aklını bin delikten boşalttı ve neredeyse anında uyuyakaldı. Uyandığında saat neredeyse 10’du -savaş vakti, çılgın vakit, hiçkimsenin vakti- ve soğuk, nemli, Fransız havası kararmaya başlamıştı. Orada, gözleri açık, o unutulması imkânsız, olası olmayan ve şükürler olsun ki nafile savaş düşüncecikleri yavaş ama emin adımlarla yeniden beynine sızmaya başlayana kadar uzandı. Beyni mutsuzluk kapasitesini doldurunca, keyifsiz bir gecesel meyil tepeye yükseldi: Uyuyacak bir yer bul. Ayağa kalk. Battaniye dürümünü al. Burada uyuyamazsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı kirli, küfelik, yorgun üst vücudunu kaldırdı ve oturma pozisyonundan, hiçbir şeye bakmaksızın, ayağa kalktı. Mahmurca eğildi, miğferini alıp başına geçirdi. Battaniye kamyonuna sallanarak geri yürüdü ve bir yığın kirli battaniye dürümü arasından kendininkini çekip çıkardı. Hafif, sıcaktan yoksun tomarını sol kolunun altında taşıyarak, alanın çalılık sınırı boyunca yürümeye başladı. Terler içinde bir siper kazan Hurkin’in yanından geçti ve ne o, ne de Hurkin diğerine en ufak bir ilgiyle göz attı. Eeves’in kazdığı yerde durdu ve Eeves’e, “Bu gece ayakta mısın, Eeves?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eeves yukarı baktı ve “Evet,” dedi ve bir damla ter parıldayıp Eeves’in uzun Vermont burnunun sonundan kendini serbest kıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı Eeves’e “Bir şeyler kızışırsa veya başka bir şey olursa kaldır beni,” dedi ve Eeves cevap verdi, “Senin nerde olacağını nerden bileceğim ben?” ve delikanlı ona, “Oraya vardığımda sesleneceğim,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gece kazmayacağım, diye düşündü delikanlı yürürken. Bu gece o lanet küçük siper kazma aletiyle boğuşup, kazıp yarmayacağım. Vurulmam. Vurulmama izin verme, Biri. Yarın gece kıyak bir siper kazacağım, yemin ederim yapacağım. Ama bu gecelik, sadece şimdilik, her şeyin acıttığı vakitte, alçalacağım bir yer bulmama izin ver sadece. Birdenbire, delikanlı, belli ki birkaç Kraut* tarafından ikindi sırasında, uzun, çürümüş ikindi sırasında tahliye edilmiş bir siper gördü -Alman olanlarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı ağrıyan bacaklarını ona doğru biraz daha hızlı ilerletti. Oraya vardığında aşağıya, içine baktı ve muntazam katlanmış ve yerleştirilmiş birkaç Amerikan askerinin kirli sahra ceketini görünce, iddia kabul edildi ki, tüm beyni ve vücudu neredeyse sızladı. Delikanlı ilerledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka Kraut siperi gördü. Ona doğru sakarca ivedilendi. Aşağıya, içine bakarak, siperin yaş zemininde yarısı yayılmış yarısı toplu, gri bir yün Kraut battaniyesi gördü.  Birkaç Almanın henüz uzandığı, kanadığı ve muhtemelen öldüğü korkunç bir battaniyeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı battaniye dürümünü yere, siperin yanına bıraktı ve sonra tüfeğini, gaz maskesini, çantasını ve miğferini çıkardı. Ardından siperin yanında öne doğru eğildi, ufak mesafeyi dizlerine düşürdü, elini sipere uzattı ve ağır, kanlı, yası tutulmamış Kraut battaniyesini dışarı kaldırdı. Siperin dışında, nesneyi gülünç bir topak olarak sardı, kaldırdı  ve  siperin arkasındaki gür çalı-çitin içine fırlattı. Tekrar aşağıya, siperin içine baktı. Toprak zemin, gördü ki, ağır Kraut battaniyesinin iki bükümünden yayılanla pislenmişti. Delikanlı çantasından siper kazma aletini aldı, sipere girdi ve kirlenmiş yerleri kasvet içinde kazıp çıkarmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirdiğinde siperden dışarı çıktı, battaniye dürümünü çözdü ve battaniyeleri, biri diğerinin üzerinde olmak üzere yatay biçimde serdi. Bir tanelermiş gibi, battaniyeleri uzunlamasına yarım katladı, ardından bu yatak pılıpırtısını sanki bir çeşit omurgası varmış gibi siperin üstüne kaldırdı ve dikkatlice görüş açısının dışına indirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Battaniyelerinin katları arasına kirli çakılların yuvarlanışını izledi. Sonra tüfeğini, gaz maskesini ve miğferini aldı ve  zeminin, siperin başındaki dokunulmamış yüzeyine özenle yerleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı battaniyelerinin üstteki iki katını kaldırdı, çok az kenara yerleştirdi ve ardından çamurlu ayakkabılarıyla yatağına indi. Ayaktayken, sahra ceketini çıkardı, top hâlinde katladı ve sonra kendini gece pozisyonunda yerleştirdi. Siper çok kısaydı. Bacaklarını dizlerinden dik olarak kırmadan uzatamadı. Kendini battaniyelerinin üst katlarıyla örterek, kirli başını daha da kirli sahra ceketinin üzerine koydu. Yukarı, kararan havaya baktı ve gömlek yakasının içinde, bazıları orada kalan, bazıları sırtından aşağıya inmeye devam eden birkaç huysuz kir topağı hissetti. Bu konuda hiçbir şey yapmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden bir karaiğne* bacağından, tam getrinin üzerinden, edepsizce, inatla soktu. Bir elini yaratığı öldürmek için battaniyenin altına sıkıştırdı ancak delikanlı sabah tüm bir tırnağını kaybettiği yerini hatırlayıp yeniden hissederek acıyla tıslayınca hareket kendini kısa kesti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıyan, zonklayan parmağını çabucak göz hizzasına kaldırdı ve zayıflayan ışıkta inceledi. Ardından elinin tamamını, acıyan bir parmaktan çok hasta birine gösteriliyora benzeyen bir dikkatle battaniye katlarının altına yerleştirdi ve kendini hokuspokus türevi, savaştaki askerlere özgü işlere verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elimi bu battaniyenin altından çıkardığımda,” diye düşündü, “tırnağım tekrar uzamış olacak, ellerim temiz olacak. Vücudum temiz olacak. Temiz külot, temiz atlet, beyaz bir gömlek giymiş olacağım. Mavi, benekli bir kravat. Çizgili, gri bir takım ve evde olacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ocağa kahve, gramofona plak koyacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Kitaplarımı okuyacak ve kahve içecek ve müzik dinleyeceğim ve kapıyı sürgüleyeceğim. Pencereyi açacağım, hoş, sessiz bir kızı –Frances’i değil, tanıdığım kimseyi değil- içeri alacağım ve kapıyı sürgüleyeceğim. Ondan bana biraz Emily Dickinson okumasını isteyeceğim –şu rehbersiz olmakla ilgili olanı- ve ondan bana biraz William Blake okumasını isteyeceğim –şu yaratılan küçük kuzuyla ilgili olanı*- ve kapıyı sürgüleyeceğim. Bir Amerikan sesine sahip olacak ve bana çikletim veya bonbonum var mı diye sormayacak ve kapıyı sürgüleyeceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı aniden, değişiklik ve sihir beklemeden, elde etmeden, ızdıraplı elini battaniyelerden çıkardı. Bluz cebinin terle lekelenmiş, çamurdan gevrekleşmiş kapağının düğmesini açtı ve gazete küpürlerinden oluşan vıcık vıcık bir topak çıkardı. Küpürleri göğsüne serdi, en üsttekini aldı ve göz hizzasına çıkardı. Bu bir Broadway köşe yazısıydı ve loş ışıkta okumaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün gece  -yaklaş ve dokun bana, kardeşim-, yeni filmi Roketlerin Kızıl Parıltısı’nın (sakın kaçırmayın, millet. Muazzam.)  galasına katılmak için burada olan Jeanie Powers’ı, güzel genç yıldızı görmek için Waldorf’a uğradım. Sevimli yaşamında ilk defa büyük şehirde olan taşra kızı Iowa güzelliğine buradayken en çok ne yapmak istediğini sorduk. “Pekala,” dedi Canavar’a Güzellik, “trendeyken, New York’tayken tek istediğimin samimi, sade ve basit bir askerle çıkmak olduğuna karar verdim! Ve ne oldu zannedersiniz? Burda olduğum ilk öğleden sonrada, tam Waldorf’un lobisinde Bubby Beamis’le karşılaştım! Şimdi halkla ilişkilerde binbaşı ve tam New York’a tayinli! Nasıl şans bu?” … Pekala, muhabiriniz pek bir şey demedi. Ama şanslı Beamis, diye düşündüm kendi ken-“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siperdeki delikanlı küpürü vıcık top olarak buruşturdu, geri kalan tüm küpürleri göğsünden kaldırdı ve hepsini siperin yanına, dokunulmamış  zemine bıraktı.&lt;br /&gt;Yeniden yukarıya, gökyüzüne baktı; Fransız havası, âşikâr ki Fransız, Amerikan değil. Ve kendi kendine, yüksek sesle, yarı gülüp yarı ağlayarak, “Oo la-la!” dedi.&lt;br /&gt;Ansızın ve aceleyle, cebinden kirli, yeni olmayan bir zarf çıkardı delikanlı. Hızlıca içinden mektubu çıkardı ve otuz küsürüncü defa tekrar okumaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;MANASQUAN, NEW JERSEY,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Temmuz, 1944&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Babe: Annem hâlâ İngiltere’de olduğunu düşünüyor, ama bence sen Fransa’dasın. Fransa’da mısın? Babam anneme senin hâlâ İngiltere’de olduğunu düşündüğünü söylüyor, ama bence o da senin Fransa’da olduğunu düşünüyor. Fransa’da mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bensonlar bu yazın başında deniz kıyısına indiler ve Jackie sürekli evde. Annem senin kitaplarını da bizimle getirdi çünkü bu yaz döneceğini düşünüyor. Jackie şu Rus kızla ilgili olanı ve eskiden masanın üzerinde tuttuklarından birini ödünç alıp alamayacağını sordu. Verdim çünkü sayfalarını falan bükmeyeceğini söyledi. Annem ona çok sigara içtiğini söylüyor ve o da bırakacak. Biz gelmeden önce güneş yanığından zehirlendi. Senden çok hoşlanıyor. Belki Wacks’e* girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evden ayrılmadan önce Frances’i bisikletimde gördüm. Ona seslendim ancak beni duymadı. O çok kendini beğenmiş ama Jackie değil. Jackie’nin saçları daha güzel ayrıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sene plajda kızlar erkeklerden daha çok. Hiç erkek görmüyorsun. Kızlar bol bol kart oynuyor ve birbirlerinin sırtına güneş yağı sürüp güneşte yatıyorlar fakat eskisinden daha fazla suya giriyorlar. Virginia Hope ve Barbara Geezer bir şey hakkında kavga ettiler ve artık plajda birbirlerinin yanına oturmuyorlar. Lester Brogan Jap’lerin* olduğu yerde, orduda öldürülmüş. Bayan Brogan Pazar günleri Bay Brogan’la gelmesinin dışında plaja artık gelmiyor. Bay Brogan plajda Bayan Brogan’la sadece oturuyor ve suya girmiyor, ne kadar iyi bir yüzücü olduğunu bilirsin. Senin ve Lester’ın beni  bir kere şamandıraya götürdüğünüzü hatırlıyorum. Şimdi şamandıraya kendim gidebiliyorum. Diana Schults denizdeki bir askerle evlendi Girt ve o bir haftalığına California’ya geri gittiler, ama Girt şimdi gitti ve Diana döndü. Diana plajda tek başına yatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz evden ayrılmadan, Bay Ollinger öldü. Teemers kardeş Bay Ollinger bisikletini tamir etsin diye dükkana gitti ve Bay Ollinger tezgahın arkasında ölüymüş. Teemers kardeş mahkeme binasına kadar bütün yol boyunca ağlayarak koştu fakat Bay Teemers jüriye konuşmakla falan meşguldü. Kardeş Teemers yine de içeriye koştu ve Baba Baba Bay Ollinger ölmüş diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz kıyısına gelmek için  evden ayrılmadan önce arabanı temizledim. Ön koltuğun arkasında Kanada yolculuğundan kalma bir sürü harita vardı. Onları masana koydum. Bir de bir kız’ın tarağı vardı. Sanırım Frances’indi. Onu da masana koydum. Fransa’da mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MATILDA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bir dahaki gidişinde ben de seninle Kanada’ya gidebilir miyim? Çok konuşmam ve sahiden içmeden sigaralarını yakarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MATILDA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni özledim. Lütfen eve çabuk gel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ve öpücükler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MATILDA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siperdeki delikanlı mektubu kirli, köhne zarfın içine özenle geri yerleştirdi ve zarfı bluz cebine geri koydu. Sonra kendini siperde hafifçe yükseltti ve “Hey, Eeves! Burdayım ben!” diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eeves alanın diğer tarafından onu gördü ve başıyla onayladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı sipere geri çöktü ve hiçkimseye yüksek sesle, “Lütfen eve çabuk gel,” dedi. Ardından keyifsizce, bükük bacaklı, uykuya daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Saturday Evening Post 217, Mart 1945&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;*1: Kraut: Amerikalıların İkinci Dünya Savaşı’nda Almanları tanımlamakta kullandıkları argo sözcük.&lt;br /&gt;*2: karaiğne: Kırmızı karınca. İğneli, soktuğunda can yakan ve soktuğu yeri kabartan bir çeşit böcek.&lt;br /&gt;*3: William Blake’in “Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) kitabından “Kuzu” şiiri.&lt;br /&gt;*4: Wack, yedi üyesiyle İkinci Dünya Savaşı’nda mücadele etmiş bir ailenin ismi. Salinger bu aileye atıfta bulunmuş olabileceği gibi, bu bağlantıyı tamamen yanlış kurmuş da olabilirim.&lt;br /&gt;*&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;5: Amerikalıların Japonlara verdiği aşağılayıcı lakap.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-2160228044536896926?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/2160228044536896926/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=2160228044536896926&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2160228044536896926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2160228044536896926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/07/fransada-bir-delikanl-boy-in-france-jd.html' title='Fransa&apos;da Bir Delikanlı (A Boy in France) – J.D. Salinger'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-5077627443656117565</id><published>2010-07-01T16:50:00.005+03:00</published><updated>2010-07-01T17:06:54.369+03:00</updated><title type='text'>Patlak Balonlar İçin Mükemmel Bir Gün</title><content type='html'>Güneş kendini hissettirmekte ağustosun diğer günlerine oranla başarısızdı ve bu sabah, Sarpkent sitesinin suları, gizillik dönemi bitirme yazı geçiren Armağan'ın karşı konulamaz rekabet arzusunu doyurur biçimde yan site Şirinkent'in sularından daha berraktı. Hissi olarak binlerce gündür yaptıkları gibi, Armağan ve babaannesi, birbirine denk boylarının tabana basmaya el vermemeye başladığı seviyeden hemen hemen on metre uzaklıktaki yüzer iskeleye kadar üşüyerek yüzecek, iskeleye çıktıktan bir iki dakika sonra, şimdi de rüzgar yüzünden üşümeye devam ettikleri için yeniden suya inecek ve bu kez suya alışıp üşümemeye başladıktan sonra, babaanne-torun ilişkilerinin iyi seyredebildiği son zamanlardan yaklaşık bir saati daha, asıl vedanın bu olduğunun farkına varmadan yaşayacaklardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern zaman kızlarının aksine, babaannenin bütün dış eklentileri işlevseldi. Ayakları taşların vereceği acıdan korumak için beyaz, boşluklarla çiçek deseni yaratılmış deniz ayakkabısı; fazla kiloyu örtmek adına deseni yoğun seçilmiş siyah bir mayo; küvete gerek kalmadan, ufak bir duşla günü kurtarmayı sağlayacak basit bir lastik toka ve her ne kadar bugün pek kuvvetli görünmese de, güneşin olası şerrine tedbir olarak beyaz, önünde -muhtemelen- bir akrabanın çalıştığı bir kafenin baskısı olan bir kasket. Armağan'ın yuvarlak suratı, suratını ortaya çıkaran hayli kısa saçları ve toparlak görünümünü tamamlayan abartıya kaçmamış fazla kilosu, tabiri çürüten bira göbeğinin de yadsınamaz katkılarıyla ikiliyi gözlemciler açısından basit bir av hâline getiriyordu. Binlerce gündür yaptıkları gibi, berraklığı -şaşırtıcı olarak- bozmayan dalgaların üzerine ellerini önde birleştirerek atladılar, dalgaların dişe dokunur büyüklükte gelmediği zamanlarda ellerini bu kez dikine değil enine birleştirerek karınlarına su itme egzersizi yaptılar ve bunları yaparken, tabii ki, binlerce gündür nasıl olup da tükenmiyorsa malzemeleri, genelde eğlenceli seyreden konularda konuştular. Armağan, binlerce gündür olduğu gibi, gereğinden fazla gülüyor, hâtta zaman zaman kahkahaya varıyor, bazen katılıyor, zararsız miktarda su yutuyordu. Parmaklarının buruşmaya başlaması ve üşümeye başlaması, diğer günlerin aksine bu kez denizden çıkmak isteyen kendisi olmasına rağmen, nadir tecrübe ettiği karar verme gücünün tadını çıkarmasını sağlayamayacaktı: Beline &lt;span style="font-style:italic;"&gt;mavi&lt;/span&gt; simidi geçirilmiş, kollarına &lt;span style="font-style:italic;"&gt;sarı&lt;/span&gt; kollukları takılmış, denize girme niyetli görünmeyen annesinin elinden sıyrılmış, koşarak geliyordu bikini üstsüz cadı kuzeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Denize ne zaman geldiniz &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Armo&lt;/span&gt;ğan?" diye sordu Agrona sinirli sinirli, soğuk suya yavaş yavaş girmeye çalışırken. &lt;br /&gt;Babaanne ve Armağan onu almak için kıyıya yaklaşmışlardı. "Ohoo çok oldu," dedi Armağan kuzenini kızdırmaya çalışırcasına. "Uyuyordun sen bebek gibi." &lt;br /&gt;"Niye uyandırmadınız ya!" diye bir feryat kopardı Agrona. Hakikaten sinirlenmişti. Babaanne Agrona'yı ellerinden tuttu, "Gel, gel," diyerek küçük kızı iskele istikametinde kendine doğru çekmeye başladı. "Anneannen kalktı mı bakayım ha?"&lt;br /&gt;"Kahyvaltı hazırlıyor bile," diye cevap verdi Agrona. Kuzeninin küçüklüğünün aksine, dalgalara rağmen, denizden zerre korkmuyordu. Şaka olsun diye -biraz da cesaret verme amacıyla, onu denize atmaya çalışan yoktu anlaşılan. Sinirini unutmuş, suyun tadına varmıştı. Simidi ve kolluklarıyla, yanında iki büyüğü, asla çözülemeyecek bir melodiyi mırıldanarak keyifle dans ediyordu. &lt;br /&gt;"Evimize gidelim mi Agrona?" diye sordu babaanne gayet zamansızca. Bu kadar uzun süre suda kalmak ona fazla gelmişti belli ki.&lt;br /&gt;"Hayır!" diye çığırdı Agrona. "Daha yeni girdim bi' kere ben!" Denize yeni gelen iki yaşlı gördü, onlara dönüp baktı, tanıdık olmadıklarını anlayınca babaanneye geri döndü: "Hem orası, benim evim bi' kere."&lt;br /&gt;"Peki peki," dedi babaanne, bu cevabı zaten bekliyordu. "O zaman ben gideyim senin evine, sen de Armağan abinle yüz olur mu?" Agrona etrafa bakıyordu, cevap vermedi. "Ha, Agrona, izin var mı?"&lt;br /&gt;"İyi be git, bane ne," dedi Agrona.&lt;br /&gt;"Pis cadı," dedi babaanne gülerek ve kıyıya doğru yavaş yavaş yüzmeye başladı. Bir yandan da karın egzersizi yapıyordu; bugün az yaptığını fark etti tam dönerken.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Babam geliyomuş bugü nuçakla," dedi Agrona ve ellerini suya vurmaya başladı.&lt;br /&gt;"Yüzüme geliyor ama bebek," dedi ergen adayı çocuk ve uzanıp kızın el bileklerini tuttu.&lt;/span&gt; Agrona'nın babasından pek de hoşlanmıyordu. "Balık bulmaca oynayalım mı seninle," diye sordu kıza.&lt;br /&gt;"Oluur," dedi Agrona hevesle. Ama hiç balık yok ki." &lt;br /&gt;"Olur mu yok," dedi Armağan. "Var ama sen daha görmemişsindir, hem ne güzel, oyun daha zor olur böylece." Söyledikleri güme gitmesin diye yavaş konuşuyordu. "Ama sadece sarı balıkları sayacağız tamam mı; gördüm diye yalan söylemek de yok, göstereceksin gördüğünü."&lt;br /&gt;"Ama ya kaçarsa?" dedi Agrona endişeli endişeli.&lt;br /&gt;"Bakarız ona," dedi Armağan. Bu oyun fikri kuzenini hem dinginleştirecek hem de biraz olsun susturacaktı. Armağan suda sırtüstü yattı, tıpkı babası gibi ellerini de ensesine koydu ve uyuma pozisyonu aldı. Ayaklarını kıyıdan denize uzatmak ve kumlarla oynamakla yetindiği günlerde tek özendiği buydu.&lt;br /&gt;"Ama sen aramıyorsun Armoğan!" diye bağırdı Agrona. "Yoksa bugün hiç balık yok mu!"&lt;br /&gt;"Olmaz olur mu bebek," dedi Armağan. "Ben hissetmeye çalışıyorum. Çağırıyorum onları."&lt;br /&gt;Agrona -tam anlamıyla olmasa da- ikna olmuş göründü, bakınmaya devam etti. Çok geçmeden, yüzer iskelenin sağ tarafına doğru, biraz uzakta, yüzeyde sarı bir şey gördü. "Bak Armoğan orda bi' şey var! Balık olabilir mi?" diye sordu meraklı meraklı. &lt;br /&gt;Armağan kayıtsızca, pozisyonunu bozmadan, kuzeninin gösterdiği yöne doğru baktı ve ufak, sarı şeyi zar zor fark edebildi. "Hiç olur mu kızım, çöp filandır o, balık suyun altında olur," dedi.&lt;br /&gt;"Yaa gidelim bi' bakalım bi' bakalım!" diye tutturma girişi yaptı Agrona. Kuzenini tanıyan Armağan hiç direnmedi, ellerini ensesinden çekerek -fakat sırtüstü yatışını bozmadan- bir elini küçük kızın lastiğine attı, bir eliyle de sarı şeye doğru yüzmeye başladı.&lt;br /&gt;Yaklaştıkça Agrona'nın bakışları meraklılaşıyordu. "Balık işte o, balık, ben kazanıcam!" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiden de, biraz daha yaklaştıklarında Armağan da fark etti ki, bu, ölmüş, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;şişmiş&lt;/span&gt; ve yüzeye çıkmış sarı bir balıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arıların gazabına rağmen verandaya kurulan kahvaltı masasına son olarak reçel de gelirken, Agrona'nın annesi hariç herkes masaya kurulmuş, kablosu sonuna kadar gerilerek dışarıya getirilmiş küçük televizyona, sabah haberlerine bakıyordu. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Irak'ın güneyinde bir Danimarkalı asker, Iraklılarla çıkan çatışmada... -" &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Yaa çay çok sıcak!" diye bir yaygara bastı Agrona.&lt;br /&gt;"Tamam kızım dur su koyacağım bekle iki dakika ya allah allah!" diye kızdı annesi.&lt;br /&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;"... ülkenin güneyinde rutin devriye görevini yapan Danimarka askerlerinin bir Irak kamyonunu durdurmasından sonra, kamyondaki Iraklıların ateş açtığı... -" &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Ne işiniz var orda!" diyerek cıkcıkladı Agrona'nın anneannesi. "Benim kızım bugün sırf çikolata yemeyecek, başka şeyler de yiyecek di mi annesi?"&lt;br /&gt;"Evet nanesi, güzel kızlar biraz peynirle reçel de yemeliymiş ki büyüyüp bisiklete binebilsinlermiş." &lt;br /&gt;Agrona somurtarak tabağına konulanları yemeye başladı. Bir yandan göz ucuyla Armağan'ı kesiyordu. "Ne oynayalım Armoğan? Tetrisine pil almadın mı bakim hâlâ?"&lt;br /&gt;"Almadım," dedi Armağan. Kendi evinde olmamanın verdiği rahatsızlıkla, iki büklüm hâlde, gözüne kestirdiği birkaç kahvaltılıktan azar azar yiyordu. Gerçekten istediği tek besin çikolataysa kuzenine aitti, ona bulaşamazdı bile. "Galiba bozuldu o, pil alsak da işe yaramaz."&lt;br /&gt;"Yaa oof!" Agrona, sıska vücudunu bozmamaya dikkat ediyormuş gibi, daha birkaç parça bir şey yemiş, çikolataya bile geçmemişken, ucuna ancak oturabildiği sandalyeyi zıplayarak geri itip masadan kalktı, koşarak içeriye girdi. Armağan kuzeninin içeriden ne getireceğini bezgin bir çaresizlikle beklerken, alışkanlığı olmamasına rağmen küçük ekmek parçalarına yağ ve reçel sürüyordu. Uğraş gerektiren yiyecekleri, uğraş aşamasını tamamen bitirdikten sonra, biriktirerek yemeyi severdi.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"... Bağdat'ta amcasının sürdüğü arabada bir komşuyla birlikte evine giderken gözaltına alınan 11 yaşındaki... -"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Başka bir şey açsanıza ya!" dedi aniden babaanne, sesini biraz yükselterek. "Sabah sabah..." &lt;br /&gt;Masaya, Armağan'ın tarafına doğru bir anda küçük, mavi bir balon geldi. "Hadi Armoğan balanlarla oynayalım!"&lt;br /&gt;"Ama önce yemek yeseydik Agrona," dedi Armağan, biraz da kadınların Agrona'yı masaya geri çağırmasını bekleyerek.&lt;br /&gt;"Biraz daha yemezsen alırım o balonları Agrona!" diye kızdı annesi. "İncir reçelinden yesene bak nanen yaptı yeni -"&lt;br /&gt;"Ya doydum ben! Hadi Armoğan!"&lt;br /&gt;Armağan, biraz da masanın sıkıntı vericiliğinden kurtulmak için, denize düşüp yılana sarılarak yerinden kalktı ve bahçeye doğru elinde iki balonla koşan Agrona'nın arkasından gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı balonu bahçeye atılmış iki şezlongdan kendilerine yakın olanın altına sıkıştırdılar, mavi olanı tokatlayarak birbirlerine göndermeye başladılar. Armağan güneşin yükselmesi yüzünden rahatsızdı ve morali de, babaannesiyle denizdeyken sahip olduğunun tersine bir hayli bozuk görünüyordu; Agrona ise balon dışındaki her şeyden habersiz, koşturup zıplıyordu. Çok geçmeden, yani Armağan daha boncuk boncuk terlememiş, sadece sıcaklamışken, Agrona'nın kendinden geçer bir gülüşle, kontrolsüzce -ne sürpriz- vurduğu balon Armağan'ın arka çaprazındaki gül ağaçlarından birinin en azılı dikenlerinden birine geldi ve Agrona'yla uyumlu bir sesle patladı. Agrona giden balona üzülmedi, tam tersine umursamazca gülerek diğer balonu aldı ve eğlenceye ara vermeden tokatlayarak Armağan'a doğru fırlattı. Armağan kendisine gelen balonu tuttu, Agrona'nın gülüşünün dinmesini bekledi ve dindiğinde ciddi bir surat ifadesiyle, küçük kızı azarlarmışçasına konuşmaya başladı: "Bak dikkat et bunu da patlatma; o kadar sert vurma da gitmesin dikenlere. Düzgün oyna."&lt;br /&gt;Agrona "Sana ne be benim balonum!" dedi, balonu beklemeye koyuldu. Armağan sinirli yüz ifadesi dışında umursamış görünmedi, balona zarifçe vurdu.&lt;br /&gt;"Aslında patlatmak çok zevkli!" dedi Agrona, kendisine gelen balonu tutup. "Bunu da patlatalım hadi!"&lt;br /&gt;Armağan suratını buruşturdu, "Ne patlatması Agrona ne güzel oynuyoruz işte! Patlat diye mi yapılmış bunlar!" dedi sesini verandadakilerin duymayacağı derecede yükselterek. &lt;br /&gt;"Bane ne bane ne!" diyerek, gül ağaçlarına doğru koştu ve Armağan'ın da onu engellemek için o tarafa doğru geldiğini görünce az kala balonu dikenlere doğru fırlattı Agrona. Sarı balon patladı.&lt;br /&gt;"Aptal!" diye bağırdı Armağan. "Ver onu bana!" Agrona cesedi almış, iki eliyle gererek Armağan'a gösterip dans ediyor, gülüyordu. Armağan daha önce patlayan mavi balonu aldı, mayosunun cebine koydu ve Agrona'yı sinirle kovalamaya başladı. Agrona küçük bacaklarıyla mümkün olduğunca hızlı koşmaya çalışıyordu ancak Armağan onu çok kısa bir sürede yakalamayı başardı, balonu alabilmek için doğrudan kızın ellerine yöneldi. Agrona balonu avuçlarının içine sıkıştırıp, kahkahadan katılarak yere kapandı. Armağan, "Ver şunu bana aptal, gerizekalı kız," diyerek, sanki kıza vurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi şiddetle kızın ellerini sarsıyordu. Sonunda Agrona'nın kahkahaları ağlamaya döndü, Armağan sarı balonu da alıp cebine koyarak yukarıya, yazlığın üst katına koşar adım, verandadakilerin anlamsız bakışlarını görmezden gelerek çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babannesiyle birlikte kaldıkları &lt;span style="font-style:italic;"&gt;oda taze deri bavul ve aseton kokuyordu&lt;/span&gt;. Ağlamaya başlayarak &lt;span style="font-style:italic;"&gt;bavulların önüne çöktü&lt;/span&gt;, kendisininkini açtı, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;don ve fanila yığınlarının altına&lt;/span&gt; üzerinde şirket adı dahil hiçbir şey yazmayan balonları özenle yerleştirdi. Bavulu fermuarından kilidine her şeyiyle kapadı, kalktı, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;yatağa gidip oturdu&lt;/span&gt;, dışarıya, parlayan güneşe baktı ve kendini yastığına doğru bıraktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-5077627443656117565?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/5077627443656117565/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=5077627443656117565&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5077627443656117565'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5077627443656117565'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/07/patlak-b.html' title='Patlak Balonlar İçin Mükemmel Bir Gün'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6425370930507733564</id><published>2010-05-24T13:39:00.010+03:00</published><updated>2010-06-17T10:20:32.236+03:00</updated><title type='text'>Ütopya</title><content type='html'>O sabah tedirgince derse giden Seden, yine okulun erkekler tuvaletlerinden birine kapanmış buldu kendini. Klozetle kabin duvarı arasındaki daracık alana çömelmiş, boş gözlerle kabinin kapısına doğru bakıyordu. Hangi tuvaletin hangi kabininde olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu, bu nevrotik çerçevede tam bir bilince sahip olduğu da söylenemezdi nitekim. Katatonik sayılmazdı, ancak olup olmadığı da gözlemlenerek anlaşılamazdı -elinin titrediği sıralar ve tırnak yemek üzere farkında olmaksızın elini ağzına götürüşleri hariç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seden'in nöbet mekânının önünde, sırtını kabin kapısına dayamış, tıpkı Seden gibi çömelip oturmuş bir delikanlı, birkaç saatte bitirilebilecek incelikte bir kitabı okuyordu. Sıkıldığı belliydi, ancak yine de okuma disiplinini elden bırakmamıştı. Okumakta olduğu sağ sayfa bitince, sayfayı çevirdi, bir an okumayı bırakıp derin bir nefes aldı. Sağ eliyle kabin kapısına iki defa, bir iki saniyelik, kapı tıklama için uzun sayılabilecek bir arayla, orta ve işaret parmağının arkasıyla vurdu. Biraz bekledi, karşılık alamayınca kitabına döndü. Okudu, bir kez daha ikili bir tıklama gerçekleştirdi, biraz daha okudu. Daha fazla dayanamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek egosuna rağmen, pes etmeyi gururuna yediremeyişinden çok Seden'e olan kızgınlığından ötürü, tuvaletten çıkarken tesadüfen gördüğü hamamböceğine kitabıyla bir şaplak atmak üzere köşedeki lavaboya doğru hızlıca gitti, kitabı iki lavabo arasındaki boşluğa geçirdi. Sağa doğru kaçmaya başlayan hayvanı bir saniyeliğine izledi, fakat başka hamle yapmadı. İstediğini almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul koridorundaki annesi koltuk babası sandalye melez oturakta bekleyeni vardı. Bekleyeni, bezgin bakışlarından bir gelişme olmadığını anlamış olacak ki, gelip yanına oturan arkadaşına fazla pas vermeden diğer yanındaki kaşarlı sandviçi alıp yemeye koyuldu, ki, daha ilk ısırıktan sonra aniden kalktı ve elinde sandviçle tuvalete gitti -yemekle tuvalete girmekten rahatsız olanlardan değildi belli ki. Tuvalete girdi, tıpkı kitaplı eleman gibi, Seden'in kabininin kapısına sırtını dayayarak oturdu ve sandviçten bir ısırık daha aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peynir kokusunun Seden'in ilgisini çekmesi anormal değildi. Bakışları değişmiş, hayatla yeniden biraz olsun bağ kurmuştu Seden. Kurduğu tek bağ hayatla değildi; midesinin kazındığını da hissetti. Derin sessizliği, yoğun sessizliğe dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabin önü sandviç yiyicisi ikinci -ancak karnı hakikaten aç birinin atabileceği kadar büyük- ısırığın ardından, çiğneme aşamasında, bir anda aklına parlak bir fikir gelmişçesine çiğnemesini yavaşlattı. Sakince ayağa kalktı, kabin kapısını tıpkı kitap okuyan arkadaşı gibi iki uzun aralıklı tıklamayla dürttü ve kabinden üç dört adım öteye giderek sandviçi Seden'in görebileceği fakat uzanamayacağı uzaklığa, yere attı, ardından yine yavaşça tuvaletin çıkışına doğru yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seden'in kalbi tıpkı Seden kendini kabine kapamadan önce olduğu gibi hızlı hızlı atmaya başladı. Eğilerek sandviçe baktı, heyecanla kabin kapısını aralayıp tuvaleti kontrol etti Seden -görünürde kimse yoktu. Yavaşça kabinden çıktı, eğilip sandviçi kokladı, eline aldı ve tam kabinine geri dönecekti ki aniden koşarak gelen sandviç sahibi, Seden'i tuttuğu gibi tuvalet çıkışına doğru sürüklemeye başladı. Bu çelimsiz hâliyle rakibine karşı koyamayacağını bilen Seden, gözü yere düşürdüğü kaşarlı sandviçte, çaresizce teslim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden, hamamböceği sahipsiz sandviçi fark etti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6425370930507733564?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6425370930507733564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6425370930507733564&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6425370930507733564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6425370930507733564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/05/utopya.html' title='Ütopya'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4668432467208113229</id><published>2010-05-10T21:29:00.002+03:00</published><updated>2010-05-10T22:27:48.723+03:00</updated><title type='text'>RE-</title><content type='html'>Kendimi tekrar ediyor olmaktan şikayetçi olmam değil elbet mesele, ancak her seferinde dönüp dolaşıp aynı yere gelmek, her ne yapıyorsan onu yaptıktan sonra yorgun argın oturup yeniden &lt;span style="font-style:italic;"&gt;bir yerlere varma&lt;/span&gt; yanılsamasından ve amaçlılığın amaçsızlığından bahsetmek bir süre sonra insanı, nasıl diyelim, kendinden soğutmuyor ancak sıkıyor. Sıkıldığım halt çukur elbette; daha önce bahsetmiştik bu çukurdan. Esasında her şeyden bahsetmiştik daha önce; görünüşe bakılırsa bir yere varmadan -ne ironik bir ifade, misyonumu doldurdum. Kafamdaki, yaşamı sürdürülebilir kılma tatmin araçlarını egonun sponsorluğunda kullanarak, hâlâ, bile bile, sonunda yine parafrazdan ötesine geçemeyeceğimin farkında olarak, uyum sürecini atlatamadan ülkesine geri dönecek bir sporcu gibi, uğraşıyorum. Okuyorum, izliyorum, üretkenliği sıfıra indirdim ve kendime bundan rahatsız olmamayı öğretiyorum, ve? Okuyorsun, kendini geliştiriyorsun. Kendini geliştirdiğini hissetmen seni kayanın üzerindeki sürüngenden ayırıyormuş gibi göründüğü için tatmin oluyorsun, ancak işine geldiğinde, bunun aksine, kısırlığını farkındalık bağlamında açıklıyorsun. Kendini ve koşullan(dırıl)mışlığını yenemediğini kabul edemiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretilen, icra edilen, sunulan her şey, bir öğretide bulunmak veya ayakları zonklarcasına yormak, kısaca "kendini gerçekleştirmek" sakızı, kişinin varlığını kanıtlarıyla ortaya koyarak kendine ve umursananlara gösterme amaçlı. Temelde niyet tanınma, göz önünde olma olarak algılanabilir ancak asıl mesele ölüme karşı çaresizce, tsunamiye karşı can yeleği giyer gibi, gard almak. Temelin şaşma ihtimaline karşı test adına sorulacak soru: Akıldaki mükemmelliğin her gereğini yerine getiren ve piramidin tepesine ulaşmayı sağlayan, her dilendiğinde yerine geçilebilen şartsız köle konumundaki bir klonunuz olsa, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;hiçbir şey yapmamayı&lt;/span&gt; kaldırabilir miydiniz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4668432467208113229?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4668432467208113229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4668432467208113229&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4668432467208113229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4668432467208113229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/05/re.html' title='RE-'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1854562470632261721</id><published>2010-04-19T22:45:00.004+03:00</published><updated>2010-07-24T13:16:59.456+03:00</updated><title type='text'>Lakobos</title><content type='html'>Isıtan ama yakmayan sabah güneşi Lakobos'un yüzüne vuruyor, My Morning Jacket ile, taşra insanının başını döndürecek kalabalıkta bir otobüste olmasına rağmen, kısmen rahat bir köşeye kendini atmış olmasının da etkisiyle hafif hissediyordu. Gözlerini biraz kapatsa kendini bulutların üzerinde uçarken görebilirdi. Zor değildi, yalnızca toplum içinde aptalca gülümseme korkusundan sıyrılsa yeterdi, haftada bir banyo yaptığı kısık egolu zamanlarında halk buna yeterince alışmıştı ne de olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik işledikçe, gereklilik kayboldu. İnsanlara bakarken de bulutları görebiliyordu artık ve bu, göz temaslarından kaçmasını bile önlüyordu. Otobüsün şiddetsiz sallantıları da dosttu bugün, güneş gibi. Düşününce, gittiği yer ve hayatındaki insanlarla birlikte, Pepsi felsefesini aklından silerse, hayatına haksızlık ediyordu. Battaniyenin altında film izlemekten ötesi yokken, kendine ait güzel günleri hırsa ait uğraş vakitleri hâline getiriyordu. Beyni, aniden samadhiye atlamış gibi, huzurla doldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, ufak bir çatırdamanın ardından, sol kulaklığı dönüşü olmayan bir temassızlığa kucak açtı. Lanet yere, aptal insanlarla uğraşmaya gidiyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1854562470632261721?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1854562470632261721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1854562470632261721&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1854562470632261721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1854562470632261721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/04/istan-ama-yakmayan-sabah-gunesi.html' title='Lakobos'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-870684826733252365</id><published>2010-03-25T18:14:00.002+02:00</published><updated>2010-03-25T18:19:18.445+02:00</updated><title type='text'>Ve İnsan, Bir Giriş</title><content type='html'>Çocukluklar, özellikle geride kalmalarıyla, ister büyük Kierkegaard olun, ister muhteşem Seymour Glass, ister sıradışı kulak adam, hiçbirimizi korkutucu derinlikleriyle en azından bir defalığına kara duman tarafından on metre yukarıya kaldırılıp yere vurulmuş etkisi yaratmadan evimizin en rahat koltuğuna oturup, bu etkiyi F'den okumamıza izin vermezler. Sahibinin kim olduğu önemli olmaksızın, fark edilen bilinçaltı hizmetkârı gözün etkisi altına girmeden olağan eylemi sürdürebilmek sağlam bir yüzeysel vurdumduymazlık ister. Hizmetkâr fazlalığı kadar yüzeysel vurdumduymaz da olması, bu cümle kişisel bir yargı içermiyor ancak, korkutuculuğun boyutunu daha da arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinçsiz cinsellikli hoşlaşmaların yoğunlaştığı bir yaz akşamı, boyutlar itibariyle ayıboğan birkaçı dışındaki tüm erkek akrabalarla güreş tutabilecek -hiçbir zaman öğrenmemiş olsam da, en azından tuş olmadan önce bir süre direnebilecek kıvama varmış olmama rağmen, karanlıkta yer alan tek bir loş ışığın ışıksızlıktan daha ürkütücü göründüğü elli metre uzaklıkta gördüğüm beyaz bir nesnenin, belki çalışmayan bir sokak lambasının, namaz kılan yaşlı bir kadın olarak algılanması, bu alnımda yazsaydı şayet, elbette hoşlaşmaların fiziksel oyunlarda mimikler yoluyla dile gelmesinin önüne geçerdi. Bunun geç çocukluk, ergenlik öncesi dönemde yol açacağı sorunlar telafi edilemez olacağı gibi, bunun olmamasının da daha aşağı kalır bir nevroz yaratma potansiyeli olduğunu söylemek zor. Kakamı zevk için tuttuğumu sandığım günlerin de aynı zamanlara denk gelmesi, bir gün renkli saçlı bir kadının beynimden fırlayarak "Beni utancına sakla," demesi gerekmedikçe pek işe yarar bir anı dizisi görüntüsü vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyam siz gelmedikçe nasıldı bilemiyorum; pire bilinç, bamya bilinç, karpuz bilinç ve şimdiki bilince sahip olma sürecim boyunca, her zaman tarafınızca çevriliydim ve hiçbir zaman sizsizliğin üzerimdeki etkisini gözlemleyemedim -bu konuda kendime acıyorum, ancak doğal ki, neden acıdığım hakkında da fikir sahibi olma şansım yüksek değil. Annelerimizin göğüslerini ağızlarımıza aldık -az sayıdaki sıradışı küçük yaratıklar haricinde, ve bilinç kazandığımız günden itibaren bu konu üzerinde düşünmedik; belki düşünmenin niteliksizliğini, kaos arzusuyla yanıp tutuşan bakış açısını gördük, belki henüz onun üzerinde bile düşünmedik, nihayetinde saf ve doğal güdülerle çeyrek birleşme yaşadığımız annelerimiz üzerinde de fazla düşünmedik. Beşte bir hayatımıza kadar, etrafımızdaki hiçbir bireyle, kendimizi görmezden gelmeden ilgilenmedik ve birçoğumuz hâlâ ilgilenebilmiş değil. Her şey bizle ilgiliyken, bu yazdıklarım bile, varlığımızı masanın ortasından biraz kenara iterek ortadaki diğer görünmezlerle nasıl ilgilenebilirdik? Hangi üstün bakış açısı, beşte bir hayatına kadar bilinçsiz kâr mücadelesi vermenin ardından geri kalan hayatına bilinçli kâr mücadelesiyle devam eden sürüngen (canlı grubuyla ilişki kurmuyorum burda, kelimenin tam anlamını kullanıyorum) karakterlerimize kendimizden kurtulabilmemizi, noktacıklığımızı görebilmemizi sağlayabilirdi? Biri sağlasa bile, bu sürecin ardından gelen sevginin de çaresiz bir tutunma çabası olduğunu fark etmemizi isteyecek kadar cesur olabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçer dörder defa yamalanmış eşofman dizlerimi sevdiğim günlerin, son çocukluk günlerimin geri geleceğini arzu ettiğim zamanlar artık farkındalık farkındalığından başka bir nitelik taşımıyor; varışsız koşumun huzurlu akşamüstleri bile, egemen boşluk duygusunun bir hatırlatıcısından başka bir şey değil. Mutluluğumun nedeni elbette başlamadan salıvermişliğimdi, tıpkı yetişkin hayatlarının bazen, özellikle soğuk ve yoğun insan ilişkili çalışma günlerinin akşamüstlerinde sığındığı hafif çim ve sessiz müzik kokulu mola dakikaları gibi; sen yoksun, SEN, o meme emmelerin ardından merkezde sarhoşlukla sallanan masa ortası bireyi, o dakikalarda, gülümseyen bir HİÇsin; SEN'e indirgediğin ve beğenmeye mecbur kaldığın zavallı beynin ve eksenindeki varoluş izleri, aslına vardığında bir HİÇ'e dönüşüyor gözünde, ve bu, mutsuzluk en büyük katsayı olmak üzere, boşluk duygusunun kutsallığından kaçmana bilinçsiz bahanen oluyor. Bunu söylediğim için hiç üzgün değilim ki, kaçışların koşu bandında gerçekleşiyor ve zaman, şu yok oluşla sonsuz bir işbirliğindeki, bandın hızını sen koştukça arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babadan yenilen tokat, ya da annenin babadan yediği tokat, üçle dörtle sınırlıysa, eksenlerimizdeki hasarlardan kesilecek sorumluluk faturalarında o kadar, hani babaya üzerine romanlar yazdıracak derecede nefret besleyecek kadar büyük bir yere sahip değil. En kafa karıştırıcısı, faturadaki hasarların hasar olup olmadığını bilebilmenin zorluğu. Birbirimizsiz hiç günümüz olmadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-870684826733252365?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/870684826733252365/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=870684826733252365&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/870684826733252365'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/870684826733252365'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/03/ve-insan-bir-giris.html' title='Ve İnsan, Bir Giriş'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6778726889889591430</id><published>2010-02-09T21:22:00.005+02:00</published><updated>2010-07-27T09:45:04.961+03:00</updated><title type='text'>Orpheus</title><content type='html'>Birkaç günlük eve kapanma ritüellerinden birini gerçekleştirdiğinden saçlarına suyu unutturan Ebru, kanat bitimi hizzasındaki saçlarını, halat çeker gibi iki eliyle önüne doğru sıvazlıyor, kırıklarına yakından bakıyordu. “Çok kötü oldu saçlarım ya, şuraya bak,” dedi, eline gelen telleri salınan parmak hareketleriyle camdan aşağı bıraktı –kendinden beklenmeyecek şekilde, tellerin düşüşünü izlemedi. Camın kenarlığına koyduğu küllükten sigarasını aldı, yine salınan bir el hareketiyle, sanki kocasını etkilemeye veya kendini şehvetli hissetmeye çalışıyormuş gibi, doğrudan doğruya kocasının gözlerine bakarak, dudağına götürdü. “Sen neden geldin ki, birimiz kalsaydık içerde, ayıp oldu Aslı’lara.”&lt;br /&gt;“Kaç yıllık insanlar. Sonat oyalar zaten onları.”&lt;br /&gt;“Ya Sonat deme şu çocuğa, Deniz olacak işte adı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soner cevap vermeye yeltenecekti ki, evin dördüncü bireyi gümbürdeyerek açıldı. “Amma zor açılıyor ha, yağlasanıza bi şunu?”&lt;br /&gt;“Yağla olacak iş değil, hamuru bozuk,” dedi Soner. Poposunu bulaşık makinesine dayamış, ellerini de ters biçimde mutfak tezgahına koymuştu.&lt;br /&gt;“Niye kaçtınız kız buraya? Sıkıldınız mı bizden?”&lt;br /&gt;“Valla ben sigara içiyorum, Soner’e sor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktivist hukukçu Aslı, samimi olmayan bir gülüş attı, çakmak istedi. “Maç başlıyor galiba marş okunuyordu demin.”&lt;br /&gt;Gözü dalmış da yeni uyanıyormuş gibi yaparak, “Hı,” gibi bir ses çıkardı ve arkasını döndü Soner; mutfak musluğunu açıp, ellerini birkaç saniye suya tuttu. Aslı, mutfakta rahat durulacak fazla yer olmadığından onun yerini aldı. Dördüncü birey yine gümbürdedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adam gibi hiç konuşmuyor. Doyacak kadar yiyor, sudan başka şey içmiyor. Et de yemiyor ki doğru düzgün beslensin; eskiden en azından köfte yerdi, artık onu da kesti. Bütün gün bir şeyler okuyor. Bir de bi şiir var, Almanca, onu okuyup duruyor. Almanca bilse neyse. Bazen de piyano çalıyor. Bilindik şeyler. Artık bestelemeyecekmiş, öyle diyor. Üretmenin önüne geçtim, diyor. Çabalamaya giriyormuş, artık çabalamak yokmuş. Ona saygılıyım, tanıştığımızdan beri anlaşılma konusunda herkesi küçümsüyor olsa da, ona karşı çocukça bir şefkat besliyorum; beni küçümsemesinden doğan bir şefkat. Hani sen beni küçümsüyorsun ama, ben seni anlıyorum ve seviyorum da, gibi. Hani ilkokulda aşık olursun ya, büyüyünce o çocuğu düşününce çok temiz gelir sana, hiç dokunulmamış, saf, yüce bir aşk gibidir o orda, çocuk bu kadar abartılacak kadar olmasa bile. Ben de, onu düşündüğüm zaman, bu sessizliklerini, içe kapanıklığını, etrafa zarar vermeyen sevgi dolu sinir krizlerini düşündüğüm zaman, bir anda gözlerim doluyor; çok acayip, bilirsin benim gözlerim dolup durur en ufak şeyde, yemeği çok beğensem bile dolar filan. Yani, anla işte, onla ilgili her şey bende bir şeylere dokunuyor. Kıyamıyorum ona resmen, ortada somut hiçbir şey yokken kendini kilitlemesi, kapaması, Deniz’den başka bir şeyi ciddiye almaması… İki gündür de Sonat diyor Deniz’e. Kendi tutturmuştu Deniz olsun diye, tam alıştım, yine vazgeçti. Kutsal bir isim arıyormuş. Yorulmuyorum, istediği kadar değiştirsin. Çocuğun bokunu bir temizleyişi var Aslı, dinliyor musun? Boku bir temizleyişi var sanırsın yemek yapıyor. Altından yapılmış tencerenin kapağını açar gibi tutuyor çocuğu bileklerinden, kaldırıyor, kutudan yeni çıkardığı ıslak mendili resmen gözleriyle kontrol ediyor temiz mi diye, sonra sanki kaşıkmış da tencereyi sıyırıyormuş gibi temizliyor çocuğun götünü. Korkuyorum bazen Aslı, arkası dönükken gelip sopayla vursan kafasına, tepki vermez, düşer yere, yatar orda bir süre. Kalkar sonra bir şey olmamış gibi devam eder. Kendine bir şey yapacak diye de korkuyorum, işten izin aldım kapandım eve, benim klasik depresyonlarımdan biri dedim ona da. O resmen kutsal benim için ama korkuyorum yine de, ses yok, devamlı bi' sessizlik var evde. Yapacak bir şeyim de yok, televizyondan sıkıldım, saçmasapan şeyler var zaten. Ki sesini de açamıyorum, ne zaman televizyon açsam Soner de piyanoya geçiyor, mesaj verir gibi. İyi ki geldiniz bu akşam. Yüz yüze konuşacak birilerini istiyor insan. Bak görürsün, siz gitmeden gidecek yatacak ya da kitap filan okumaya dalacak. Off.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cenabetizm ya,” dedi Ozan; “Girmiyor bir türlü!”&lt;br /&gt;Soner, televizyonu çaprazdan gören tekli koltuklardan birine tedirgince oturmuş, arkasına dayanmış, kollarını önünde bağlamıştı. Ekrana sanki zor görünen bir yazı okuyormuş gibi kaş çatarak bakıyordu.&lt;br /&gt;“Topu unutuyorlar,” dedi. Ozan kafasını çevirdi, hafif dalga geçen bir gülümseme ifadesiyle, Soner’e baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Topu unutuyorlar. İş topta bitiyor, onlar kaleyle ilgileniyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;J.D. Salinger'ın anısına.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6778726889889591430?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6778726889889591430/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6778726889889591430&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6778726889889591430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6778726889889591430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/02/orpheus.html' title='Orpheus'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6729321435905513801</id><published>2010-01-28T21:25:00.000+02:00</published><updated>2010-01-28T21:26:27.328+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>hoşçakal.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6729321435905513801?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6729321435905513801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6729321435905513801&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6729321435905513801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6729321435905513801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/01/hoscakal.html' title=''/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-594528904419048184</id><published>2010-01-24T22:22:00.005+02:00</published><updated>2010-10-22T21:06:38.301+03:00</updated><title type='text'>Ciddi Bir Eleman</title><content type='html'>Sercan -arkadaşlarının hitabıyla yakışıklı piç, uyanır uyanmaz yataktan fırladı, banyoya gidip çivi gibi suyu yüzüne üç defa sertçe vurdu, içindeyken kendini güven dolu hissettiği pamuklu eşofmanlarını giydi ve sessiz sakin semtinin temiz sahilinde sabah koşusuna çıktı. Adem elması görünsün diye başı biraz arkada, kolları disiplinlice yanlarında, şöyle yorulmaya değecek türden güzel bir karşı cins görürse havalı görünmek adına gözleri anında dimdik karşıda, düzgün nefes alıp verme ritüelini gerçekleştirerek bir saat koştu. Dönüşte annesinin istediklerini almak için çarşıya uğradı, girdiği bütün dükkanlardaki, adını bilen esnafla gülümseyerek selamlaştı. Eve döndü, on beş dakika ağırlık çalıştı, ardından soğuk bir duş için banyoya girdi. Çıktığında, arkaya doğru yatmış saçlarına, tüysüz ve hafif kaslı vücuduna, herhangi bir cinsel organın haddini aşan seviyede estetik görünümlü penisine baktı ve kendini iyi hissetti. "Köpek gibi yakışıklıyım işte," diye düşündü. Bornozunu giyip odasına geri döndü; derse yetişmek için fazla oyalanmadan çıkması gerekiyordu. Üstüne Led Zeppelin temalı siyah bir tişört, onun üstüne önü açık bırakılacak şekilde siyah düz bir gömlek, altına da –görünümüyle rahat olma kaygısının akla gelmesine fırsat bile vermeyen- favori kot pantolonunu giydi. Saate bakmak için telefonunu eline aldı, mesaj gelmişti: "Seni özledm..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula doğru, sağlam basan adımlarla yürüyordu. Nedenini bilmeksizin gülümsüyordu, kendinden memnuniyeti yüzüne yansımıştı; günler güzel, diyordu, derste salak kızlardan alacağı kesiklerle nasıl eğleneceğini, güzel diksiyonuyla her konuştuğunda hemcinslerinin bile etkilendiğini gördüğünde hissedeceği özdoyumu, dersten çıktığında tıpkı şimdiki gibi tatmin dolu adımlarla yürürken yine mutlu olacağını düşünüyordu. "Akşam hatuna bir uğrarım, sonra belki Emre'lerle bir şeyler içeriz, ya da film filan izlerim, olmadı ararım bi kızı takılırız, zaten erken uyumam lazım sabaha koşu sözüm var Cansu'ya, gerçi çok da yorulmamam lazım sete gideceğim bir de-"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herife garezim yoktu. Beyin-vücut kombinasyonunun meyvesini yemesi gayet doğaldı, ne kıskanıyordum, ne de ona karşı nefret hissediyordum. Kendimi kandırmıyorum ki, benim onu izlediğim tünek, onun obje olduğu yaşantıdan daha keyifliydi benim için. On beş yaşından sonra yaşadığı her günün farksızlığının büyük katkısıyla onu anlatmaya yeten bu kısa öykünün sonunda, tam da kendini en mutlu hissettiği yere, sosyalleşmenin doruğa çıktığı okula bir sokak kala kendisine çarpan bir kamyonet yüzünden ölmesinin sebebi, yalnızca, kendini fazla ciddiye almasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürücü yargılanmadı. Şahitlerin hemen hemen hepsi, çocuğun kaza anında hafifçe kafasını kaldırmış, havaya bakarak gülümsemekte olduğunu ve hiç şüphesiz ki intihar ettiğini belirtti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-594528904419048184?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/594528904419048184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=594528904419048184&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/594528904419048184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/594528904419048184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2010/01/ciddi-bir-eleman.html' title='Ciddi Bir Eleman'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6483740010886245046</id><published>2009-12-12T15:01:00.005+02:00</published><updated>2011-02-06T22:31:08.619+02:00</updated><title type='text'>Salınım</title><content type='html'>Beethoven'ın Moonlight'ı eşliğinde yer yatağında çaprazlama yatan adam, acaba annesiyle üvey babası burda hiç yapmış mıdır diye düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinizi tanımlayınız; Woody Allen filmlerindeki herkesi eleştiren ukala baş karakterlerle benzeşmesine rağmen kendini ağırbaşlılıkla kandıran, normale yabancılığını toplum içerisinde az konuşarak saklayan, iletişim ihtiyacını birkaç kişi ve yazı yoluyla gideren çocuklukzede pasif-agresif hümanist varoluşçu ateist agnostik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmedikleri; kör milliyetçiler, iflah olmaz yobazlar, sinemaya vakit geçirmek için giren kızlı erkekli lise grupları, suratına bakıldığında kimi bulsa sikeceği anlaşılan erkekler, empati yoksunları, on sekiz yaşında araba ticaretine başlayan zengin piçleri, aşırı bakımlı kızlar, sürekli konuşan kızlar, güzel olduğunu bilen kızlar, tabağında ceset görünce bir saniye olsun düşünmeyen insanlar, ölüm korkusuna tıraş diyen insanlar, tabancasız film yapamayan psikoloji ve edebiyat birikimi yoksunu sinemacılar, futbolu cinselliğin psikolojik terimleriyle ifade edenler, kendilerinin çirkin olduğunu söyleyip duranlar, ataerkiller, çapkın erkeğe delikanlı çapkın kıza kaşar diyenler, işedikten sonra ellerini yıkamayanlar, film aralarında yanındakine görüş soranlar, vakit kaybı kalıbını kullananlar, hamileyken pornoda oynayanlar, tüm bu kategorilere ayrılmış insanları psikolojik ve kültürel olarak analiz edip onları anlamaya çalışmak yerine sertçe eleştirenler (bu aşamada kendini de sevmemiş oluyor), cinselliğin psikolojik yanları, yenilemeyen basit insan duyguları, ve döl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük hayali; ölmemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moonlight bitti. Teknik olarak, kafasını üvey babasının penisine değdirdiğini varsayıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6483740010886245046?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6483740010886245046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6483740010886245046&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6483740010886245046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6483740010886245046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/12/beethovenn-moonlight-esliginde-yer.html' title='Salınım'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8938290514594535502</id><published>2009-11-26T22:35:00.002+02:00</published><updated>2009-11-26T23:41:58.417+02:00</updated><title type='text'>Gözlemci Raporu</title><content type='html'>Boyu kısa; dolayısıyla istediği kadar salatayla beslensin, yine de tenindeki yapay katmanların da etkisiyle hafif kilolu görünmeye devam edecek. Bizden yana sorun yok, ancak arzusu dayatılmış sıfır beden hayaline varmakken, onun adına üzgünüz ki asla vücudundan memnun olamayacak.  Her sahte sarışın gibi, sentetikliği daha saçlarından başlıyor. Geçirdiği taçın markası olup olmadığını merak etmemek mümkün değil. Gözlerinden, lens mi bilinmez, ifade almak, zayıflamaya birebir. Sık sık kırpışıyorlar -dudakların hafif öne kıvrılmasıyla uyumlu. Kasıtlı yapıp yapmadığını anlamak zor. Yine de, bir ortama girdiğinde, dikkati ilk çeken yüzü olmuyor. Darlıktan patlama noktasına gelmiş kotu, yoğun detaylı işlevsiz kemeri, her an kapı çalan topukları, orta ve işaret parmaklarıyla sarkıtarak taşıdığı -kıyafetine göre her gün değişen- çantası... İtiraf etmek gerek, bunlar da değil. Memeleri. Nasıl sıkıştırıyorsa onları kıyafetiyle veya iç çamaşırıyla veya başka bir haltla, imdat diye bağıracak gibi gözünüze gözünüze bakıyor memelerinin üst kısmı. Ondandır, bacaklarını açık bıraksa bile, ilk bakacağınız kısım memeleridir. Sonra da poposu, sanırım. Yine dar giydiyse yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dar giymişti ki, geçen gün benzer arkadaşıyla yaptığı -hiç anlamadığım- araba-beygir-motor sohbetine sırf gözlem tikimden kulak kabarttığım eleman, yeni yeni tanıştığı kızı yanına davet ettikten sonra, tam kız otururken, vahşi bakışlarla süzdü kızın poposunu. Bu aşamada, popo kelimesi yerini göte bıraktı;  popo süzülmezdi, kelimenin niyetine aykırıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sahne sırasında, ben tüm bunları izler ve düşünürken, saat 9:30 falandı. Normal bir üniversite öğrencisinin ayakta uyuması gereken saatler. Bunu da düşününce, kıza gülen beynim, bu kez kızın yaşama şevki karşısında saygıyla eğildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8938290514594535502?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8938290514594535502/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8938290514594535502&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8938290514594535502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8938290514594535502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/11/gozlemci-raporu.html' title='Gözlemci Raporu'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1580965837977938392</id><published>2009-09-16T10:18:00.007+03:00</published><updated>2010-09-03T23:45:11.471+03:00</updated><title type='text'>Kırık bir Hikâyenin Kalbi (The Heart of a Broken Story) - J.D. Salinger</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;(Çeviri)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün, Justin Horgenschlag, haftada-otuz-dolarlık yayıncı yardımcısı, daha önce hiç görmediği aşağı yukarı altmış kadını yakın mesafeden gördü. Böylece New York’ta yaşadığı şu son birkaç yılda, Horgenschlag yakın mesafeden neredeyse 75.120 farklı kadın gördü. Bu 75.120 kadından, takriben 25.000’i otuz yaşın altında ve on beş yaşın üstündeydi. 25.000’in sadece 5.000’i 47 ile 56 kilonun arasındaydı. Bu 5.000’in sadece 1.000’i çirkin değildi. Sadece 500’ü makul ölçüde çekici; sadece 100’ü oldukça çekici; sadece 25’i uzun, hafif bir ıslığa değerdi. Ve sadece biri Horgenschlag’ı ilk görüşte aşka itti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, iki &lt;span&gt;türlü&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; femme fatale*&lt;/span&gt; vardır. Biri, kelimenin tam anlamıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;femme fatale&lt;/span&gt; olan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;femme fatale&lt;/span&gt; ve biri ise kelimenin tam anlamıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;femme fatale&lt;/span&gt; olmayan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;femme fatale&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Shirley Lester’dı. 20 yaşında, (Horgenschlag’den on bir yaş genç), 162 cm boyunda (bu başını Horgenschlag’in göz seviyesine getiriyor), 53 kilo ağırlığındaydı (taşımak için kuş tüyü kadar). Eski bir Nelson Eddy hayranı olan annesi Agnes Lester’la birlikte yaşayan –ve desteklenen, bir stenograftı. Shirley’nin dış görünüşünü tarifte insanlar genelde şöyle derlerdi: “Bir tablo kadar güzel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir sabah erkenden, Third Avenue otobüsünde, Horgenschlag Shirley Lester’ın yanıbaşında ayakta durdu; fiyaskoydu. Bütün hepsi Shirley’nin dudaklarının kendine has aralığı yüzündendi. Shirley otobüsün reklam panelindeki bir kozmetik reklamını okuyordu ve okurken, çenesi hafiften gevşedi. Ağzının açık, dudaklarının ayrı olduğu bu kısa anda, muhtemelen tüm Manhattan’daki en ölümcül* kadındı. Horgenschlag onu New York’a geldiğinden beri yüreğini sinsice saran devasa yalnızlık canavarının panzehiri olarak gördü. Ah, ne ızdırap! Shirley Lester’ın yanında durmanın ve ayrılmış dudaklarından öpememenin ızdırabı! Kelimeleri kifayetsiz bırakan ızdırap!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Collier’s*&lt;/span&gt;(3) için yazmaya başladığım öykünün başlangıcıydı. Hoş, dokunaklı bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazacaktım. Ne daha iyi olur, diye düşündüm. Dünyanın oğlan-kızla-tanışır öykülerine ihtiyacı var, ama yazmak için, maalesef, yazarın oğlanın kızla tanışmasıyla ilgili bir şeyler ele alması gerekir. Bunu bu öyküyle yapamayacaktım. Mantıklı değildi. Horgenschlag ve Shirley’i doğru dürüst bir araya getiremedim. İşte nedenler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horgenschlag için eğilip dürüstçe şöyle söylemek kesinlikle imkansızdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Affedersiniz. Sizi çok seviyorum. Sizin için deliyim. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biliyorum&lt;/span&gt;. Sizi hayatım boyunca sevebilirim. Yayıncı yardımcısıyım ve haftada otuz dolar kazanıyorum. Tanrım, sizi nasıl da seviyorum. Bu gece meşgul müsünüz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horgenschlag belki bir ahmak, fakat &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bu kadar&lt;/span&gt; ahmak da değil. Dünkü çocuk olabilir, ama bugünkü olmadığı kesin. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Collier’s&lt;/span&gt; okuyucularından bu tür bir zırvayı yutmalarını bekleyemezsiniz. Ne de olsa, para paradır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapamadım, tabii ki, ansızın Horgenschlag’e William Powell’ın eski sigara vakasıyla Fred Astaire’in eski silindir şapkasının karışımı bir kibarlık serumu verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lütfen beni yanlış anlamayın, bayan. Dergi illüstratörüyüm. Kartım. Sizi resimlemeyi hayatımda kimseyi resimlemek istemediğim kadar istiyorum. Belki bu girişim ikimiz için de iyi olur. Sizi bu akşam arayabilir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;miyim&lt;/span&gt;, ya da yakın gelecekte? (Kısa, zarif bir gülücük.) Umarım çok umutsuz görünmemişimdir. (Bir tane daha.) Sanırım göründüm, gerçekten.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Of. Bu satırlar bezgin –fakat hovarda ve umursamaz- bir tebessümle iletildi. Olsun, ileten Horgenschlag. Öyle ya, Shirley, eski bir Nelson Eddy hayranı ve aktif bir Keystone Sirkülasyon Kütüphanesi üyesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki neyle karşı karşıya olduğumu görmeye başlamışsınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru, Horgenschlag şöyle diyebilirdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Affedersiniz, ama siz Wilma Pritchard değil misiniz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki Shirley’nin otobüsün diğer tarafına bakınarak vereceği soğuk cevapla karşılaşırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Komik,” diye devam edebilirdi Horgenschlag, “Wilma Pritchard olduğunuza yemin edebilirdim. Ah. Seattle’dan gelmiş olma şansınız var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır.” –Öncekinden daha da soğuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seattle benim memleketim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıtsız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müthiş küçük bir kasaba, Seattle. Yani gerçekten mükemmel küçük bir kasaba. Burda –yani New York’ta- sadece dört yıldır bulunuyorum. Yayıncı asistanıyım. Justin Horgenschlag adım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten ilgilenmiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, Horgenschlag bu tip bir yöntemle hiçbir yere varamazdı. Bu durum altında Shirley’nin ilgisini kazanacak bir görünüşü, kişiliği veya kıyafetleri de yoktu. Şansı yoktu. Ve önceden de söylediğim gibi, gerçekten iyi bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazmak için, akıllıca olan, kızla tanışan bir oğlana sahip olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki Horgenschlag bayılabilir, bunu yaparken destek için etrafa el atabilirdi: Destek Shirley’nin ayak bileği olurdu. Bu şekilde çorabını yırtabilir veya uzun, sağlam bir kaçıkla tezyinde başarılı olabilirdi. İnsanlar muzdarip Horgenschlag için yer açardı ve o da ayağa kalkıp, mırıldanarak: “İyiyim, sağolun,” sonra, “Ah, şuna bak! Çok üzgünüm, bayan. Çorabınızı yırttım. Bunu ödememe izin vermelisiniz. Şu an pek nakitim yok, siz bana adresinizi verin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shirley ona adresini vermezdi. Sadece utanır ve kendini ifade edemez hâle düşerdi. “Sorun değil,” derdi, Horgenschlag’in hiç doğmamış olmasını dileyerek. Hem ayrıca, fikrin tamamı mantıksız. Horgenschlag, bir Seattle oğlanı, Shirley’nin bileğini tutmayı hayal bile edemezdi. Third Avenue otobüsünde değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama daha mantıklı olan, Horgenschlag’in her şeyi göze alabilecek kadar çaresiz olma olasılığı. Hâlâ gözü dönmüşçesine seven birçok adam var. Belki Horgenschlag onlardan biriydi. Shirley’nin el çantasını yakaladığı gibi arka kapıya doğru koşardı. Shirley çığlığı basardı. Erkekler onu duyar, ve Alamo’yu* hatırlardı. Horgenschlag’in uçuşu, şöyle diyelim, önlendi. Otobüs durdu. Uzun zamandır iyi bir tutuklama yapmamış olan devriye polisi Wilson, rapor eder. Ne oluyor burda? Memur bey, bu adam çantamı çalmaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horgenschlag mahkemeye sevk edilir. Shirley, elbette, duruşmaya katılmak zorundadır. İkisi de adreslerini verirler. Böylece Horgenschlag Shirley’nin kutsal mekânını öğrenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi evinde iyi –gerçekten iyi- bir bardak kahve bile içemeyen yargıç Perkins, Horgenschlag’a bir yıl hapis cezası verir. Shirley dudağını ısırır, ancak Horgenschlag uzaklaştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hapiste, Horgenschlag, Shirley Lester’a aşağıdaki mektubu yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgili Bayan Lester:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantanızı çalmayı gerçekten istememiştim. Onu aldım çünkü sizi seviyorum. Gördüğünüz gibi sadece sizi tanımak istedim. Acaba lütfen zamanınız olduğunda bana mektup yazar mısınız? Burda oldukça yalnızım ve sizi çok seviyorum ve belki zamanınız olursa beni görmeye bile gelirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşınız,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Justin Horgenschlag”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shirley mektubu bütün arkadaşlarına gösterir. “Ah, bu çok şirin, Shirley,” derler. Shirley bunun bir yandan şirin olduğunu kabul eder. Belki cevap verecektir. “Evet! Cevapla. Ona bi fırsat ver. Kaybetcek ne var ki?” Ve Shirley Horgenschlag’in mektubunu cevaplar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgili Bay Horgenschlag:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubunuzu aldım ve olanlar için gerçekten üzgünüm. Maalesef şu an bu konuda yapabileceğim çok az şey var, fakat olaylara dair kendimi rezalet hissediyorum. Yine de, cezanız kısa ve çok yakında dışarda olacaksınız. İyi şans dileklerimle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shirley Lester”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgili Bayan Lester:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubunuzu aldığımda ne kadar neşelendiğimi asla bilemezsiniz. Kendinizi rezalet hissetmemelisiniz. Delice davranmak benim hatamdı, yani öyle hissetmeyin. Burda haftada bir film izliyoruz, yani o kadar da kötü değil. Ben 31 yaşındayım ve Seattle’danım. 4 yıldır New York’tayım ve bence burası sadece arada bir yalnız kaldığınız müthiş bir şehir. Siz gördüğüm –Seattle dahil- en hoş kadınsınız. Umarım bir Cumartesi öğleden sonra 2-4 arası ziyaret saatlerinde beni ziyarete gelirsiniz –tren bileti ücretinizi ödeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşınız,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Justin Horgenschlag”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shirley bu mektubu da tüm arkadaşlarına gösterecekti, fakat bu seferkini cevaplamayacaktı. Horgenschlag’in bir ahmak olduğunu herkes &lt;span style="font-style: italic;"&gt;görebilirdi&lt;/span&gt;. Bununla birlikte, ilk mektubu cevaplamıştı. Eğer &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bu&lt;/span&gt; gülünç mektubu cevaplarsa iş aylara ve fazlasına uzayabilirdi. Bu adam için yapabileceğini yapmıştı. Ve ne isim ama. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Horgenschlag&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, haftada bir film izletilmesine rağmen, Horgenschlag hapishanede berbat zamanlar yaşıyordu. Hücre arkadaşları Snipe Morgan ve Slicer Burke, yeraltından iki oğlan, Horgenschlag’in yüzünü Chicago’da kendilerini gammazlayan bir ahbaplarına benzetiyorlardı. Faresurat Ferrero ile Justin Horgenschlag’in aynı kişi olduğuna ikna oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama ben Faresurat Ferrero değilim,” der Horgenschlag.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma yea,” der Slicer, Horgenschlag’in eksik günlük yemeğini koridora fırlatarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beynini dağıt,” der Snipe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Size söyledim, sadece Third Avenue otobüsünde bir kızın çantasını çaldığım için burdayım,” diye yalvarır Horgenschlag. Sadece gerçekten çalmadım. Ona âşığım ve bu onu tanıyabilmemin tek yoluydu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma yea,” der Slicer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beynini dağıt,” der Snipe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra on yedi tutuklunun firar etmeyi denediği güne geliyoruz. Dinlenme alanındaki teneffüs zamanında, Slicer Burke müdürün on sekiz yaşındaki yeğeni Lisbeth Sue’yu kandırarak yakalar. Sekize on iki ellerini çocuğun beline koyarak onu müdürün görmesi için kaldırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey, müdür!” diye bağırır Slicer. “Kapıları aç yoksa çocuğun sonu ölüm olur!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Korkmuyorum, Bert Amca!” diye bağırır Lisbeth Sue.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İndir o çocuğu, Slicer!” diye emreder müdür, emrinin zayıflığını bilerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Slicer müdürü zayıf noktasından yakaladığını biliyordur. On yedi adam ve küçük sarışın bir çocuk kapılara doğru ilerlerler. On altı adam ve küçük sarışın bir çocuk sağ salim dışarı çıkar. Nöbet kulesindeki bir gardiyan Slicer’ı başından vurmak için harika bir fırsat yakaladığını düşünür; böylece kaçış grubunun birliğini bozacaktır. Fakat ıskalar ve sadece Slicer’ın arkasında kaygıyla yürüyen küçük bir adamı vurmakta başarılı olur, onu anında öldürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilin bakalım kimi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve böylece, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Collier’s&lt;/span&gt; için bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazma planım; narin, unutulmaz aşk hikâyesi, kahramanımın ölümüyle bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke Horgenschlag, Shirley’nin onun ikinci mektubuna cevap verememesi yüzünden umutsuz ve telaşlı duruma düşmeseydi; o zaman o on yedi gözü dönmüş adamın arasında yer almazdı. Ama Shirley’nin ikinci mektuba cevap &lt;span style="font-style: italic;"&gt;vermediği&lt;/span&gt; bir gerçek. Yüz yıl sonra da olsa cevap vermeyecekti. Gerçekleri değiştiremem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık. Ne acı ki, Horgenschlag, hapiste, Shirley Lester’a aşağıdaki mektubu yazamadı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgili Bayan Lester:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım birkaç satır sizi kızdırmaz veya utandırmaz. Yazıyorum, Bayan Lester, çünkü alelâde bir hırsız olmadığımı bilmek istiyorum. Çantanızı çaldım, sizi tanımak istiyorum, çünkü otobüste sizi gördüğüm anda size âşık oldum. Doğrusu dikkatsizce – aptalca rol yapmak dışında başka bir tanışma yolu düşünemedim. Ama sonuçta, âşık olan aptaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarınızın hafifçe aralanmasını sevdim. Benim için her şeyin cevabını gösterdiniz. Dört yıl önce New York’a geldiğimden beri mutsuz olmamıştım, ancak mutlu da olmamıştım. Daha doğrusu, size kendimi en iyi şekilde, New York’ta varolan binlerce basit genç adamdan biri olarak tarif edebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York’a Seattle’dan geldim. Zengin, ünlü, iyi giyimli ve ince olacaktım. Ama dört yıl içinde, zengin, ünlü, iyi giyimli ve ince olmayacağımı öğrendim. İyi bir yayıncı yardımcısıyım, fakat bu kadar. Bir gün yayıncı hastalandı ve onun yerini almak durumunda kaldım. Yaptıklarım ne karmaşıktı, Bayan Lester. Kimse emirlerimi dinlemedi. Dizmenler, işe dönmelerini söylediğimde kıkırdadılar. Ama onları suçlamıyorum. Emir verirken tam bir aptalım. Sanırım ben sadece emir vermeyi beceremeyen milyonlardan biriyim. Ama artık umursamıyorum. Yeni atanan patronum sadece yirmi üç yaşında bir çocuk. O sadece yirmi üç yaşında, ben otuz bir yaşındayım ve aynı yerde dört yıldır çalışıyorum. Ama biliyorum ki bir gün o baş yayıncı olacak, ve ben de onun yardımcısı. Ama bunu bilmeyi artık umursamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi sevmek önemli olan, Bayan Lester. Aşkın seks, evlilik, saat-altı-öpücüğü ve çocuklar olduğunu düşünen bazı insanlar var, ve belki öyle de, Bayan Lester. Ama ne düşündüğümü biliyor musunuz? Bence aşk bir dokunuş, ve henüz gerçekleşmemiş bir dokunuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bir kadın için diğer insanların haklarında zengin, yakışıklı, nükteli ve popüler bir adamın karısı olduğunu düşünmeleri önemlidir. Ben popüler bile değilim. Ben istenmeyen bile değilim. Ben sadece –ben sadece –Justin Horgenschlag. İnsanları asla şen, mutsuz, kızgın, hâtta iğrenmiş bile yapamam. Bence insanlar beni iyi biri olarak kabul ediyorlar, bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken kimse beni tatlı, zeki veya yakışıklı diye göstermedi. Bir şey demek zorunda kaldılarsa kuvvetli küçük bacaklarım olduğunu söylediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mektuba bir cevap beklemiyorum, Bayan Lester. Bir cevabı dünyada her şeyden daha çok isterdim, ancak gerçekten beklemiyorum. Sadece gerçeği bilmenizi istedim. Eğer size olan aşkım bana yeni ve büyük bir keder getirirse, bunun tek suçlusu benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün bu sarsak hayranınızı anlar ve affedersiniz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Justin Horgenschlag”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdakinden daha mümkünatsız bir mektup değil:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgili Bay Horgenschlag:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubunuzu aldım ve sevdim. Olayların geldiği hâl hakkında kendimi suçlu ve mutsuz hissediyorum. Keşke çantamı almak yerine benimle konuşsaydınız! Ama, sanırım konuşmayı sizin için cesaret kırıcı hâle getirirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofiste yemek saati, ve size burda yalnız başıma yazıyorum. Bugün yemek saatinde yalnız olmak istediğimi hissettim. Eğer bugün kızlarla Automat’te yemeğe gidersem ve her zamanki gibi yemek boyunca zevzeklik ederlerse, birden çığlık atarım diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarılı olmamanızı, yakışıklı olmamanızı, veya zengin, ünlü, ince olmamanızı umursamıyorum. Bir zamanlar umursardım. Lisedeyken, hep Joe Glamor oğlanlarına âşık olurdum. Yağmurda yürüyen ve Shakespeare’in tüm sonelerini tersten bilen Donald Nicolson. Periyot sona ermek üzereyken sahanın ortasından oyunu değiştiren bir basket atabilen yakışıklı, ilginç tip Bob Lacey. Utangaç, ve hoş, kaya gibi kahverengi gözlere sahip Harry Miller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hayatımın o çılgın dönemi bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofisinizdeki, emirler verdiğinizde kıkırdayan insanlar kara listemde. Onlardan kimseden etmediğim kadar nefret ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni tüm makyajım yapılıyken gördünüz. Makyajsız, inanın, o kadar olağanüstü güzellikte değilim. Lütfen ziyarete izinli olduğunuzda bana yazın. Beni ikinci defa görmenizi isterim. Beni yapmacık bir harikalıkta yakalamadığınıza emin olmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, yargıça çantamı neden çaldığınızı söylemenizi ne kadar da isterdim! Belki bir araya gelip ortak noktamız olan birçok şey hakkında konuşabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen sizi ne zaman gelip görebileceğimi bildirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shirley Lester”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Justin Horgenschlag Shirley Lester’ı asla tanıyamadı. Shirley 56. sokakta, Horgenschlag 32. sokakta indi. O gece Shirley Lester birlikte olduğu Howard Lawrence ile sinemaya gitti. Howard, Shirley’nin son derece iyi bir spor olduğunu düşünüyordu, ancak gittiği yere kadardı. Ve Justin Horgenschlag o gece evde kaldı ve Lux Toilet Soap* radyo oyununu dinledi. Bütün gece Shirley’i düşündü, ve ertesi gün, ve ay boyunca sık sık. Ve ansızın koca bulamayacağı konusunda endişelenmeye başlayan Doris Hillman’la tanıştırıldı. Ve sonra Justin Horgenschlag farkına varmadan, Doris Hillman ve diğer şeyler, Shirley Lester’ı beyninin derinliklerine itti. Ve Shirley Lester, onun düşüncesi, artık yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte bu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Collier’s&lt;/span&gt; için asla bir oğlan-kızla-tanışır öyküsü yazmamamın nedeni. Bir oğlan-kızla-tanışır öyküsünde, oğlanın her zaman kızla tanışması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eylül 1941, Esquire&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Notlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1: Femme fatale: Fr. ölümcül kadın.&lt;br /&gt;2: Burda Salinger “fatale” kelimesinin İngilizce karşılığı olan “fatal”ı kullanıyor.&lt;br /&gt;3: Collier’s Weekly: 1888’den 1957’ye kadar yayın yapmış bir Amerikan dergisi.&lt;br /&gt;4: Alamo: 1836 yılında, Meksika'nın yaklaşık 2000 kişilik bir birlikle saldırdığı Amerikan kalesi. Yalnızca 150 Amerikan askeri uzun süre kaleyi başarıyla savunmuş, destek birlik geldiğinde Meksikalılar def edilmiştir.&lt;br /&gt;5: "Lux" isimli bir sabun şirketi 1930'lu ve 1940'lı yıllarda A.B.D.'deki birçok radyo oyununa sponsor olmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1580965837977938392?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1580965837977938392/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1580965837977938392&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1580965837977938392'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1580965837977938392'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/09/krk-bir-hikayenin-kalbi-jd-salinger.html' title='Kırık bir Hikâyenin Kalbi (The Heart of a Broken Story) - J.D. Salinger'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-9039617648790034525</id><published>2009-09-07T21:21:00.005+03:00</published><updated>2010-07-24T15:22:18.216+03:00</updated><title type='text'>Çıkış</title><content type='html'>Kazanıp kaybetmeyi umursamaman, kaybettiğin gerçeğini değiştirmez. Bugün, kaybeden olarak, Yiğit, daha yeni yeni yerleştiği evden, eşyalarını toplayıp gitmeye hazırlanıyor. Fazla bir şey almayacak yanına; birkaç kıyafet, birkaç ufak eşya -mesela yakın arkadaşlarının anlamlı hediyeleri, bir de sembolik anne. Toplanırken gördüğü tüm anıları üzerinde düşünmemeye çalışarak yerinde bırakıyor. Kitaplar, ortak tişörtler, onlar bunlar, hepsi burada kalacak. Bu hayatın yarını etkilemesi kabul edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi boşluk. Tek bir bavul, meteliksizlik, sakinlik. Yıllardır ilk defa bu kadar dingin hissediyor kendini. Ne olursa olsun sinirlenmeyeceğine emin. Bavulunu çalıp koşmaya başlasalar, umrunda değil, arkasına dönüp bakmaz bile. Fena değil bu, yeni doğmuş bebek gibi. Ya da neredeyse testislere dönüş. Umursamıyor. Bir daha umursayacağını da düşünmüyor. Tam bir huzur. Tam bir huzur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-9039617648790034525?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/9039617648790034525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=9039617648790034525&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/9039617648790034525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/9039617648790034525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/09/exit.html' title='Çıkış'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-290363756962217627</id><published>2009-09-02T16:24:00.002+03:00</published><updated>2010-07-24T13:23:17.838+03:00</updated><title type='text'>Ölüm Geçirmez</title><content type='html'>Kırmızı ve siyah baskın renkli kulübün ışıldayan demirlerinden biriyle,  Down in Mexico eşliğinde striptiz yapıyor Cassidy. Cuma gecesi hariç her gece. Bu gece,  kendinden geçercesine saçlarını savururken, bir yandan da kendisini izleyen erkeklerin ve neden burda olduklarını bilmediği uslu görünümlü iki kadının yüzüne bakıyor. Bu gece kendisi için de dans ediyor; bu gece farklı bir gece. Patronu ne derse desin kucak dansı kabul etmeyecek, özel odaya geçmeyecek, ancak mola da vermeyecek. Yorgunluktan geberene kadar yapabildiği en iyi şeyi yapmaya devam edecek: Dağıtacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Onun için ne etraftan sürtük bakışı yemenin, ne de sürtük olmanın bir önemi var. Ne çıplaklığın, ne çiftleşmenin, ne inancın. Tek umursadığı, ölüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Striptizi en sanat yaparcasına yapan kızın yakınına oturan Sam, şu yaşına kadar yakalayamadığı çıkışı yakalamasına yardım edeceğine neredeyse emin olduğu yeni filminden önce gözlem yapıyordu. Karşısındaki kızın bazen kendisine bakan gözlerinde gördükleri, onu neredeyse kıza oyunculuk teklifi götürmesine itecekti, ancak kendisine ısrarla destek olan yapımcı arkadaşının, önceki projede oynattığı kapı komşusu konusunda kendisine ne kadar kızdığını hatırlayınca kendini bu fikirden uzaklaştırdı. Kızı ve etrafı izliyor, bir yandan da sağ arka çaprazında ayakta duran iki kadının ne için burda olduklarını gözleriyle araştırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için gözlemlerin yanı sıra, bu gece yatacak bir hatun bulmak da önemliydi. Zaten pek iyi anlaşamadığı karısından, belki bakış açıları ve fikirleri değişir, kendisini başarıya ulaştırır diye boşanmıştı; ancak bu durum kendisine, sinemayı kendisinin onda biri kadar umursamamasına rağmen, sanat filmlerinden biraz olsun anlayan çoğu oyuncunun çalışmak için can atmaya başladığı vurdumduymaz-başarılı yönetmen arkadaşının görünmez aşağılamalarının –belki de bu aşağılama algılamalarının tek nedeni kendi aşağılık kompleksiydi- artarak devamı ve şişmiş taşaklar olarak geri dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yarın, gazetede, aşırı dozdan giden striptizci haberini gördüğünde, beş saniyelik bir kelebek etkisi düşünme aşamasının ardından, karşısında kahvesini yudumlayan yapımcı arkadaşına bakacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden buraya geldiğimizi anlamıyorum.”&lt;br /&gt;“Şu tutkulu dansçıyı görüyor musun?”&lt;br /&gt;“Ee?”&lt;br /&gt;“Üçlüye bayılır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedirgin kadın gülümserken, Chick Habit çalmaya başladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-290363756962217627?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/290363756962217627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=290363756962217627&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/290363756962217627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/290363756962217627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/09/cassidy.html' title='Ölüm Geçirmez'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-5845414613765360983</id><published>2009-07-22T22:50:00.003+03:00</published><updated>2010-07-27T09:57:59.760+03:00</updated><title type='text'>Sebare</title><content type='html'>Bu, yalnız yaşayan yaşlı bir adamın hikâyesi -fakat öyle tüm kusurlardan arındırılmış, masum, beyaz saçlış, tonton yaşlı amcalardan değil. Hayatı boyunca farkında olmaksızın hiçliğe gömülü yaşamış, ailesini umursamamış, buna rağmen, hayatta kalan tek oğlunun iki haftada bir uğrayıp yemek yaptığı bir yaşlı adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Serseri bir çocukluk, çapkın bir gençlik, aldatmalarla ve umursamazlıklarla dolu bir evlilik, harçlık bile vermeyen bir babalık ve üst üste ölümlerin, duygularıyla tanışmasını sağladığı bir yaşlanma. Şimdi, suskun bir yaşlılık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; O gün yine, her günkü gibi, öğlen saat 2’ye kadar uyumuş ve ardından kalkıp biraz televizyon izlemiş, sonra da oturduğu sokağın bitimindeki ganyan bayiine gitmişti. Birkaç yarış izleyip, asla samimi olmayan arkadaşlarıyla konuşup, bol bol duman yiyip, çarşıya doğru yollandı. Geçen gün Fenerbahçe’ye laf ediyor diye küfür ettiği gerzek kuruyemişçiden 250 gram fındık, kirliliğinden ötürü para verirken eline temas etmemeye gayret gösterdiği fırıncıdan da bir ekmek aldı. Evde ekmek doluydu, ancak bayat ekmek sevmezdi. Bayatlamış ekmekleri de ıslatıp kuşlara falan vermez, direkt çöpe atardı. Ufak alışverişinin ardından elindeki torbayı bolca sallaya sallaya, nefes verişini üfleyerek yaparak, üstündeki enine beyaz çizgili siyah tişörtü artık değiştirmesi gerektiğini düşünerek –bunu bir anlığına düşünmemişti, buna bağlı olarak hiç temiz çamaşırının kalmadığını da düşünüyordu- eve gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kapıyı karısından kalan anahtarlarla açtı –Bodrum resmi anahtarlıklı. Asla Bodrum’a gitmemişti; karısı, her yaz, bir aylığına giderdi. Yine böyle, ona yemek bırakır, kediye dikkat etmesi gerektiğini söyler, “Anladık be uzatma, siktir git!”i yer, kapıyı kapatırdı. Yaşlı adam rahatlardı. Artık ölene kadar rahatlamıştı. Evde şikayet eden bir ses yoktu. Sürekli çalan arkadaş telefonları yoktu. Kapandığı odasına dalan misafir çocukları yoktu. Akşam için bir sürü sipariş veren karısı yoktu. Sevgi bekleyen kimse yoktu –gerçi, evliliğin ilk üç yılından sonra bu aşama zaten geçilmişti. Kedi, sahibi öldükten hemen sonra yaşlılıktan onun arkasından gitmişti. Artık tüy yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Mutfağa gidip torbayı mutfak masasının üstüne bıraktı, odasına gidip soyundu, tuvalete gidip elini yüzünü yıkadı, yeniden mutfağa döndü. Mutfak masasının örtüsünün görünmesini zorlaştıran ekmek kırıntılarına yenilerini ekleyerek kendine üç dilim ekmek kesti ve buzdolabından çıkardığı zeytinyağlı biber dolmalarından gözüne kestirdiği iki adetini yavaş yavaş yemeye başladı. Normalde çoğu yemekle ekmek yemezdi, ancak artık doymak için her yemekle ekmek yemek zorunda kalıyordu. Dolmaları bitirdikten sonra dolaptan son kalan karpuz dilimini aldı, ısırarak yedi. Çekirdeklerle dolmuş tabağını, bir haftadır lavabonun içinde biriken diğer tabakların üstüne koydu. Çatalını masanın üstünde bıraktı –aslında suya tutup ertesi gün kullanmak üzere yeniden masaya koyardı, fakat bu kez unutmuş olmalı. Bir bardak da su içip salona geçti. Televizyonu açtı, uzun süre at yarışı özetlerini izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Koltukta uyuyakalmış. Gece 2 civarıydı uyandığında. Doğruldu, televizyondaki güzel kadının yüzünü inceledi, tuvalete gidip işedi –koku rahatsız etmiş olacak ki üç gün aradan sonra yeniden sifonu çekti, ellerini yıkamadan odasına gidip yattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Uyuyamadı. Döndü durdu. Kalktı, salona gidip yeniden televizyonu açtı. Ne olduğuna bakmadan, kanal değiştirip durdu. Balkona çıkıp biraz hava aldı. Bir bardak su içti. Yüzünü yıkadı. Duvarlardaki eski fotoğraflara baktı, hiçbirinde yoktu. Yeniden yatağa gitti, gözlerini kapadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-5845414613765360983?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/5845414613765360983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=5845414613765360983&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5845414613765360983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5845414613765360983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/07/sebare.html' title='Sebare'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-2066045949387261480</id><published>2009-07-16T22:51:00.003+03:00</published><updated>2010-07-24T15:27:02.171+03:00</updated><title type='text'>When It's Cold I Would Like to Die</title><content type='html'>Küçük çocukları izlerken beynimde oluşan en yoğun düşünce intihar oluyor. Tüm varoluş kaygılarımı onların vücutlarında buluyorum. Yeni yeni şekillenen hareketleri, kolay çözümlenebilen psikolojileri bana hakkımızdaki her şeyi özetliyor. Çıplaklık dereceleri ne kadar fazlaysa, intihar isteğim de o kadar fazla oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam müzik dinleyip etrafı izleme zamanımda saklambaç oynayan çocuklar beni bunalıma sokuyor. Kendimin de, o yaşlardayken, akşam ezanı vaktinde, aynı hareketleri yaptığımı hatırlıyorum. Belki aşağıda, hevesli bir sırıtışla bir arabanın aynası altında saklanan -ve belki benim çoğunlukla yaptığım gibi çişini tutan- çocuğun, ilerde buna benzer cümleler karalayacağını aklıma getiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okyanusu yüzmekte zorlanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-2066045949387261480?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/2066045949387261480/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=2066045949387261480&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2066045949387261480'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2066045949387261480'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/07/kucuk-cocuklar-izlerken-beynimde-olusan.html' title='When It&apos;s Cold I Would Like to Die'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6535791873679415715</id><published>2009-06-22T20:09:00.001+03:00</published><updated>2009-06-22T20:09:59.146+03:00</updated><title type='text'>Kendini Tekrar Etmeyi Seven Yazarın Ölümü</title><content type='html'>Ben az konuşur, çok yazarım. Geceleri yaşar, gündüzleri uyurum. Canlılıktan hoşlanmam, insansızlığı severim. Az sayıdaki arkadaşlarım, olumsuz bir sıfat kullandıklarını sanarak bana asosyal derler, bense bunu iltifat olarak algılarım. İnsanları sevmiyor değilim, yerine göre hepsine bayılıyorum. Ancak insanlar uzaktan sevilmesi gereken varlıklardır –yakınlarına zarar verirler. Gepgeniş bir alanı gören yüksek penceremden insanları seyretmeyi, günün yarısını yazarak geçirmeyi, kendime güzel yemekler hazırlamayı, yalnız yaşadığım evimin düzenini değiştirip durmayı, sevdiğim birkaç yazarı tekrar tekrar okumayı severim. Amatör insan diyalogları dinlemeyi, ilhamın bekleyerek geleceğini sandığım dakikaları, yediğim haltlar hakkında hâlâ yaşayan sayılı akrabalarıma hesap vermeyi, yanlış yazarı seçmiş okuyucuların görüş mektuplarını okumadan duramamayı, sürekli yeni fikirler üretmesi gerektiğini düşünen yazarları okumayı sevmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Her gün, aynı konularda yazar ve aynı konularda her gün sıkılmadan yazabildiğim için kendimle gurur duyarım. Öykülerimin karakterleri birbirlerini çok severler, çünkü hepsi aynı öze sahiptirler. Kimisi mühendis, kimisi çöpçü, kimisi sekreterdir; fakat hepsinin öyküsü aynı meseleleri anlatır durur. Dedim ya, ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Bunu sorun gören eleştirmenler benim için esaslı bir sorundur. Kendimi tekrar etme özgürlüğümü isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Geceleri yaşarım, ancak geceleri dışarı çıkmayı sevmem. Sevişmem, kadınlarla yatağa uzanan sohbetlere girişmem. Kadınlarla yatağa uzanan sohbetler yapan erkekleri sevmem. Hemcinsleriyle sevişen insanları severim –yatağa uzanan sohbetleri samimidir. Dışarı çıktığım nadir zamanlarda bana asılan kadınları severim. Ayıptır söylemesi yakışıklı sayılırım, ama yine de bana asılan kadınların beyni, biraz iyimser olayım, arkadaşlarıma asılanlardan daha doludur. Ünlü bir yazar olduğumu öğrendiklerinde, bunu bilmedikleri için üzülmezler. Üzülmemeleri gerektiğini bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım. Yavaş ama çok yazarım. Yalnızlıktan hoşlanan insanları sever, onları öykülerim. Yalnızlıktan hoşlanan insanların birbirleriyle ilişkilerine bayılırım. Öykülerim hep evlerde geçer. Karakterlerimi insanlarla konuşturmayı sevmem. Oturmalarını, kalkmalarını, düşüncelerini, bunalımlarını öykülerim. Farklılaşmalarına, renkli yaşamalarına izin vermem. Onlar benim olağan insanlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Zayıf, esmer, kısayımdır. Kendime hazırladığım yemekleri asla yemem. İzler, tadar, ve sokağımdaki köpeklere veririm. Yemekleri izlemeyi, koklamayı sever, ancak yemeyi sevmem. Ben zaten fizyolojik hiçbir şeyi sevmem. İçmeyi, uyumayı, boşalmayı mümkün olduğunca az yaparım. Hele boşalmaktan nefret  ederim. Islak rüyayla boşalmayıp otuz birle boşalırsam, bunu yaparken düşündüklerim için kendime sayfalar dolusu intihar mektubu yazma cezası veririm. Sahi, ben bir de intihar mektubu aşığıyım. İnsanlara, onlara okutmayacağımı bile bile, uzun intihar mektupları yazarım ve sonra bunları yakarım. İtiraf edeyim, mektuplarım üç kişiyedir. Aynı mektupları, farklı cümlelerle, tekrar tekrar yazarım. E ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Okurlarımın sıkıldığı, gerçek okurlarımın her görüşünde daha da keyiflendiği kelimelerim vardır. Onlar benim hayat arkadaşlarımdır, her yazımda geçerler. Onlarsız yapamam. Onlar bensiz yapar –üstündürler. Bense kendini tekrar eden bir zavallıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ben kendini tekrar eden yazarım. Bunu seviyorum. Değişmemek, müze gibi olmak, hayatımdaki insanlara yapabileceğim en büyük iyiliktir. Karşı cinslerim benden sıkılırlar, ama esas sevenlerim beni daima kurtarıcıları olarak görürler. Değişen dünyanın değişen insanları için, hâlâ yaşamda olduklarını ve toprağa sarılı bir kökleri olduğunu hatırlatma aracıyımdır. Kendimi tekrar etmem, birçoklarının hayatını kurtarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ben az konuşur, çok yazarım. Ben kendini tekrar etmeyi seven yazarım, bu da benim intihar mektubum. Haberim olmadan ölmeyi hiç sevmem de...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6535791873679415715?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6535791873679415715/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6535791873679415715&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6535791873679415715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6535791873679415715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/06/kendini-tekrar-etmeyi-seven-yazarn.html' title='Kendini Tekrar Etmeyi Seven Yazarın Ölümü'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-2547084901721401963</id><published>2009-05-24T22:33:00.002+03:00</published><updated>2009-05-24T22:55:36.677+03:00</updated><title type='text'>Ortada Kuyu Var</title><content type='html'>Bir gün felsefe kulübünün bir toplantısında, ki lise kulübü bu, birkaç faaliyet canlısı insan kulüpteki diğer insanları canlandırmaya çalışıyor ve "bir şeyler" yapmak konusunda ısrarcı davranıyordu. Bir eleman aktifleşme yanlısı fikirlere karşı çıktı, "saçma şeyler, bence hiç uğraşmayalım," dedi, bunun üzerine faaliyet canlısı vatandaşlardan biri şöyle bir patlama gerçekleştirdi: "Ye, iç, sıç, başka da bi bok yapma! OLDU!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Aktifleşmemeyi savunanın anlamsızlık görüşü tabansızdı, diğerinin anlamlılık görüşü savunma mekanizmasıydı. Ondan yine bize (ben ve ben) seyirci kalmak düştü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-2547084901721401963?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/2547084901721401963/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=2547084901721401963&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2547084901721401963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/2547084901721401963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/05/ortada-kuyu-var.html' title='Ortada Kuyu Var'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6672831769507970028</id><published>2009-04-30T01:01:00.002+03:00</published><updated>2009-04-30T01:35:28.951+03:00</updated><title type='text'>Uzak</title><content type='html'>Geçmişi özlüyorum. Ne olursa olsun, geçmişi özlüyorum. Bu ölüme karşı aldığım başka bir savunma önlemi olmalı. Çok da etkili; psikolojik tahliller, durumun üstesinden gelmenizi sağlıyor sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gece, yaklaşık yüz otuz yıl sonra, yüz otuz yıl önce favori eylemim olarak gördüğüm şeyi yapıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençti, daha yoğundu, daha samimiydi. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Uzaklaşmamıştı&lt;/span&gt;. Son kez gördüğünü bildiği birkaç yüzü kısaca inceledi, elindeki kağıt parçasını katlayıp iç cebine koyup, kollarını sallaya sallaya yokuştan aşağı inmeye başladı. Hesabına göre otuz sekiz saattir uyumuyordu. Seçeneklerini düşündü; ya eve gidip ailesinden azar işitmeye katlanarak yatağına kavuşacak, ya sağda solda zaman geçirerek azarı erteleyecek, ya da azarı tamamen ortadan kaldırmak adına, kendisine arkadaş olacak bir kız bulup çekip gidecekti. Gençti, ama çekip gitme fikrinin genççe olduğunu da biliyordu. Bu fikrin genççe olmadığını, biraz daha büyüyünce anlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünme aşamasını uzatmak adına bir filme girmeye karar verdi -hem belki azıcık uyurdu da. Girdi, üç beş kişinin olduğu salonda, kendisine yakın oturan bir kızı uzun süre izledi, bir de filmi izledi -fena değildi, uyumadı. Tüm bunlar düşünmeye dahildi. Bir ara aklına, o kıza gidip kaçma teklifi yapmak geldi, fakat bunun çılgınca olduğunu da fikir aklına geldikten azıcık zaman sonra düşünüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmden sonra çıktı, otoban boyunca yürüdü. Bazen kendini çölde gibi hissetti, kendi kendine zararsız espriler yaptı. Sıkıldı. Telefonunu açtı, bir kızı aradı: "Benimle çıkar mısın?" "Bunu daha önce konuşmuştuk ama."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benimle çıkar mısın, şu aşamada, istedikleri yaşta olsunlar, inanılmaz gereksiz bir soruydu. Daha edebi olmalıydı. Hâli yoktu. Başka kimseyi aramadı. Yürümeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve kadar yürüdü. Hem yorgun hem uykusuz bir hâlde, eve girdi, annesine işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı, iç cebindeki kağıt parçasını girişin hemen sağındaki dolabın üstüne fırlattı, odasına gidip kendini yatağa bıraktı. Uyuması için on yirmi saniye hareketsiz ve gözleri kapalı kalması yeterliydi, bir anda yataktan fırlayıverdi. Kitaplığından &lt;span style="font-style: italic;"&gt;The Catcher in the Rye&lt;/span&gt;'ı aldı, uzun zaman sonra, kitabı yeniden okumaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sayfayı bile bitiremeden kendini yalnız hissetmekten kurtulacak, biraz daha iyi hisseder hâlde uykuya dalacaktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6672831769507970028?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6672831769507970028/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6672831769507970028&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6672831769507970028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6672831769507970028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/04/uzak.html' title='Uzak'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-5924768121480230664</id><published>2009-04-11T19:06:00.004+03:00</published><updated>2010-07-24T15:40:54.435+03:00</updated><title type='text'>Yok Oluşa Mektup</title><content type='html'>Dedemin sertleşen kulağı veya yenmekten gömülen tırnaklarım değil sadece seni hatırlatan; bir zamanlar gülümsememi sağlayan hafif rüzgar, gözümü kısan güneş, yağmur sonrası toprak kokusu da senin elçin artık -yeni gülümsetişlerinin niteliğini bir de dedemin bize bakarkenki hüznünde görüyorum. Sancı vücutta değil, beyinde artık; bir hastalık değilsin, bir anlam dahi değilsin, anlamsızsın, hiçbir yere ait değilsin, yalnızca geziniyorsun ortalıklarda ve pataklıyorsun arada sinir uçlarımı. Aidim sana, teslim oluyorum, mücadeleler yersiz, devam etmek yersiz, ya bıraksan peşimi -biliyorum yok öyle bir ihtimal- ya da uyutsan beni müebbetliğine? beceriksizliğim güldürüyor mu seni, eğleniyor musun çaresizliğimden; elçilerin de beni eğlendiriyor artık, evet biraz sulu bir eğleniş oluyor belki, ama eğleniyorum işte -inansan da inanmasan da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen sen de beni eğlendiriyorsun artık. Kazanamayacağını anlayıp ters yönde gitmeye başlayan bir laubali çocuğum ben, karşıma çıktığın yerde gümlemek isterdim sana -ama biliyorum yoksun yolda. Görünmüyorsun, kazanma şansı vermiyorsun, dost değilsin ve gariptir, düşman da değilsin; ne dost ne düşman, ne kazanan ne kaybeden, ne iyi ne kötü -yin yang meselesi ha, her şey bir ve yok artık, susmak delirmenin başlangıcı öyle mi? Cesaretsizsen terse sürmeden bitmiyor, cesaretliysen uçurum seni bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilo almak veya düzen sağlamak veya uzun süredir özünden uzaklaşıp koşturuyor olmak veya üçü birlikte de unutturamıyorsa seni, başarın karşısında eğiliyorum yüce karanlık; sen şüphe duymaksızın beni secdeye yatırabilecek bir mahlukatsın fakat bunu yapmayacak kadar da egosuzsun -yaratılmış tanrılarda bile görülmeyen imrenilecek asilliğin olmayan sana saygı duymama yol açıyor, atalarıyla benzeşen bir yaratıcı yaratıcı hâline geliveriyorum; yaratan yoksa ya da ortalarda yoksa ya da ben yerini bilmiyorsam da yersiz olan senin varlığını bilebiliyorum. Çıplak vücuduma, değişen derime, itaatkârlığı reddeden penisime tutulan aynanın da seni göstermesi şaşırtmıyor artık beni, her anımda olduğunu biliyorum ve sana teslim olmak istiyorum yüce yokluk, arzuların bana yönelirse al beni ve ayır beni benliğimden, uzaklaştır beni bilincimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığım, nefret duyduğum sana armağan olsun. Ne mutlu ölüyüm diyene.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-5924768121480230664?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/5924768121480230664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=5924768121480230664&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5924768121480230664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/5924768121480230664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/04/yok-olusa-mektup.html' title='Yok Oluşa Mektup'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8529879331516951794</id><published>2009-04-09T22:05:00.002+03:00</published><updated>2009-04-09T22:05:56.927+03:00</updated><title type='text'>Hatırlatma</title><content type='html'>Zaman ne kadar çabuk geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar söylüyorum: Bo-ku ye-mi-şiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8529879331516951794?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8529879331516951794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8529879331516951794&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8529879331516951794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8529879331516951794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/04/hatrlatma.html' title='Hatırlatma'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-7961714860758311846</id><published>2009-04-05T11:33:00.004+03:00</published><updated>2010-03-03T20:24:40.564+02:00</updated><title type='text'>Aim for a Smile</title><content type='html'>Pekala hayat berbat, ama bahar güneşi yüzümü güldürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sanırım çimler benden hoşlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-7961714860758311846?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/7961714860758311846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=7961714860758311846&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7961714860758311846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/7961714860758311846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/04/aim-for-smile.html' title='Aim for a Smile'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1833395401075554519</id><published>2009-04-03T21:54:00.000+03:00</published><updated>2009-04-03T21:55:34.897+03:00</updated><title type='text'>Pit</title><content type='html'>Pite girme zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yarış hâlinde olmaktan bıkmamanın imkânı yok; bu, sınıfta kalmışlığın getirdiği bir savunma kaçışı değil, bezmişliğin iliklerde hissedilmesi (artık kelimeler de yoruyor beni, düzensiz yazıyorum). Mücadeleden kaçtığımı söylemek ego kurallarına aykırı, ancak artık egom da bıktı: İkili ilişkilerde bile, beğeni ön değerlendirmelerinde statülerin ve fiziksel sahteliklerin etkileyicilik unsuru olmasından, eğer başkalarının gözünden görülme kaygısı taşımazsak, bu önemsizliği kaldıramamaktan bıktım; bu lanet hissizliği kusarak akıtmak istiyorum. Franny'nin dediği gibi, "tam anlamıyla hiçbir şey olacak cesaretimin olmaması," ve siz hepinizin de aynı cesarete sahip olamaması, fakat daha vahimi, bir de bunun farkında olmamanız, yeri geldiğinde beni bezdiriyor. Üzgünüm, bilhassa genç arkadaşlarım sizin için, ama o basit farklılıklardan ve solmaya yüz tutmuş etkileyiciliklerden sarsıldığınız ve onlara özendiğiniz için, bu lafı kullanacağımı tahmin etmezdim, size acıyorum. Acımak! Yalnızca yaralılar böyle ifadeler kullanır sanırdım, ah, Lou Hanıma yazan Friedrich Bey gibi hissediyorum kendimi, ama demek ki genel hoşnutsuzluğun yapacak-bir-şey-bulamayıp-yazmaya-oturmakla birleştiği an buna sebep olabiliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Eğer sıkılmış olmasaydım bunları yazmayı düşünmüyordum, bayılmıyorum küçümsenmeye. Gençlik bunalımları geçiştirmelerine alıştım, artık sadece kendinizi tekrar etmektesiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yoğun ateizmle kavrulan zayıf kültürlü tartışmacılar gibi ifade edişlere başladım, bunu bir öfke belli etme arzusu olarak alın lütfen. Tabii sözüm okuyup geçmeyen profesyonel okuyuculara. Profesyonel okuyuculuk için, profesyonel bir yazarla karşı karşıya olmak gerekmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Rüyalar kaçış noktalarım ve onlar bana artık kaçmam gerektiğini söyleyip durmaya başladılar. Koşarak veya koşmayarak, mücadelecilerden uzaklaşmam gerektiğini on iki parmak bağırsağıma kadar biliyorum. Tabii ki kaçamam, bu bir ss dünyası, istesem de istemesem de oyunun içindeyim. En azından şunu yapabilirim ki, beni; hanginizden daha üstün görüldüğüm, hanginizce daha etkileyici görüldüğüm, kimden nerde daha alçak konumda olduğum, hakkımdaki görüşleriniz, fiziki değerlendirmelerinizin ulaşılamaz yüceliği, kaygılara takılmış kıyafetleriniz, sosyal etkiye kurban gitmiş davranış biçimleriniz ve susmak bilmez organlarınızın sohbetleri zerre kadar ilgilendirmiyor; benimle olan benimleyken, arkası yalnızca rol icabı kayıtlarımla yetinebilecek -ki bu asla bir kayıp değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ne anlamsız bir öfke, dinleyenimin fazla olmadığını bilmek ne kadar da üzücü. Hayır, bu siz yaşamayanlara -ve şu anki bana- yazılmış bir yazı değil. Bu, öfkenin, gençlik taşıması adına serpiştirildiği bir "geleceğe mektup". Sözünü ettiğim, Yiğitçiğim, dönüp dolaşıp yine aynı yere geleceğindir. Bu bir çember.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Birazdan yarışa döneceksin, yüksek eğitim almış terapist beyler lastiklerini değiştirirken sana son sözümü söyleyeyim, ciddiyim ki, etrafına benzememeni isteme nedenim "hiçbir şey" olmamanı istemem değil. Dilersen ol, buna cesaretin olabilmeli. Egon, bir numaralı düşmanın; ancak diğer düşmanlarını da unutma: Hayat ve ölüm -danslarını hatırla. Öldüğünde, biliyorsun ki, her şey bitmiş olacak. Kimin seni nasıl hatırladığının hiçbir önemi yok. Bu, büyük ve yenilmez bir sorun. Bırak parkuru, ama aptallık etme, yanındakileri de ikna et -Breuer'i hatırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Zerre öfkeli değilim. Genç olmaktan ve kafası karışık izlenimler vermekten hoşlanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Karşımdakinin dediklerimi umursamamasından hoşlanıyorum -kendisi içimde aşağılansa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bazen sizinle olmaktan hoşlanıyorum. Özellikle saçmaladığım zamanlarda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1833395401075554519?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1833395401075554519/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1833395401075554519&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1833395401075554519'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1833395401075554519'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/04/pit.html' title='Pit'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1830196563462133505</id><published>2009-03-30T19:12:00.003+03:00</published><updated>2009-03-30T19:21:32.430+03:00</updated><title type='text'>Yarın</title><content type='html'>Henüz, gülümseyen koyun suratlarının konulduğu Türkiye Çocuk dergisi kapağından iğrenecek yaşa bile gelmemiştim ki, dayım ayrılırken sorardı: "Yarın olacak mı?" Daha anlamazdım elbet umutsuzluğu, "Olacak," derdim. Cevabıma karşılık gözünde gördüğüm pırıltıyı yorumlamam zaman alır; sadece sevgi dayadığını biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Döndü dünya, geçti zaman, okudum-uyudum-bok döktüm-otlandım-büyüdüm-olgunlaştım fakat nihayetinde yine aynı büyümesi-her-insan-gibi-imkânsız-küçük-insan'ım; en az on yıl olmuştur dayım o soruyu bana son kez soralı, ama ben sanki sormuş gibi yeniden cevap veriyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ol-ma-ya-cak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1830196563462133505?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1830196563462133505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1830196563462133505&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1830196563462133505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1830196563462133505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/03/yarn.html' title='Yarın'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-93020395489885101</id><published>2009-03-25T07:08:00.000+02:00</published><updated>2009-03-25T07:09:11.671+02:00</updated><title type='text'>Varoluş</title><content type='html'>Kolumu hareket ettiriyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-93020395489885101?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/93020395489885101/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=93020395489885101&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/93020395489885101'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/93020395489885101'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/03/varolus.html' title='Varoluş'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6744808739347435879</id><published>2009-03-16T23:00:00.000+02:00</published><updated>2009-03-16T23:03:31.953+02:00</updated><title type='text'>Gerçek</title><content type='html'>Şu kadarını söylüyorum: Doğuştan boku yemişgillerdeniz. Öyle yani. BO-KU YE-Mİ-ŞİZ. Boku yemişiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6744808739347435879?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6744808739347435879/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6744808739347435879&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6744808739347435879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6744808739347435879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/03/gercek.html' title='Gerçek'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4038552062497680057</id><published>2009-03-11T18:39:00.002+02:00</published><updated>2010-07-24T15:33:44.882+03:00</updated><title type='text'>Yol</title><content type='html'>Tek gidişlik bir yol mu, yoksa kendini yalnızca ayrıntılarda değişikliğe uğrayarak tekrar eden bir döngü mü belli değil. Sadece istesek de istemesek de, içinde olduğumuz kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camımın önünde beş şerit; ikisi gider ikisi gelir, biri akşamları, biri sabahları tıkanır, ve biri de orta yoldan çift yöne hiç durmaksızın binlerce insan taşır durur. O insanlar; arabalılar, arabasızlar, kadınlar, erkekler, öğrenciler, işsizler, işliler... Hepsi ayrı yerlere mi gidiyor, yoksa aynı yere mi? Camdan bakınca, kaloriferin üstünde uzanan kedinin gün boyu yalanmaktan asla bıkmadığını da göz önüne alınca daha bir emin oluyorum: Aynı yere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yetişkinler". Artık benim için yetkinliğini kaybeden bir dış-gruplama. Yetişkinliği eleştiren erken ergen yılları kaybettim, ben de onlardanım. Koşuyorum. Fakat bu, eğer yüzündeki ciddiyet ifadesini bir an bile yitirmeksizin her gün derslere giren, resmen işe ve hayata sarılma dersi veren bir öğretmenin çözülüş anına, "hepsi boş" temalı, hıçkırıklarla güçlenmiş ağlayışına tanık olduysanız, bazı bazı insanların çözülüş anlarındaki masumiyetiyle karşı karşıya kalıyorsanız, koşu pistine sidik sıçratmanıza engel olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normallikten çıkmış, beynini tamamen kaybetmiş bir atın anormal davranışları, aslında ortadaki basitliğin göstergesi; beynin en ufak bir hasarı, koşu pistinin dışına çıkmanıza ve felç geçirerek ölmenize yol açabilir. Beyni kaybettikten sonra ölüp ölmemeniz sorun değil; beyin gittiyse, o "ben" dediğiniz şey de artık yoktur. Zaman-mekân-ben. Beyin, onların önüne konmuş bir katsayı. Ve ardından 0'la çarpılma klasiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dakikalık bir hafıza kaybı. Hiçbir ismi hatırlayamadan, buna da şaşırarak, gülerek evde birkaç tur atmak, şaşkınlıktan kahkaha bile atmak, sonra en sonunda, ilk olarak sevgilinin, sonra gerisinin, adını hatırlayabilmek. Beynin kendiyle dalgası. Ben onun sahibi değilim, çünkü ben, onun dışında değilim. Yalnızca beynimi çıkarıp koysam bir tarafa, veya Ninja Turtles'taki gibi, biri yerleştirse onu göbeğine, yine sevilir miyim etrafça? Ben beyinim, ama vücuda bürünmek zorundayım. Az mı sordunuz, önünüzdeki ellere bakarak, ben bunu nasıl hareket ettiriyorum diye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce, boğaz köprüsüne bakan evinden, gidip gelen araçları izleyerek, "Nereye?" diye soran amcam da bu cevabı veriyor olmalıydı: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bekliyoruz; hepimiz, küçük şeyler yapıp ölmeyi bekliyoruz&lt;a href="http://turuncuaz.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;."&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4038552062497680057?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4038552062497680057/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4038552062497680057&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4038552062497680057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4038552062497680057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2009/03/gonul-sabreyle-sabreyle.html' title='Yol'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4381066423548600906</id><published>2008-12-22T19:37:00.001+02:00</published><updated>2010-07-24T15:03:01.509+03:00</updated><title type='text'>Günlük</title><content type='html'>Susuyorum. Geri dönüş yok, biliyorum. İçerideyim. Küçücük bir topak olup sıcak ve şefkatli bir kucakta kaybolup yok olma ihtiyacımı bastırmak için yapabileceğim tek şey, şu oturduğum yerde, göbeğime çektiğim bacağımın elime en yakın noktasına, dizime vurmak. Defalarca, sertçe. Sonra aynı yeri okşayarak acıyı dindirmeye çalışmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıyı dindirmeye çalışmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçümsenir, eğer somut darbeler yememişsen yaşamdan, bahsettiğin "kötü" durumlar filan. Ama ya küçümsenen hisler ve bulantılar geri kalan tüm harici yaşam darbelerini de kapsıyorsa ne olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bok. Bok olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri sifonu çeksin lütfen.&lt;br /&gt;Kokuştuk burada.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4381066423548600906?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4381066423548600906/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4381066423548600906&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4381066423548600906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4381066423548600906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/12/gnlk-3.html' title='Günlük'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1266215530631864249</id><published>2008-12-11T22:02:00.000+02:00</published><updated>2008-12-11T22:12:30.063+02:00</updated><title type='text'>Bayramlık</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Size anlatacaklarımı dinleyecekseniz eğer&lt;/span&gt;, sanki on sekiz yıldır çok dürüstmüşüm gibi, şunu bilmeniz gerekir ki, sırf içimdeki dayanılmaz boşluğu biraz olsun dışa akıtabileyim (boşluğu akıtmak; vay canına) diye sizi kullanacağım, ve bu kullanış süresince anlatacağım her şey yalan bir iskelet üzerine oturtulmuş olacak, yani, sözgelimi. Ve yine şunu bilmeniz gerekir ki, zaten virgüllerle yarılmış ve verimli ovalar hâline getirilmiş cümleleri o muazzam okuma kabiliyetinizle sarf ederkenki anlatılamaz kaliteli akışınızı sık sık parantezlerle bölüp duracağım. Hâtta bazen konudan parantez bile kullanmadan uzaklaşabilirim. Akış saçmalığı dolayısıyla siniriniz bozulup duracak, üzgünüm, fakat sinirinize kafam girsin. Ciddiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Bugün Kurban Bayramı’nın dördüncü günüydü, hani şu canlı kesmekten keyif alan gizli sosyopatların dört gözle beklediği bayramın, ve bir bayramın dördüncü günü için yalnızca şunu söyleyebilirim ki, tamamen gereksiz bir gün. Tamamen yani. Kimse bir bayramın dördüncü gününde hâlâ bayramda olduğunu hissetmez. Birinci gün bayramı resmen &lt;span style="font-style:italic;"&gt;iliklerinizde&lt;/span&gt; hissedersiniz (çünkü siz koyun filansınız demeye çalışmıyorum; gerçekten iliklerinizde hissedersiniz), ziyaretler, bayramlaşmalar, el öpüşmeler, harçlık alıp vermeler; tüm o sahtekar ilişkiler. Hatırlıyorum, bir defasında, on üç yaşında mıydım neydim, babamla Yeşilköy sahilinde yürüyorduk da babamın tanıdığı bir balıkçı bayramımızı kutlayıp gülümseyerek öpmüştü bizi, ve elini cebine atıp cebindeki –o zamanın parasıyla- iki milyonu bana vermişti. Ben almak istememiştim, ama babam almamı söylemişti. Bu sahtekar bir ilişki değildi işte; adamı tanımıyordum, adını bile bilmiyordum, ama adam cebindeki parayı bana vermişti. Tipik Türk edebiyatı örneği vermiyorum burda; bu gerçekten sahtekar bir ilişki değildi. Bilmiyorum ne demek istediğimi anladınız mı; daha iyi anlatabilirim, ama canım istemiyor. Kendimi kolay anlaşılır kılmakla zerre ilgilenmiyorum artık. Her neyse, ikinci gün, bayramı hâlâ hissediyorsunuzdur, ama eğer ilk günden keyif aldıysanız, ikinci gün sizin için tam bir patlama noktasıdır. Resmen formaliteden yaşarsınız bütün günü, özellikle de geleneklere filan çok bağlı bir aileniz varsa. Hani her gün daha sabahtan bayram kıyafetleri giyip de bütün gün misafir ağırlayan bir aile. Bayram kıyafeti. Bayramda bir yere gidip, şöyle kalabalık ortamlardan olsun, veya tren istasyonuna filan gidin, insanlara bir bakın. Giyinişlerine dikkat edin. İşte bayram kıyafetleri. Eğer takvimden filan habersizseniz, güncel yaşamdan kopuk yaşıyorsanız, ne bileyim, tek başına yaşayan, sürekli sarhoş filan olan bir yazar, bir Teoman filansanız, bir günün bayram olduğunu anlamak çok basittir: Gün kesinlikle güneşli ama soğuktur, ortalıkta temiz giyinmiş aileler dolanıp durur, özellikle çok fazla dindar gibi görünen aile görürsünüz, çocuklar pek bir fazladır, sağ sol pek bir tenhadır ama aynı zamanda da pek bir kalabalıktır. Bu sefer ne dediğimi anlamadığınıza eminim, ama bunu anlatabilmek için kendimi yormam gerekir. Üçüncü gün biraz daha hafifler her şey, kitap okur, veya oyun filan oynarsınız, veya muhtemelen arkadaşlarınızla buluşup saçmasapan bir şeyler yaparsınız, sırf vakit geçsin diye. Ama yine de bayram olduğu hissediliyordur. Peki ya dördüncü gün? Kim, bayramın dördüncü gününün gerçekten bayram olduğuna takvim olmaksızın inanabilir ki; bayramdan eser yoktur, kavurmalar bile –tabii devasa bir şey kesmediyseniz- tükenmek üzeredir, ve misafir trafiği durmuştur. Dördüncü gün, en saçma gündür. Dördüncü gün olmasın demiyorum; tatilin uzamasını sağladığı için seviyorum kendisini, ama bence farklı bir isim verilmeli kendisine. Uğurlama günü filan gibi mesela. Veya dua günü. Kesilen hayvanların ruhlarına, kurbanlık cennetine gidebilsinler diye dua etmek için. Düşün, önce kesiyorsun, sonra cennete gitsin diye dua ediyorsun. Bir din için fazla ironik değil bana kalırsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Yeter bu kadar bayram şeyi. Ben bayramdan bahsetmeyecektim ki, tamamen kendimden ve bayram süresince yaşadığım zımbırtılardan bahsedecektim. Tabii inanırsanız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Bu bayram ne oldu, hapım bitti, ve hapın aslında ne kadar işime yaradığını bayram süresince önünden geçtiğim bütün eczanelerin kapalı olması sayesinde öğrenmiş oldum. Nöbetçi eczane bulamayacak kadar hıyar değilim, yalnızca gerçekten hapsız kaldığımda neler olacağını görmek istedim ve belki de kasıtlı olarak kendimi hapsız bıraktım. Sonuç: Dayanılmaz baş dönmeleri, günde 27839473 defa intiharı düşünmeye yol açan anlamsızlık krizleri, fena hâlde birine ihtiyaç duyma, ihtiyaç duyulan kişinin kayıtsız şartsız bağlılığını görme arzusu, çaresizlik, doldurulamaz boşluk, sürekli çalışmayan bir beyne sahip olma isteği, sürekli alkollü gezmeye meyillilik, zerre cinsel isteğe sahip olunmamasına rağmen sürekli birilerinin içinde olmayı dileme, aşırı zeminsizlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Birilerinin içinde olma dileği. Bunun abazanlıkla filan ilgisi yok; böyle şeyler söylediğimde beni işi gücü arkadaşlarıyla onun bunun ne kadar güzel sikileceğini konuşmak olan zıpır heriflerle karıştıran insanlara dayanamıyorum. Tekrar söylüyorum, bu dileğe yol açan tek etken anlamsızlık karşısında dayanılmaz bir çaresizlik duyan zayıf bir karaktere sahip olmak. Yani, tamam, bazen ben de tanımadığım hatunlar hakkında böyle sohbetler yapabilirim, ama bunun tek nedeni boş geçen bir teneffüsü saçmalayarak geçirme niyetidir. Orda güzel bir şeylerden bahsetmek isteyen birileri varken öyle saçma şeyler yapacak değilim. Birine geceyi onunla geçirmek istediğimi söylersem eğer, bunun anlamı onunla birleşmek istediğim değil, ona sarılıp uyumak istediğimdir; ama bunun bu şekilde anlaşılmamasına bir şey diyemem. Bir kız bana bunu söylese ben de önce öyle anlamam herhalde. Ne bileyim. Kızlar bu tip şeyler söylemiyor pek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Aşırı zeminsizlik. Zeminsizlik. Bu lafı kimse anlamıyor herhalde. Yani, ciddi söylüyorum, kimse anlamıyor. Geçenlerde saçma bir senaryo yazdım, ki aslında saçma değildi, ve adını da Zeminsizlik koydum. Adı çok antipatikmiş, öyle denildi. Antipatikmiş. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bittim buna.&lt;/span&gt; Başlı başına gayet bela bir şey zeminsizlik, tam anlamıyla dayanılmaz bir şey, ama tamam, sizin için adını daha sempatik yapalım. Antipatikmiş. Kıçımın kenarı. Filmde bir eleman var, benim gibi bir şey herhalde, gayet sıradan bir gün geçiriyor, ve tamamen sonuçsuz bir yerde kalıyor mesele, ve burdan izleyicinin de zeminsiz ve “bağlanmamış” hissetmesini istediğim anlaşılmıyor. İnsanların tek istediği ilgi, ve kazanmak. Yalnızca bu kadar. Doğal. Bir şey diyemem. Bu konulardan anladığımı da söylemiyorum zaten. Hiç anlamam böyle şeylerden. Sinema okumak istediğimi söyleyince insanlar benim sinemayla çok içli dışlı olduğumu filan zannediyor. Bayılıyorum buna. Yok öyle bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İçime ne koyarsam koyayım, diyeyim bir kız koydum, o kız yanımda bana temas hâlinde olmadığı sürece içimdeki boşluğun dolmuş olduğunu hissetmiyorum. Bu rezalet bir şey. Gerçekten rezalet bir şey yani. Sürekli içinize koyduğunuz o kişiye ihtiyaç duymanız. Cidden rezalet bir şey, ve o kişinin gözünde sizi resmen bitiriyor. Kıza sürekli ona ihtiyacınız olduğunu filan söylüyorsunuz çünkü. Gecenin bir saatinde atla yanıma gel diyorsunuz mesela. Kız gelemiyor tabii, bir de üstüne trip atıyorsunuz. Felaket zavallı bir durum. Acıklı aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ama en acıklı olanı, birinin gözünde bitiyor olmak değil, kendi gözünüzde bitiyor olmak. Saygı filan açısından demiyorum ben; başlarım saygıya, saygı da neymiş. Gerçekten bitmekten bahsediyorum. Bitmek. Hiçbir şey yapmak istemediğiniz, hiçbir şeyi anlamlı bulmadığınız, içinizdeki hisleri bile fikir süzgecinden başarıyla geçiremediğiniz o an. İntihar etmek için bahane aradığınız, veya beyninizde tümör çıksın veya bi tarafınızdan kanser filan olun diye neredeyse dua edecek kıvama geldiğiniz o an. O noktaya vardıysanız, tamam demektir, artık hayatınızdan zaman zaman keyif alsanız bile tam olarak mutlu olabilmenizin pek bir imkânı yoktur. Sürekli sizinle bulunacak ve ne yaparsanız yapın sizinle takılacak bir hatun tanıyorsanız ve sık sık birlikte oluyorsanız, tamam, mutlu hissedebilirsiniz, çünkü güven duygusuyla dolusunuzdur; ama bunu söylediğim için üzgünüm, ondan ayrıldığınız anda tam anlamıyla bir çöküş yaşayacaksınız. Ve ayrılmak zorundasınız. Hayat böyle. Olmaz olasıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Söylediklerimi dinlediniz, tam olarak ne söylediğimi bilmiyorum, yalnızca içimi döktüm, ne yazdığımı umursamadım, ne anlayacağınızı da umursamıyorum, ama eğer hâlâ okuyorsanız, bu geceyi sizinle geçirmek istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1266215530631864249?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1266215530631864249/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1266215530631864249&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1266215530631864249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1266215530631864249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/12/bayramlk.html' title='Bayramlık'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-4236015163214769769</id><published>2008-10-29T15:42:00.000+02:00</published><updated>2008-10-29T15:44:54.106+02:00</updated><title type='text'>Kısa Devre</title><content type='html'>Ben kapalıydım,&lt;br /&gt;Hava açık.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-4236015163214769769?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/4236015163214769769/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=4236015163214769769&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4236015163214769769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/4236015163214769769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/10/ksa-devre.html' title='Kısa Devre'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-6870030542539730714</id><published>2008-10-08T17:19:00.000+03:00</published><updated>2008-10-08T18:18:14.670+03:00</updated><title type='text'>Kızgın Toplar</title><content type='html'>Kız tam bir porno yıldızı gibi sakso çekiyordu; tanımadığı partnerinin egosunu okşayacak hareketleri ve lafları biliyor, profesyonel dil darbeleriyle erkeğini kendinden geçirirken, kişiliğini tamamen adama teslim eden ateşli sözlerle cazibesini ikiye katlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Adam, nadiren uğradığı döküntü bir barın rezalet tuvaletinde fahişe görünümlü bir kadının -ki kadın olduğundan da yüzde yüz emin olamazdı hani- kendisiyle oynamasını izlerken bir yandan içinde barındırdığı derin suç hissini, bu hisse daha da batmasına sebep olacak bir boşalmayla gidermeye çalışıyor, bir yandan da şu ana dek canını yaktığını düşündüğü kadınların en "sikilmeye" değer surat ifadelerini gözünün önüne getiriyordu. Tanımadığı kadının saçını vahşice tutup geriye doğru çekerek kasıklarını ileriye doğru her ileri vuruşunda gözlerinin önünde dolaşan surat ifadeleri -ki özellikle tek bir kişiye aitlerdi- biraz daha masumlaşıyor, ağlaklaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir anda, vazgeçti. Hırsından, içindeki kinden, ezik egosundan dolayı kendine kızdı. Kendini kadına bıraktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kadın, eliyle adamın penisini sert ve hızlı bir şekilde sağmaya başladı. Arada sahiplenici laflar ediyor, ancak konuşurken yukarı doğru, adamın suratına değil, penise doğru bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Adam ani bir hareketle kadının saçından tutarak kafasını geriye doğru çekti. Kadın ahlak düşkünlerinin "pislikçe" olarak niteleyeceği bir gülüşle gülümseyerek ağzını olası bir penis saldırısına karşı hazırladı, fakat gelen hiçbir şey olmadı. Adam resmen sinirlenmişti; kadını hemen o anda öldürebilecek kadar sert bakıyor, hırsla dilini ısırıyordu. "Ben orda değilim gerizekalı," dedi, pantolonunu tutan elini pantolonunun düşüp düşmemesini umursamayarak kafasına doğru götürdü, beynini gösterdi, ve devam etti: "Buradayım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kadın şaşırdı. Adam dizine kadar düşmüş pantolonunu yukarı çekti, kemerini bağladı ve tuvaletten çıktı. Kadın arkasındaki lavaboya tutunarak kalktı, bozuk ve kendine sahtekar bir kahkaha attı, "Sensin gerizekalı. Kıllı hödük," dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-6870030542539730714?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/6870030542539730714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=6870030542539730714&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6870030542539730714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/6870030542539730714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/10/kzgn-toplar.html' title='Kızgın Toplar'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-1493010560990897406</id><published>2008-07-20T13:04:00.000+03:00</published><updated>2008-07-20T13:08:00.420+03:00</updated><title type='text'>Yaratıcıyla Pazarlık Eden Çocuk</title><content type='html'>Dokuz yaşındaki çocuk, yaratıcıyla pazarlığa gidiyordu; yere bastığında köşelerindeki pembe ışıkları yanan cırt cırtlı beyaz ayakkabılarını giydi, her parka çıkışında ufak bir nokta çiş kaçırıp arkadaşlarına rezil olmasına rağmen annesi tarafından yine de giydirilen yeşil dar taytına ve rezil el desenli tişörtüne rağmen tam özgüvenle dolu olarak, annesine haber vermeden parka gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parktaki üç beş yaşıtı çocukla zerre ilgilenmeden, direkt olarak amacına doğru yöneldi ve parkın en tepe noktasındaki bölgeye çıkmaya başladı; çıkılması onun için en zor olan en tepe noktaya çıkıp yaratıcıyla iletişime geçecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sıkı bir uğraş sonunda en tepe noktaya ulaştı, küçük plastik çatıya oturdu, yukarıya bakıp "Hey!" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne var?" diye anında karşılık verdi yaratıcı.&lt;br /&gt;"Oha! Gece niye hiç cevap vermiyorsun?"&lt;br /&gt;"Geç yatıyorsun, uyuyor oluyorum!"&lt;br /&gt;"Neyse. Konuya girelim. Babam senin bu diyarları çoktan terk ettiğini söyledi. Senin başıboşluğun yüzünden ülkeler birbirine saldırıyor, insanlar ölüyor; geri dönmek için ne istersin?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Dokuz yaşındaki bir çocuk için ne güzel konuşuyorsun sen öyle," dedi.&lt;br /&gt;"Yazar dokuz yaşındaymış gibi yazmayı beceremiyor, bana bakma," diye cevap verdi çocuk. "Her neyse be, ne istiyorsun geri dönmek için, onu söyle."&lt;br /&gt;"Bir şey istemem. Geri dönmek istemiyorum."&lt;br /&gt;"Hadi ama, benim tonla legom var. İstersen Action-Man'lerim de var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Başka?"&lt;br /&gt;"Sen gittin diye diş perilerin de dişlerimi almıyor artık, istersen onları veririm."&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Para vermem ama!"&lt;br /&gt;"Geri gel yeter!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Neden geri gelmemi istiyorsun ki, kuralsızlık hoşunuza gitmedi mi, hem sana ne insanların ölmesinden, sürüsüyle legon varmış, arkadaşların vardır, iyi görünüyorsun -altına kaçırmışsın o ayrı, neden istersin ki geri dönmemi?"&lt;br /&gt;"Geceleri korkuyorum. Ayrıca babama sordum, geri dönersen bana yarış seti alacak."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Dönersem ateşim bol olacaktır."&lt;br /&gt;"Bana işlemez, geri dön yeter. Yarış setini istiyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Sana ne zaman geri döneceğimi söylerim, ama dişlerini verirsen."&lt;br /&gt;"Peki, ama dişler evde, kutuda saklıyorum, annem çöpe atmıyorum diye kızıyor, çok eskidiler. Yarın getirsem?"&lt;br /&gt;"Olur! Yarın yine gel!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün çocuk yine tam özgüvenle, aynı kıyafetlerle -dün ıslanan taytın önü kurumuştu ama, plastik çatıya çıktı ve kutuyu açıp içindeki birkaç dişi gösterdi: "İşte dişlerim, ey tanrı!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Azlarmış."&lt;br /&gt;"İdare et."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı güldü. "Milletlerinizin birbirini boğazlaması beni ilgilendirmiyor, çünkü onları ben yaratmadım, siz yarattınız. Yani geri döndüğümde onlara müdahale etmeyeceğim, bunu bil."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk hayal kırıklığı hissetti. "E o zaman niye geri dönüyon ki yani?"&lt;br /&gt;"Seni görünce hatırladım, beni eğlendiriyorsunuz."&lt;br /&gt;"Şimdi nerdesin? Burda değilsen benimle nasıl konuşuyorsun?"&lt;br /&gt;"Sekreter var, benle konuşanları bildiriyor."&lt;br /&gt;"Ne zaman geri döneceksin?"&lt;br /&gt;"Götün yeniden göt olmaya başladığı zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk güldü, yaratıcıyı ayıpladı. "Ne?"&lt;br /&gt;"Duydun beni, çocuk. Onlara git ve de ki: 'Göte yeniden göt deyin, ve götlerinizi inkâr etmeyin. Şüphesiz ki götü inkâr edene sonsuz ızdırap ve acı vardır. Bizler götünü inkâr edip örtenlere cennet vaad etmeyiz, yaratıcı her zaman doğasını kabul edenlere kucak açmıştır.' Bunu dedikten sonra seni ciddiye almayacaklardır, büyümeyi bekle. Büyüdüğünde, seni ciddiye alacakları bir zamana ulaştığınızda, bunu söyle."&lt;br /&gt;"Ama ya ulaşamazsam?"&lt;br /&gt;"Bu hayalgücü sendeyken, ulaşamayacağın şey yok, çocuk. Şimdi şu dişleri at bakayım havaya, çok eskimişler."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-1493010560990897406?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/1493010560990897406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=1493010560990897406&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1493010560990897406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/1493010560990897406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/07/yaratcyla-pazarlk-eden-ocuk.html' title='Yaratıcıyla Pazarlık Eden Çocuk'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-789866065143009837.post-8002319052943485031</id><published>2008-05-01T22:20:00.000+03:00</published><updated>2008-05-01T23:02:20.030+03:00</updated><title type='text'>Perde</title><content type='html'>Üçüncü kata tıkılmış bir hayatı olan kedi, boş kaldığı, anlaşılması zor kısıtlılığını fark ettiği anda sokak kapısına gidip sert sert -ve acı acı- miyavlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, beynine perdeyi çekiyor, bir süre yalanıyor ve ardından evdekilerden birinin boynuna yumuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perdeyi asla açmamış olan sahibi de onu memnuniyetle kabul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluk, buna deniyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/789866065143009837-8002319052943485031?l=cavdartarlasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/feeds/8002319052943485031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=789866065143009837&amp;postID=8002319052943485031&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8002319052943485031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/789866065143009837/posts/default/8002319052943485031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cavdartarlasi.blogspot.com/2008/05/perde.html' title='Perde'/><author><name>Yiğit Tokgöz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06607071558723287413</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='33' height='22' src='http://3.bp.blogspot.com/_yc245L0-RlM/TEl5eNJnvjI/AAAAAAAAAhI/f2iUJV9bHIk/S220/the_writer__by_turuncuaz.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
